Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-8
Kürdistan Tarihi ve Dili / 26 Mart 2017 Pazar Saat 23:06
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Türkler doğuda kendilerine yol açarlarken, özelde Horasan’dan İran içlerine doğru yayılmaları sürecinde ve batıya yönelmeye başladıklarında, Kürtlerle yer yer çatışmalar yaşamak zorunda kalmışlardır. Esasen daha güçlü sosyal ilişkiler içerisinde olan Kürtlerin, aynı zamanda askeri olarak da belli bir etkinlikleri vardır. Ancak uzun sürmeyen bir periyod ardından Kürtler, Selçuklularla sıcak ilişkiler içerisine -daha doğrusu işbirliğine- girmişlerdir

Türklerin Anadolu’ya Girişi ve Malazgirt Savaşı

Türk boyları 7. yüzyıldan itibaren Orta Asya’daki kuraklık, nüfus artışı vb. nedenlerden dolayı göç etmeye başlamışlardır. “Türkler İslam’ın yayıcıları görünümünde bölge gerçeğine sızdılar. Geri yapılarıyla yapabilecekleri bir şeyleri olmayan Türkmen boyları, şiddet temelinde kendilerine yer açtılar. Ve şiddetleriyle yıkıcı bir rol oynadılar. Kısa sürede çıkmaza saplanan feodalizme taze kan oldular.” (Halk Hareketi-Serhildan, P.M.O Yayınları)

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan: “7. yüzyılda artık ilkel komünal toplumun düzenini aşıyorlar. Gelişkin bir aşiret düzeni, federasyona ulaşıyorlar ve sınıflı topluma geçmek için her bakımdan belirli bir evreyi tamamlıyorlar. İşte tam bu sırada vurgulandığı gibi, kuraklık, nüfusun artışı ama bana göre en belirleyici olarak da artık devlet olarak örgütlenmelerinin birçok erkini yakalamaları onları buraya (Orta Asya) sığmaz hale getiriyor... İran ve giderek Ortadoğu demek, bütün zenginliklerin masallar ülkesinin sesi olarak anlaşılmakta, onun için muazzam cazibe yönü vardır. Bunu birde kendi coğrafi ve demografik zorunluluklarıyla birleştirirsek, bu seferdeki göçlerin müthiş olacağı açıktır. Ve nitekim dalga dalga göçler başlıyor” diye değerlendirmektedir. (A. Öcalan, Mihri Belli - Büyük Dönüşüm)

Yukarıda dile getirdiğimiz gibi Kürdistan’a güçlü imparatorlukların saldırı nedenleri farklı olsa da, burada etkin olmamalarından kaynaklı olarak Kürdistan’da yerel beylikler, hatta kimisinin daha üst bir boyutu olan devlete tekabül eden yapılar ortaya çıkmıştır.

Türkler doğuda kendilerine yol açarlarken, özelde Horasan’dan İran içlerine doğru yayılmaları sürecinde ve batıya yönelmeye başladıklarında, Kürtlerle yer yer çatışmalar yaşamak zorunda kalmışlardır. Esasen daha güçlü sosyal ilişkiler içerisinde olan Kürtlerin, aynı zamanda askeri olarak da belli bir etkinlikleri vardır. Ancak uzun sürmeyen bir periyod ardından Kürtler, Selçuklularla sıcak ilişkiler içerisine -daha doğrusu işbirliğine- girmişlerdir. Fakat bu ilişkiler tümden kalıcılaşmaya ilk etapta yer vermediği için ve Selçuklular da Kürdistan üzerinde tam hakim olamayacaklarını anlayınca, öncelikle seçtikleri alanlar Kürdistan dışında kalan bölgeler olmuştur. Türklerin girecekleri ve ele geçirecekleri yerlerin başında Horasan, İran, Azerbaycan ve kısmen Güney Kürdistan’ın aşağı tarafları gelir. Burada ilk aldıkları yer Musul’dur. Kürdistan içlerinde başka yerleri hedeflemiş olsalar da, sonuçta başarısız kalacaklardır. İlerleyen süreçte Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1055-1194), Tuğrul Bey’in önderliğindeki göçebe savaşçı Türk Oğuz boyları tarafından kurulacaktır.

