Karayılan: Bu Ciddi Bir Savaş Girişimidir!
Röportajlar / 03 Aralık 2009 Perşembe Saat 10:42
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yeni cezaevi koşullarını “ciddi bir savaş girişimi” olarak değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan,

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yeni cezaevi koşullarını “ciddi bir savaş girişimi” olarak değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Öcalan’ın derhal oradan çıkarılmasını istedi. Gelişecek tepkiler konusunda Kürt halkının “inisiyatifli” olduğunu söyleyen Karayılan, PKK’ye yönelik tasfiye senaryolarına da dikkat çekerek “Kimse PKK’yi yenemez” dedi.

ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Öcalan’ın koşullarının ağırlaştırılması ile çözümü tartışma ortamının zehirlendiğini kaydetti.

“Biz Önder Apo’ya bu yaklaşımı bir savaş girişimi olarak görüyoruz. Hem de ciddi bir savaş girişimidir” diyen Karayılan, tepkiler konusunda ise halkın inisiyatifli olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Halkımız bu konuda inisiyatiflidir. Önderlik konusunda ben kimseye şöyle yapın böyle yapın diyemem. Herkes önderlikle doğrudan manevi bağ içindedir ve dolayısıyla herkes Önderlik karşısında duyduğu sorumluluğun gereğini yerine getirmek durumundadır. İnisiyatiflidir.”

Başbakan Erdoğan’ın yapacağı ABD ziyareti ve PKK üzerine yapılan senaryolara da dikkat çeken Karayılan, “Yani uluslar arası düzeyde kendini pazarlama PKK karşılığında yapılacaktır” dedi. PKK’nin sadece Kandil’de olmadığını, Kandil olmasa da PKK’nin var olacağının altını çizen Karayılan, “Davamız haklıdır, halkımız bizimledir. Coğrafyamız stratejik bir müttefik olarak arkamızdadır. Hiç kimse bizi yenemez. Bu konuda kimse kendini yanıltmamalıdır” şeklinde konuştu.

AKP’nin politikalarının “kışkırtıcı” olduğunu söyleyen Karayılan, Öcalan konusunda CPT’nin bir heyet göndermesini ve Öcalan’ın derhal oradan çıkarılmasını istedi. Karayılan’ın ANF’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

*Sayın Öcalan İmralı’daki yeni yerini “ ölüm çukuru” olarak nitelendirdi. Bir süredir açılım tartışmalarını yürüten Türk devleti bu uygulamayla neyi amaçlıyor?

-Her şeyden önce Önder Apo’nun sıradan, normal bir tutuklu olmadığını belirtmek isterim. Kürdistan'da yapılan bir referandumda üç buçuk milyon insan, ben Abdullah Öcalan’ı Kürdistan'da bir siyasal irade olarak görüyorum, sözünün altına imzasını atmıştır. Bu, Belçika’daki resmi bir noterde tasdik ve tespit edilmiş bir sonuçtur. Öyle ki, Kürt halkı bütün tehlikeleri, tehditleri göğüsleyerek bu sözün altına imza atmıştır. Dolayısıyla Önder Apo bir Halk önderliğidir. Çağdaş Kürt isyanının önderliğidir.

HER HALKIN, HER İSYANIN BİR ÖNDERİ VARDIR

Kürtler ulusal demokratik hakları için Türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana birçok isyan geliştirmişlerdir. Bugün bu isyanlar Türkiye’nin gündemine girmiş ve tartışılmaktadır. Ve yakalanan tüm isyanların liderleri idam edilmişlerdir. Hatta klasik Kürt isyanlarının sonuncusu olan Dersim isyanının liderliği seyit rıza atatürk’ün Elazığ ziyaretinde affedilebilir endişesiyle yaşı 65’ten 57’ye düşürülmüş ve alelacele idam edilmiştir. Son çağdaş isyanın lideri de Önder Apo’dur.

Her halkın ve her isyanın bir önderliği var. Kürt halk hareketinin de önderliği vardır. Türk devleti ve AKP hükümeti gerçekten Kürtlerle de barış içinde, bir arada yaşamak istiyorsa bu halk önderliği iradesini tanımak, onu muhatap almak zorundadır. Bu Önderlik öyle birden bire ortaya çıkmış bir Önderlik değildir. 37 yıllık bir zorlu mücadele, yoğunlaşma, emek ve büyük tarihi direnişler temelinde şekillenmiş, kendini ispatlamış bir önderliksel gerçekleşmedir. Bu açıdan Türk devletinin Önder Apo’ya yaklaşımı Kürt halkına, Kürt halk iradesine bir yaklaşımdır. Şimdiye kadar Türkiye cumhuriyeti bütün Kürt isyanlarının liderliklerini idam etmiştir. Bununla da Kürt toplumunda büyük bir travma, ve toplumsal kırılma yaratmıştır. Şimdi Türk devletinin Kürt halkıyla bütünlüklü ve bir arada yaşamasının tek yolu son ve çağdaş isyanın önderliğini kabul etmesine bağlıdır. Bunun başka yolu yoktur.

Sözüm ona, Önder Apo üzerindeki işkence tecritini hafifletmek üzere yeni yapılmış cezaevine aktardılar. Ancak görüldü ki yeni yapılan cezaevi bir ölüm çukurudur, nefes alınamayan bir kafestir. Buna ölüm kafesi de demek mümkündür. Önder Apo 60 yaşında nefes sorunları bulunan, boğaz, burun hastalıkları bulunan ve daha değişik değişik türden hastalıkları bulunan bir kimsedir. Türk devleti ve AKP hükümeti iyi biliyor ki böyle bir yere konulmakla adım adım ölüme gidecektir. Önder Apo’yu imha etmek için oraya koymuşlardır. Bunun başka izahı yoktur. Görüntüyü kurtarmak amacıyla oraya beş kişi gönderilmiş, halen de onlarla görüştürülmemiştir. Orada düzenlenen sistemle önderliğimizin yaşamı açıkça sonlandırılmak istenmektedir. Daha önceki isyanların liderlerini dar ağacına çektiler. Şimdide aynı intikamcı ve kinci politikadan vazgeçilmemiştir. Çünkü Kürt halk iradesini tanımak istemiyorlar. Çünkü Kürt halk iradesine zerre kadar saygıları yoktur. Erdoğan’ın birazcık saygısı olsaydı, üç buçuk milyon insanın bütün tehlikeleri, riskleri göze alarak attığı imzayı, biraz dikkate almalıyım, demeliydi. Ama dikkate almadı. Neden? Çünkü Erdoğan’ın rolü, görevi ve misyonu Kürt halk iradesini kırmak ve böylece Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmektir. Bu anlaşılmıştır. Tüm halkımız, tüm dostlarımız, tüm demokratik çevreler, konuyla ilgili barıştan yana olan tüm çevreler bu gerçeği bütün boyutlarıyla görmelidirler.

