AB-ABD ÇELİŞKİLERİ VE KÜRTLER
Politik Analiz / 19 Mayıs 2016 Perşembe Saat 08:02
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Siyasi arenada Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD gibi Kapitalist Modernite'nin temel güçleri, diğer bir tarafta ise Demokratik Modernite'nin öncülüğünü yapan Kürt Halkı belirleyici güçler olarak bulunuyor. Suriye ve Irak'ın yeniden şekillenmesinde iki modernite arası çelişkiler açıkken, Kapitalist Modernite güçlerinin arasında da çelişkiler görmek mümkün. Klasik bir ''soğuk savaş'' bakışıyla bile bir tarafta ABD, AB ittifakı, buna karşı Rusya bloku bulunduğunu görmek zor değildir

Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilme sürecine tüm uluslararası güçlerin dahil olduğu tartışılmaz bir konu olurken bu sürece dahil olan birçok gücün-başta uluslararası güçlerin-diplomatik faaliyetleri sürmektedir. Siyasi arenada Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD gibi Kapitalist Modernite'nin temel güçleri, diğer bir tarafta ise Demokratik Modernite'nin öncülüğünü yapan Kürt Halkı belirleyici güçler olarak bulunuyor. Suriye ve Irak'ın yeniden şekillenmesinde iki modernite arası çelişkiler açıkken, Kapitalist Modernite güçlerinin arasında da çelişkiler görmek mümkün. Klasik bir ''soğuk savaş'' bakışıyla bile bir tarafta ABD, AB ittifakı, buna karşı Rusya bloku bulunduğunu görmek zor değildir.  Ancak ABD ve Rusya arası gerçekleşen anlaşmayla birlikte bir ateşkesin sağlanması sonrası ortaya çıkan bazı ilginç gelişmeler oldu. Fransa, Almanya ve İngiltere, sağlanan ateşkesten kısa bir süre sonra Türkiye ile ortak bir toplantıda düzenleyerek Suriye'nin geleceği ve mülteci krizi hakkında görüştüler. Burada şu sorulması gerekiyor: “AB ülkeleri Rusya ile ABD'nin birbiriyle yakınlaşmasından rahatsız mı oluyorlar? Hatta çelişkiler bulunuyor mu?”  Bu soruyu doğru cevaplayabilmek için, ABD ve AB'nin Ortadoğu ve Rusya'ya yönelik stratejileri aydınlatıcı olacaktır. ABD ve AB'nin görüş ayrılıkları, başta Rusya ve Türkiye'ye yönelik, başka konularda da var mı, varsa nasıl yansıyor?

