19 Nisan 2017 Çarşamba Saat 17:22 // Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-14

Modernite, çokça iddia edildiği gibi insanlığın en özgür düşünüp kendini özgür iradesiyle var kıldığı bir devir asla olmamıştır. Bu sadece bir propagandadan ibarettir. Zira, merkezi kapitalist hegemonyanın robotlaştırıcı ve insani en temel özelliklerinden soyutlayıcı uygulamalarına karşı toplumsal rıza ve meşruiyet sağlamasının vazgeçilmez retoriklere ihtiyacı vardır

7-Sabetaycılık, Yahudilik ve Türkçülük Üzerine

Bir Kaç Çarpıcı Söz

 Oysa tam tersine modernite, en çok dogmaları olan baskı ve teşhir edici tüm propagandist yöntemleri kullanarak özgür düşünceyi ve tartışmayı en fazla engelleyen ve yasaklayan tarihin en büyük manipülatif devridir. Burada tartışacağımız ve kapitalist modernitenin ırkçı ve vahşi veçheleriyle Anadolu ve Kürdistan’ı en erken tanıştıran kesimlerin serencamları, dünya çapında benzeri rolleri ele alındığında anti-semitizm şeklinde damgalanıp adeta cehennemlik bir günah olarak sunulmaktadır. Bizim burada böyle bir amacımız asla olamayacağı gibi, ele alıp değerlendirdiğimiz kesimler Yahudi Halkı’nın Siyonist elitleridir ve gerçek anlamda sosyal bilimlerin sosyoloji, siyaset ve tarih disiplinlerinin olmazsa olmaz gereğidir.

Bilindiği üzere; İspanya'daki Engizisyon zulmünden kaçan Yahudiler 1391, 1492 ve 1550’li yıllarda dalgalar halinde Osmanlılara ve İngilizlere sığınmaya başladılar. Özellikle 1492 yılında Osmanlılar tarafından resmen kabul edildiler. Başta Selanik ve İzmir olmak üzere, çeşitli şehirlere yerleştirildiler. Yahudiler giderek Osmanlı İmparatorluğu’nda etkili bir yer edindiler. Yer edinmekle kalmayıp, tarihsel oluşum ve deneyimleri sürecinde edindikleri kültürel birikim sayesinde Osmanlı saraylarında söz sahibi oldular. Bu durumu önceleri saraya bir şekilde kızlarını sızdırarak, padişahlarla evlilikler yoluyla sağlarlarken, tarihin ilerleyen safhalarında Sabetaycılık ideolojisiyle daha etkin hale geldiler. Özelde İttihat ve Terakki ile tamamıyla iktidara oturup, yüzyıla en çok damgasını vuranlar oldular. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu üzerinden çok geçmeden halkların ve kültürlerin başına balyoz gibi inecek olan tek devlet, tek dil, tek millet, tek bayrak söylemi de, yine Yahudi Türklerin marifeti olarak tarihe geçecektir. Tuhaf gelebilir ama yıllar sonra gelişecek olan özgürlük hareketine en çok karşı duracak ve saldıracak olanlar yine Siyonist ya da Sabetaycı kökenli Türkler yani Beyaz Türkler olacaktır. Başkan Apo’nun yüzyılın en büyük korsanvari komplosuyla esir alınarak Türklere teslim edilmesinde yine en büyük rolü bu dönme “Yahudiler” oynayacaklardır.

Denilebilir ki, Kürdistan’da ihanetle Yahudilerin ya da Sabetaycılığın ne ilişkisi vardır?  Ne var ki, yakın tarih ve güncellikteki durumları hiç de sanıldığı kadar mahsum değildir. Kürdistan’da bugün gelişen özgürlük hareketine en çok karşı duran ve komplo tezgahlayanlar Siyonistlerdir. Yine Türkiye içerisinde Türkleşmiş Yahudiler olan Sabetayistlerdir. Kürtler arası birliği engelleyen, barajlayan ve Ortadoğu’da Kürtleri yalnızlık siyasetine itenler hem Türkiye’deki Sabetayistler olurken, hem de Kürtler arasında Sabetaycılığa geçen, bu bağlamda İsrail’le her şart altında kader birliği yapan Kürtlerdir. Tüm bu söylediklerimizin kapsamlı bir ihanet şebekesini oluşturduğunu iddia etmemiz çokta yanlış olmaz.

İşte bunun için Osmanlılardan başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve sonrası döneme kadar Yahudilerin, Siyonistlerin ve Sabetaycıların gelişimini kısaca ele almanın da faydalı olacağını düşünüyoruz.

Ancak Sabetaycılığı ele almadan önce Osmanlı sarayına bir şekilde düşen bazı Yahudi kökenli kadından söz etmek iyi olabilir:

Hürrem Sultan, (1506 -1558) Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi ve Osmanlı tarihinde önemli roller oynamış bir sultandır. Bir Osmanlı padişahıyla nikâhla evlenmiş tek kadın olarak bilinir. Leh asıllı Yahudi bir ailede doğan Hürrem Sultan, küçük yaşta 1520 tarihinde Ukrayna’dan kaçırılır. Sonra da bir şekilde Osmanlı sarayına sunulur. Hürrem Sultan, sarayda özel bir eğitim görür. Kadınsılığı, zekâsı ve becerisi ile padişahın dikkatini üzerine çekmeyi başarır. Harem kadınları ve saray ileri gelenleri arasında da kendine yer edinir.

