KENDİ YURDUNDA YÜZYILLARCA ‘AZINLIK’ OLMAK: RUMLAR
Araştırmalar / 29 Mayıs 2016 Pazar Saat 08:05
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Tarihin gördüğü en uzun süreli ‘azınlık’lığı ile kutsanmış ya da ‘lanetlenmiş’ halkından söz ediyoruz. Azınlık olmayı artık -neredeyse- bir yaşam biçimine, kültürüne dönüştürmüş, hikayesi çokça bilimsel tezlere, milliyetçi oburluklara, bazen de edebiyata, en çok da acıklı rebetiko’ya konu olmuş bir Anadolu halkından.Kendi yurdundan sürülen, kendi yurdunda katledilen hatta kendi yurdunda köle olan olmuştur, ama çoğu zaman nüfusun büyük kısmı iken bile kendi yurdunda bu kadar uzun süre ‘azınlık’

Kendi yurdundan sürülen, kendi yurdunda katledilen hatta kendi yurdunda köle olan olmuştur, ama çoğu zaman nüfusun büyük kısmı iken bile kendi yurdunda bu kadar uzun süre ‘azınlık’ olan başka bir halk var mıdır? Elbette tek ezilen halk değil ama bir yarı sömürge durumu hep neredeyse tartışmasız kabul edilen bir halk daha doğrusu halk değil hep ‘azınlık’. Belki ’korkunç canavarlara binip ateş saçan demir çubuklarla ölüm yayan beyaz adam‘ın yaptıklarına benziyor ama hiçbir zaman bu kadar sistemli bir ‘azınlık olma’ yaşayan başka bir halk olmamıştır, hem de kendi ana yurtlarında. Elbette, Rumlardan söz ediyoruz.

Tarihin gördüğü en uzun süreli ‘azınlık’lığı ile kutsanmış ya da ‘lanetlenmiş’ halkından söz ediyoruz. Azınlık olmayı artık -neredeyse- bir yaşam biçimine, kültürüne dönüştürmüş, hikayesi çokça bilimsel tezlere, milliyetçi oburluklara, bazen de edebiyata, en çok da acıklı rebetiko’ya konu olmuş bir Anadolu halkından. Hal bu minvaller üzerine olunca Rumlar hem en kolay hem en zor olan yazı konusudur. Biz hem sadece bilimsel verilerin soğukluğundan da kaçacağız hem de romantik anlatımların çokça taraflılığından da. Tarafımızı peşinen belli edelim, dünya hepimize yetecek kadar cömert, insanlığın binlerce yıllık tarihi herkese yer verecek kadar büyük ve toplum aslında hepimizi kapsayan, her birimizi ayrı birer çocuğu ile kendi varlığının parçası olarak görecek kadar farklılıklarla olanaklı..

Sanırız tarafımızın Büyük İnsanlık’tan yana olduğu, onu küçültmeye, tek bir kalıba koymaya karşı olduğu anlaşılıyor. Taraf oluşumuzun gereğini tüm yönleri ile yerine getirmeye, eksik kaldığımız yanları tamamlamaya, ihmal etmiş olabileceklerimize hak ettikleri ihtimamı vermeye çalışıyoruz. Bu çerçevede Rumları, rebetiko’ları gibi hem her şeye rağmen hayata bağlı, coşkulu, hem hüzünlü tarihleri içinde anlatmaya-anlamaya çalışacağız.

Rum Kelimesi

Rum kelimesi, ‘romalı’ anlamına gelen ‘romeos’tan türeyen bir isim. İsmin türediği tarih, Doğu Roma (Romania)’nın Hıristiyanlığı kabul etmesi ve Yunanca dilinin Ortodoks Hıristiyanlığın yanında ortak özellik olarak tanınma-yerleşme zamanına denk gelir. MS 4. yy’lardan itibaren Anadolu’yu ve Mezopotamya’yı da etkiler duruma geldi.  Her ne kadar devletin resmi dili Latince olsa da halk içinde Romeika etkin bir kimlik öğesi olarak öne çıkmaya başladı. Ta ki 10. Yüzyılda resmiyet kazandı. Hala Türkiye’de yaşayan Rumlar dilleri için -Rumlara özgü anlamında- Romeika derler(Yunanlar ve dilbilimciler tarafından pontiaka denmesine rağmen).

Rumlar İstanbul ve çevresinde yaşadığı bilinen en eski topluluktur. MÖ 7. Yy’da Megaralılar’ın boğazı ve çevresini, bilinen süreklilik içinde, ilk yerleşime açan Yunan (Atina yakınındaki) kent devletlerinden olduğu biliniyor. O tarihten itibaren Boğazların Karadeniz, Anadolu ve Yunan kent devletlerini bağlayan stratejik yapısı, ilk adıyla Bizantion’u önemli kılmıştır. Yerleşimin gelişmesi ve Roma’nın da Bizantion’u önemsemeleri orada yerleşik olanların yaşamına önemli etkide bulundu. Roma’nın batı kanadında yaşanan karışıklıkla, Doğu Roma artık Bizans ismiyle ve yurttaşları artık Rum adıyla anıldı. Doğu toplumları, Roma yurttaşları ile birlikte Anadolu’nun batısını da Rum Diyarı ya da Rumeli diye adlandırmaya başladılar. Bazen çıkan, Rum ismindeki karışıklığın kaynağı da bu adlandırmadır.

