Kadın Emeğine Saldırının Kod Adı: Tecavüz ve Kültürü!
Kadın / 03 Mayıs 2010 Pazartesi Saat 06:51
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Tecavüz denince genelde ilk akla gelen, en ileri düzeyde uygulanan cinsel şiddet, karşıdakine cinsel şiddet yoluyla sahip olma olur.

Tecavüz denince genelde ilk akla gelen, en ileri düzeyde uygulanan cinsel şiddet, karşıdakine cinsel şiddet yoluyla sahip olma olur. Erkek egemenlikli sistem vahşiliğinin, kadının (şimdilerde erkeğin ve çocukların da) çaresiz çırpınışına ölümcül darbesidir. Toplumlar tarihinin içinden süzülüp gelen kadınlık gerçeği karşısında, erkekçiliğin – ve uygarlığın - kendini en başarmış hissettiği eylem - saldırı şeklidir. Biraz tarihi, biraz da kadın sezgilerimizi okuduğumuzda, tecavüz ‘eylemi’nin, anacıl kadın sisteminin alaşağı edilmesinde, aşağılanmasında ve inkâr edilmesinde ilk ve etkili yöntem olarak kullanıldığını anlıyoruz. Kendilerine göre sonuç aldıkları için de, binlerce yıldır uygulamaya devam etmişlerdir, etmektedirler.

Bir erkek ve yine erkek sistemi, kaba anlamda ne kadar tecavüzcüyse, o kadar erkektir, ‘gururludur’, ‘başı diktir’, ‘yiğittir’. Nikâhla bu zaten resmi bir hal almışken, diğer hallerde ise biraz da sırtı sıvazlanarak meşru görülmektedir. Sisteme tabi olan her erkek, bu eylemi kadının anacıl sisteminin alaşağı edilmesinde boyun borcu sayar. Bilinçli ya da bilinçsiz, uygarlığın karanlık dehlizlerinden süzülen erkeklik böyle şekillenmiştir. Şehirler ne kadar yakılıp yıkılsa, halklar ne kadar katliamdan geçirilse de, kısaca ne kadar kan dökülse de, tam olarak başarının gerçek ölçütü sayılmaz. Bu savaşlardaki başarının gerçek ölçütü ve ödülü, kadınlara el koyma ve onlara tecavüz etmedir. Kadınlara el konulup tecavüz edildi mi gerçek bir başarı sayılır.

Yani erkekçiliğin başarı sembolüdür tecavüz!...

Egemen sistem, insanlığı maddi - manevi toplumsal tarih değerlerinden kopardıkça, tecavüz belli zamanlarla yapılan kaba şiddetle birlikte uygulanan anlamını aşıp artık bir kültür halini alır. Bu, daha da korkunçtur. Kadın sadece tecavüz nesnesi, metası olarak algılanır hale gelir. Kadındaki tüm kadınlık anlamları, değerleri, insanlık hafızasından adım adım böyle silinir. Ve günümüzde yaşamın her karesini bu tecavüz kültürünün nasıl istila ettiğini, kendini bir adım bile sistemin dışına çıkarabilen çok net görebilir. Örneğin her cinsel ilişki için “becerdim, işini bitirdim, sahip oldum” biçiminde kullanılan ifade, tecavüz kültürünün sadece literatürdeki meşruiyetini yansıtır. Günümüz sisteminde ise tecavüze uğrayan sadece kadın bedeninin belli yerleri değildir; kadın bedeninin - ruhunun her santimi tecavüz kültürünü beslemek üzere pazara sunulmuş, korkunç metalaştırılmıştır. Bir bütün kadın etrafındaki yaşam bunun üzerine oturtulmuş, ortasında kadın belleksiz, dirençsiz, eylemsiz kılınmıştır.

Büyüleyici yaşam yaratıcısı kadından tecavüz merkezli yaşamın ortasındaki kadına uzanan karanlık yolu, kadının bu trajik yolculuğunu anlatmak değildir amacımız. Fakat şunu artık çok iyi görebilmeliyiz: Egemenlikli zihniyet tarzı ve algısından farklı olan hem direniş tarihimizi, hem de egemenlikli sistemin tarihini öğrendikçe, bilinçleneceğiz, örgütleneceğiz ve emeğimize sahip çıkmanın mücadelesini verebileceğiz. Yoksa tecavüz kültürünün gereklilikleri temelinde ‘seç-beğen al’ kadın gerçeği olmanın dışına çıkamayacağız. Dolayısıyla emeğimizin, kimliğimizin, ruhumuzun ve bedenimizin değeri, bu korkunç kültürün keyfi takdirinden kurtulamayacaktır.