Hürrem Sultan saraya geldiğinde, Kanuni'nin cariyelerinden biri olan Mahidevran Sultan'dan Mustafa isimli bir oğlu vardır. Mustafa zamanla çok sevilen bir şehzade haline gelir. Mustafa'nın Kanuni'den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılır. Bu da Mahidevran Sultan'ın, Valide Sultan olacağı anlamına gelir. Oysa Hürrem Sultan her bakımdan Mahidevran Sultan'ın önüne geçecek ve Kanuni'nin güven ve sevgisini kazanarak, onun nikâhlı eşi olacaktır. Rakibi olan veziri azam İbrahim Paşa’yi tasfiye edip Rüstem Paşa’yı veziri azam yaptıracak ve kızı Mihrimah Sultan'ı Rüstem Paşa ile evlendirerek, onunla bir ittifak oluşturacaktır. Kanuni, yeniçeriler tarafından çok sevilen oğlu Mustafa'yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla öldürtür. Bunu yapanın Hürrem Sultan olduğu çok yazılır, çizilir. Unutmayalım nikâhlanmış tek kadındır. Bu olayın arkasında daha farklı şeylerin döndüğü açıktır. Yahudilerde soy anadan oğula geçer. Dolayısıyla ana, yani kadın çok önemlidir.

Nurbanu Sultan (1525-1587) Osmanlı Padişahı III. Murat'ın annesi, Valide Sultan ve II. Selim'in eşidir. 1520’lerde henüz 10 yaşlarında bile değilken, Osmanlı korsanları tarafından kaçırılmış ve İstanbul'da pazarda satılmıştır. Osmanlı kaynaklarında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak geçer. Onlu yaşların başındaki bu küçük kız, bir saray görevlisi tarafından hizmetli yetiştirmek maksadıyla satın alınır. Henüz çok küçük yaşta kendisini sarayda bulan kız, saraydaki diğer hizmetçiler gibi eğitimden geçirilir. Ve ne hikmetse Hürrem Sultan onu tesadüfen görecek ve ona vurulacaktır. Hürrem Sultan sonra da bu kızı oğlu olan Şehzade Selim ile evlendirir. Tabii bu arada kızın ismi Nurbanu Sultan olmuştur. Yani “tanrının ışığını saçan kraliçe”! Tesadüfen mi diyelim, Selim'in tüm kardeşlerinin ölmesiyle, Selim önce Kanuni'nin varisi, sonra da Osmanlı imparatoru olur, Nurbanu da bir kraliçe. Selim ve Nurbanu'nun oğlu Murat, Selim'in ölümüyle Osmanlı Padişahı olur ve Nurbanu hayatına valide sultan olarak devam ederken, Hürrem'den sonra uzun yıllar Osmanlı imparatorluğunu kapı arkasından yönetir. İlginç değil midir?

Devam etmeden önce, tesadüfen kardeşlerinin ölmesi demişken, bir parantez açarak Osmanlılarda “tesadüfen” ölen kardeş, yeğen ve oğullara kısaca değinelim.

“Osmanlılarda kardeş katli meselesi şöyledir. Osman Gazi’nin kardeşi Dündar beyi katli, birinci Murad’ın kardeşleri Halil ve İbrahim’le oğlu Savcı’yı katli, Yıldırım Beyazıt’ın kardeşi Yakup’u katli, İkinci Murad’ın amcası Mustafa ile kardeşi Mustafa’yı katli, Fatih Sultan Mehmet’in kardeşi Ahmet’i ve oğlu Orhan’ın katli, İkinci Beyazıt’ın kardeşi Cem Sultan’ın oğlu Oğuz’u katli, Yavuz Sultan Selim’in babası İkinci Beyazıt’ı zehirlemesi ve kardeşleri Korkut ve Ahmet’le sekiz yeğenini katli, Kanuni Sultan Süleyman’ın Cem Sultan’ın oğlu Murat ile onun oğlunun idamı, oğlu Mustafa ile oğlu Mehmet’i katli ve yine oğlu Beyazıt ve onun beş oğlunun katli, Üçüncü Murat’ın beşkardeşini katli, Üçüncü Mehmet’in 19 kardeşini ve oğlu Mahmut’u katli, İkinci Osman’ın kardeşi Mehmet’i katli, Dördüncü Murat’ın kardeşleri Beyazıt, Süleyman ve Kasım’ı katli, nihayet Üçüncü Osman’ın amcazadesi şehzade Mehmet’i katli… İlk akla gelen kardeş katilleridir” (Dr. Mehmet Akman: Osmanlı Devleti’nde Kardeş katli, Eren yayınları) diyerek parantezimizi kapatıp, konumuza devam edelim.

Safiye Sultan (1550-1618) Osmanlı Padişahı III. Mehmet'in annesi, Valide Sultan ve III. Murat'ın eşidir. Henüz 14 yaşındayken Akdeniz'de gemiyle yapılan bir seyahat sırasında, Osmanlı korsanları tarafından kaçırılır ve Safiye de Osmanlı sarayına düşer. Safiye de Yahudi’dir. Safiye Sultan’a bu kez Nurbanu, oğlu Sarı Selim için taliptir. Satın alınır, Sofia olan ismi Safiye yapılır ve 17 yaşında III. Murat'a sunulur. Hemen ardından Osmanlı tahtının gelecekteki imparatoru III. Mehmet'i doğurarak, saraydaki yerini sağlamlaştırır.

Hürrem Sultanla başlayan süreç, Safiye Sultan ve başkalarıyla devam etmiştir. Esasta artık Osmanlı tahtında Yahudiler hem ekonomik güçleriyle, hem de sarayda padişahlara eş olmalarıyla önemli etkilerde bulunurlar. Örneğin o yıllarda Osmanlı sınırları içerisinde yer alan kimi Hıristiyan gruplara gösterilen tahammülsüzlük, İspanya’da Yahudilere yaşatılan pogromlara cevaben yaptırıldığı iddiası düşündürücüdür. Ayrıca çok sonraları Ermenilere karşı yapılacak korkunç soykırımda birçok Sabeteyist Jön Türkün yer alması manidardır.

Ancak devam etmeden önce Önderliğin bahsettiği başka bir konuyu da aydınlatalım. Osmanlı sarayında sadrazamları katledecek kadar etkili olabilecek bir Safiye Sultanı bilmek anlamlı olacaktır. Bu sadrazamlardan bir tanesi Sokullu Mehmet Paşa (1505-1579)’dır.