AKP HÜKÜETİNİN SÜRECİ BİR KANDIRMA, OYALAMA SÜRECİDİR

AKP hükümetinin baştan beri çeşitli adlar altında geliştirdiği süreç bir kandırma, oyalama ve tasfiye sürecinden başka bir şey değildir. Bu anlaşılmıştır. Barış gruplarının gidişi karşısında halkımız büyük bir teveccüh gösterdi. Barış gruplarının gidişine, gerillaya karşı halkımız büyük bir teveccüh gösterdi. Bu, halkımızın içten gelen barış sevgisiydi. Dağa gönderdiği evlatlarını canlı bir biçimde, elbiseleriyle karşısında gördüğünde hiç kimsenin beklemediği bir tezahürat, bir sevinç gösterisinde bulunmuştur. Halkımızın bu duruşu devletin oyununu bozmuştur. Çünkü AKP hükümetinin tertiplediği, iradeli, onurlu bir barış değil teslim alınma temelinde bir tasfiyeyi sahnelemekti. Gerçekten iyi niyetli olsalardı, Kürt halkı bu kadar barış istiyor, gelen barış gruplarına bu kadar sevgi gösterisinde bulunuyor, diyerek barış istemindeki sevinç istek karşısında onlarda olumlu karşılarlardı. Ama gördük ki tam tersine karşı çıktılar, provakasyon dediler, şov dediler. Çünkü bu halkın iradesini tanımak istemiyorlar. Çünkü bir halk olarak görmek istemiyorlar. Kölelik statüsünde, Kürtleri Türkleştirme statüsünde ısrar ediyorlar. Politikamızı değiştirdik diyorlar ama aslında taktikte bazı değişiklikler yaparak zihniyette aynı mantığı taşıyorlar. Onun için karşı çıktılar.

SİLOPİ’YE İLİŞKİN SÖYLEMLERİM ÇARPITILDI

*Daha önce sizinle röportaj yapan bir gazetede Silopi’deki pankartlara ilişkin söylemleriniz, barış gruplarının karşılanmasını eleştirdiğiniz şeklinde yansıtıldı, bu haber doğru muydu?

-Bu arada o konuda da bir açıklama yapayım. Türkiye basın mensuplarından bazıları yanımıza geldiler. Bunlar içerisinde Türkiye gazetesinin muhabiri sayın Osman Sagırlı’da vardı. Ona da bir röportaj verdik. Her şeyden önce şunu söylemek isterim ki o röportaj 17 kasımda yapılmıştı. Henüz İmralı’da gerçekleşen 17 Kasım darbesini, ölüm çukurunu duymamıştık. Ona rağmen biz orada AKP hükümetinin politikalarına ilişkin kaygılarımızı, tutumumuzu ortaya koyduk. Kendisi gazetecidir, biraz yansıtmış, ben bütününe bir şey demiyorum. Daha çok kendine uygun gördüğü yerleri yansıtmış ama bir yerde de çarpıtma yapmıştır. Ben hiçbir zaman Silopi’de, Kızıltepe’de veya Amed’te halkımızın barış gruplarına göstermiş olduğu sevgiyi, o görkemli gösterişi yermedim, yeren her hangi bir söz sarf etmedim. Orada yapılanların hepsi doğruydu. Halkımızın doğal içten gelen, için dışa vurumudur. Ama, kendisi bazıları kahrolsun Türkiye cumhuriyet mi veya kahrolsun Türkler mi gibi bir pankart kaldırmışlar, diye söz etti. Bende eğer böyle bir pankart kaldırıldıysa onu tasvip etmeyiz, dedim. Hatta, DTP kongresinde de bazıları slogan atıp afiş kaldırdılar, kim onları yönlendirdi diye araştırıyoruz, dedim. Ancak o bu kavramları çarpıtmış. Sanki ben oradaki halkımızın slogan atışına, karşılamadaki duruşuna yönelik eleştiriler yapmışım şeklinde yansıtmış. Bu doğru değildir. Bu vesileyle bunu düzeltiyorum. Doğrusu şudur; halkımızın gösterdiği sevgi gösterisi, halkımızın içten gelen doğal tepkisidir. Bu herkese mesaj vermiştir. Bize de Türk devletine de mesaj vermiştir. Ama ne yazık ki Türk devleti bu mesajı tersinden okumuştur. Doğru okumamıştır. Halkımızın barış mesajını bile bir kışkırtma olarak, şov olarak görmüştür.

AKP GÖZYAŞI DÖKÜLMESİN DİYE TEK ADIM ATMADI

İkincisi ise; Türkiye büyük millet meclisindeki tartışmalar açığa çıkardı ki bu AKP zihniyetinin altında her hangi bir çözüm yok, tasfiye vardır. Yapmacık, sözü bile edilemeyecek bazı ufak düzeltmelerle, örneğin kontrol noktalarının azaltılması, zozanlara (yaylalara) çıkılması vb. gibi çok sıradan bazı düzeltmelerle çözüm adımları diye ortaya atmaktadır. Bununla halkımızı, Türkiye halkını ve dünya kamuoyunu yanıltmak istemektedir. Bir numara yapmaktadırlar. Özünde ise bu numara altında çok çirkefçe bir tasfiye girişimi vardır. Bu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Erdoğan’ın anaların gözyaşlarının üzerinde edebiyat yapmasının altındaki gerçek şimdi daha iyi görülüyor. Çünkü kendisi belki daha on binlerin gözyaşı dökmesine dönük kararlar üzerinde yoğunlaşıyor ve şimdiden anaların göz yaşı üzerinden edebiyat yaparak bu planladığı çirkefliklerin görülmemesi için tedbir alıyor. Yarın da çıkıp diyecek ki, ben zaten istemedim ama başkaları istedi. Örneğin PKK ve ordu istedi diyebilir. Oysa gerçek anlamda anaların gözyaşının dökülmemesi için tek bir adım atmamıştır. Hiçbir operasyonu durdurmamıştır ve geleceğe dönük de daha büyük operasyonların zeminini hazırlamaktadır. Kürt halkını bir birine düşürmek için, Güneylilerle Kuzeylileri çatıştırmak için çok yoğun çaba sarf etmektedir. Her türlü hile ve fitneyi geliştirmektedir. Bu çirkefliktir, alçaklıktır.

