Güneşimiz ve Biz Kadınlar…
Kadın / 08 Mayıs 2010 Cumartesi Saat 07:15
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Doğanın kendisi aydınlığı da karanlığı da içinde barındırır. Ama doğanın ve canlılığın-yaşamın asıl eğilimi aydınlıktan yanadır.

Doğanın kendisi aydınlığı da karanlığı da içinde barındırır. Ama doğanın ve canlılığın-yaşamın asıl eğilimi aydınlıktan yanadır. Canlıların büyük bir bölümü aydınlığın ve ısının kaynağı olan güneşin doğuşu ile uykularından uyanmaya, yaşam belirtileri göstermeye başlar. Kışın bitimi baharın gelişi, doğa açısından tam bir bayram gibidir, her canlı kendini yeniden üretmenin, geliştirmenin hazzı ve mücadelesi ile sunarlar kendilerini güneşe.

Bu nedenle hep kutsal oldu güneş ve doğa - canlı ilişkisi…

İnsan da böyledir. İnsan daha evrimleşmesinin başında, bir yanıyla doğanın karanlık yanından duyduğu o büyük korku ve ürküntü sonucu insanlaşmaya doğru evrilmeye başladı. Evrimin asıl eğilimi aydınlığa doğruydu. Ve bu aydınlık beyinsel, duygusal, güdüsel bir aydınlanmaya doğru hattını belirlemeye başladı. Yani içsel bir aydınlık oldu. Tabii ki hep karşıtı olan karanlığa karşı kıyasıya bir mücadele ile aydınlandı, aydınlattı. Karanlık oldukça insan hep güneşin aydınlığını ve yaşam sunan ısısını aradı.

Bu nedenle hep kutsal oldu güneş ve insan ilişkisi…

Yaşamın doğurgan ve bereketli gücü kadın da hep güneşle olmak istedi, aydınlanmak istedi yüreğinde gizli gizli. Aydınlanma isteği yüreğinde bir gölge gibi kaldı, erkek egemenliğinin kararttığı dünyasında. Erkekçe gelişen uygarlık yaşamı, kadının yaşam ışığını çalarak sahte-çalıntı bir aydınlanmayı geliştirdi. Ama istisnasız her kadın, çalınan ışığını aradı, aydınlanmayı özledi gizli gizli.

Gizli de olsa hep kutsal oldu güneş ve kadın ilişkisi…

Ve Kürtler. Mezopotamya’da, güneşle toprağın bereketinin en güzel buluşmasının yaşandığı bu coğrafyada, insanca yaşamın tohumlarını atan bu kadim halk, güneşi, ateşi hep kutsal gördü. Toplumsal yaşamı güneşin sunduğu nimetlerle mucizevi bir şekilde yaratan bu halk ve yaşadığı coğrafya, bir çekim merkezi olması itibariyle hep işgal, savaş, sömürü konusu oldu. Savaşla, sömürüyle, inkarla yaşamı hep karartılmak istendi, hatta eşi benzeri görülmemiş bir soykırımla nesli yok edilmek istendi. Kürtler karanlığa mahkum edildikçe güneş daha büyük bir özlem, aydınlık daha kutsal hale geldi.

Bu nedenle hep kutsal oldu Kürt ve güneş ilişkisi…

Bazı bağları, bazı ilişki biçimlerini analitik bir dille ifadelendirmek çok zordur. Bazı hissettirdiklerini, çağrıştırdıklarını anlatabilirsin, ama tümüyle ifade etmek çok zordur. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım doğadaki güneşin, toplumun beyninde ve yüreğinde edindiği yer ve güneşle oluşturulan kutsal bağ oldu. Ama bir de güneşin zihniyetlerde edindiği bu yerin, başkalarında temsil bulması vardır. Tıpkı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan gibi.