Bu olay ve ondan önce Şehzade Mustafa’nın katledilmesi gibi olaylar, Yahudilerin iktidara yakın olmak ve iktidarı ele geçirmek için ne kadar iddialı olduklarına örneklerdir.

Sabetaycılığa giriş için yukarıda söylenenler önemliydi. Şimdi Sabetaycılığa adını veren Sabetay Sevi’ye geçelim. Tarih kitapları Sabetay Sevi için; '17. yüzyılda Yahudiler arasından ortaya çıkan Sahte Mesih' ifadesini kullanıyor. Ancak ortaya çıktığı dönemde tüm dünyadaki Yahudiliği ikiye bölen, sadece Osmanlı'da bir milyon kişiyi etrafına toplayan, Avrupa, Asya, Afrika ve hatta Amerika'ya kadar uzanan, Yahudilik gibi İslamiyet'i ve Hıristiyanlığı da etkileyen bir harekettir. İspanya, Portekiz, Provence, İtalya, Sicilya, Almanya ve Avusturya’dan gelen Yahudilere 'Sefarad', aynı dönemde Orta ve Doğu Avrupa'dan gelenlere de 'Aşkenaz' deniyordu. Dönmeye ise genel manada ‘Avdeti’ deniyordu.

Sabetay Sevi, 1 Ağustos 1626 tarihinde dünyaya gelir. Yahudilikte cumartesi günü doğan çocuklara mümkünse 'Sabatai' adını verme geleneği gereği bu ismin verildiğinin altı çiziliyor. Bu tarih aynı zamanda Yahudilerin, Birinci ve İkinci Tapınakları'nın yıkılışını andıkları gündür. İzmirli Sabetay Sevi, 1648'de 22 yaşında Mesihliğini ilan edip tarihin en gizemli hareketini oluşturur.

Sabetay Sevi, önce İsrail’e oradan da Mısır’a uzun bir yolculuk yapar. Bu yolculukta Mesih olduğu kabul görür. Ardından Sabetay Sevi tekrar İzmir’e döner. Sabetay 1666 yılının ilk günlerinde İzmir'den ayrılarak, İstanbul'a doğru yola çıkar. Müritleri onun İstanbul'a, iktidarı Padişah IV. Mehmet’ten almak üzere gittiğine inanırlar. İzmirli hahamların şikâyetiyle saray da bu durumdan haberdar olur. Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa'nın emriyle, Sabetay'ın içinde bulunduğu gemi Çanakkale Boğazı'nda durdurulur. Sabetay elleri ve ayakları zincire vurularak İstanbul'a getirtilir. Hemen ardından da kürek mahkûmlarının tutulduğu Haliç’teki Bagno Zindanı'na kapatılır. Sevi üç gün sonra yargılanmak üzere Sadrazam'ın başkanlığındaki Divan'a çıkarılır. Girit Seferi öncesinde ortalığın karışmasını istemeyen Osmanlı yönetimi, Sabetay'ı Çanakkale Gelibolu'da bulunan bir kaleye hapsetmeye karar verir. Ancak ne hikmetse Sabetay Sevi burada daha etkili olacaktır. Binlerce müridi onu ziyaret edecek ve çevresi daha fazla genişleyecektir. Yapılan şikâyetler üzerine IV. Mehmed, Sabetay'ın Edirne'ye getirilmesini emreder. Edirne'de Padişah'ın da paravan arkasından izlediği bir sorgudan geçirilen Sabetay'a iki seçenek sunulur. Karşısına bir okçu yerleştirilen Sabetay'a, "Peygamber olduğunda ısrarlıysan sana ok attıracağız. Mucizeni göster de kurtul. Yok, ısrarlı değilsen o zaman ceza olarak Müslüman olacaksın" denilir. Sabetay Müslümanlığı seçtiğini bildirince, hayatı bağışlanacaktır. Edirne Sarayı'na kapıcı başı tayin edilerek maaşa bağlanır. Sabetay'ın Müslüman oluşu müritleri arasında bir dalgalanmaya neden olur. Bazıları onu izlemekten vazgeçerken, bazıları da bunu 'Mesih'in' anlamını henüz bilemedikleri bir hareketi olarak yorumlayıp ona sadık kalırlar. Zaten bir süre sonra Sabetay da çevresine bunun bir oyun olduğu mesajını yayar. Bunun üzerine müritler tıpkı onun yaptığı gibi Yahudilikten çıkarak, Müslümanlığı kabul etmeye başlarlar. Bu tarihten sonra da 'Avdeti' ya da 'Dönme' olarak adlandırılırlar.

Edirne Sarayı'nda yedi yıl kalan Sabetay, bir süre sonra Padişah IV. Mehmed'in takdirini kazanır. Zaman zaman İstanbul ve Selanik'e gider. Bu ziyaretlerinde sinagoglara gitmesi ve müritleriyle beraber Yahudi ayinlerine katılması, bir süre sonra şikâyet konusu olacaktır. Faaliyetlerine devam ettiği anlaşılınca, Arnavutluk taraflarına sürgüne gönderilir ve orada ölür. Ama kendisini takip eden 200 aile Selanik'e yerleşerek dış görünüşte Müslüman, gerçekte ise Sabetaycı-Yahudi olarak yaşamaya devam eder.

Bilindiği üzere, Selanik sonradan gelişecek olan Türklük akımı için önemli bir merkez olacaktır. Uzun bir süre Türklerin siyasetine damgasını vuracak olan tüm siyasetçiler buralıdır ya da buradan yetişmedir.

Sabetay’ın ölmesine rağmen, müritleri ona sadık kalırlar. Bu nedenle onun tavsiyelerine uyarak toplum içinde Müslüman kimlikleriyle yaşayıp, gizli gizli Yahudi inançlarını sürdürmeye başlarlar. Diğer Yahudiler onları Müslüman olarak kabul ettiklerinden cemaatlerinden ayrı tutarlar. Sabetaycı yahut dönme olarak adlandırılan bu grup, Selanik'in Yunanistan'da kalması ile 1924 yılında yapılan nüfus mübadelesi sonucu Türkiye'ye göç eder ve başta İstanbul'un Şişli ve Nişantaşı semtleri olmak üzere, çeşitli bölgelerine yerleşirler.