ABD, AB ve Rusya

Rusya-ABD ilişkilerini “soğuk savaş” resmiyle bakmak artık geçerli değildir. İki ülke dünya hegemonyası için yarışan, birbirine sonsuz düşman olarak değerlendirmek sınırlı kalıyor ve ABD-Rusya ilişkileri arası kırk yıllık bir dönemi dar bir şekilde tanımlıyor. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Rusya'nın konumu ve devlet yapısı da büyük değişimlere uğradı. Bu ABD-Rusya ilişkilerinde de yansımasını bulmuştur. Suriye'de ateşkese kadar varan son gelişmeler bu iki gücün aralarındaki ilişkileri sadece düşmanlık üzerinden kurulmadığını, çıkarlarını çelişkili olmasına rağmen ortak görüşlerde olduğunu göstermektedir. Kaldı ki tarihte benzeri Rusya-ABD ilişkilerinde önceden de yaşanmış bir durumdur. 2. Dünya Savaşında ABD Başkanı Roosevelt ile Sovyetler Birliği Lideri Stalin birlikte, başta Almanya ve sonra Japonya'ya karşı, ortakça hareket etmiştirler. Ancak bu ilişkiler Roosevelt'in yaşamını yitirmesiyle onun yerine Truhman'nin ABD Başkanı olmasıyla son bulmuştur. Truhman ABD'nin silah sermayesi etkisi altında 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Sovyetlere karşı sert tutum geliştirmiştir ve “soğuk savaş” olarak adlandırılan süreçte ABD-Rusya ilişkilerini belirlemiştir. Bu tamda Roosevelt ile Stalin arası ilişkilerden rahatsız olan İngiltere Başbakanı Churchill'in işine yaramıştır. İngiltere 2. Dünya Savaşında ABD ve Rusya ile ortakça faşizme karşı savaşmasına rağmen, bu ittifaka kaygılı yaklaşmıştır.  Churchill, ABD-Rus ittifakına karşı, Angelo-Sachsen ittifakını geliştirmeyi çabalamıştır ve büyük bir oranda başarmıştır. Sonraki gelişmeler artık “soğuk savaş” dönemi olarak tanınmaktadır. Fakat 1990 sonrası Rusya, ABD için “soğuk savaş” anlayışı şeklinde bir tehdit oluşturmamıştır ve ilişkilerde yumuşamalar yaşanmıştır. ABD'nin 2015 Ulusal Güvenlik Raporunda Rusya, ABD'nin güvenliği için bir tehdit olarak ele alınmamıştır. Enerji Kaynakları, Ekonomi gibi konular ABD'nin son raporunda daha fazla ön plana çıkıyor. Bu konularda ağırlıklı Çin ve Asya Pasifik Bölgesi kritik bölgeler olarak değerlendiriliyor. Fakat Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler ise Rusya'yı hep bir tehdit olarak görmüştürler. AB içinden etkili olan ülkelerin hepsi Rusya'ya yönelik saldırılar geliştirmiştir. 1818'de Fransa Napoleon'nun diktası altında Rusya'ya karşı bir fetih saldırısında, İngiltere 1852 Kirim'de ve 1914 1. Dünya Savaşında ve 1941 ise Hitler Almanya'sı Rusya'ya karşı fetih saldırısında bulunmuştur. Bugün Ukrayna krizi ve AB'nin Doğu Avrupa'ya yayılma politikaları bu fetih saldırılarıyla benzerliği çarpıcıdır. Fransa, İngiltere ve Almanya toprak zenginlikleri açısından fakir ülkelerdir.  Böylece enerji politikasında hep dışarıdaki güçlere muhtaçtır. Başka ülkeleri ya sömürmesi gerekiyor ya da ittifaklar kurması gerekiyor. ABD bu konuda daha esnektir. AB için “Doğu'ya Açılma” politikası kendi enerji ekonomisi için kaçınılmaz bir temel unsurdur. Güneş ve rüzgar enerjisi gibi alternatif enerji kaynaklarının henüz yeterli bir şekilde gelişmemesi ve dünya ekonomisinin temelinin petrol ticareti üzerinden kurulması, AB'yi Ortadoğu ve Rusya'nın enerji kaynaklarına muhtaç kılmakta. Aynı zamanda Rusya'ya çok bağlı kalmakta istemiyor ve alternatif arayışlarda da bulunup, Rusya'yı da kendisine bağlı kılmayı çabalıyor. Zaman zaman askeri girişimler ile Rusya'yı anlaşmaları zorlayarak, diplomasi ve siyasi yöntemler de başvuruyor. Ancak Fransa, İngiltere ve Almanya gibi AB ülkelerinin dış politikada Rusya ve ABD ile yarışamamaları, ortak bir siyaset geliştirilememelerine bağlıdır. Ortak bir siyaset geliştirme çabalarında bulunmalarına rağmen, temel sorunlarda ortaklaşmalar görünmemektedir. Mülteci krizinin derinleşmesi ortak bir AB stratejisini oluşturmakta daha da zorlaştırmıştır. AB'nin ABD'yle esas çelişkileri bundan kaynaklanmaktadır. Rusya'nın güç kazanması, ABD'nin Rusya'ya yakınlaşması AB çıkarlarına zarar veriyor. Rusya ve ABD dünya politikasını belirlerken AB ülkeleri eski etkinliklerini gösteremiyorlar ve kendi devlet çıkarlarını koruma çabalarıyla dar kalıyorlar. AB kendisini bu konuma getirmek isterken, ABD ve Rusya'nın ortakça hareket etmesi bu çabaları zorlaştırmaktadır. Avrupa Birliğinin baş stratejik araştırma merkezlerinden biri olanı “Avrupa Güvenliği Araştırma Merkezi” adında stratejik araştırma merkezinin açıklamış olduğu bir raporda bu çelişki neredeyse açık bir şekilde ifade edilmiştir. Stratejik araştırma merkezi kendi raporunda ABD'nin 2015 yıllı Ulusal Güvenlik Raporuna değinerek, Rusya'nın bir baş tehdit olarak görünmemesini eleştiriyor. Fransa, İngiltere ve Almanya'nın bu günlerde Suriye hakkında neden ortak bir zirve oluşturdukları daha aydınlatılmıştır. Bu araştırma merkezi AB ülkelerinin güvenlik, dış politika ve birçok temel sorunda ortak bir AB stratejisini geliştirmede etkin oluyor. Baştaki soruya dönülürse –“AB, ABD-Rusya anlaşmasından rahatsız mı?”- Evet rahatsız.