Rumların Doğu Roma (Bizans)süreci boyunca yaşadıkları temel sorunlar; içerideki mezhep ayrışması ve dışarıda gelişen, son derece yayılmacı bir cihat-fetih politikası izleyen İslami yayılımdır. Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ile dış tehdit, haçlı seferleri ile de mezhep çatışması Rumları 11-14. yy.’lar arasında zorlayıcı olmuştur. Her iki sorunun, miadını dolduran Bizans imparatorluğunun siyasi-ekonomik sorunlarıyla birleşmesi, Constaninapolis’in Osmanlı devleti tarafından fethine yol açtı. Sonrasında ‘gayr-ı müslim azınlık’ olarak geçirilecek 500 yüzyıldan uzun bir süreç başladı.

Gayr-ı müslim azınlık olarak geçirilen sürece ilişkin öncelikle şu konuda net olmak lazım: Osmanlı ‘milletler sistemi’ denen sistemin pratikte iki formu vardır: birincisi, taşralar için uygulanan form, ikincisi, merkez için uygulanan form. Taşra için uygulanan merkezi politika ‘milletler sistemi’ diye övülen yanları içermektedir yani devlete biat etme koşulunu yerine getiren herkese geleneksel yaşamını sürdürme hakkı tanınmış ve büyük çoğunlukla uygulamıştır, hatta kimi ‘küçük tatsızlıkları’ bağışlayacak kadar ‘hoşgörü’den söz edilebilir. Ama merkez için asla böyle olmamıştır nasıl ki sultan kendini zilullah görüyorsa merkezi de kendi gölgesi görüyor ve farklılıklara ‘hoşgörü’ de sınırlıdır, neredeyse devletlülerin halet-i ruhiyesine göre değişkenlik gösterebilmiştir. Rumlara yaklaşım, merkeze yaklaşımdaki karakteri taşır.

Çokça ‘şanlı tarihin’ ‘hoşgörüsü’ olarak örnek gösterilen kiliselere,  Patrikhaneye dokunulmaması vb. buz gibi politik hesapların sonucudur. Batı’da Katolik birlik tehdidine karşı Ortodoks’lar üzerinden bir denge sağlanmış, Hıristiyan inanışın içindeki mezhep çelişkisinden faydalanmış (bu çelişkinin yoğunluğunu ifade etmek için Bizans imparatorundan sonraki en güçlü kişilerden olan deniz kuvvetleri komutanı Lukas Notaras’ın; ‘’kentte Latin (Katolik) papazların ayin başlıklarını göreceğime Türk sarığı görmeyi yeğlerim’’ dediğini Bizanslı tarihçiler rivayet ediyor) ve bu çelişki üzerinden kendini meşruluğunu ciddi düzeyde sağlamayı bilmiştir. Patriklerin idam edilmesi (II. Partenios, III. Partenios ve dört metropoliti vs) yada asılıp patrikhane kapısında üç gün asılı kalması (patrik V. Gregorios) yüklenen bu misyonları yerine getirmediğinde neler olabileceğini, ‘hoşgörü’nün aslında nasıl pragmatik ve keyfi olduğunu gösteriyor. Ayrıca Rumların çoğunlukla mal dolaşımını sağlayan orta sınıftan olması onları hep bir tehdit olarak kabul etmelerine sebep olmuştur. Bu tehdidi bertaraf etmek, bir sınıf olarak da kontrollerini sağlamak amacıyla zaman zaman gözdağı verilmesi, ikinci sınıf vatandaş olduklarının hatırlatılmasının gereği turkoikratik (Türk yönetimi) denen dönemde sık sık hissedilmiş ve gereği yerine getirilmiştir.

Osmanlı’nın son döneminde yaygınlık kazanan milliyetçi-ulusalcı eğilimler ve Yunanistan’ın bağımsızlığı (1821) Rumlar üzerinde olumsuz etkide bulundu. Bir yandan Rumların içinde de biraz yer edinen megali idea (büyük fikir anlamında, büyük Helen imparatorluğu kurma ideası) ve Türk milliyetçiliği fikirlerinin çatışması, diğer yandan Osmanlı’nın çöküşü Rumları kimi kısa dönemlerin dışında iyice zora soktu. Yabancı sermayeye açılan Osmanlı piyasası kimi Rum sermayedarlara zenginlik ve devlet nezdinde saygınlık sağlamışsa da bunun Rumlara bir katkısının olduğunu söylemek zor, ama Batı’daki modernite ile ilişki geliştirmek kültürel anlamda Batıyı yakalama ‘muasır medeniyet’ düşünü Rumlar açısından sağladı. Ciddi bir sayıda okul, vakıf vb. kuruldu, Rumlar açısından belli bir ulusal bilince yol açtı.