Radikal İslamcı düşünce Sabetaycılığı, Siyonizm’in bir uzantısı olarak görmektedir. Günümüzde Sabetaycılık’a, Türkiye’de bir ilgi söz konusu iken, bu ilginin; Polonya, Rusya, Hollanda, Amerika (1759’da Polonya’daki Frankistler; toplu halde Hıristiyanlığı benimsemiş Yahudilerdir) ve Akdeniz ülkeleri gibi dünyanın birçok yerinde de söz konusu olması ilginçtir.

İttihat-Terakki’nin kurulmasıyla siyasi rolleri belirginleşen Sabetaycılar, Masonluk ve Melamiliğe (Niyazi-i Misri’nin kurduğu tarikat) karşı da özel bir ilgi göstermişlerdir. Mesela, Abdülhamit’e tahttan indirilme kararını tebliğ eden İttihat ve Terakki heyetinde, Selanik Yahudi cemaatine mensup Emanuel Karasu da bulunmaktadır. Abdülhamit’in tahtan indirilmesine ilişkin tarihçeler şu noktada birleşiyorlar:

Abdülhamit ile Siyonistler çokça görüşme talep ettikleri biliniyor. Hatta Siyonist hareketin en etkili isimlerinden olan Herzl’in 1900’lerin başında ise Abdülhamit ile bir kez görüştüğü de biliniyor. Bu yüz yüze görüşmede ve görüşmelerde Abdülhamit’ten daha önce Siyonistlerin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması bunun için Yahudilerin bunun karşılığında büyük paralar verecekleri hatta Osmanlının var olan borçlarını karşılayabileceklerini de söylemişlerdir. Ne var ki Abdülhamit’in bu taleplere olumlamayarak çok sert cevaplar verdiğini de tarihi belgeler bizlere söylemektedir.

Abdülhamit’in sarf ettiği : “Bu toprakların bir karışını bile satman, çünkü bu topraklar bana değil, halkıma aittir. Halkım bu toprakların her karışı için kanını feda etmiştir… Türk İmparatorluğu bana değil Türk Halkı’na aittir. Bu yüzden hiçbir parçasını geri vermem. Bırakın Yahudiler paralarını kendilerine saklasınlar” sözleri öyle görülüyor ki Yahudi daha doğrusu Siyonistlerce hiç unutulmamıştır. Unutmadıklarını bizler Abdülhamit’in başına gelenlerden biliyoruz.

Yine Selanik’te o dönemde, mason locaları ve tarikatlarda etkili olan Türk ve Müslüman kimlikli aydınların pek çoğu Sabetaycıdır. Örneğin 1908 başında tarihçi Dumont Veritas’ın locaya bağlı Müslüman üyeler diye sunduğu; Osman Adil, Faik Nuzhet (daha sonra bakanlık da yapacaktır), Talat İsmail, Fazlı Necip ve Mehmet Servet Bey’in Sabetaycı kökenli oldukları sonradan anlaşılmıştır. Sabetaycılar; Yakubiler, Kapancılar ve Karkaşlar olmak üzere –değişik dini yorumlar sonucunda– üç kola ayrılmışlardır.

Masonluğun kuruluşundan itibaren Yahudiliğin etkisinde olduğu ve masonluğu Yahudilerin yönettiği artık sır olmaktan çıkmıştır. Yahudilerin, Tanrı tarafından seçilmiş ırk oldukları ve diğer bütün insanları yönetmekle görevlendirildikleri şeklindeki inançlarını iyi bilmek gerekir. Masonluk, Yahudilerin dünyayı yönetme ideallerine hizmet eden ve Yahudiliğin kontrolünde olan gizli bir teşkilattır.

Sabetaycıların ekonomik güçleri, yüksek kültür seviyeleri ve masonluğun gücü de dikkate alındığında, bu grubun çok önemli bir güç haline geldiği kendiliğinden ortaya çıkar. Sabetaycıların siyasette İttihat Terakki ile etkili olmaya başladıklarını söylemek yanlış olmaz. Nitekim İttihat Terakki'nin ilk kabinesinde Maliye Nazırı yani bakanı olan Cavid Bey, Sabetaycı bir siyasetçiydi. Cumhuriyet döneminde de ilk kabinede yine Maliye vekili olarak bulunan Cavid Bey, Atatürk'e karşı düzenlenen İzmir suikastına katıldığı gerekçesiyle idam edilmiştir.

İsmail Cem, Rahşan Ecevit, Tansu ve Özer Çiller, Coşkun Kırca, Yılmaz Erdoğan, Gülben Ergen, Süleyman Demirel ve daha nicelerinin Sabetayist olduklarını bugün bize bu konuda uzman geçinenler belirtiyor.

Anlaşılıyor ki Sabetaycılar, Osmanlı ve Türkiye tarihinde göz ardı edilmeyecek derecede, siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel gelişmelere olumlu-olumsuz damgasını vurmuşlardır. Belirtilmeli ki bazı Sabetaycılar; Türkiye’nin demokratikleşmesi ve iç barışını oluşturması çabası ile sürecine karşı, çok olumsuz bir tutum ve faaliyet içinde olmuşlardır.

Konunun başında da belirttiğimiz gibi Türkçülüğün geliştirilmesi de, Yahudilerin marifetidir. Yahudiliğin “Türk” rengine bürünerek, Türkçülüğü geliştirmesi bu davranış tarzının en çarpıcı örneklerinden biridir. Türk Milliyetçiliği’ni Türklerden önce Yahudiler geliştirmiş ve bunu Ortadoğu’daki tarihi amaçlarının bir parçası olarak ele almışlardır. Osmanlı yönetiminde Türklük hor görülen ve aşağılanan bir kimlik iken, bu devletin son dönemlerinde Yahudiler tarafından öne çıkarılarak, kendi stratejilerinin bir bileşeni kılınmıştır. Bu yönüyle resmi ya da devletleştirilen Türkçülük özü itibariyle bir Yahudi-Siyonist icadıdır.