1070 yılında Alparslan, büyük bir ordu toplayacaktır. Hedef Bizanslılardır. Bu orduda Kürtler, Azeriler ve yöredeki halklar, Anadolu'ya akın eden akıncıların yanında yer alacaklardır. Alparslan’ın öngörülü ve duyarlı yaklaşımlarından dolayı elde ettiği başarının sırrı; Bizanslılara karşı vereceği başarılı bir savaşın ancak yerelde çok etkin olan Kürt Beyleri’nin vereceği desteğe bağlı olacağını görmesidir. Ve buna denk bir politik yaklaşımla, başta Farqin olmak üzere Amed beylerinin desteğini alır. Artık 40–50 bin kişilik bir orduya sahiptir. Bunların en azından yarısı Kürt’tür. Mervaniler, Cizre Meliki Abdul Han ve kardeşi İskender de dahil toplam olarak yaklaşık 30.000 kişilik gücü bu savaşa göndereceklerdir. Bizanslara karşı önceleri geri çekilen Alparslan, artık savaşmaya hazırdır.

Bizans yönetici eliti, Kapadokyalı Romanos Diogenes adlı başarılı bir generalini, 1068 yılında dul Kraliçe Eudokia Macrembolitissa ile evlendirip İmparator yapmış ve gelen göçebelerin-ağırlıklı Türkmenlerin-üzerlerine yollamıştır. 26 Ağustos 1071 günü, Bizanslıların ordularıyla Alp Arslan’ın-Türk ve Kürtlerden oluşan-ordusu karşı karşıya gelirler. (Alp, atlı savaşçı, şövalye anlamına gelmektedir).Bizanslara komutanlık yapan Diogenes’dir. Karşılaşacakları yer, Van Gölü’nün ve Sipan Dağı’nın kuzeyindeki Malazgirt Ovası’dır. Türk-Kürt İttifakı, Türklerin Anadolu’ya açılmalarını ve yurt edinmelerinin yolunu açacaktır. O yıllarda ağırlıklı Müslümanların yaşadıkları yerlere yerleşecek çokta boş arazi yoktur. İslamiyet’i kabul eden Türklerin, bölgede bulunan Müslüman kavimlerin yardımıyla batıya-yaşamak istiyorlarsa-açılmaları gerekmektedir. Bir nevi buralarda kalmak açısından var olma, yok olma mücadelesidir. İşte bu var olma, yok olma anlarında Kürtler, Türklere arka çıkarak, yurt edinmelerine yardımcı olacaklardır. İslam alemi büyük bir tehditten kurtulduğu gibi, Kürtler ile Türklerin ilişkileri daha fazla gelişti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başka bir anlatımıyla dile getirecek olursak: “Kürtlerin Türk kavimleri, beylik, sultanlık ve boylarıyla kurduğu ilişkilerin mahiyeti doğru kavranmadan, her iki toplumun varoluş tarihleri doğru yazılamayacaktır. Kürtlerin Türklerle ilişkilerinde varlıkları asimilasyonla ya da askeri zorla tehdit altına girsin diye değil, varlıklarını birlikte daha güçlü korumak ve geliştirmek için bu stratejiyi benimsediklerini çok iyi anlamak gerekir.”

