ÖZYÖNETİMLERE TOKİ KUŞATMASI
Araştırmalar / 04 Şubat 2016 Perşembe Saat 10:23
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürdistan kentleri üzerlerindeki demografik, ekonomik, kültürel ve yönetimsel baskıların ardından askeri baskılara karşıda sınanmaktadır. Cizre, Nusaybin, Silopi, Silvan ve Sur’da öz savunma güçlerinin ve ya yeni adıyla YPS’nin faşist hükümet çetelerine karşı gösterdiği çetin direniş tarihe Kobane ruhuyla yazılıyor

Binlerce yıllık insanlık tarihinin referanslarıyla ve ideolojik dersleriyle derinleşen Kürt özgürlük hareketi devletçi, şehir merkeziyetçi ve iktidarca zihniyeti mahkûm etmiştir. Halk nezdinde bilince çıkan bu farkındalık Özyönetim ilanlarıyla birlikte dağlar, ovalar ve nehirlerden sonra bu zihniyetin kentlerden de defedilmesini amaçlamaktadır. Kürdistan kentleri üzerindeki baskının yoğunluğu ve vahşeti aslında sistemin çaresizliği ve yıkılışının izleridir. Bir asırlık modernleşme serüveni ile ulus-devlet zihniyetinin Kürdistan’da sürdürdüğü asimilasyon politikaları, devlet bürokrasisinin yıkıcılığı ve askeri donanımın baskısı Kürdistan’ı  adeta hapsetmiştir. Türk devletinin cumhuriyet tarihi boyunca bu baskı politikasına yön vermiş 1926 tarihli Şark Islahat Planı’nda Kürdistan’ın nüfus yapısının Kürtler aleyhine nasıl bozulacağı, asimilasyon ve kültürel soykırımın nasıl gerçekleştirileceği ortaya konulur. Kürdistan’ı kabaca tasfiye etme, zorunlu göçe tabi tutma gibi politikalarına son çeyrek asırdır beyaz asimilasyon politikası da eklenmiştir. Böylelikle GAP gibi projelerle bölge kaynakları merkezileştirilip sömürülürken, kurulan kalkınma ajanslarıyla bölge ekonomisi geçirgen sermayeye entegre edilebilecektir. Kentler de dönüşüme uğratılarak yerinde asimilasyonun araçları haline getirilecektir. Devlet bu stratejiyle hem kaynağı merkeze aktarabileceğini, hem kapitalist ilişkilerin güçlendirilmesiyle toplumsallığın direncini kıracağını hem de halk hareketlenmelerinin ve demokrasinin belini bükeceğini düşünmektedir.

Özyönetim Direnişi ve Kentler

Kürdistan kentleri üzerlerindeki demografik, ekonomik, kültürel ve yönetimsel baskıların ardından askeri baskılara karşıda sınanmaktadır. Cizre, Nusaybin, Silopi, Silvan ve Sur’da öz savunma güçlerinin ve ya yeni adıyla YPS’nin faşist hükümet çetelerine karşı gösterdiği çetin direniş tarihe Kobane ruhuyla yazılıyor. Kent yurttaşlarının örgütlülüğüyle birlikte kentin kendisini de varlıklarına nasıl siper edebildiklerinin örneğidir. Halk ayaklanmalarının etkinliği kentlerin mimari yapılanmalarıyla her zaman ilintili olmuştur. Napolyon 1848 Paris Komününü kanla bastırdıktan sonra bütün Paris’i yıktırıp şehri yeniden planlamış ve o büyük caddeleri, bulvarları yaptırmıştı. Böylelikle muhtemel iç savaş ortamında tanklarının namluları halkın yatak odasına kadar erişebiliyordu. Aynı şekilde Lice’nin geniş caddeleri çetelerin hareketini kolaylaştırırken Sur’un dar sokakları kentin bizzat kendisine siper potansiyeli kazandırıyor. Kent merkezleri ordu tarafından işgal edilmesi gereken hedefler olarak görülüyor. Kısmen başarılı oldukları alanlarda yediden yetmişe siviller katlediliyor ve zırhlı araçların arkasına bağlanılarak sürükleniyor. Hakimiyet alanını muhafaza etmek isteyen çeteler Silvan’da yaptıkları gibi şehrin ortasına karakollar inşa ederek keskin nişancılarını yerleştiriyor. Bu yöntemi sözde sıkı yönetimin ilan edildiği diğer kentlerede uygulama gayretindeler.