19. yüzyılın başlarından itibaren başta İngilizler olmak üzere, dıştan dayatmayla Osmanlı’da başlatılan “Batılılaşma” hareketleri 1865 tarihine geldiğinde, Yeni Osmanlılar Cemiyeti (Genç Osmanlılar) ile ilk örgütlülüklerini oluşturmaya başlarlar. Bu örgütlenmelerin en faal üyelerinden biri de Fransız vatandaşı Yahudi Leon Kahun’dur. Bu harekete 1867 yılından itibaren Jön Türkler (Genç Türkler) denmeye başlanmıştır. Leon Kahun daha sonra Türkçülüğün teorisyenliğine soyunur. İlkin 1869 tarihinde, “Asya Tarihine Giriş; Türkler ve Moğollar” kitabını yazar. Türkler hakkında abartılı bilgilerin bulunduğu bu kitap, sonradan Türk ırkçılarının temel kaynaklarından biri olur. “Türkçülüğün Esasları” eserini yazan Ziya Gökalp’ın temel başvuru kaynaklarından biri olan bu eser, Mustafa Kemal’in de sıkça başvurduğu bir kitap olacaktır. Yazar Cemil Meriç kitap için “Türk Milliyetçiliği’nin Kur’anı Kerim’i” demektedir. Leon Kahun, 1876 tarihinde de bu sefer benzer nitelikteki “Gök Bayrak” romanını yazmıştır.

Türk Milliyetçiliği’nin mucitlerinden olan diğer bir Yahudi ise, Armin Herman Vambery’dir. Vambery, Macaristan’ın başkenti Budapeşte Üniversitesi’nde 1870 yılında ilk Türkoloji kürsüsünü kurmuştur. Vambery, 1908 yılında yine Budapeşte’de açılan dünyadaki ilk Türk Derneği’nin de onursal başkanıdır. Yine 1910 yılında kurulan “Turan Cemiyeti”nin de onursal başkanlığını yapmıştır.

Osmanlı Devleti’nde gerek Jön Türk Hareketi, gerekse onun devamı olan İttihat Terakki Partisi, Batı’daki Yahudi–Mason örgütleri ve localarına bağlı olarak çalışıyor ve onlar tarafından finanse ediliyordu. İngilizlerin de bu hareketlerin gelişimindeki yönlendiriciliği belirgindir. Jön Türklerin Yahudi desteğiyle, Osmanlı yönetimine yönelik gerçekleştirdiği ilk darbenin tarihi 1876’dır. Kurucuları arasında Abdullah Cevdet ve İshak Sükûti gibi Kürtlerin de yer aldığı ve Jön Türk mirasını devralan İttihat Terakki Partisi ise 1908’de iktidarı ele geçirdikten sonra, 10 yıl boyunca ülkeyi darbeler ve krizlerle yönetmiştir. İttihat Terakki Partisi, İtalyan Mason Karborani örgütünü örnek almış ve bu örgütün gizlilik esaslarına göre yapılanmıştır.

Bilindiği gibi Karborani Mason örgütü 1800’lerin başlarına kadar uzanan bir geçmişi bulunmaktadır. “Karbonariler bütün sosyete sınıflarından mensuplarını toplayarak devlet içinde devlet haline gelmişlerdi. Mensuplarına askerî emirler vererek, onların suçlarını bile gizli mahkemelerinde yargılıyorlardı, Umumî mahkemeye kendi gizli mahkemelerinin müsaadesiyle müracaat edilebiliyordu.”

Yukarıda yapılan alıntıda da görüldüğü gibi temel yöntemleri gizli çalışarak, içten fethetme yöntemi olmaktadır. İttihatçıların da benzer bir yöntemi zamanında ve bugün ki İttihatçıların, Ergenekoncuların, JİTEM’cilerin, Özel Harp’çıların halen de Türkiye’de kullandıkları bilinmektedir.

Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet döneminde de Yahudi müdahalesinin sürdüğü görülmektedir. Bu dönemin öne çıkan ismi Avram Galanti’dir (sonradan Soyadı Kanunu gereğince Bodrumlu soyadını almıştır). Galanti’nin Türkçülük çalışmaları, Kahun ve Vambery’nin çalışmalarına göre daha sistematik ve daha derindir. Üniversitelerde profesörlük yapan Galanti, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bir dönem CHP’den, bir dönem de bağımsız olmak üzere iki defa milletvekilliği yapmıştır. Türk ırkçılarından çok daha ırkçı bir “çizgi” tutturan Galanti, Türkiye’deki tüm halkların asimilasyonunu savunmuş, bugünkü “tek”çi anlayışın teorisyeni olmuştur. Türkçü görüşlerini birçok kitapta dile getiren bu Yahudi, Mustafa Kemal hakkında yazdığı yazılarında onu adeta göklere çıkarmıştır. Galanti bir yazısında da hızını alamayarak Tevrat’tan yola çıkıp Yasef’in oğullarından Togarma’nın, Türkler olduğunu dile getirir ve bu biçimde Türklükle Yahudiliği kendince birleştirmeye çalışır. İlginç görülebilir ancak altı yaşından başlatılıp ergenlik yaşlarına kadar her okul günü çocuklara okutulan 23 Nisan 1933 yılında yazılmış Türk andı olarak bilinen faşist yemini yazan yine bir Sebatayist olan Dr. Raşit Galip isimli bir kişidir.

