Erdoğan Ve Adamları Kürt Düşmanlığı Altında Türklerden Hırsızlıklarını Gizliyorlar
Makaleler / 08 Aralık 2017 Cuma Saat 15:01
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İkinci dünya savaşından bu yana ulus devlet yapısal bir kriz ve kaos yaşıyor. Avrupa ve ABD bu krizi içerde demokratik taleplere kısmi bir esneme, dışarıda da diktatör ve faşist ortakları besleme politikası ile 1990’lara kadar getirebildi

Kapitalist merkezlerdeki devlet denetimli demokratikleşme sosyalist devrimin önünü almak için halkların, emekçilerin, kadın ve gençlerin mücadelesinin sonuçlarıyla uzlaşma neticesinde doğdu. Sistem merkezi dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Ortadoğu'da da demokratik halk devrimlerinin gerçekleşmesinden duyduğu korkuyu diktatör ve faşist rejimleri iş başına getirerek rahatlamaya çalıştı.

Ortadoğu'da sosyalist halk devrimlerinin önünü alma sürecinde Türkiye özel ve önemli bir ülke idi. Türkiye Kürt soykırımında batılı devletlerden aldığı destekte de görüldüğü gibi sistem için gerçekten de halkların ve demokrasinin baş düşmanı görevini yerine getirmektedir. Verilen tüm destekler devrimlerin ve demokratikleşmenin önünü kesmek için olmuştur. Soğuk savaş sürecinde karşı kutbun başı SSCB önüne çekilmiş istinat duvarı somut göreviydi. SSCB’nin dağılması, bilim ve teknikteki gelişmeler, iletişim ve üretim sektörlerindeki yenilikler toplumsal ve siyasal hayatta köklü değişimler getirdi. Tüm bunlar siyasetin daha hızlı bir değişim sürecine girmesine yol açtı. 1990’dan bu yana yaşanan hemen her değişim bu gelişmelerle bir biçimde bağlantılıdır.

1990’dan sonra reel sosyalist ülkeler devlet kapitalizminden serbest piyasacı liberal kapitalizme resmi geçişler yaptı. Bu bloka üye olmayan ama onlarla ilişkide olan devletlerse bir bir çöktü, ya da çökertildi. Reel sosyalist devletler çökünce kapitalist merkez “tarihin sonu” makalesinin sembol kabul edildiği kısa süreli zafer sarhoşluğunu ilan etti. İşlerin giderek sarpa sarmasıyla kendisinin de değişmesi gerektiğini itiraf etmeye başladı. Zafer sarhoşluğu doksanların başında kısa bir süre kontrolü kaçırma tehlikesine yol açmıştı. Bunu gören Türkiye gibi devletler fırsat bu fırsat mantığı ile soğuk savaş döneminin vazgeçilmez faşist yapılarını tümüyle devletleştirerek Kürt katliamlarına girişti. TC’de doksanlarda Genelkurmay başkanı olan Doğan Güreş’in  “Londra planımıza yeşil ışık yaktı” sözü sistemin her türlü çirkinliği kabul ettiğinin bildiğimiz en somut adımıydı. Her kes için tehlike çanları çalınca sistem merkezi kontrolü değişim için sağcılaşmaya meyil gösterirken Türkiye gibi ülkeler dünya sistemi tümüyle faşistleşiyor havasına kapılarak çok daha tehlikeli işleri temel politika haline getirdi. Terörist gurupları besleyip desteklemeden tutun da serseri hareketlerle uluslararası hırsızlık çetesi olacak kadar pervasızlaştılar. Tanklarla toplarla Kürt illerini yok etti. Kürtlerin cenazeleri haftalarca sokaklarda kaldı. Fakat giderek ortaya çıkan yeni bir durum olduğunu da belirtmek gerekir. O da şudur, sistem işlerin eskisi gibi gidemeyeceğini görüp yeniden kontrolü ele almaya başlayınca özel görevli memur rolünü abartıp bunu kalıcılaştırmaya çalışan devletler adeta ne yapacaklarını bilemez duruma düşmüştür. Bu grup devletlerin başında da Türkiye gelmektedir. Her gün yeni bir şokla uyanan Türkiye içine girdiği çıkmazı Kürt düşmanlığı merkezli en ırkçı ve soykırımcı faşistlikle aşacağına inanıyor. Kürt düşmanlığı güncelde Erdoğan ve adamlarının hırsızlıklarını ve vurgunlarının üstünü kapatan perde olarak kullanıyor. Daha geniş manada da yapılması gereken demokratik değişimi yapmamak için baş tehlike ve engel olarak sunuluyor. Bu yolla bir şeyler elde edilebilinseydi sistem her devletin başına Erdoğan ve adamları gibi yöneticileri getirirdi.

