Karayılan: Sürece Seyirci Kalmayız, Çözümü Dayatacağız
Röportajlar / 03 Mart 2010 Çarşamba Saat 09:48
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türkiye’nin ‘yeniden dizayn’ edildiği bu sürece seyirci kalmayacaklarını,

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türkiye’nin ‘yeniden dizayn’ edildiği bu sürece seyirci kalmayacaklarını, Kürt meselesinin çözümünü dayatacaklarını söyledi.

“Pratik adım atılmadan söylenenlere inanmayız” diyen Karayılan, AKP çizgisinde çözüm olmadığını belirterek,‘’İlker Başbuğ’un komutasındaki ordu ile AKP’nin Kürt sorununa bakışı arasında bir fark yoktur. Bize karşı yürütülen mücadele konseptinde tüm taraflar birleşmiş bulunuyor’’ dedi.

ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türkiye’de yargı-ordu-iktidar üçgeninde yaşanan gelişmeler ile PKK ve Kürt sorunu etrafında yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. Karayılan, devletin ilgili kurumlarını ciddi olmaya çağırırken, çözüm için hükümetten pratik adım istedi. Türkiye’de bir dizayn olacaksa Kürtlerin de bunun içinde yer alacağının altını çizen Karayılan, gerilla da yeni dönemde bir yenilik olacağının işaretlerini verdi. Karayılan, “Tüm güçlerimizde bir yenilenmeyi öngörüyoruz” dedi.

Karayılan Türk ordusunun başka güçlerin katılımı olmadan sınırötesi operasyon yapmasının zor olduğunu da sözlerine ekleyerek, “Yani sınırötesi bir harekatı Türk ordusu tek başına yaparsa yenilir. Adım bile atamaz” vurgusunu yaptı.

İşte Karayılan’ın sorularımıza verdiği yanıtlar:

DEVLETTE BİR DİZAYN SÜRECİ YAŞANIYOR

*Türkiye’de generallere yönelik operasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz_ Türkiye kabuk mu değiştiriyor?

-Açık ki Türkiye Cumhuriyeti Devletinde bir dizayn süreci yaşanıyor. Bir yeniden yapılanma projesi temelinde bu operasyonlar yapılmaktadır. Bize göre öyle tek taraflı işte sivilleştirme ya da demokratikleşme çabalarından ziyade Türkiye Cumhuriyeti sistemi bütün boyutları ile bir tıkanmayı yaşıyor. Sistemin olmazsa olmaz bir biçimde yenilenmeye, değişime ihtiyacı vardır. Sistem tıkanmış ve bir dökülmeyi yaşıyor. Tıkanan sistem içerisinde çeşitli yozlaşmalar, çürümeler ve sistem anlayışına göre sapma pratikleri de yaşanmış. Bu temelde bir yeniden dizayn süreci yaşanmaktadır. Bu konuda uluslararası sermayenin, özellikle ABD’nin belirleyici rolünün olduğunu düşünmekteyiz. Süreç böyle gelişiyor.

ORDU UYARILMIŞ OLABİLİR

Elbette ki Kürdistan’daki direniş hareketimizin geliştirdiği ulusal demokratik direnişin yenilmemesi, başarılı bir mücadele sürecini geliştirmesi böyle bir operasyonun zeminini yaratmıştır. Eğer bu generalle ya da bir bütün olarak ordu gerilla karşısında başarılı olsalardı kimse yanına yaklaşamazdı. Ama ortada başarısız bir ordu gerçeği var. Böyle olmasına rağmen kendisini çok farklı gösterme durumu yaşanmış. Yani biz geçmiş pratikte de biliyoruz. Mesela başarısız bir operasyon ardından birbirlerine madalya takma gibi yalandan senaryolar oluşturduklarını biliyoruz. Ama tüm bunlar bir yere gelip dayanmış, tıkanmıştır. Ordunun bu duruşu artık sistem üzerinde bir yük olmuş durumda. Siyaset üzerinde ileri düzeyde bir ağırlığı var, vesayeti var. Bu uluslararası sermaye güçlerinin çıkarları ile tam bütünleşmemekte. Çünkü onlar Türkiye’ye bir rol vermişler, bir misyon biçiyorlar. Bu misyona göre Türkiye’nin daha da sivilleşmeye ihtiyacı var. Bu açıdan ordunun uyarılmış olduğu ihtimali zaten yüksek gözüküyor. Bu çerçevede bu orduya el atılabilinmiştir.