Kutsaldır, Kürt halkı ve Kürt kadını ile Sayın Abdullah Öcalan’ın ilişkisi…  

Sayın Öcalan da çağımızda Kürt halkının içinden çıkan ama tüm halkların özgürlük mücadelesine mal olan bir aydınlanmayı ifade eder. Çok doğal ve kendiliğinden bir biçimde güneş olarak tanımlandı. Bunu geleneksel bir tapınma ya da tanrısallaştırma olarak ifade etmiyoruz asla. Çünkü her şeyden önce bu O’nun özgürlük öğretisine terstir. Kendisini büyük bir emekle yaratmış yüceltmiş, önderleşmiş bir bireye yapılabilecek en büyük kötülük olur bu.

Aydınlandığı kadar başkalarını da aydınlatmanın o amansız emeği, zamanla yarışarak adeta insanı özgürleştirmenin mücadelesi, eşitsizliğe, sömürüye olan o büyük nefreti ve mücadelesi, en ezilen-en ‘cahil’ denilene değer veriş ve elinden tutarak ayağa kaldırma ve daha arka arkaya sıralayabileceğimiz birçok boyut, Kürt Halk Önderini halkının ve yoldaşlarının dimağına güneş olarak yerleştirmiştir.

Kürt kadınlarının, kadın yoldaşlarının Önderliğine bağlılığı çok farklıdır. Geleneksel zihniyetlerle bunu anlayabilmek imkansızdır. Geleneksel zihniyet bunu hemen klasik davranış ve ilişki kalıplarına sıkıştırır ve anlamsızlaştırmaya çalışır. Erkek sisteminin hem ulusal ve hem de cinssel anlamda ellerini-kollarını bağladığı, dilini kilitlediği Kürt kadınına bir özgürlük alanının açılması, orada kadına kendini bilme ve yaratma şansının verilmesi, Sayın Abdullah Öcalan’ın en temel çalışmasıdır. Bir toplumu, toplumun özgürlüğünü kadının özgürlüğü ile yaratma yaklaşımıdır. Kadın yüreğinde gizli tuttuğu aydınlık arayışını, bu öğretinin sunduğu yaşamda buldu. Kadın bu nedenle bir kelebeğin ateşe yönelmesi gibi bu öğretiye yönelmiştir. Kadın yüreği ile hissettiği ve zamanla bilinciyle öğrendiği özgürlüğün aydınlığı, artık yüreğinde gizli bir gölge olmaktan çıkmaya başlamış, güneşin aydınlığı ile buluşma fırsatını bulmuştur.

Şimdi bu güneş karartılmaya çalışılıyor. 17 Kasım’da Sayın Öcalan’ın deyimiyle bir darbeyle “ölüm çukuru” hücresine götürülmesinin, Kürdistan’da ve Ortadoğu’da yükselen güneşin karartılması operasyonundan başka hiçbir anlamı yoktur. Bir halkın, ezilen halkların, emekçilerin ve kadınların Önderliğine sürece yayılmış idam cezası uygulanıyor ve üstelik de bunun kabul edilmesi isteniyor. Öylesine hain bir plan ve öylesine çirkin bir bilinç çarpıtması var ki, akıl ve duygu almaz, vicdan kabul etmez bir durum. Türk devletinin-AKP hükümetinin gardiyanlığında uygulanan bu İmralı sistemi ve politikası, çok yönlü bir bilinç karartmasını yaratarak süreci provoke etmektedir.