Daha sonra gelişecek olan Anadolu Selçuklu Devletinin merkezi Konya olacaktır. Tarihin bu kavşağında, özelde 1240’lardan itibaren çok büyük direnişlerin geliştiğini biliyoruz. Bu direniş merkezlerinden bir tanesi bugünün Adıyaman’ıdır. Tarihe Babai İsyanları diye geçecek olan Baba İlyas, Baba İshak ve Celali Direnişleri’nin tümü giderek baskıcı ve zorbacı bir hale gelen Anadolu Selçuklu Devletine karşı gelişen isyanlar olacaktır. Direnişler özü itibariyle adaletsizliğe, zorbalığa ve giderek üst sınıf haline gelmiş, egemen ve ahlaki olarak çöken bir devlete karşı gelişen direnişler olmaktadır. Bu direniş kültürünün Mazdeklerden, Hürremilerden, Ebu Müslümlerden, Babeklerden, Zenclerden derken Karmatilerden süzülüp gelen geleneğin tâ kendisi olduğu açıktır. Baba İlyas’ın “Dünya Mülkü Halkındır” sözü bu gerçekliği açıkça gözler önüne sermektedir. Baba İlyas’ın Horasan’da geldiği, bir Alevi Türkmen olduğu ne kadar doğruysa Adıyaman’da başlayıp Amasya’ya kadar uzanan direniş cephesinin içerisinde her türden demokratik ve komünalcı yapıların olduğu da o kadar gerçektir. Tarihin çok eski çağlarından itibaren halkların ortaklaşmasının en iyi örneklerinden biri olduğunu da ekleyerek kapatalım.

Aynı bu çizgiden ama bu kez eylem çizgisini de geliştiren başka önemli bir komünalci ise Şeyh Bedrettin’dir. 1357 ile 1420 arasında yaşamış olan Şeyh Bedrettin bugün Aydın’a yakın olan Ortaklar beldesinde yıllarca sürecek olan ortakçı bir yaşam kurmuştur. “Yârin yanağından gayri, her yerde, her şeyde, hep beraber diyebilmek için” sözü ile ortaklaşmanın, komünce yaşamın ne anlamına geldiğini en iyi bir şekilde formüle ettiği açıktır. Sağ kolu Börklüce Mustafa iken sol kolu ise Torlak Kemal adında yiğit bir Torlak’tır. Komünal çizginin, kardeşçe yaşamının, farklı halklar ve farklı mezheplerin bir arada, yan yana yaşamaları için halen bugün bile örnek alınacak bir deneyim olduğu da açıktır.

c- Moğolların Çekirge Sürüleri gibi Kürt Bölgelerini İstilası (1206-1404)

Moğollar belki de tarihin tanıdığı en acımasız savaş gücü olarak bilinir. Asurların uyguladıkları yöntemlerden geri kalır yanları yoktur dersek abartmış olmayız. Adeta geçtikleri her yerde çekirge sürüleri gibi yiyip-ezip geçmişlerdir.

Bu yeni güç -Kürdistan’a henüz ulaşmadan önce -bu coğrafyada büyük tahribatlara yol açacak olan başka bir gücün adı da Harzemlilerdir. 12. yy’da Türkistan ve İran’ın ağırlıklı coğrafyasına hakim oldular. 1217 yılında Bağdat’a saldırdılar. Kürtlerle savaştılar. Kimi zaman yendiler, kimi zamanda yenildiler. Muş ve Ahlat’a çok büyük zararlar verdiler. 1230 yılında Eyyubi ve Selçukluların ortak karşı koyuşuyla ortada kaldırıldılar.