Meselenin ilginç bir boyutu ise, Türkçülüğün bu Yahudi–Siyonist karakterinin Cumhuriyet tarihi boyunca gizlenmesidir. Okullarda okutulan tarih kitaplarında ve yayınlanan diğer eserlerde Türk Milliyetçiliği’nin kökenleri ve yaratıcıları sır gibi saklanmış olup, Siyonistlerin stratejik programlarının bir ürünü değil de sanki kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkmış gibi anlatılır. Bu yaklaşımın kendisi dahi Siyonist–takiyyeci bir tarzdır.

Londra, Selanik, Budapeşte, Paris ve İstanbul gibi merkezlerde Siyonist–Mason tarzıyla pişirilen Türkçülük gibi Kürt Milliyetçiliği ve Kürtçülük de, Finans Kapitalin belli başlı merkezlerinin kumandasıyla Güney Kürdistan’da bilinen ve palazlandırılmış olan ailenin eliyle geliştirildi, geliştiriliyor. Bu projenin geçmişi 150 yıl öncesine dayanır. Şimdi ana merkezleri Hewler ve Süleymaniye’dir. Tarz aynıdır. Renk Kürt ancak özü Siyonizm tarzı örgütlenmedir.

 

8-İttihat ve Terakki’ye Kısa Bir Değerlendirme

Modern Türkiye Tarihi üzerine tarihsel, toplumsal ve siyasal çalışmalarıyla bilinen ünlü düşünür Şerif Mardin, İttihat ve Terakki Hareketi için: “Yeni Osmanlılar dediğimiz ihtilalci örgüt ve devlet adamlarından, askeri bürokratlardan ve ulemadan oluşan bir Cunta Hareketidir” demektedir.

1889 yılında İttihad-ı Osmanî Cemiyeti, askeri tıbbiyede kurulur. Sonraları farklı adlar altında kurulan çeşitli örgütlerin bir nevi bir araya gelmeleriyle, kendilerini önceleri Terakki ve İttihat ardından da İttihat ve Terakki olarak adlandırırlar. Kuruluşu Ahmet Rıza, Prens Sabahattin, Bahaddin Şakir, İbrahim Temo (Arnavut), İshak Sukuti (Diyarbakır’lı, Sükützadelerden, Kürt), Mehmet Reşit Bey (Çerkez), Hüseyinzade Ali (Azeri) ve Abdullah Cevdet (Malatya-Arapgir), Mahir Said gibi isimlerin öncülüğünde oluşsa da, ileride sivrilecek olan ve harekete damgasını vuracak olanlar Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Dr. Nazım, Cavit Bey ve Abdullah Cevdet olacaktır. Aslen hasbehas Kürt olmasına rağmen Türkçülüğün ilk babalarından olacak olan Ziya Gökalp da, sonraları bu hareketin lider kadroları arasında yerini alacaktır. Bu kişi “Vatan, ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan! Vatan, büyük müebbed bir ülkedir, Turan” diyecek kadar Türkçü ve kendi halkına da bir o kadar düşmandır. Paris’te 1902 yılında yapılan İttihat Terakki Kongresi’ne Abdurrahman Bedirxan ve Hikmet Baban’ın da, katılmaları bu oluşuma gösterilen ilginin anlaşılması açısından da ilginçtir. Ermeniler, Arnavutlar ve Yunanlar gibi birçok halktan olan insanlar bir dönem en aktif olarak bu oluşumda yerlerini almışlardır.

Şerif Mardin’in de belirttiği gibi ağırlıklı olarak askeri kökenlilerden oluşur. Örgütlendikleri merkez Selanik’tir. Selanik, aynı zamanda o dönemlerde Sebataycılık ile Masonculuğun Osmanlı içerisinde en güçlü merkezidir. Çoğu İttihatçı, aynı zamanda Mason Localarına üye olarak yer alır. Ortak özellikleri Osmanlı’nın gidişatından rahatsız oluşlarıdır. Renkleri yer yer farklı olsa da hepsi özünde imparatorcudur. Bir başka ortak bir özellikleri ise, komitacı diye bilinen çete savaşında uzman oluşlarıdır. Balkanlarda devletin yapamadıklarını, bu komitacılar kendi başlarına halklara kan kusturarak yapmaktadırlar. Tuhaf olan ise bu hareketin içerisinde Ermeni ve Kürtlerin de yoğun olarak bulunmalarıdır. Hatta örgütün beyin takımında bulunan Abdullah Cevdet, dönemin ünlü bir Kürt Düşünürü’dür.

Başkan Apo Oligarşik Cumhuriyet Gerçeği kitabında bu örgütü şöyle değerlendirmektedir: “İttihat Terakki içinde farklı uluslara mensup şahsiyetler vardı. Bunların çıkarlarının çatışacağı açık! Farklı çıkarlar savunanların bir komite içinde birlik oluşturmalarının bir nedeni olmalı. Tüm ayrılıklarına rağmen, hepsi Sultan Abdülhamit’in baskıcı rejimine karşıydılar ve yine hepsi Batıya derin bir hayranlık duyuyordu. Abdülhamit’in Pan-İslamcılığı batıya hayran aydınlarda sıkıntı yaratıyordu. Bu rejimin değiştirilmesi Ortak amaçlarına hizmet ediyordu. Başlangıçta bir Türk Milliyetçiliği ideali yoktur. Türk Milliyetçi çıkarları savunulduğu kadar Kürt Milliyetçi çıkarları da savunulur. Abdülhamit’in bazı engellemelerine rağmen bu engellemelerden bir bütünen kurtulmak istiyor. Bunun sonucu olarak biraz İttihatçı kesilmek zorundadırlar. İşte Abdullah Cevdet, İshak Sükûti biraz da bu nedenle İttihatçılarla birlikte hareket eder... Bunlar İttihat Terakki’ye girerek, kendi Kürtlüklerini herhalde canlı yürüteceklerini sanırlar. İttihat Terakki aslında dolaylı bir Kürt Milliyetçiliği’ni de temsil eder. İlk başlarda sadece bir Türk Milliyetçi örgütü değildir. En az Türk Milliyetçiliği kadar, biraz da Kürt Milliyetçisi bir örgüttür. Başka şeyler de var; Araplar da aslında ilk milliyetçi kulüplerini İttihat Terakki içinde yetiştirirler. Hatta Ermeniler az çok etkilenirler. Gerçi Ermeniler milli olarak güçlüdür. Hınçak-Taşnak Partisi 1890’larda kurulur. Ama yine de ilgileri ve ittifakları var. İttihat Terakki gerçeğinde karşımıza çıkan şudur: Kozmopolit bir yapısı bulunan ve Abdülhamit’in İslamcılığı’ndan sıkıntısı olan ağırlıklı olarak Mason Localarının içinde yetişerek Masonlaşanların etkilemesiyle geliştirilen burjuva bir örgütlenme. Ama herkesin amacı biraz değişiktir. Örneğin Arnavutlar, Arnavut Milliyetçiliği’ni, Kürtler, Kürt Milliyetçiliği’ni. Araplar, Arap Milliyetçiliği’ni yapar ve geriye kalan en şoven olmak durumunda kalan Osmanlı Paşa Milliyetçiliği’dir”