Bedensel tecavüz, erkekçi sistemin en görünen biçimidir. Ki her kadın yaşamında bir kere de olsa –ki çoğu kez bir kereden fazladır- bedensel tecavüz tehlikesinin korkusunu iliklerine kadar hissetmiştir. Nasıl ki kadının bedeni böyle ele alınıyorsa, aynı biçimde kadın bedeninin – ruhunun - aklının ürünleri de tecavüz, aşağılanma, horlanma konusudur. Kadına karşıtlık temelinde her şey ustaca birbirini tamamlar niteliktedir zaten. Erkekçi sistem, mekânı ve zamanı, egemenlikli zihniyetin kendini yeniden üretmesi mantığıyla kullanır. Yani bu, kadının dünyası değildir. Kadının yarattığı yaşam ondan çalınırken, aynı zamanda yaşam ona haram kılınır. Erkekçi zihniyet ve sistem, kadının yarattığı değerleri kadından çaldığı gibi, kadına ait bu öz değerleri aynı zamanda kadına karşıtlık temelinde kullanır. Erkekçi sistem, kendini böyle yaşatır. Bunda hiçbir şüphe yoktur.

Evli bir ev kadınını düşünelim. Bu kadın, o evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan olduğu kadar, erkeğin cinsel ihtiyaçlarından tutalım da her türlü özel ihtiyaçlarını karşılamaya kadar, yine soyu sürdürmenin tüm gereklerini yerine getirmeye kadar hiçbir maddi değerle ölçülemeyecek bir emek harcar. Sıkça kadınlar tarafından kullanılan “saçımı süpürge ettim” cümlesi, asla sıradan değildir. Saç tellerinden tutalım da tüm beden organlarının üretim ve hizmet aracı olarak kullanıldığı ve kullanıldığı kadar da aşağılandığı başka bir canlı var mıdır? Nefes nefese bir çalışma ve cehennem gibi bir yaşam! Tüm yaşamını nefes nefese ev işlerinde tüketen kadın emeği, “kadınca işler” denilerek hep basitleştirilmez mi, ucuzlaştırılmaz mı? Hatta alay edilmez mi? Peki bu da bir tecavüz değil midir? Nihayetinde burada da kadın bedeninin geliştirdiği emeğe, güzelliğe tecavüz edilir, kullanılır ve atılır. Kaldı ki olayı analık açısından ele aldığımızda durum daha da vahimleşir, korkunçlaşır. Bir çocuğu dokuz ay boyunca karnında taşımak, onu doğurmak, onu kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar büyütmek, ona toplumsal kültürü kazandırmak, eğitmek ve ömrü boyunca da tüm kötülüklerden korumaya çalışmak, ana olmanın sorumluluklarındandır. Ve kutsal bir anlama sahiptir. Emeğin en yoğun halini ifade eder. Peki, anaya - analığa yapılan nedir? Yine tecavüz, aşağılama, onun bu en kutsal emeğini küçümsemedir. Oysa yaşamı devam ettirmenin, toplumsal kültürü hep yeniden çoğaltmanın emeğinin karşılığı bu mu olmalıydı? Tabii ki bu emeğin karşılığı derken, asla maddi ücretsel bir karşılıktan bahsetmiyoruz. Bu emeği karşılayacak bir maddiyat da yoktur. Sorun, burada kutsallık arz eden ve yaşamı her açıdan güzelleştiren ve çoğaltan kadın - ana öznesinin emeğine karşı bu tecavüz kültürünün aşılmasının zorunluluğunu dile getirmektir. Nihayetinde “analık kutsaldır” deyip o analığa her türlü dıştalamayı, aşağılamayı hak görme, en büyük tecavüzdür. Günün yirmi dört saati her an, her saniye iş pozisyonunda olan bir ev kadınını küçümseme, dıştalama, bir tecavüzdür. Emeğini kullanıyorsun, kullanıyorsun ve atıyorsun. Tıpkı onun cinselliğini kullandığın gibi. Dedik ya bu bir kültürdür. İşte bu tecavüz kültürünün en önemli bir yanı budur.