Kürdistan, Türklerle yeni yeni tanışmışken ve Anadolu’ya doğru Türklerin akınları devam etmişken, Ortadoğu Halkları’nın arenasında yeni bir güç beliriverecektir. Göçebe feodalizmini en güçlü bir şekilde yaşayan bu yeni istilacı kuvvet, ortalığı kasıp kavuracaktır. Bu topraklardan ayrıldıktan yüzyıllar sonra da, katliamcı komutanlarından olan Hulagu ürküntüyle dile getirilecektir. Aynı Hulagu’nun Alamut Kalesini yerle bir ederken, tarihi değerde olan kütüphaneyi yakmasını da belirtmeden geçemeyiz. Halkların belleğine bu kadar korku salan gücün ismi, Moğollardır. Halen bugün bile binlerce kilometre uzaklarda yaşayan onlarca Kürt aşiretin topraklarından sökülüp atılmalarını sağlamış olan güç Moğollardır. Örneğin Cezayir’de yaşayan Levan ve Baben aşiretleri, Şehrizor civarından kaçmak zorunda kalan aşiretlerden sadece iki tanesidir. Yine Şehrizor’da yaşamış olan Kus ve Mabir aşiretleri, Suriye ve Mısır’a kaçmak zorunda kalmışlardır. Özcesi Moğollar, Kürdistan’ı sadece katliamlardan geçirmekle kalmamış, aynı zamanda Kürtleri bu topraklarda yaşayamaz kılmışlardır.

Moğolların, Ortadoğu’ya girişi 1200 yılların başına denk gelir. Kürdistan’a ise gelişleri, 1231 yıllarına tekabül eder. Bu acımasız istilacı Hulagu’nun diğer adı Cengiz Han’dır. Çok kısa sürede her tarafa yayılarak, fetihlerini gerçekleştirirler. Hulagu 1257 yılında Kermanşah’ı işgal edecektir. En önemli fethi tarihi olarak –Hulagu’nun–1258 yılında Bağdat’ı düşürmesini söylemek yanlış olmaz. Dünyanın en büyük kütüphanelerine sahip olan Bağdat kütüphanesinde bulunan kitapları Dicle suyuna atarlarken, haftalarca Dicle’nin kara aktığı söylentisini de ekleyelim. Her yerde olduğu gibi kuşattıkları şehirlerin direniş gösterme durumlarında, katliamın en vahşisini uygulaya gelmişlerdir. Bağdat’ın fethinden sonra yerle bir edilen Kürt şehirlerinin arasında; Hakkâri, Cizre, Farqin, Amed ve Mardin de vardır. Bazı yerler birkaç kez yerle bir edilmişlerdir.

Benzer bir felaket, Abbasi halife ailesinin başına gelecektir. Ailenin birçok mensubu öldürülür. Aileden arta kalanlar ise Mısır’da halifeliği devam ettirmeye çalışırlar. Bağdat şehrini aldıktan sonra, sıra çevrenin büyük ve ihtişamı olan şehirlerine gelecektir. Bunların içerisinde Kürdistan şehirleri olan; Hewler, Farqin, Merdin, Bitlis gibi yerler vardır. Kimi yerleri yerle bir ederken-Diyarbakır, Ahlat, Şehrizor-, kimi yerleri de anlaşarak ele geçirirler. Yer yer fethettikleri alanlara yerel yöneticiler atamışlardır. Yine yer yer aynı aileden bireyler, kendilerine bağlı vasallar olarak bırakılmışlardır. Bunların görevi Moğollara vergi toplamak ve yeni değerler kazandırmaktır. Bu ezelden beri her işgalcinin Kürdistan’da uyguladığı yol olmuştur. Ve her işgalcinin yapa geldiği gibi kendilerine iyilik yapmış köle ya da benzer birini vassal olarak atamaktır. Pratik örnekleri anlamında, Farqin’de emirin seyisinin ve Cizre’de ise bir kölenin yönetici olarak atanması gösterilebilir. Elbette her zaman bu böyle olmamıştır. Eğer bir yerde direniş gösterilmiş ise, orada yaşatılacak olan hunharca bir yakma, yıkma ve vahşettir. Öyle bir vahşet uygulanır ki, Moğolların yaklaştıkları yerlerin birçoğunda Türkmenlerde, Kürt Emirlikleri de onları pahalı hediyeler ve farklı değerli eşyalarla karşılayarak, benzer bir akıbetten kurtulmak için çaba harcamışlardır.