Tüm yurtsever halkımız, tüm demokratik çevreler AKP’nin bu gerçek yüzünü görmelidir. AKP’nin bu gerçek yüzünü ele veren en çarpıcı durum ise Önder Apo’ya dönük yaklaşımıdır. Önder Apo’ya yaklaşımı her şeyin göstergesidir. Biz daha önceki, ki sadece biz de değil Kürt demokratik hareketinin bir çok kurumu ve halkımız birçok vesileyle önder Apo’ya yaklaşım Kürt halkına yaklaşımdır, bize yaklaşımdır, dedi. Şimdi AKP’nin Önder Apo’ya yaklaşımını daha açık gördük. Ecevit inandığı çizgiye bağlı onurlu bir insandı. Onun döneminde hakaret içermeyen belli bir tecrit sistemi vardı. Fakat AKP dönemiyle birlikte bu giderek değişti. 2005 Haziran’ından sonra ise her türlü hakareti içeren tam bir işkence sistemine dönüştü. Bu son hamleyle artık işkence dozajını arttırarak yaşanılmaz koşullarda tutma suretiyle imha edilmek istenilmektedir. Bu politika biz Kürt halkı için yüz yıllara sığacak bir savaşın ana gerekçesi olabilecek tehlikeli bir politikadır. AKP niye bunu yapıyor? Çünkü Kürt halkının iradesini ezmek, teslim almak, geri adım attırmak istiyor. Bu olmazsa ezmek, imha etmek istiyor. Tutumunun bu olduğu artık anlaşılmıştır. Bu bir tasfiye konseptidir. Tabi bu tasfiye konsepti çerçevesinde İmralı düzenlemesi öngörülmüştür.

KAÇANLAR OLSA OLSA SİYASİ ÇETE VE KONTRA OLABİLİRLER

Bazı yeni şeyler yapıyoruz havasını vererek hiçbir şey yapmayıp ezmeyi esas alan ikiyüzlü bir politika ve demagojiyle bazı çevreleri sürecin içine çekerek Kürtleri bölmeye çalışacaklardır. Bütün bunların yanında hem bölge devletleriyle ittifak yapma hem de gidip ABD’den destek alma politikalarıyla Kürt halkına karşı yeni bir imha konsepti düzenlemek istemektedir. Ama bu fiyaskoyla sonuçlanacak bir şeydir. Tansu Çiller’de daha önce böyle büyük iddialarla ortaya çıktı. Başka başbakanlarda böyle büyük iddialarla ortaya çıktılar. Onların akıbeti ne olduysa AKP’nin, Erdoğan’ın akıbeti de o olacaktır. Kürt halkı bin yıllarca burada yaşamıştır, kökleri derinlere dayanan bir halktır, onu söküp atamazlar.

İhanet etmiş, kaçmış, ödlekleşmiş birkaç insanı toplayarak onlarla kandırma hareketleri yapacaklardır. Bu mümkün müdür? Ben şunu söyleyeyim. Basına da yansımış. Bilmem MİT kimin aracılığıyla Osman Öcalan’a haber göndermiş, gelip teslim olmasını istemiş. PKK karşıtı bir alternatif plan dahilinde başka bazı çevreler de örgütlenmeye çalışılıyormuş. Bunların hepsi solda sıfır bile değildir. O tür kişileri götürseler de halkımız hiçbir biçimde kabul etmez. Onların her birisine bir bölüklük güvenlik gücü vermeleri gerekiyor. Zaten kaçışlarıyla bu halkın davasına zarar vermiş bu insanların bir de çözüm sürecinde böyle ihanete ön ayak olmaları halkımız tarafından hiçbir biçimde kabul edilmez. Bunlar birer çözüm ayağı falan değildir. Olsa olsa bir siyasi çete ve kontra olabilirler. Zaten Türk daha öncede bu tür ihanetçileri daha önce de çok götürdü. Onlarda hiçbir sonuç almadığı gibi yenilerden de hiçbir sonuç alamayacaklardır. Götürseler de onlar Kürdistan’a giremezler. Çünkü bu halk şerefli bir halktır. Öyle şerefsizliği yaşayanları affedemez.

KANDİL OLMASA DA PKK VAR OLACAKTIR

Bu tür konularda kendini konunun uzmanı sayan yada hükümetin danışmanı konumunda bulunan bazı kimselerin çeşitli teoriler oluşturarak PKK karşısında şu kesimlere dayanarak alternatif oluştururuz. Güney Kürdistanlı güçleri de şöyle şöyle kullanırız diyerek PKK’nin Kandil’de yaşama olanaklarını daraltırız, yok maxmur kampını şöyle tasfiye ederiz biçiminde hayal ürünü senaryolar üretmektedirler. Her şeyden önce PKK sadece Kandil’de değildir. Kandil olmasa da PKK var olacaktır. Bu birinci husus. İkinci husus ise Maxmur’a yönelik politikalardır; Maxmur halkı öyle basit bir halk değildir. Kendi şerefi, haysiyeti için yollara düşmüştür. Kendi onuru için köyünü, bahçesini bırakmış, terk etmiş bir halktır. Savaşın üzerinde yarattığı tehditten, korkudan göç etmiş ama şerefinden taviz vermeyen bir halktır. Halen her şey durup dururken, çeteler devredeyken, savaş sürüyorken bu halk gidip de teslim olma onursuzluğunu kabul edemez. Bu tür planların hepsi ters dönecektir.