Fakat dikkat çekici diğer bir özelliği var. Bu çok önceden planlanmış, hatta belki zamanı da belirlenmiş, adım adım uygulanan bir pratiktir. Bir planlamadır. Torbanın ağzını bir kerede açmıyorlar, yavaş yavaş açıyorlar. Ergenekon’dan başladılar. Şimdi bu Balyoz operasyonuna bulaşanlar herhalde Ergenekon’dan biraz farklı kesimler oluyor. Yani giderek Ergenekon’u da aşan düzeyde genişlettiler. Bu önceden planlanmış bir operasyonel projedir. Fakat bunun en çarpıcı yanı, her bir Ergenekoncu veya birkaç emekli generale karşı operasyon yapıldığında gündem oluyor, o gündemin altında Kürt demokratik siyasal alanına dönük kapsamlı bir yönelim gerçekleşiyor.

KÜRT HAREKETİNİ DE BALYOZ GÖLGESİ ALTINDA TASFİYE ETMEK İSTİYORLAR

* Türkiye’de hükümete karşı darbe girişimi iddiasıyla hemen her operasyonda Kürt siyasetçilerine yönelik olarak bir operasyon çekiliyor. Bu tesadüfü mü?

- Bu çarpıcı bir özelliğidir operasyon planlamasının. Buradan da anlaşılıyor ki bu operasyonları yapan güç, özenle düşünmüş, taşınmış. Diyelim mesela, bir operasyon başlatılıyor, bilmem kaçıncı dalga, sonra bir bakıyorsun ki 50-60 Kürt siyasetçisi hiç yere yakalanmış içeri atılmış. Dikkat ederseniz bugün dünya bu generallere yapılan operasyonları konuşuyor, kimse 1500’ü aşkın Kürt siyasetçisinin hiç yere yakalanıp Türkiye cumhuriyeti devleti tarafından zindana atılmasını tartışmıyor. Niye? Çünkü gölge altında yürütüldü. Hep senaryolarla. İşte bu kadar belediye başkanı tutuklu. Mahkemelerde insanlara gizli tanık adı altında, örgütlenmiş, işkence yapılmış, zorla ifade imzalatılmış. Bunlar işte mahkemelerde itiraflar yapıyorlar, Şırnak’ta olduğu gibi.

Halkımıza karşı ciddi bir saldırı durumu var, siyasal soykırım dayatılıyor. Tüm bunlar Ergenekon veya Balyoz operasyonlarının gölgesi altında dünya kamuoyundan gizleniyor.

Ben tüm bunlardan hareketle şunu rahatlıkla belirtebilirim: Bu operasyon süreci planlı bir süreçtir, Türkiye’yi bir yerden başka yere götürme çerçevesinde yürütülen bir süreçtir. Belki AKP bundan kendine pay çıkarıyor ama esası öyle değildir. Farklı güçlerin yönlendirdiği bir süreçtir. Bu süreç gelişecek ve Kürt özgürlük hareketi de bu süreçle birlikte tasfiye edilmek istenecektir.

* Dalga operasyonları ordunun ve yargıya paralel olarak Kürtlere, solculara ve aşırı İslamcılara yönelik olarak yapılıyor. Bazen de birbiri ardına geliyor… Tümü bir planın parçası mı?

-Sözüm ona sivri uçları törpüleme faaliyetleridir. Yani ordu içerisindeki sivri kesimleri sınırlandırma ve bir de tabi bu kesimler biraz deşifre olmuş, artık bir ağırlık haline gelmiş kesimler oluyor. Bunlara yönelme var. Bu proje çerçevesinde PKK’yi de tasfiye etme. Yani böyle konsept temelinde yürütüldüğü açık. Şimdi bu konuda bizde bazı bilgiler var.

BİZDE BAZI BİLGİLER VAR

*Ne gibi bilgiler?

-Yeni bir organizasyon. Derin devlet mahiyetinde yeni bir organizasyon geliştirilmek isteniyor. Bu organizasyon etkili bir biçimde devrede. Bunun ne kadar bu operasyonlarda etkili olup olmadığını net olarak söyleyecek durumda değilim. Ama devlette giderek diyelim, egemen olmaya çalışan yada öyle bir süreci hızla ilerleten, derin devlet yada başka bir güç de denilebilir veya bir güç durumu söz konusu. Bunun için de Türkiye’yi dizayndan geçirerek, yeni bir noktaya götürme projesi çerçevesinde yürütülüyor. Bu işin bir boyutu.