Kürt’ün tarihi dokusu Moğollar sürecinde de işleyecektir. Kendi otonom durumlarını korumak için birçok kez Moğolların yanına geçerek, kendi soyuna karşı ihbarcılık yapmaktan tutalım da, düşmanına soyunu imha etmesi için öncülük yapmaya kadar ihanet duruşundan geri durmamışlardır. Kendi çıkarları, her zaman ama her zaman öncelikli yaşam arayışı olarak Kürt egemenlerinin bir karakteri olarak gen haline gelmiştir. İhanet ve işbirlikçilik bir yaşam haline geldikçe de, ahlaki değerler çokça dile gelse de her an terk edilmeye hazır gerçekler halini almıştır. Onlar için yeter ki yaşansın, yeter ki yönetici olarak kalınsın, kime bağlı olmuş, nasıl bağlı olmuş çok da anlam ifade etmez. Önemli olan dediğimiz gibi Kürt egemenlerinin kendi çıkarlarıdır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın: “Toplumsal anlam, zihniyet ve estetik yitiminin sonuçları daha da vahimdir. Böylesi bir durumda ancak başı uçurulmuş canlı varlıklar gibi bir varlığın çırpınmasından bahsedilebilir. Zihniyet ve estetik dünyasını yitiren bir toplum çürümeye, vahşice parçalanmaya ve yenmeye terk edilmiş bir leşe benzer” dediği gerçeklik budur. (Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü)

1400’lere doğru bu kez sahneye Timurlenk (1370–1405) çıkacaktır. Moğol atalarının yaptığını bu kez Timur yapacaktır. Kürdistan’ı boydan boya ele geçirecektir. Kimisini ezerek, kimisini de yanına alarak kendini burada pekiştirecektir. Özellikle 1394 yılında Bağdat’ı istila etmesiyle tüm alana yerleşecektir. Sadece Kürdistan’ı işgal etmeyecek, o dönem adım adım gelişen Osmanlı Devleti’ne de yönelecektir. 1402 yılında Ankara’da Osmanlıların Padişahı olan Beyazıt’ı esir alışıyla da nam salacaktır.

Kürt Beylikler’inin dediğimiz gibi bu yıllarda da alışılan ve genlerine işlemiş bir şekilde işgalcinin yanına geçerek kendisini yaşatma eğilimleri az değildir. Önemli olan yaşamaktır, ancak sözde egemence yaşamaktır.

Tuhaftır ama bugün Güney Kürdistan’da yaşanan durum, aynı bu doku üzerinde örülmüş olan bir karakterdir. Irak işgal edildiğinde emperyalistlerin yanında yer alarak, hatta lejyonerleri olarak aynı topraklarda yaşayan komşu halklara saldırmayı marifet saymışlardır. Benzer bir yaklaşım ise, bölgede maddi ve askeri bir güç olan İsrail Devleti’ne gösterilen yaklaşımdır. Filistin Halkı’na yapılanları görmezlikten gelerek, İsrail ile ilişkilerin kutsallaştırılması esasta aynı dokudur. Bu doku aslında her zaman güçlünün yanında yer alan, almak isteyen bir karakterdir. Gücü yettiğinde ezip bitiren, gücü yetmediğinde ise elini öper dediğimiz olgu bu tarihi yapıdan kaynağını almaktadır. Bunun için öncelikle tarihin bu dokusunu çözmek önem arz etmektedir.

Moğol saldırılarının Ortadoğu’nun gerilemesini hızlandırdığı yine Avrupa’nın ise bu fırsattan yararlanarak kapitalizmini başlatarak, adım adım dünyanın en büyük zulüm gücü haline geldiğini bize dünyanın tanınmış birçok aydını söylemektedir.

Devam Edecek: 15–16. yy’da Osmanlı Kürt İlişkilerinde Gelişme, Yükselme, Gerileme ve Şeyh İdris-i Bitlisi, Safevilerin Türkleşmesi…

 

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Tarih  Simdidir-Kurdistan  Tarihine  Ozlu  Bir  Bakis-8  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.