Diğer bir husus da; İkide bir önderliğimizin bazı değerlendirmelerine ilişkin işte, sen talimat vermişsin, sen karar verdirmişsin, diye hücre cezası veriyorlar. En son 20 gün daha ceza vermişler. Halbuki önderliğimiz bir bilim adamıdır, bir siyasetçidir, bir toplum bilimcisidir. Değerlendirme yapıyor. Şu olmazsa şu olabilir diyor. Bundan daha doğal ne var ki. Kaldı ki biz bir hareketiz. Bu kadar meclisimiz var, konseyimiz var, yürütmemiz var. Biz kendi kendimize karar alabilecek durumdayız. Bizim tecrübe olarak 30 yılları aşan tecrübelerimiz var, yaş olarak olgunlaşan bir çağdayız. Biz kendimiz karar alabiliyor ve alıyoruz da. Elbette ki biz kararımızı kendimiz alıyoruz. Önderliğimizin ayrıca bir talimat vermesine herhangi bir gereksinim yoktur. Süreci kavramaya ve doğru tanımlamaya ilişkin bizim hiçbir tereddüdümüz yoktur. Her şey netleşmiştir ve bu konuda hareket olarak karar gücü durumundayız.

AKP’NİN POLİTİKASI KIŞKIRTICIDIR

Şunu belirtmek isterim. Aslında biz Önder Apo’nun barışçıl çabalarına duyduğumuz derin saygıdan dolayı barış çağrılarını kaale alıyoruz, dikkate alıyoruz ve gerçekten barışçıl bir sürecin gelişmesini arzuluyoruz. Ama esasta bizim yönetimimiz de, güçlerimiz de daha fazla savaşmak istiyor. Eğer onları durduran biri varsa o da Önder Apo’dur. Şimdi önder Apo kalıcı çözüm için yol haritası veriyor yol haritasını vermiyorlar, kalıcı çözüm için olasılıkları taraflara izah ediyor bunun için ceza veriyorlar. Önderliğimiz barış gruplarını çağırıyor, hareketimiz anında bunu uygulayıp barış gruplarını gönderiyor, onlar da bunun için ceza veriyorlar. Halbuki eğer bugün savaş durdurulmuşsa, tek yanlı eylemsizlik durumu varsa bunun mimarı önder Apo’dur. Önder Apo arada olmazsa bu güçleri kimse durduramaz. Ama Türk devleti bunu tersinden okuyup sanki tahrik ediyor biçiminde sonuca varıyor. Bu konuda kesinlikle AKP’nin politikasını iyi çözümlemek gerekiyor. Kışkırtıcı bir politikadır. Bir taraftan barışçıl kesiliyor öbür taraftan kışkırtma politikalarını uyguluyor, kışkırtıcıdır. Bu konuda DTP eş başkanı sayın Ahmet Türk de, ‘bu kışkırtıcılık değil mi?’, diye sordu. Aynen öyledir. Yani bu kadar süreci geliştiren, sürecin barışçıl bir yöne evirilmesi için çaba gösteren bir kişiyi insan alıp ölüm çukuruna mı koyar? Bunu AKP yapmıştır işte. Halbuki bugün bizimle Türk devleti arasında en temel köprü Önder Apo’dur. Kürt halkıyla Türk halkının gönüllü birliğinin teorik temelini Önder Apo geliştirmiştir. Biz bugün bunun üzerinden siyaset yapıyoruz. Önder Apo’nun devreden çıkarılması Kürt halkıyla Türk halkının birlikte yaşamanın koşullarının ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.

Bir de bazıları çıkıp da bizim için diyorlar ki, zaten yönetimleri yaşlanıyorlar, orada öyle kalsınlar, ölürler ve bu iş de biter. Bu kadar aptal, bu kadar sadist, bu kadar gerçek dışı, dogmatik bir mantık olabilir mi? Bir kere sorun yönetimde ki beş-on kişiyle ilgili bir sorun değildir. Sorun bir halkın sorunudur. Diyelim ki bu beş-on kişi öldü, peki ardımızdan 25’li, 35’li yaşlardan gelen komuta kademesinde pekişmiş diğer arkadaşları kim durdurabilir. Onlar bizden daha yetkin, bizden daha savaşkandırlar. Bu bir gerçektir. Yani kimsenin ne kendisini ne de başkasını yanıltmasına gerek yoktur.

Sonuç olarak şunu belirteyim. Bu konuda AKP’nin uygulamış olduğu İmralı politikası onun açılım-maçılım adı altında geliştirdiği sürecin mahiyetini en açık bir biçimde ortaya koyan bir politikadır. Kaldı ki yalnız o değil, yıl boyunca gerillaya dönük sürdürdüğü operasyonlar, DTP üzerinde uyguladığı baskı ve operasyonal hareketlerle gerçekleştirdiği tutuklamalar, Kürt çocuklarına dönük geliştirilen katletmeler ve en son barış gruplarına dönük yaklaşımı, meclisteki gerçeğini açığa vuruş tarzı ve en son İmralı uygulamasıyla biz bu AKP olayını da çözmüş bulunuyoruz. Dolayısıyla politikasında çözüm değil, çözümsüzlük ve tasfiye vardır, diyoruz. Bu artık bütün boyutlarıyla açığa çıkmış bir gerçektir.

YAPILAN YER BİR ÖLÜM KAFESİDİR

*Başta CPT olmak üzere bu konuda dünya ve Türkiye’deki sağlık kurumlarından, insan hakları savunucularından duruma ilişkin beklentileriniz nelerdir?