Bu Osmanlı paşa milliyetçileri, 23 Temmuz 1908 yılında Abdülhamit’e karşı hürriyet ilan ederler. Sloganları “Herkese Eşitlik, Hürriyet ve Kardeşlik” idi. Ancak gerçek olan şudur ki; İttihat Terakki, Türkiye Tarihi’nin en karanlık sayfalarına adını kanla yazmaya başlar. Örneğin 31 Mart Vakası olarak bilinen 1909 yılındaki profesyonelce yapılan darbeyi öyle tertiplerler ki, yıllar sonra dahi kimse onlarla bağını kuramaz. Bu tertipte, 13 Nisan 1909’da yaşanan bir olay gerekçe gösterilerek Abdülhamit tahtan indirilir ve yerine V. Mehmet Reşat Paşa getirilir. Daha sonra, 23 Ocak 1913’te “Babıâli Baskını” olarak bilinen eylemi yaparak Sadrazamı istifaya zorlarlar. Bu eylemde ya da baskında Savunma Bakanı düzeyindeki Harbiye Nazırı’nı bile vuracak kadar gözü karadırlar. Siyasal karşıtlarını en ince komplo yöntemleriyle vurmaktan çekinmezler. Örneğin onlarca gazeteciyi sokaklarda gündüz ortasında, şakaklarına tabancaları dayayarak katledebilmişlerdir. Hasan Fehmi- Serbesti Gazetesi’nin Başyazarı, Zeki Bey- Şehrah Gazetesi Başyazarı, Hasan Tahsin, Samim Bey- Sadayı Millet Gazetesi ve daha nicesi. Hepsi de “ülke ve vatan düşmanları oldukları için, gerici, yaftacı teşkilat mensupları oldukları için, ülkenin birliğini ve beraberliğini bozmak isteyen nifak tohumları eken oldukları için katledilmişlerdir.” Şu tarihsel ironiye bakın! Bugün de aynı yöntemlerle, aynı kirli politikalar sürdürülmektedir.

İttihat Terakkiciler giderek asıl yüzlerini göstereceklerdir. Önceleri sözde ortakçı ve yenilikçi görünenler, özünde ne kadar militarist ve halklara düşman olduklarını göstereceklerdir. Çok erkenden Ermeni Kıyımı’na geçeceklerdir. Gerekçeleri ise “savaş esnasında düşmanlarla işbirliği yapma” suçlamasını öne sürerek, 1,5 milyon Ermeni katledilecektir. Ermenilerden sonra sıra Kürtlere gelecektir. 1916 yılında Anadolu’ya sürülen Kürtlere-önceden hazırlanmış bir plan gereğince-, orada daha önce yaşayan mevcut halktan ırkçı bir muamele görecekler. Nüfusları yüzde beşten fazla olmayacak, ana dilleri yasak edilecek, aydınları ve büyükleri çocuklarından kopartılacak ve Türkçe öğrenme zorunlu kılınacaktır. O meşhur “Zo gitti, lo kaldı” sözü bu dönemlerden kalmadır. Yani ‘Ermeniler katledildi sıra Kürtlere gelmiştir!’ anlamında kullanılmıştır. Savaş esnasında Enver Paşa, 90 bin askerin korkunç kış şartlarında öldüğü Sarıkamış Seferi’nden sonra yok yere şu sözleri sarf etmemiştir: “Sarıkamış Çarpışması’na dıştan bakarsak yenildik sayılır. Fakat gerçekten muzafferiz. Çünkü Sarıkamış Ormanlarından Erzurum’a kadar uzanan yollar üzerinde on binlerce Kürt Genci’nin cesedini bıraktık” diyebilecek kadar Kürt Soykırımı’na angaje olmuştur.

İttihat ve Terakki Cemiyeti yalnızca Ermeni ve Yunanlılara yönelmekle kalmayıp açıkça görüldüğü gibi, Talat; Ermenileri, Enver; Kürtleri ve Cemal Paşa ise; Arapları sindirmek için iş bölümüne gitmişlerdir. İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminin baskı ve gelişen zulmüne karşı Araplar içerisinde büyüyen öfke aktif mücadele çağrılarına neden olmuştu. O dönemde yayınlanan bir bildiride geçen şu sözler bu öfkeyi açıklar niteliktedir: “… Sana ve senin diline düşmanlık gösteren bu kişileri ülkenizden temizleyin. Müslüman ve Hıristiyan Araplar, düşmanınıza karşı birleşiniz, sakın bu Müslüman Arap’tır, bu Hıristiyan Arap’tır demeyiniz. Hepiniz bir Allah’a bağlısınız ve din Allah’ındır. Onun için birleşiniz… Ey Müslüman Araplar, şayet bu zalim idare İslami idaredir diye düşünüyorsanız büyük bir hataya düşersiniz. Zira Allah kitabında “zalimler kâfirlerin ta kendileridir.”