ABD Rojava İle Türkiye Arası Denge Sağlamaya Çabalıyor

Türkiye bir NATO ülkesi olarak, ABD ve AB'nin çıkarlarıyla organik bir şekilde bağlıdır. Türkiye AB'nin güvenlik politikası için stratejik önem taşımaktadır. AB'nin Ortadoğu politikası büyük bir oranda Türkiye üzerinden şekillendiriliyor. AB için Türkiye her zaman Ortadoğu'ya ekonomik giriş kapısını oluşturmuştur. Mısır, Suudi Arabistan, Libya ve Tunus İngiltere, Almanya ve Fransa için başta petrol kaynakları olarak bu konumu korurken, Türkiye'nin Batı'ya kültürel yakınlığına dayanarak diğer Ortadoğu ülkelerden daha fazla önem taşıyor. Ancak ABD'nin petrol ve gaz rezervleri sadece Ortadoğu kaynaklarıyla sınırlı değil. AB ülkeleriyle karşılaştırıldığında, ABD kendi topraklarında çok daha fazla petrol kaynakları bulundurmaktadır. Asya Pasifik Bölgesi ABD için daha hayatidir. Ancak Türkiye'nin anlamsız olduğu söylenemez, sonuçta bir NATO ülkesidir, “kaybedilmemesi” gerekir. Ancak Türkiye'ye yönelik esnek davranabiliyor. Muhtemelen Türkiye'nin yeniden dizayn edilmesini de düşünüyordur. Siyasi alanda da görünen budur. Özellikle Rojava, PYD ve YPG politikasında ve Türkiye'nin yaklaşımlarında bu çelişkiler açıkça ortaya çıkıyor.  ABD, YPG'ye Türkiye'nin aksine destek vermeyi sürdüreceğini bildirdi. Anlaşılıyor ki, ABD Suriye'de dizayn etmekten vazgeçmedi. Ancak kendi politikasını gerçekleştirmek için yerel bir güce dayanması gerekiyor. Kendince geliştirdiği muhalif grupları eğitme projesi tasfiye oldu, Rejime arası zaten destek bulunmamaktadır. Zaten iki kesimde Suriye'nin geleceğini belirleyen kesimler değildir. Asıl Suriye'yi yeniden inşa eden güç Kürtlerdir. ABD bunu görüp Suriye'de Kürtlere dayanan bir politika yürütmek zorunda kaldı. Suriye'nin geleceğini Kürtlerde ve Rojava'da gördü. Bu çerçevede ittifak ve anlaşmalarda bulundu. Bunun dostça yaklaşımlar olarak görmemek gerekiyor. ABD çıkarlarını sağlaması için gerekenini yapıyor. Aynı zamanda ise Türkiye'yi kaybetmek istemiyor, saldırganca davranıyor ve bir idare diplomasisi yürütüyor. Fakat Fransa, Almanya ve İngiltere'nin yaklaşımları daha ilginçtir. İngiltere Başbakanı Cameron'un “Biz PYD'yi Kürtlerin temsilcisi olarak görmüyoruz”, Almanya Başbakanı Merkel'in benzeri açıklamaları dikkatle izlenmesi gerekir. Bunlar Türkiye'yi destekleyen sözlerdir. Mülteci krizini çözme temelinde Türkiye ile ittifakının geliştirilmesi de Türkiye'yi uluslararası arenada destekleyen adımlardır. Almanya Başbakanı Merkel'in Türkiye ile anlaşmanın sağlanmasını, mülteci krizinin çözülmesi için vazgeçilmez olarak değerlendirmesi, AB ülkelerinin Ortadoğu politikasında Türkiye ile işbirliğinden ısrarlı olduklarını gösteriyor. Bu hususu sadece mülteci kriziyle sınırlı tutmamak gerekiyor. Ekonomik çıkarlar da önem taşımaktadır. Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan, Suriye politikalarını ortakça yürütmektedirler. AB'nin Türkiye'nin Suriye politikasına karşı çıkmak, Suudi Arabistan'ın Suriye politikasına karşı çıkmak anlamına geliyor- ki buda AB'yi petrol ile besleyen temel ülkeye karşı gelmek anlamına geliyor. AB ülkeleri bunu şimdilik göze alamazken, ABD bu konuda kendi kaynaklarına dayanarak daha rahat bir şekilde siyaset şekillendirebiliyor. Rusya'nın konumu da ABD'ninkine benzerdir.