Sitem, krizini çözmede Ortadoğu'nun stratejik olduğunu biliyor. Buradaki müdahalesini stratejik ele alıyor. Bunun için birden çok alternatifle çalışıyor. İlk çözüm planı bölgenin hakim kimliği ve kültürü olan İslam’a dayanmış, ancak kabul edilebilir bir sistem ile birlikte çalışmaktı. Buna ılımlı İslam denmiştir. Bu politikanın temel alındığı süreçte Türkiye'nin önemli ve özel ele alındığını 1980’lerden sonraki ılımlı İslam’a geçiş planının ürünü olan AKP'nin iktidara getirilmesinden biliyoruz. Yaşanan gelişmeler sistemin bu planında değişikliğe gitmesine neden olurken Erdoğan ve AKP kapitalist sistem kaosunun neden olduğu belirsizliğin ürünü olduğunu unutarak sorunlu sürecin temel çözüm gücü demagojisi ile kendisini ve Türkiye halkını büyük kandırdı. Barzani örneğinde gördüğümüz gibi kaos sürecini yanlış okuyarak siyasette büyük aldatan ve aldananların sonları da çok büyük trajedi olur. Burada trajedi zamansız ve çok kötü biçimde ölmek ya da öldürülmek demektir. Bunlar her zaman kaos politikalarıyla yaşayacağına inandıkları için boşluğa düşmüştür.