-Öncelikle şunu belirtmek isterim. İmralı’da ki sistemin uygulayıcısı Türk devletidir. Ama bunun esas sorumlusu sadece Türk devleti değildir. Bunun uluslar arası ayakları da vardır. ABD ve AB’nin de sorumluluğu vardır. Onlar Önderliğimizi tutuklayıp Türk devletine vermişlerdir. Önderliğimiz Türk devletinin güvenlik kuvvetlerinin bir tutuklusu değildir. Uluslar arası güçlerin elbirliğiyle tutuklayıp Türk devletine verdiği bir tutukludur. Dolayısıyla onların da sorumlulukları vardır. ABD’nin de, AB’nin de ve bu komploya bulaşmış İsrail, Yunanistan gibi devletlerin de sorumlulukları vardır. Şimdi öyle anlaşılıyor ki AB, hatta belki de uluslar arası tüm güçler sorumluluğu CPT, AİHM gibi güçlere devretmişler. Oradaki süreci takip etme, İmralı sürecini, işleyişini izleme işini bu kurumlara verdikleri anlaşılıyor. Böyle olmazsa bile sürecin başından beri CPT İmralı’yla ilgilidir. CPT böyle bir cezaevinin yapılmasını önermiştir. Bir kişinin tek kalması bir tecrit ve bir işkencedir, demiştir. Kısa süre için de olsa bu böyledir. Fakat 11 yıllık bir süredir önderliğimiz böyle tutuluyor. Bunu ise CPT istemiştir. Yapılan yer bir ölüm kafesidir. Nefes alınamayan bir kafestir. Sağlığa uygun olmayan bir kafestir. CPT Önderliğimizin sağlığı hakkında çok iyi bilgiye sahiptir. Onlar her şeyi biliyorlar. Yarın bir şey olursa bunun direk sorumlusu CPT’dir, CPT’nin arkasındaki bu devletler ve kuruluşlardır. Türk devleti ile ortak bir sistem kurdularsa o zaman onların da bu sisteme ortak olma durumları söz konusudur. Biz bu nedenle bu uluslar arası kuruluş buraya derhal heyet göndermeli ve önderliğimiz oradan çıkarılmalıdır, diyoruz.

ÖCALAN ORADAN DERHAL ÇIKARILMALI

Ben bu vesileyle sadece CPT değil tüm demokratik çevreleri, barıştan yana olan kurum, kuruluş ve devletleri, sivil toplum kuruluşlarını, insan hakları çevrelerini bu konuda göreve çağırıyorum. Biz şunu iddia ediyoruz, önderliğimiz orada sağlıklı yaşayamıyor, doğru dürüst uyuyamıyor bile. Orada hayati tehlikesi vardır. Fiziki bir işkenceden daha ağır bir işkence altındadır. Oradan derhal çıkarılmadır. Ama sorunun çözümünü sorarsanız, sorunun çözümü oradan derhal çıkarılıp da ev hapsi vb gibi bir yere konulması da değildir. Sorunun çözümü önder Apo’nun özgürlüğüdür. Kürt halkıyla barışık, gönüllü birliğin sağlanmasının yolu önder Apo’nun özgürlüğüdür. Önder Apo’nun özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğüdür. Bazıları bunu çarpıtıyor. Kendi özgürlüğünü halkın özgürlüğünün önüne koyuyormuş gibi çarpıtmalarda bulunuyorlar. Bunları dinlemek mümkün değildir. Önder Apo’nun özgürlüğü Kürt halk iradesidir, Kürt sorununun çözümüdür. Çünkü hem Önderlik hem de herkes bunu birleştirmiştir, hiç kimse de bunu ayrı düşünmüyor.

Bu tabi ki bir mücadele sorunudur. Bizim görevimizdir. Ben görevimizi başkasına havale etmek durumunda değilim. Önder Apo’yu özgürleştirmek, Kürt sorununu çözmek bizim yönetimimizin bir görevidir. Yönetimimiz tarihin bu aşamasında bu sorumluluğu üslenmiş bir yönetimdir. Sorumluluklarına sahip çıkabilecek düzeyde bir tecrübeye sahiptir. Hiç kimsenin bu konuda bir kaygısı, kuşkusu olmasın. Bu yönetim gerekenleri yapacaktır. Kürt sorununun çözümü, Önder Apo’nun özgürlüğü temel bir görevi durumundadır. Ama benim burada bu ilgili uluslar arası kuruluşlardan, sivil toplum kuruluşlarından talebim şudur; o ölüm hücresinden Önderliğimiz bir an önce çıkarılmalıdır. Onun için inisiyatiflerini koymalı, oraya bir heyet göndermeli, yerinde gözlemlerde bulunmalıdırlar. Orası önderliğimizin yaşaması için uygun değildir. Önderliğimizin orada bu biçimde imha edilmesi sorunu çok tehlikeli boyutlara taşıyacaktır. Bu da düşünülmesi dahi ürkütücü olan büyük facialara yol açabilecek bir sürecin başlatılması anlamına gelecektir. Dolayısıyla böyle bir felaket durumunun önüne geçilmesi için elbette ki başta Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları olmak üzere, insan haklarından, barıştan yana olan tüm demokratik kurum ve kuruluşları sorumluluğa davet ediyorum. Bununla birlikte uluslar arası kuruluşları, CPT’yi dahil bütün uluslar arası konuyla ilgili insan hakları kuruluşları göreve, vicdanlı davranmaya, tavır koymaya davet ediyorum.

*Başbakan Erdoğan 5 Aralık’ta ABD’ye bir ziyarette bulunacak. Basına yansıdığı kadarıyla temel gündem Kürt sorunu olacak. Bu görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

-ABD bir biçimde artık Kürt sorununda taraf durumundadır. Ortadoğu’nun bir gücü durumuna gelmiştir. Kürt sorunuyla şu veya bu biçimde ilgilidir. Dolayısıyla sorunun çözümsüzlüğünden ABD de sorumludur. Şunu söylemek mümkündür; şimdiye kadar Kürdistan'da çözümsüzlük politikalarının sürdürülmesinde ABD’nin politikalarının önemli oranda payı olmuştur. Çünkü ABD tüm Kürt halkının haklı davasını reva göreceğine, meşru göreceğine, güney Kürdistan'da böyle görmesine rağmen kuzey Kürdistan'da her zaman terörizm adı altında Kürdistan'da devlet terörünü desteklemiştir. Devlet terörü ve şiddete dayalı Kürt politikalarına arka çıkmıştır. ABD’nin bu politikası Kürt sorununun çözümsüzlüğünde temel bir noktadır. Eğer bugün ABD Kürt politikasında şiddete dayalı bir çözümden değil de, barışçıl, siyasal, demokratik bir çözümden yana politika belirlerse bu Kürt sorununun çözümünde önemli bir gediğin aşılması anlamına gelecektir. Bunu herkesin bilmesi gerekir.