Kadın dışarıda çalışıyorsa durum nasıldır? Birincisi potansiyel olarak “ahlaksız”dır. İkincisi onu sömürmenin bir ölçüsü, sınırı dahi yoktur. “Ne kadar sömürebilirsen! Eti de, kemiği de, ruhu da, her şeyi de senindir!”. “Potansiyel ahlaksız”ın, patronu karşısında bedeninin her karesi, mimiği, davranışı cinselliği çağrıştırmalıdır. Kadın böyle yapmasa bile böyle algılanır, böyle metalaştırılır. Erkekçi zihniyetin esası böyle kodlanmıştır. Kadın, evde ya babasının - abisinin ya da kocasının, işyerinde ya patronunun ya ustasının buyurduğuna tabi olmak zorundadır ki bu tabi olmak bile çoğu kez bu erkek tabakalarını tatmin etmez kadını sömürmek açısından. Kadının kendine dair bir refleksinin, ifadesinin bile kalmaması, bu buyurucu erkek gönüllerini bir türlü rahatlatmaz. Kadın emeğinin sömürüsünün bu anlamda hiçbir sınırı yoktur.

Sözde kadının emeğinin karşılığını alabilmesi için bir kanun, yasa oluşturulmuştur. Ama zaten kadın lehinde bir gelişmeyi yaratması, sistemin var oluş karakterine terstir. Mevcut yasalar, toplumsal cinsiyetçi özüyle zaten erkekçi sistemi korumaya yöneliktir, onun dışında kadına çözüm geliştirmesi asla mümkün değildir. Bir de kadına bir hak olarak sözde bazı yasal değişimler gerçekleştirilir. Bu yasalar bile nihayetinde sistemin kar çarklarına kadını kurban etmekten başka bir şeyi ifade etmiyor. Örneğin kadına hamilelik dönemlerinde izin verilmesi, yine regl dönemi için beş günlük izin verilmesi gibi bazı ‘haklar’ tanınır.  Oysa para kazanmanın ve emek sömürüsünün Allah olduğu bu sistemde, bir çalışanın işyerinde çalışmamasının, izinli olmasının patron açısından kayıp getireceği aşikârdır. Bu nedenle de regl ya da hamilelik gibi ‘problem’leri olmayan erkeklerin her zaman çalışan olarak tercih edileceği de aşikârdır. Bu kanunu çıkaran devlet baba, bu erkekçi yasayı herkesten daha iyi bilir. Kadın çalışana iyilik diye sunulan, tam da onu daha fazla işsizliğe, yoksulluğa itmenin politikası olmaktadır. 

Çok kabaca özetlersek; kadın eğer çalışıyorsa “potansiyel ahlaksızdır ve ne kadar sömürebiliyorsan sömür” kuralı geçerlidir, evdeyse de “erkek bütün gün çalışıyor o da yiyor” kuralı geçerlidir. Kadın asla kendi emeğinin, bedeninin, gücünün farkına varmamalıdır, farkına varmaması için her yerden baskı altına alınmalıdır. Çünkü egemen sistem bütünlüğünün farkına - bilincine varan kadın, artık buyurduğu kadın olmayabilir de ondan. Kadınlar için nezaket icabı, pozitif ayrımcılık adına yasa yapanların; dokuz ay karnında çocuk taşıyan, kendi yaşamını o çocuğu büyütmeye adayan değerden, emekten, yürekten anladıkları tek şey, daha fazla kar için ucuz işgücünün her zaman emirlerinde amade olmasıdır. Yaşam sürdürücüsü özneye biçilen paye budur. Saygıdeğer efendiler kırmızı koltuklarında hangi emeğin değerinin karşılığının ne kadar olduğunu tartışırken, tüm yaşamı boyunca çocuğu üzerine titreyen yüreğin bir anını hissetmeye çalıştığı olmuş mu? Hayır. Kendilerine yakışmaz elbette. Ondan dolayıdır ki devlet büyükleri, nikâh törenlerinde her kadının en az üç çocuk getirmesi gerekliliğini ferman eylerler. Karı, parayı saymaya, hesap etmeye kodlanmış buz gibi beyinleri için, nasıl olsa çocuk doğurma da bir sayı işi. Başka ne olabilir ki? Kadına kalan, kutsal vatana erkek evlat yetiştirmenin övüncüdür. Bu, yakın tarihte “insanlık cellâtları, faşistleri” diye lanetlediklerimizin ruhunu içinde saklamakla yetinmeyip ifadelendirmeleridir aynı zamanda. Kadın sağlığını düşünme adı altında sezaryan doğum biçimine tepkilerini, ‘değerli duyarlılıkları’nı da bu zihniyetlerine borçluyuz. “Kadın sağlığına zararlı olan tek şey sezaryandır”, dolayısıyla “tek sorun da budur