Direnmek için örgütlenmeye başlayan Arap Aydınlarına karşı tutuklama furyası başlatılır. Ardından ise, 20 Ağustos 1915 akşamı hapisten çıkarılan aydınlar sabah 04.00’den itibaren infaz edilmeye başlanır. 10’u Müslüman, 1’i Hıristiyan 11 Arap ileri geleni Beyrut’un ana meydanı El-Burç’ta asılır. 17 Müslüman ve 4’ü Hıristiyan 21 kişilik ikinci grup ise 6 Mayıs 1916’da şafakla birlikte idam edilir. 14’ü yine El-Burç’ta diğer 7’si ise Şam’daki al-Marjeh meydanında infaz edilir. Kararı veren ve mahkemeyi bu kararı almaya zorlayan Cemal Paşa’dır. Günümüzde nasıl ki Ermeniler 24 Nisan gününü MEDZ YEGHERN (Büyük felaket, cinayet) yani soykırım günü olarak anıyorlarsa, Araplar da 6 Mayıs gününü şehitler günü olarak anmaktadır.

Tabii, İttihat ve Terakki, en kanlı yüzünü Teşkilat-ı-Mahsusa örgütünü kurarak gösterecektir. Çok ilginç ve düşündürücü yönü ise bugün dahil hiçbir zaman Teşkilat-ı-Mahsusa’nın herhangi bir yasayla kurulmuş olduğunu gösteren bir belgenin dahi bulunamamış olmasıdır. Bu örgütün çeşitli alt birimleri vardır. Bektaşiler, Mevlevi Taburları gibi! Hepsi ağırlıklı Balkan Gönüllüleridir. Başkanları Süleyman Askeri Bey, Halil Bey ve en sonda ise Cevat Bey’dir. Oldukça fazla tetikçisi bulunmaktadır. Gözünü kırpmadan insanları katleden canavarlara sahiptir. Hıristiyan esirleri nasıl zoraki sünnet ettiklerini anlatışlarıyla meşhurdurlar. Yakup Cemil, Hüsamettin Ertürk Bey, Eşref ve Hacı Sami kardeşler, Sapancalı Haki, Ömer Naci Bey, Nuri Paşa, Eyüp Sabri ve daha niceleri. Hepsi de hukuk tanımadan, onlarca katliamı bizzat yapmış kafatasçı tetikçilerdir. Ve bunların çoğu bu vahşi cinayetlerde kullanıldıktan sonra ipleri dürülmüştür. Örneğin Yakup Cemil, 11 Eylül 1916 yılında 42 yaşındayken idam edilmiştir. Bu kadar yetkilerle donatılmış ve kirli işlerde acımasızca kullanılmış tetikçiler, her zaman olduğu gibi raydan çıkarak ağabeylerine karşı çıkabilmişlerdir. Böyle durumlarda aynen bugünlerde gördüğümüz gibi tek tek ortadan ya kaldırılmışlardır, ya da çete örgütü kurmuşlar gerekçesiyle yargılanmaya tabii tutulmuşlardır. Örgütün alt şubeleri vardır. Çoğu paramiliter kuruluşlardır; Müdafaa i Milliye Cemiyeti, Türk Gücü Cemiyeti, Osmanlı Güç Dernekleri, Osmanlı Genç Dernekleri, Türk Yurdu Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağı, Milli Türk Cemiyeti, İstiklal ve İktisadı Milli Cemiyeti ve adını burada sayamadığımız daha birçok örgüt bulunmaktadır.

Bu bölümü Başkan Apo’dan bir alıntıyla kapatalım: “Ermeni Soykırımı bu genel tablo içindeki en trajik bölümdür. Ulus-devlet için ayağa kalktıklarında (1914 öncesinde ve savaşın ilk yılında), İttihat ve Terakki yönetiminin 24 Nisan 1915 tarihli kararı temelindeki karşı saldırısıyla kendilerini binlerce yıllık yurtlarından atılmak ve yollarda imha edilmekle, geriye kalanların ise uzun süreli diaspora yaşamına mahkûm edilmesiyle karşı karşıya bulacaklardı. Diaspora Ermenileri bir gerçekliktir ama çok mutsuz, ezik ve yıkık bir gerçekliktir. Kurulan küçük Ermeni Ulus-Devleti belki de bir teselli kaynağı olacaktı. Soykırımda sadece Türkçü Burjuvazi’nin değil, Kürt Feodallerinin de payından bahsedilir. Bunlar sadece Ermeni Soykırımı’nda değil, aynı dönemlerde daha değişik biçimlerde (özellikle Hamidiye Alayları’nda) yürütülen Kürt Soykırımı’nda da asli suçlu unsurlar durumundaydılar. Halen yürütülmekte olan Kürt Soykırımı’nda bunlar ‘köy korucuları’ olarak, Kürtlüğü inkâr karşılığında mülklerini ve sermayelerini arttırarak ve gerektiğinde sahte Kürtçülük yaparak lanetli rollerini oynamaya devam etmektedir.”

İttihat ve Terakki’ye bu kadar geniş yer vermemizin nedeni; adeta halklara karşı bir soykırım makinesi olarak çalışmış olan bu zihniyetin bugün de benzer bir şekilde devrede olmasıdır. Kullandıkları yöntemleri, bugün TC Devleti’nin birçok gizli kurum ve kuruluşları uygulamaktadır. JİTEM bunlardan sadece bir tanesidir. Halkların karşısına Sivil Toplum Örgütleri olarak çıkarılan birçok örgüt, özü itibariyle paramiliter örgütlerdir. Ve ideolojik olarak beslendikleri yapılanmalar aynen o günlerdeki gibi Sabetaycılık ve Mason Localarıdır.

Devam Edecek: 1900’lü Yıllarda Kürt Cemiyetleri, Birinci Dünya Savaşı Öncesi, Süreci Ve

Sonrasında Kürdistan’daki Durum…

 

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html