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN VEBALİ ABD’NİN BOYNUNDADIR

Ben açıklıkla söylüyorum. Bu işin çözümsüzlüğünün vebali bugünkü ABD yönetimi ve onun başkanlığının boynundadır. Şimdi ABD bir şeyler istemek için Türkiye’yi davet etmiştir. ABD Türkiye’nin kendi tavrını netleştirmesini isteyecektir. İran artık nükleer silah yapımında kendi tutumunu sertleştirmiştir, dolayısıyla ABD Türkiye’nin de kendi safını netleştirmesini isteyecektir. İran’ın barajlanması için de Irak’ta Türkiye’ye bir rol vermek istemektedir. Rolün esası İran’ı sınırlandırmak ve kuşatmaktır. Bu konuda ABD kesin ve net tavır isteyecektir. Şimdiden beli ki Türkiye bunu kabul edecek ve karşılığında diyecek ki, bu tamam ama önce PKK sorununu çözmeniz lazım. Kuzey ve güney Kürdistan sınırlarındaki PKK güçlerine operasyonel bir hareketin düzenlenmesini isteyecek. Mevcut durumda ABD’nin ileri teknoloji vermiş olmasına, sürekli keşifler yapmasına, istihbarat vermesine, siyasal, diplomatik, ekonomik destekler sunmasına, psikolojik destekler yapmasına yetmiyor diyecek ve bu işi benimle birlikte çözeceksin diyecek. Yani uluslar arası düzeyde kendini pazarlama PKK karşılığında yapılacaktır. Erdoğan gidip, Kürt özgürlük hareketinin, Kürt halkının öz evlatlarını tasfiye etmek için bana daha fazla katkı sunacak, benimle birlikte hareket edeceksin diyecektir.

HİÇKİMSE BİZİ YENEMEZ

Burada şunu da belirtmek istiyorum. Türk devletinin bu politikası bir çıkmaz yoldur, bu çözüm olamaz. Kim üzerimize gelirse gelsin biz meşru savunma, meşru müdafaa hakkımızı kullanırız. Bizi küçümseyen herhangi bir güç kesinlikle yanılacaktır. Biz Kürdistan’ın tüm parçalarında araziye hakimiz, gerilla da tecrübe kazanmış bir gücüz. Davamız haklıdır, halkımız bizimledir. Coğrafyamız stratejik bir müttefik olarak arkamızdadır. Hiç kimse bizi yenemez. Bu konuda kimse kendini yanıltmamalıdır.

Beklentimiz şudur. Mademki konuyla ilgili bir görüşme yapılacaktır 2007 görüşmesinin tekrarı olmamalıdır. O zaman Bush ve Erdoğan 5 Kasım 2007’de Washington’da görüşerek hareketimiz üzerinde yeni bir konseptin geliştirilmesini kararlaştırdılar. Bush, PKK ABD’nin, Türkiye’nin ve Irak’ın düşmanıdır, hatta barışın da düşmanıdır, dedi. O tarihten bu yana üzerimizde büyük hava akımları gelişti, güçlerimiz adım adım izlenmeye çalışıldı, kara operasyonları yapıldı, büyük katliamlar yapılmak istendi. Kürdistan'da şiddet politikası revaca geçti. Sonuç ne oldu? Sonuçta biz daha fazla güçlendik. Direniş bizi ayakta tuttu, hatta güçlendirdi. Daha farklı politikalarla yönelirlerse biz buna karşı da direniriz. Bizim direnme gücümüz, potansiyelimiz, yeteneğimiz, tecrübemiz ve cesaretimiz vardır. Bu konuda kimse yanlış hesap yapmamalıdır.

OPERASYONLARLA BU SORUN ÇÖZÜLMEZ

ABD’nin yeni başkanı Sayın Obama adım başı barıştan, diyalogdan söz etmektedir. Nitekim barış ödülü de almıştır. O zaman Kürt sorununda da barışçıl rolünü oynasın diyoruz. Barış ödülü sahibi olarak Kürt sorununda barışçıl politikaları desteklesin. Şiddet, operasyon değil, barışçıl yollarla sorunun çözümü için tavrını koysun. Doğal olarak halkımızın beklentisi budur. Bugün çağdaş dünyada, Avrupa’da, tüm batı ülkelerinde ve tüm dünyada farklı kültürlerin sorunları nasıl çözülmüşse biz aynı çerçevede Kürt sorununun çözümünden yanayız. Biz uygar yöntemlerle sorunu çözmek istiyoruz. Ama önderliğimizi göz göre göre ölüme götürerek, halkımızın iradesini çiğneyerek, halkımızın öz evlatlarına karşı imha operasyonları geliştirilerek bu sorun çözülemez. Bu, sorunu çözme değil de büyük bir savaş olur. Bunu herkes bilmelidir. Onun için biz Türkiye’nin binmiş olduğu atın yanlış bir at olduğunu söylüyoruz. Türkiye bu atla uçuruma gidecektir. AKP binmiş olduğu bu atla sorunların çözümünü değil çözümsüzlüğünü derinleştirecek ve Türkiye’yi uçuruma götürecektir. Bu attan inmelidir. Bu yol yanlıştır. Gidip sorunu ABD’de değil gelip bizimle çözmelidir. İmralı’da çözülür bu sorun. İmralı’da ölüm çukurunu derinleştireceğine daha doğru dürüst insani bir yaklaşımla, çağdaş, uygar bir diyalogla bu sorunu çözüm yoluna koymak mümkündür.

TERÖR UYGULAYAN TÜRK DEVLETİDİR

Kamuoyunun gözünün içine bakarak yalan söylüyorlar. “Efendim terör başıdır görüşülür mü” Peki neden Güney Afrika Mandela ile görüştü, niye İsrail Yaser Arafat ile görüştü. Onlara da yıllarca terör diyorlardı. Terör başı demek bir hikayedir. Ne terörü? Türk devleti bize karşı terör uyguluyor. Her türlü şiddeti bize karşı reva görmüştür. Dersim katliamlarını, Şeyh Sait isyanındaki katliamları, Zilan katliamlarını yapmıştır. Şimdi de katliam temelinde bize karşı savaş geliştirmektedir. Biz Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı doğal haklarını istiyoruz.