İşte Türkiye’nin sözde tecrübeli politikacılarından Bülent Arınç’ın Sayın Emine Ayna’ya yönelik kullandığı ‘yaratık’ kelimesi, aslında erkekçi mantığın kadını nasıl gördüğünün çok çarpıcı bir örneği oluyor. Kadın, erkeğin gözünde bir yaratıktır, nesnedir, üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Bu ‘yaratık’ların, hayatları boyunca ölümden beter bir yaşam sınırında olması hiçbir biçimde sistemin ilgi alanına girmez. Bilakis ilgi alanına giren, bu ‘yaratığı’ ölümden beter bir yaşam sınırında tutmaktır. Çünkü iğrenç zevkleri ve korkunç kar hırsları, bunu emretmektedir, kadını böyle bir yaşam sınırında tuttukları oranda erkekçi sistemlerini yaşatabileceklerdir.

Yaşam adına kaybedilen bir anına, anlam parçası değerine dökülen ananın gözyaşlarını, iktidar üslubunun popülistliğiyle anlamından koparan egemenlerin, daha çok ana çocuğu ölsün diye silahlara harcadıkları milyarlarca paranın binde birini bile kadın istihdamına harcamaları beklenemez elbette. Çünkü onlar için insan canının değeri, çıkarlarının aleti olduğu kadardır. Kendini emeğin hırsızlığı, tüketimi üzerine örmeye başlayıp, günümüzde insani duyguların tümden iflas ettiği düzeye gelen egemenlikli zihniyetten, emeğimizin değerinin karşılığını bulmayı bekleyemeyiz. Bu durum bizler açısından en büyük cahillik kadar en büyük kötülük olur. Kaldı ki en büyük emek olan çocuk büyütmenin maddi - sayısal bir ölçüsü olabilir mi? Olamayacağını sadece kadın bilir. Bu nedenle emeğimize sahip çıkmanın, emeği özgürce ifadelendirmenin garantisi; bin bir kılıfla kendini gizleyen egemen sistemin gerçek yüzünü bütünlüklü tanımak ve buna karşı kadının örgütlü mücadelesini ve eylem gücünü geliştirmektir.

Erkekçi sistem karşısında hiçbir kadın - ekonomik koşulları ne olursa olsun - diğerinden daha toleranslı, avantajlı, güvenceli değildir. Bunun bilincini, duygusunu, hissini, birbirimize karşı yaşamazsak, suni kategoriler tuzağında parçalanmaya, birbirimize yabancılaşmaya devam eder, sistem avının kurbanlık yemleri olmanın ötesine geçemeyiz. Binlerce yıl boyunca kadın, yaşamı hangi emekle ilmek ilmek yüreğini katarak nasıl ördüyse ve her yaratımına karşı heyecan duyduysa, emeğimizin hak ettiği yere de o heyecanla, o fedakârlıkla mücadele ederek yerleştirebiliriz. Böyle bir mücadelenin içine giren her kadın, gerçek anlamının - değerinin, sistemin sunduğu en üst düzeydeki sahte nimetten bin kat daha fazla olduğunu görür, hisseder.

 ‘Erkek efendilerimize ve kutsal devletimize’ safça elimizi uzattığımız sürece, o el kesilir, kadınlık onurumuz, gururumuz, emeğimiz daha bir tecavüze uğrar. Uğradıkça sistem iktidarcılığı katmerleşir. Emeğimizle büyüttüğümüz yaşam ve ortasındaki değerli varlığımızın daha fazla tecavüz kültürünün ayakları altında çiğnenmesine tanıyacak şansımız, hoşgörümüz, zamanımız yoktur. Emeğimiz karşısındaki sorumluluğumuz buna izin vermemeli. Layık olduğumuz özgür yaşama kanat açmaktan, yoluna girmekten korkmamalı, hiç arkamıza bakmadan özgürce uçabilmeyi başarmalıyız.

 

Nergîs Faraşîn

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net - www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.