Her şeyden önce Sayın Öcalan, toplumsallaşmış, toplumun O’nda kendini gördüğü bir kimlik, bir Önderdir. Bir halkın acılarını, sorunlarını, yüreğini, beynini, sevinçlerini, başarılarını, kültürünü kendinde çözümlemiş ve yeniden yaratmış bir kimlik. Zaten bu nedenle Güneş olarak tanımlanmış, zihinlere, yüreklere yerleşmiştir. Ve Kürdistan’da toplumsal kültürün çok güzel bir örneği olarak, yol arkadaşını, dostunu koruyup kollama, sahiplenme geleneği vardır. Bu, özünü kaybetmeyen Kürdün bir geleneğidir ki, PKK de zaten toplumsal ideolojisiyle bu geleneği çok anlamlı ve yiğit örnekleriyle tarihi boyunca ortaya koymuştur. Kürt Halk Önderliği’nin ölüm çukuruna hapsedilmesi karşısında, elbette ki Kürtler, kadını-erkeğiyle, yaşlısı-genciyle, çocuğuyla ayağa kalkacak, tavrını ortaya koyacak, Önderliğini sahiplenecektir. Fakat Türk faşist zihniyeti ve onun izdüşümü medyası, bunu alabildiğine çarpıtarak, birincisi işkenceyi zihinlere çok normalmiş gibi işlemeye, ikincisi de Kürt Halk Önderini kendi toplumundan, mücadelesinden, örgütünden, her şeyden soyutlayıp tekleştirmeye, böylece imha politikası karşısında savunma mekanizmalarını öldürmeye çalışıyor. Zaten hücre koşullarını boğma derecesinde tutarak yavaşlatılmış idam uygulaması da, bu nedenledir. Yani önce tüm iç ve dış kamuoyunu yavaş yavaş hazırlamak, savunma mekanizmalarını öldürmek ve ondan sonra da amacına ulaşmaktır esas hedefleri.

Sayın Öcalan son görüşme notlarından birinde kurbağa örneğini vermektedir ki, çok çarpıcı ve uyarıcı niteliktedir. Bir kurbağayı kaynamakta olan bir suyun içine atarsanız, önce herhangi bir tepki vermez, su ısınmaya başladıkça, kurbağa ısısı artan suya alışmaya başlar ve nihayetinde su kaynayıp da kurtulmaya çalıştığında artık kurtulacak gücü ve fırsatı bulamaz. İşte devlet yetkililerinden tutalım da medyada verilen haberlerin, sözde aydın diye konuşanların hepsi, özünde halkı yavaş yavaş uyuşturma, alıştırma ve nihayetinde de tepki veremez duruma getirmenin peşindedir. Bunun kabul edilecek hiçbir yanı yoktur. Tamamen işkenceye alıştırarak ölüm tüccarlığı yapılmaktadır. Hükümet açıklamalarında yeni hücrenin standartların da üzerinde olduğunu iddia ederek, santimetre hesaplarıyla işkenceyi, boğma harekatını gizlemeye çalışmaktadır.

Ve yine sürecin bu yanını küçümseyerek, göz ardı ettirerek Sayın Öcalan’ın ve özgürlük hareketinin süreci sabote ettiğini propaganda etmektedirler. Tabii bu da bir özel savaş yöntemidir. Kürt halkının, kadınlarının en hassas olduğu, hatta “savaş ve barış gerekçesi” olarak ortaya koydukları Kürt Halk Önderine yapılan bu saldırıyı çok normalmiş gibi gösterip, ondan sonra da halkın tavrını ‘açılım’a yönelik bir provokasyon olarak değerlendirmek, tam bir özel savaştır. Ortada açılım adına elle tutulur, gözle görülür tek bir şey yoktur. İşte açılımın ne olduğu, Sayın Öcalan’a karşı gizlice yürütülen saldırıdan, gençlere, çocuklara, kadınlara karşı gerçekleştirilen saldırılardan, linç provokasyonlarından çok iyi anlaşılmaktadır. Aslında tam da Onur Öymen’in meclis oturumunda savunduğu gibi daha çok anaları ağlatacak bir süreci geliştirmektedirler. ’38 Dersim katliamındaki gibi biçimiyle değil, ama aynı mantıkla ve inkar-imha amaçlarını gizleyerek bir katliam politikası yürürlüktedir. Bu gelişmelerin başka türlü bir açıklaması olamaz. Nitekim Erdoğan başta olmak üzere bir çok yetkili, halkın gösterdiği tepkiyi terör olarak nitelemekte ve polise hedef göstermektedir. Zaten halka, gençlere kurşun sıkanlar da cesareti ve yetkiyi buradan almaktadır. Birçok insanımız gözaltına alınıp işkence görürken, tutuklanırken, bir çok insanımız da gösterilerde yaralanmaktadır. İşte 17 Kasımla başlayan sürecin ilk şehidi Amed’de verildi.