Bu temelde ABD sorunun çözümüne katkı da bulunmak istiyorsa önce çifte standartlı politikayı bırakmalı, tüm Kürtlere bir yaklaşmalı ve bu konuda şiddete dayalı değil barışçıl bir politikayı desteklemelidir. Aksi durumda şiddet politikalarının desteklenmesi Irak’ta hedeflenen dengeyi sağlamaz, kargaşa gelişir. Ortadoğu da istikrar gelişmez, demokratik açılım söz konusu olmaz, kavga gündeme gelir. Dolayısıyla eğer gerçekten bölgede bir istikrar isteniyorsa, ırakta bir istikrar, bir bütünlük isteniliyorsa Kürt sorununun barışçıl çözümü için bir politika geliştirilmeli, bu politikayla aynı zamanda İran ve Suriye gibi Kürt sorununda çözümsüzlüğü yaşayan diğer devletlerde etkilenmeli ve bu biçimde istikrarın yolu, zemini açılabilmelidir. Bizim çağrımız budur.

BİZ KÜRDİSTANLIYIZ, KÜRDİSTAN’DAYIZ

Erdoğan ile Obama görüşeceklerse buyusun bir barış projesini ortaya koysunlar. Kürt halkının temel haklarını içeren, onun iradesini tanıyan bir çerçeveyi koysunlar. Biz buna hazırız. Ama yok tekrardan imha edeceğiz, yok edeceğiz derlerse bizim de ne yapacağımız bellidir. Biz bir halkız. Kaldı ki biz daha bugünkü Irak yönetimi yokken, ABD burada yokken buralardaydık. Biz var olduğumuzdan beri buradayız. Biz 25 yıldan beri bu zeminlerdeyiz. Biz Kürdistanlıyız ve Kürdistan’dayız. Kimsenin yerini yurdunu işgal etmiş değiliz. Biz kendi topraklarımızdayız, ana-baba topraklarımızdayız, ata topraklarımızdayız. Bu ata topraklarımız bölünmüş bir tarafı Irak sayılmış bu bizi o kadar ilgilendirmez. Bizim güneyli arkadaşlarımızda vardır, kuzeyli, doğulu, batılı arkadaşlarımızda vardır. Biz kendi topraklarımızdayız. Ne diye ABD gelsin bizi kendi topraklarımızdan çıkarsın. Buna hakları yoktur. Dolayısıyla bizim talebimiz uluslar arası güçlerin Kürt sorununun çözümünde şimdiye kadar yürüttükleri şiddete dayalı politikaları terk etmeleri, barışçıl politikaları desteklemeleridir. Erdoğan’ın şu anda yürüttüğü politika demagojiye dayalı tamamen şiddeti esas alan bir politikadır.

SURİYE’DEKİ KÜRT TUTSAKLARA SAHİP ÇIKILMALI

*Sayın Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesine dönük bundan sonra nasıl bir tepki gelişebilir? Bu yönlü çağrınız var mı?

-Halkımız bir haftadan bu yana çok anlamlı direnişler göstermektedir. Özellikle Kürdistan gençliği önemli bir çıkışı hem ülkede hem metropolde yaşamaktadır. Ben hem partimizin 31. yıl dönümü vesilesiyle kutlama törenlerine ve hem de Önder Apo’ya yönelik geliştirilen saldırıya karşı gerçekleşen eylemlere katılan tüm halkımızı taktir ediyor onları selamlıyorum, bu kutsal mücadelelerinde onlara başarılar diliyorum. Bu tutum, bu davranış sürdürülmelidir. Biz halk olarak irademize sahip çıkmakta aciz olmadığımızı herkese göstermeliyiz. Her vesileyle önderliğimize sahip çıkarak bunu göstermeliyiz. Hem tüm parçalardaki halkımız hem de yurt dışındaki halkımız bu tutumu ortaya koyarak Önderlik etrafında kenetlenerek, eylemsel duruşuyla bu kenetlenmeyi herkese gösterme göreviyle karşı karşıyadır.

Önder Apo AKP hükümetinin uygulamalarının sonucu ölümcül bir sürece tabi tutulmuştur. Önder Apo’nun konulduğu yer sağlıklı değil ve önderliğimizin hastalıklarını arttıracak ve adım adım ölüme götürecek bir yerdir. Bu halkımızın iradesine saldırı ve bir savaş ilanı anlamına gelmektedir. Önderliğimizin yerinin değiştirilmesi için tüm Kürdistan halkı, tüm demokratik kurumları, tüm siyasal partileri Önder Apo’ya sahip çıkmalı, Türk devletinin İmralı’daki saldırısına karşı çıkmalıdır. Önder Apo Kürt halkı için artık bir kimliktir, bir onur abidesidir, bir şereftir. Bu halk bu önderliğine sahip çıkamazsa şerefli olduğunu iddia edemez. Bu nedenle biz her şeyimizi, varımızı-yoğumuzu ortaya koyarak önder Apo’ya sahip çıkmak durumundayız. Önder Apo sadece kimlik, şeref değil aynı zamanda özgür gelecektir. Özgür geleceğin yaratılması Önder Apo’nun etrafında kenetlenmekten geçmektedir. Bu nedenle ben öncelikle başta kadın ve gençlik örgütleri olmak üzere Kürdistan’daki tüm kurumları toplumsal direnişe çağırıyorum. Gençliğin bu direnişe en yetkin bir biçimde öncülük yaparak önder Apo’nun gençliği olduğunu ortaya koyması gereken gün gelmiştir. Artık söz bitmiş gün eylem günüdür. toplumsal eylemin gelişerek güçlenmesi ve başarma günüdür. bu temelde tüm sivil toplum kuruluşlarını eylemselliğe ve dayanışmaya çağırıyorum. Barıştan yana olan, insan haklarından yana olan, vicdan sahibi tüm demokratik çevreleri; Türkiye de olsun farklı ülkelerde olsun Türk devletinin göz göre göre yapmış olduğu bu öldürme siyasetine karşı çıkmaya çağırıyorum. Biz Önder Apo’yu hiçbir zaman bir kişi olarak görmedik, halkımızın iradi temsil gücü olarak gördük, bugünde öyle görüyoruz. Halkımızın dostları ve barışın dostları da bu konuda halkımızla dayanışma içinde olmalı, önder Apo’ya karşı geliştirilen bu insanlık dışı uygulamaya karşı çıkmalıdır.