Kürdistan’da yapı politikası ve TOKİ

Kürdistan kentlerini tarumar ettikten sonra yeniden açık cezaevi ya da “cezakenti”  olarak tasarlayıp inşa etmek isteyen hükümet uzun vadeli politikalara yöneliyor. Taşeronluğunu ise 27 Aralık yolsuzluk haftasında tüm kirli işleri ortaya çıkan TOKİ üstleniyor. 2000’li yıllardan itibaren, hem yaptığı projelerle kentleşme politikalarını yönlendiren resmî bir “kurum” hem de yatırımları ve ortaklıklarıyla bir “şirket” gibi hareket eden TOKİ, yapılan yasal düzenlemelerle kentsel uygulamalarda tekel haline gelmiştir.  Çalışma alanı Kürdistan olduğundaysa özel savaşın “taşeron”u görevini üstlenmektedir. Kuzey Kürdistan'da 2012 verilerine göre mevcut bin 300 karakol sayısına 2008'den bu yana Milli Savunma ve Jandarma Genel Komutanlığı'nın TOKİ ile yapmış olduğu protokoller uyarınca yaklaşık 341 karakol daha planlandı. Bu sayı ile sınır hatları dahil Kuzey Kürdistan'da mevcut karakol sayısı bin 600'ü aşıyor. Kuruluş amacının alt gelir grubuna yönelik konut ihtiyacını sağlamak olduğunu unutan TOKİ bugüne kadar ortaya koydu konut yapılarının da sadece %7 si alt gelir grubuna sunulmuştur.  Bu politikanın başlıca zararlarını sayacak olursak;

•             Bakur Kürdistan’da şimdiye kadar inşa edilmiş toplu konut projeleriyle kültürel birikimi yok ederek Kürtler kendi gerçekliğinden ve toprağından koparılıp kutulara hapsedilmiştir. Üretimden ve topraktan kopan analarımız geleneğimiz gereği kendi ekmeğini bile yapamaz durumdadır.

•             Zorla evlerinden çıkarılan yurttaşlar kredi borcu altına sokularak ev sahibi yapılıyor ve altından kalkamayınca çareyi kendisine borçla aldırılan evi satıp metropol çeperlerine gitmekte buluyor.

•             Kentlerin dışına yapılan toplu konut bölgeleri “uydu kent” , “yeni yaşam” söylemleri ile pazarlanarak özellikle Amed halkı orta sınıflaştırılmak isteniyor. Kent merkezi ise kriminalize edilerek imhaya sürükleniyor. Kentsel, sınıfsal gerilim tırmandırılıyor.

•             Mimari, kültürel ve tabii varlıklar tahrib edilerek binlerce yıllık değerler ayaklar altına alınıyor. Hevsel bahçelerinin ranta açılmasından tutalım devlet terörünün direk tahribatına maruz kalan mimari yapılara kadar bu saygısızlığı görmek mümkün. Tahir Elçi’nin son anlarında Dört Ayaklı Minarenin yanında kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştığı konuda tam olarak buydu.

Her şey bir kenara, TOKİ’nin Van depremindeki tutumu bile devlet politikalarının içyüzünü ve samimiyetsizliğini ortaya çıkarmaya yeter. Binlerce insanın barınabileceği halihazırdaki TOKİ konutlarına depremzedeler sokulmamış neredeyse bir yıl açıkta bırakılmıştı. Olağan üstü hal ilan edilmemiş, hiçbir kaynak seferber edilmemiş, uluslararası yardım kabul edilmemiş ve halk soğuk havada ölüme bırakılmıştır.

Tüm bu kentsel mekan üzerinden imha ve asimilasyon politikaları şimdilerde direniş merkezlerinde halk gücünü kırmanın aracı olarak görülüyor yaşanan çatışma ortamı da uzun vadeli kırım politikasının uygulanması için bahanedir.

Sur planı

Sur ilçesi, bir süredir kentsel dönüşümü konuşuyordu. 2010’da, başlayan çalışmalarda, 330 yapı yıkıldı.  Tepkilerin ardından yıkımlar durdu. 2012’de ise Bakanlar Kurulu’nun kararıyla riskli alan ilan edildi. Devlet ablukası ve sokağa çıkma yasağıyla beraber yaşanan çatışmalar sonrasında ise kentsel dönüşüm yeniden gündeme geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve TOKİ beraberliğinde yürütülen projede Sur için konuttan çok ticari bölge düşünülüyor. Sur’un sit alanı olmasından dolayı UNESCO Koruma Koruma kurlu izni olmaksızın düzenlemeye gidemezler. Bu yüzden çatışma ortamını bir yandan da fırsat olarak görüyorlar. DAİŞ’in antik Palmira kentine yaptıklarını AKP hükümeti Sur’a yapmak istiyor.Hem siyasi iradeyi kırmak hem de halkı tasfiye ederek Kürdistan’ı rant alanına çevirmek istiyor.

Sonuç olarak denilebilirki Cizre, Nusaybin, Silopi, Silvan ve Sur halkı sadece eli silahlı hükümet çetelerine karşı direnmiyor aynı zamanda tüm devlet aygıtlarına direndiği gibi onun yasal kılıflara büründürülmüş tasfiyeci, lağvedici kurumlarına da direniyor. Bunların başındaysa TOKİ yer alıyor. Tarih boyunca Kürt coğrafyasının değerlerine çeşitli amaçlarla ve araçlarla saldırıldı. Nasıl silahla tankla tüfekle geldiklerinde başarısız olduysalar iş makineleriyle geldiklerinde de aynı hezimete uğrayacaklardır. Başta YPS sonra tüm halk olmak üzere bu değerlerin bekçisi olunacak ve meşru özsavunma hamlesinin merkezine alınacaktır.

Berken Sîpan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info - www.navendalekolin.com

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): OZYONETIMLERE  TOKI  KUSATMASI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.