Kaynak olarak yine Avrupa Birliğine bağlı “Avrupa Güvenliği Araştırma Merkezi” adında stratejik araştırma merkezinin raporunu esas alabiliriz. Raporda şu ifadeler yer buldu: “Biz Türkiye'yi de planlarımıza dahil eden ortak bir çıkar politikası, hem sınır güvenliğimiz açısından, hem Ortadoğu'daki diğer müttefiklerimizi sağlama ala bilmemiz için, geliştirmemiz gerekir.” ABD'nin Ulusal Güvenlik Raporundaysa Türkiye söz konusu bile edilmemiştir. Toparlarsak, AB Türkiye'ye muhtaç, ABD ise Türkiye'yi bir NATO ülkesi olduğu için kaybetmek istemez, ama çıkarları temelinde daha esnek davranma kabiliyetinde. 

Kürtler Çelişkileri Fırsata Dönüştürebilir

AB ve ABD arası yaşanan çelişkilerden faydalana bilecek güç ise, Demokratik Modernite güçleri olmaktadır. Temel çelişkilerin merkezinde Suriye ve Türkiye bulunuyor. Rojava devrimin gelişmesi ardından yönetim modeli-şeklini getirdi. Elbette buna Rojava hakları ortak karar vererek federal bir Suriye tartışmaları başlarken, tartışmaların başlamasıyla birlikte, Kürtler ve demokratik güçlerini DAİŞ çetelerine karşı savaşan en etkin güç olarak değerlendirmek dar kalıyor. Demokratik güçler siyaseti ve Suriye'nin geleceğini şekillendiren güçlerdir. ABD ve Rusya da bunu görüp çıkarlarını buna göre düzenleyerek anlaşabildiler. AB, Rojava ve demokratik güçleriyle ortaklaşmaya kuşkuyla yaklaşarak, siyasi bir irade olarak görmüyor-görmekten çekinir pozisyonda duruyor. AB ülkelerinin en büyük yaptığı hata bu konuda PYD ve Rojava temsilcilerini, Suriye müzakerelerinde Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ın baskılarına boyun eğerek, uzak tutmak oldu. Bu ABD ve Rusya'yla çelişkileri daha da derinleştirdi. AB'ye kalan yol Türkiye'yle anlaşmak oldu. Kaldı ki Türkiye'de kendisini hem dışarıda hem kendi devlet sınırları içinde Kürtlere karşı başlatmış olduğu savaşın sonucu olarak dünya kamuoyunda ve siyasi alanda yalnızlaştırmıştır. AB ülkeleri için de Kürtleri ve demokratik güçleri tanımama politikasından ısrar etmek aynı sonuçlara yol açacaktır.

Kürtler artık Suriye'nin şekillenmesini belirleyen kesim olarak ortaya çıkarken, Türkiye'de de gelişen süreçle benzeri bir gelişme görünüyor. AKP'nin çöküş sürecine girmesi, Kürtlerin ve demokratik güçlerinin yükselmesiyle bağlantılıdır. Yeni bir Türkiye'yi şekillendirilen güç artık demokratik güçlerdir. Rusya ve ABD bunu kısmen kabul etmiştir. AB ülkelerinin de bunu kabul etmesi gerekir. Kürtlerin ve demokratik güçlerinin taleplerini, üçüncü bir güç olarak siyasi iradelerini kabul ederlerse, siyasi alanda da güç kazanacaklardır. Rusya ve ABD ile de ortaklaşmaları da kolaylaşacaktır. Kürtler ve demokratik güçler de siyasi kazanım elde etmiş olacaklar. Gerçekleşmese de Kürtler ve demokratik güçleri direnişlerini daha zor olsa da sürdüreceklerdir ve kendi sistemlerini inşa etmeye devam edeceklerdir, AB ülkeleri ise Türkiye'nin bugünkü konumuna benzer bir duruma düşerler. Artık Ortadoğu halklarının iradelerini görmeden-geçerek bir siyaset Ortadoğu'da yürütülemez.  Ortadoğu’da halkların iradelerini tanımadan siyaset yürütmenin modasının eskidiği ortadadır.

Fardin Hosseînî-New York/Queens

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info - www.navendalekolin.com

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): AB-ABD  CELISKILERI  VE  KURTLER  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.