BU CİDDİ BİR SAVAŞ GİRİŞİMİDİR

Biz yılbaşından beri bu sorunu demokratik yollarla çözmek için çaba gösteriyoruz. Ancak Türk devletinin bu uygulamaları tartışma ortamını bırakmadı. Çözümün tartışma ortamını zehirledi. Görüldü ki çözüm-müzüm değil tasfiye politikaları gündemdedir. Bu nedenle bu savaştır. Biz Önder Apo’ya bu yaklaşımı bir savaş girişimi olarak görüyoruz. Hem de ciddi bir savaş girişimidir. Her türlü barışçıl politikaları anlamsızlaştıran bir uygulamadır. Bu nedenle tüm ilgili güçleri tavır geliştirmeye, vicdan sahibi insanları buna karşı sessiz kalmamaya çağırıyorum. Ama öncelikle halkımızın görevi kendi Önderine sahip çıkmadır. Önderliğin bu halk için çok şey yaptığı açık ortadadır. Hayatını ortaya koymuşsa bu hayat artık Kürt halkının hayatıdır. Biz hareket olarak da Önderlik çizgisinde, önderliğe bağlı bir biçimde daha güçlü bir mücadele sürecini geliştirmek üzere üstümüze düşen sorumluluğun gereğini yerine getireceğiz.

HALKIMIZ BU KONUDA İNSİYATİFLİDİR

Elbette ki bu konuda her şeyin bir zamanı ve yeri vardır. Ama biz halkın iradesinin kırılmaması, bu iradenin özgürleşmesi için hareket olarak üzerimize düşen görevlerin gereklerini yerine getirmek için her türlü çabayı pratikleştirmenin kararlılığı içindeyiz. Halkımız bu konuda inisiyatiflidir. Önderlik konusunda ben kimseye şöyle yapın böyle yapın diyemem. Herkes önderlikle doğrudan manevi bağ içindedir ve dolayısıyla herkes Önderlik karşısında duyduğu sorumluluğun gereğini yerine getirmek durumundadır. İnisiyatiflidir. Her yerde Önderlik üzerindeki uygulamayı, imha politikasını kabul etmediğini ortaya koymalı, değişik düzeydeki eylemlerle bunu ortaya koyarak herkese göstermelidir. Önder Apo etrafında kenetlenerek teröre ve savaşa karşı demokratik çözüm çizgisinde güçlü bir iradenin gelişmesini sergilemelidir. Hamle edi bese hamlesinin bir devamı olarak tecride ve savaşa karşı demokratik çözüm hamlesi biçiminde gelişerek mutlaka sonuç alıcı bir düzeyi yakalayabilmelidir.

*Suriye cezaevindeki PKK’li ve PYD’li tutsakların başlattıkları açlık grevi 34. gününü geride bıraktı. Suriye devletinin tutsakların taleplerine ve açlık grevine kayıtsız yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt halkının buna tepkisi nasıl olmalı?

-Suriye devleti bu konuda geri bir konumdadır. Suriye devlet başkanı Beşar Esad bazı demokratik adımlar atacağını, şeffaf bir ülke yaratacağını söyledi ama bunu geliştirmedi veya geliştiremedi. Cezaevlerinde işkence sistemi vardır. PKK’li ve PYD’li tutsakların öncülüğünde cezaevinde bir direniş başlatılmıştır. Bu direniş şimdi 34. gününü geride bırakıyor. İlk kez Suriye’de gelişen bu direniş demokratikleşme ve iktidar karşısında toplumun iradesini temsil etmede çok önemli bir örnektir. Ayrıca batıdaki halkımızın içinden çıkan militanların ülke çapında direnişe öncülük etmeleri gerçeği vardır. Şimdi aynı damardan gelen militanların cezaevlerinde de bir direnişi geliştirmiş olmaları çok anlamlı ve önemlidir.

Mazlum Doğan’ların, Kemal Pir’lerin, Hayri Durmuş’ların Suriye cezaevlerinde takip edilme çizgisidir. Bu açıdan bütün halkımız sahip çıkmalıdır. Özellikle kuzeydeki Kürdistan halkı, demokratik kurum ve kuruluşları Suriye cezaevlerinde başlatılan bu açlık grevi direnişine sahip çıkmalıdırlar. Avrupa’daki Kürdistan’i kitleler sahip çıkmalıdır. Tüm parçalarda Kürt halkı bu anlamlı direnişe sahip çıkmalıdır. Bir de bu direnişin Suriye’yi demokratize etme, demokratik gelişimin boyutlanmasında önemli bir yeri ve rolü olacağını düşünüyorum. Bu anlamda hem oradaki halkımızın özgürlük mücadelesi ve iradesi açısından hem de Suriye’nin demokratikleşmesi açısından bu önemli bir direniştir. Tüm Kürdistan halkı ve dost halklar, demokratik kurumlar bu direnişi desteklemeli, sahip çıkmalıdır. Bizzat batı Kürdistan'da ise dışarıda açlık greviyle bu direniş destelemelidir.

SİYASAL KADROLAR SERBEST BIRAKILMALI

Suriye devletine de çağrım şudur. Cezaevlerindeki baskı, şiddet politikalarına son vermelidir. Orada o direnişçilerin istediği insani haklar vardır. Bu insani hakları vermekten çekinmemelidir. Böyle zindanda tutarak, baskı ve şiddet uygulayarak kimse bir yere varamaz. Özellikle bizim militanlarımız üzerinde bu tür şiddet politikaları hiçbir zaman etkili olamaz. Onun için bu vesileyle biz Suriye devletine de doğru bir politikayla yaklaşmasını, direniş ölümlerle sonuçlanmadan bir çözüm yolu bulmasını, bu konuda Kürt halkıyla arasına daha fazla mesafe koymamasını talep ediyoruz.

Kürt halkıyla Suriye’nin geçmişte kalma bir dostluğu vardır. Bu dostluk son dönemde soğumaya uğramıştır. Bu soğumanın derinleşmemesi ve bir uçuruma dönüşmemesi Suriye devletinden ve devlet başkanlığından beklentimizdir. Biz Kürt halkı olarak dostluğa açığız. İyi niyetli yaklaşım olması, özellikle Hafız Esad’ın öncülük ettiği çizgi temelinde Kürt politikasına yaklaşım geliştirilmesi, Kürt halkına dostluk elinin uzatılması halinde Kürt halkı ve hareketimizle gereken dostça yaklaşımı göstereceğiz. Bunun için barışçıl siyasal çalışma dışında hiçbir suçları bulunmayan Kürt halkının siyasal kadrolarını serbest bırakmalıdır. GÜLİSTAN TARA / HALİT ERMİŞ-ANF

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.