Diğer bir boyutu da var. Bunu söylerken hiç mi aralarında çelişki yok. Yani mademki en üstte, tepeden bir güç yürütüyorsa, hepsi kabul etmişse, şakır şakır yürüyor. Öyle de değil yani. Bu yeni dizayn sürecinde her kurum yerini korumak, daha etkili olmak da istiyor. Bu açıdan yeni süreçte etkili olma mücadelesi var. Bu bir iktidar kavgası şeklinde, karşılıklı çekişme, karşılıklı hamleler şeklinde cereyan eden bir durum. Bir proje var. Bu proje içerisinde her bir güç kendisine daha az dokunulmasını ve daha fazla etkili olmayı hedeflemektedir. Mesela AKP tüm kurumlar üzerinde etkili olmak istemektedir. Türkiye’de güçler var. Bu güçler ekseninde pozisyon alan kurumların birbiriyle çekişmesi ve çatışması gerçeği de var.

* Türkiye değişecek mi?

- Belli ki değişecek. Değişim artık zorunlu bir biçimde kendisini dayatmış bulunuyor. Bu güçler arasında yeni bir düzenlenişe ihtiyaç var. Yeni bir ortak mutabakata ihtiyaç var. Şimdi bu güçler kim? Türkiye’de birinci güç kesimi, ulusalcı, milliyetçi kesimdir, devletçi kesimdir, statükocu da diyebileceğimiz kesim, sistem içerisinde etkilidir. MHP, CHP bu eksende siyaset yapıyor. Yargı kurumunda, ordu kurumunda, daha değişik kurumlarda oldukça etkili bir eğilimdir bu kesim.

İkincisi olarak, bunun karşısında muhafazakar diyebileceğimiz bir kesim var. İşte bunun içinde AKP ve bir takım AKP’ye yakın değişik liberal veya muhafazakar demokratlar var. Yine sadece Fetullah cemaati değil, daha farklı cemaatler var. İşte bunların arkasında uluslar arası güçler de var. Uluslararası güçler Türkiye’nin yeni yüzünde bunlara rol biçmek istiyor. Ilımlı İslam çizgisi, muhafazakar demokratlar, cemaatler… bu biçimde bir doğrultu…

DEMOKRATİK TÜRKİYE EKSENİ

Üçüncüsü ise Türkiye’de bir güç konumunda olan, çok örgütlü olmayan, bizim de içinde yer aldığımız demokratik çizgidir. Demokratik güçler çizgisidir. Yani birincisi milliyetçi-ulusal çizgi, ikincisi muhafazakar çizgi ve bir de demokratik güçler çizgisi var. Şimdi bunların mücadelesi vardır. Bunlar ne olur? Kolay kolay yenişemezler. Eğer muhafazakar çizgi tek başına egemen olup bastırmak istese, bu kaos yaratır. Bu öyle kolay bir şey değil. Dolayısıyla çatışma bu eksende gelişecek. Fakat tek çözüm ortak bir mutabakata varmak, bir arada bulunma ekseninde yeni bir projede buluşmaktır. Bu Demokratik Türkiye ekseni olabilir. Bu herkesin kendi gücü çerçevesinde yer aldığı, kavga dövüşün değil, anayasal bir sistem içerisinde, herkesi bağlayan, yeni bir Anayasa ekseninde herkesin yer aldığı bir yeni mutabakat olabilir.

* Bu yeni süreçte Kürtlerin pozisyonu ne olacak?

- Elbette bunda Kürtlerin de bir yeri olmalıdır. Demokratik Özerklik projemiz uygun bir çözüm projesidir. Türkiye madem ki değişimi yaşıyor veya bu değişim süreci dayatılmış bulunuyor ve komple bir değişime ihtiyacı varsa, Demokratik Cumhuriyet ekseni ortak halka olabilir. Bunda Kürtlerin de yeri olur. Kürt sorunu da Demokratik Özerklik ekseninde çözümü öngören bir yaklaşım çerçevesinde Türkiye’nin yeni demokratik sisteminde yer alması mümkündür.