Sistem kaos sürecinde Ortadoğu'da gelişmesi muhtemel demokratik halk devrimlerine karşı Müslüman iktidarlarla yol almanın daha uygun olabileceğine inanmıştır. Mısır’da İhvancılar, Irak ve Suriye'de DAİŞ ve El Nusra türü cihadist selefilerin hortlatılması bu yolun çok tehlikeli olduğunu fark etmelerine neden oldu. Ve bu politika değişikliğine gidilmesi gerektiğine ortam hazırladı. Bu değişim Erdoğan gibi kimi Müslüman kimlikli adamların iddia ettikleri gibi “Hristiyanların İslam düşmanlığı, İslamofobi” türü mantıktan kaynaklanmadı. Bu değişimin nedeni, çağımızda İslam referanslı her türlü yönetim biçiminin “kral, padişah, şah, faşist diktatör” rejimlerine dönüşeceğini, bunun zaten sistem kriz ve kaosunun temel sebebi olduğu, bu sonuçların ortamı çok gereceği krizi kontrol edilir olmaktan çıkarabileceği korkusundan dolayı oldu. İslam dinini bayrak yapan her türlü iktidar iki sebepten ötürü belirttiğimiz akıbetle sonuçlanmak durumdadır: Birincisi Emevilerle başlayan Müslüman devlet geleneğinin kodlarında demokratik değerlere ve toplumsal değişime düşmanlık haddinden fazla vardır. Bunun temeli ayet yorumlarıyla ve uydurulmuş hadislerle çok güçlü döşenmiştir. Bu ancak demokratik İslam zihniyeti devrimi ile aşılabilir. Dolayısıyla iş başına gelen her türden İslam kimlikli yönetici diktatör ve faşist olmaktan başka bir yolu bilmez ve denemez. Bu tarihsel doğrunun son ispatı güzel sözlerle işe başlayıp MHP gibi ırkçıların da reisim dediği noktaya gelen Erdoğan ve AKP’dir. İkincisi bu rejimlerin yüzlerce yıldır yirmi dört saat dillerinden düşürmediği dini söylemlerin toplumda yarattığı zihni durum ve kabul ölçülerinin bunların yaptıklarına meyil gösterme olasılığının yüksek olmasıdır. Özellikle Türk egemenlerin İslam toplumlarında geliştirdiği İslam dışındaki diğer dinlerin ama özellikle de Yahudi ve Hristiyanların “kafir-kefere” olduğu fikrinin tehlikesidir. Türk egemenleri Selçuklulardan bu yana anti Hristiyanlık yaparak iktidarlarını sürdürmüştür. Türk kimlikli iktidarlar iç ve dış düşman yoksa da yaratmak zorundadırlar. Çünkü ellerinde devlet yönetmeye yardımcı olacak felsefe, bilim, sanat hatta din de yoktur. Dünyanın en büyük yalancıları, yüzsüzleri Türk kimlikli yöneticilerdir. Bunu bir hakaret olarak belirtmiyorum. İnsanlığın faşizm olarak tanıdığı suç rejimi sisteminin yaratıcısı Türk kimlikli İttihat Ve Terakki çetesi olduğunu hatırlatmak, gerçekliklerini anlatmak için yeterlidir sanıyorum. Osmanlılar bilim çağının gelişen ortamına ve taleplerine ayak uydurmayıp halifelikte diretmesinin neden olduğu siyasi sorunları kafirlerin İslam dinene saldırı olarak topluma sunmuşlardı.  Bu yöntemi şimdi de Erdoğan deniyor. Giderek daha fazla demokratik taleplerin öne çıkmaya başladığı Ortadoğu merkezli değişime ayak uydurmak yerine her gün biraz daha faşistleşiyor. Bu çelişkileri artırıyor, derinleştirerek sert bir mücadeleye dönüştürüyor. Ama Erdoğan ve adamları yaşananları utanmadan “bana değil Türkiye'ye saldırıyorlar” yalanı ile halka anlatıyor. Hakkında açılan hırsızlık davalarını ve açıklanan belgeleri bu sözlerle savunuyor.  Yani o ve adamları da ataları Osmanlı sultanları yolundan giderek sanki tüm Türkiye hırsızmış gibi konuşuyorlar.

Son günlerde olup bitenlere daha geniş bir pencereden baktığımızda yaşananlar sistem krizi ve sistemin “besleme adamlarının hadlerini aşma” aşırılıklarına müdahale olduğu görülüyor. Ortaya dökülen belgeler ve sonuçlarını halka doğru ve yeterince anlatmadıktan sonra yapılan mahkemelerden halklar lehine hiç bir şeyin çıkmayacağını bilmek gerekiyor. Hele hele Kürtler için hiç bir şeyin çıkmayacağını, Erdoğan ve adamlarının hırsızlıklarını ifşa edenlerin Kürtleri bitirme siyasetlerine tam destek olurlarsa her türlü değerini peşkeş çekeceğini bilmek gerekiyor. Sarraf davası ve son açıklanan hırsızlık belgeleri Erdoğan ve adamlarının neden Kürtlere bu kadar kin ve düşmanlık beslediğini de gösteriyor. Bunlar Kürtleri yeneceklerine inandıkları için bu kadar saldırmıyor. Büyük hırsızlık ve vurgunlar yapıyorlar. Bu suçları açığa çıkmasın diye Kürt düşmanlığını geliştiriyorlar. Kürt düşmanlığı ile Türkleri aptallaştırıp alıklaştırmak istiyorlar. Böylece her türlü pisliği “yerli ve milli” adı altında millete yutturmuş oluyorlar. Demek ki her zaman geçerli olan ama şimdi her zamandan daha çok doğru olan bir kanun tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır. Türkiye'de kim ki Kürt özgürlük hareketine düşmandır, o büyük hırsız ve Türkiye düşmanıdır. Ve kim ki Kürt halkının ve özgürlük hareketinin dostudur, o da dürüst ve Türkiye sevdalısıdır. Bundan böyle Türkiye'de kimin kim olduğunu bu gerçeklikten okuyun. Kesinlikle haklı çıkacak ve doğrulanacaksınız.

Genco Şengalî

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

 

Parveke
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.