Ölümüne sahiplenilen bir Halk Önderliği, özgürlük Önderliği vardır. Artık herkesin bunu iyi görmesi gerekir. Kürt halkı kaderini sömürgecilere terk etmeyecek ve kendi kaderini belirleyecek kadar bir bilinç olgunluğunu ve inanç yoğunluğunu yaşıyor. Bu da çok iyi görülmelidir. Hele de bir toplumda kadın, on beşindeki genç kızından yetmişindeki anasına kadar yüreğini-beynini bir mücadeleye vermişse, o mücadele kazanacak demektir. Kadınlar beş bin yıllık tarihin dışlanmışlığına, ezilmişliğine, tecavüzcülüğüne karşı, ilk defa kadın kurtuluş ideolojisiyle, kadın partileşmesiyle, kadın ordulaşmasıyla ve kadın bilimiyle aydınlığa gerçek anlamda gözünü açmıştır. Kürt kadını gözlerini Güneşiyle açmış, aydınlığı Güneşiyle yaşamıştır. Bu nedenle asla ve asla Güneşinin karartılmasına izin vermez. En çok da bunun iyi görülmesi ve okunması gerekir.     

Şovenizmin, geri geleneksel kalıpların gölgesinde kalan yürekler bunu anlayamazlar ve saptırırlar. Ama artık anlaşılmalıdır. Kürt kadınlarının özgün ve genel tüm eylemlerde “varlığın varlığımızdır, sağlığın sağlığımızdır” sloganını atmaları, on beş yaşındaki gencecik kızlardan yetmiş yaşındaki analara kadar tüm kadınların meydanlarda ölümüne Önderliklerini sahiplenmeleri anlaşılmalıdır. Bu, dostun da, düşmanın da iyi anlaması gereken bir hakikattır. Bu, klasik aşkların çok çok ötesinde, yepyeni, özgürlük ateşinde sınanmış ve kutsanmış bir aşktır. İçinde derin anlamları ve hakikati barındıran bir aşktır.    

Kürt kadını güneşin aydınlığını, ısısını, bereketini Sayın Öcalan’da ve O’nun öğretisinde görüyor. Bu bir buluşmadır, karşılıklı yaşamların ve iradelerin bir araya geldiği bir buluşmadır. Bu nedenle 17 Kasım’da yeni hücresine getirilmesiyle güncelleştirilen uluslar arası komployu, aynı zamanda kadınlara yönelik olarak da geliştirilen bir komplo olarak görüyor ve bunu kabul etmiyor.

Güneşimizi karartmak isteyenlere karşı Güneşimizin bize kazandırdığı bilinç, duygu ve düşünce aydınlanması ile cevap vereceğiz. Başta da demiştik ya, güneş ve doğa, güneş ve insan, güneş ve Kürt, güneş ve kadın ilişkisi kutsaldır. Şimdi güneş Sayın Öcalan’da temsilini buluyor ve bu kutsal ilişkiye dokunan lanetli ve karanlık komploya karşı kadınlar olarak her şeyimizi ortaya koyarak mücadele edeceğiz. 

Kadınlar olarak ne İmralı sistemini kabul edeceğiz ve ne de Sayın Abdullah Öcalan’ın esaretini. Tarihe doğru ve anlamlı cevap vereceksek, önce bu tarihi görevimizi yerine getireceğiz.

 

Çiğdem Doğu

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net - www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.