Cumhuriyet döneminde, birkaç önemli travmatik olayın daha eklenmesinin dışında olumlu yönde bir gelişim yok, hatta anayurtlarından sürülmek ve laik cumhuriyetin ‘gayr-ı müslim azınlığı’ olmaya devam etmek gibi garip bir durumu yaşadılar. Uluslar arası güçler hep Rumlar meselesinde var oldular; ama 1. Dünya Savaşından sonra artık iyice Rumların söz sahibi olmadığı bir Rumların mukadderatı var oldu ve hayata geçti. Lozan antlaşması ile tarihin en ilginç esir takası gerçekleşti, mübadele adıyla. Mübadele adıyla Lozan’ın yaptığı, aslında, her iki devleti (Yunanistan ve Türkiye’yi) de katı bir ulus devlet çizgisine; tek ulusa dayalı, tek etnik kökeni esas alan, asimilasyonu neredeyse şart kılan bir devlet yapısına yönlendirmekti. İlk icraatları da Rumların yaklaşık 2700 yıldır yaşadıkları, onlarca kuşak sürdükleri yurtlarından, bir gün ansızın terk ettirmek oldu. Balkanlardan ve Yunanistan’dan sürülenler de aynı durumdaydı ama Rumlar kadar göçertildikleri yerlerle bir olmuş değillerdi. Mesela Konstantinopolis, çoğu zaman nüfusun dörtte biri Rumlardan oluşuyordu ve o kentin dokusu bir Rum dokusudur. Elbette başka kimse oraya gitmeyecek demek değil bu ama başka halkların olması bir zenginlik, Rumların oradaki varlığı bir zorunluluktu. Osmanlı ve Cumhuriyet karşılaştırılacaksa bu konuda karşılaştırılabilir. Osmanlı, bu zorunluluğu kabul ediyordu ve her şeye rağmen bu zorunluluğun sınırlarını ihlal etmiyordu ama Cumhuriyet bunu ret etti, bu zorunluluğun sınırlarını kendi varlığının sınırları olarak gördü ve ihlal etmek için her yolu mübah saydı.

İstanbul, mübadelenin dışında tutulmuştu ve 1924’e kadar bir milyondan az olan İstanbul nüfusunun 250 binden fazlası Rum’du. Buna rağmen Anadolu’dan 1.5 milyona yakın Rum sürülmüştü. Yani cemaati olmayan bir patrikhane, ulus devletler tarafından sınırlar çekilmiş bir kente sıkıştırılmış bir Rum nüfusu. Cumhuriyet bunu da çözmek istiyordu. Birinci dünya savaşı yıllarında amele taburları, Yükselen faşizm çağında Varlık Vergisi, Kıbrıs sorunu gündeme geldiğinde 6-7 Eylül Olayları, Kıbrıs çıkarması olduğunda sınır dışı edilme vs. son üçü özellikle mübadeleden kurtulan kesimin yaşam alanını bitirmeye dönüktü. Şunu söyleyebiliriz: hiçbirinin yüzyıllardır süren ‘azınlık’ algısının ve devlet politikasının dışında yaşanmadığı nettir. Tüm provokatif devlet politikalarına rağmen Rum halkı sağduyusunu hiçbir zaman yitirmedi ama sonuç da alamadı. Devleti değiştirmeye dönük bir gelişme yaratmadı. Çünkü devlet politikalarını sindirmiş-bastırılmış Rumlar da bu psikolojiye önemli oranda adapte oldular, azınlık olmayı kabul ettiler.

Toplum birçok kesimden meydana gelir, saf bir toplum yoktur. Klandan kabileye, aşirete, etnisiteye, ulusa geçtikten sonra saf bir form yoktur. Bunu bilerek, bu toprağın asli unsuru olduğunu ve her birimiz kadar yaşama (özgürce, kendi inancı, kültürü, iradesiyle) hakkı olduğunu, bu hakkın da ancak diğer halklarla kardeşçe bir mücadele ile kazanılabileceğini ve bunun için ortak mücadele gerektiğini bilmeli.

Kiriyle-onuruyla, kanıyla-teriyle, bayramıyla-yasıyla, bu tarih bizim, bu coğrafya bizim ve bu insanlık ‘azınlık’ tanımaz. Çok’un Az’dan üstünlüğü yoktur, ‘Büyük İnsanlık’ çoklar üzerine değil, Büyük Yaşama doğru birlikte yürümek üzerine kurulacak. Bu kuruluşta en çok yer edinmesi gereken şüphesiz -hem olumlu hem olumsuz anlamıyla- uygarlığın büyük taşıyıcısı olan Rumlar’dır. Rumlar’ı Kürtlerle, Araplarla, Türklerle, Aleviler-Sünnilerle, Anadolu’yla-Mezopotamya’yla, tarihiyle yani binlerce yıl öncesinde olduğu gibi ve yenileyerek insanlığın büyük mirasından sonuç çıkararak buluşturmak, tekrar kardeş kılmak gerekiyor.

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info - www.navendalekolin.com - http://kursam.com/index.html

 

                                                                             

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): KENDI  YURDUNDA  YUZYILLARCA  AZINLIK  OLMAK  RUMLAR  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.