Diğer bir husus ise cumhuriyet daha baştan beri bazı kesimlere karşı hep mücadele yürüttü. Hatta geçenlerde Adalet Bakanı’nın bir konuşması vardı. Üstü örtülü konuştu. Ama bazı doğru şeylere temas etti: Cumhuriyet kuruluşundan bu yana hep kendine korkular yaratmış, hep fobiler yaratmış; Kürtler, solcular, İslamcılar… Türkiye artık bu korkularından sıyrılmak zorunda. Cumhuriyet bugüne kadar 86 yıldır bu üç çizgiye karşı savaş verdi. Ne oldu? Başarılı olmadı.

Türkiye’nin önce bu korkulardan arınması gerekiyor. Kendi kendisiyle barışık, bu temelde toplumsal uzlaşmayı yaşamış, topluma dayandırılan yeni bir Anayasal demokratik sistem artık gereklidir. Türkiye’nin bu biçimde kendini sorgulaması ve köklü bir değişimi yaşaması gerekiyor.

TÜM CUMHURİYET REFORMDAN GEÇİRİLMELİ

AKP de yargı karşısında zorlanmış. Başbakan yargı, yasama yürütme bir tarafa, her tarafa müdahale ettiğini söylüyor. Bir yönüyle doğrudur. Fakat yargı reformu geliştireceklerini söylüyor. Geçici bir tedbirden bahsediliyor. Bu kalıcı bir tedbir değildir. Sadece yargının reforma ihtiyacı yok, tüm Türkiye’nin reforma ihtiyacı var. Reforma ihtiyaç hisseden sadece bir veya iki kurum değil, cumhuriyetin kendisidir. Cumhuriyet böyle köklü bir gelişmeyi yaşamadan, Kürt toplumsal varlığını kabullenmeden bu ülkede siyasal İslam çizgi gerçekliğini kabullenmeden, sol çizgi gerçekliğini ve yine ulusalcı-milliyetçi çizgi gerçekliğini kabullenmeden bu toplum kendi kendisiyle barışık bir toplum olmaz. Hep bir tarafın öbür tarafı ezmeye çalıştığı, bir tarafın öbür taraftan korktuğu bir sistem olur. Böyle bir sistem olduğu zaman da demokrasi gelişmez, bunun için korkuların aşılması gerekiyor.

*Daha önceki açıklamalarınızda AKP’nin Kürt hareketini tasfiye etmeyi amaçladığını belirtmiştiniz. AKP iktidarı, yargı ve ordu arasındaki iktidar çatışmasında AKP’nin güçlenerek çıkması halinde Kürt sorununun çözümü daha da zorlaşmayacak mı?

-Bir mücadele var, üç ana çizgi temelinde. Belirtmiştim, dikkat ederseniz, Çetin Doğan mahkemesinde, tutuklama kararı açıklandığında ‘mücadele daha yeni başlıyor’ demiş. Öyle katı biçimde AKP kesin iktidar olacak diye bir şey yok. Bir düzeyin gelişmesi mümkün olabilir. Ama tabi bu süreçte AKP alabildiğine yararlanmak istemektedir. Karşıt güçleri geriletip en etkili güç olmak istemektedir. Böyle bir çabası kuşkusuz var ve bu konuda belli bir düzey de yakalayabilir. AKP’nin şimdiye kadar açığa çıkan politikalarında çözüm yoktur. Ama diyeceksiniz ki, öbür milliyetçi ulusal çizgide ne var? Orada bir şey yok, orada katliam var. Mesela şu Balyoz operasyonu çerçevesinde yapılan planlamada Kürtleri sürme ve katliam zihniyeti planlaması vardır. Çok tehlikeli çağdışı bir zihniyetle soruna yaklaşma durumu vardır. Zaten onun için NATO desteklememiş, uluslararası güçler bunlardan desteğini çekti. Belki şimdi yine belirli destekleri olabilir. İşte Amerika’daki veya İsrail’deki bazı kesimler şu veya bu şekilde destek sunuyor olabilir. Fakat resmi destek yoktur. Uluslararası güç bunların nasıl tehlikeli oynadığını gördü. Operasyonlar da bu zeminde gerçekleşti.

AKP ÇİZGİSİNDE ÇÖZÜM YOK

* Bazı liberal, hatta demokrat çevreler CHP daha mı iyi, işte AKP Ergenekon’a operasyon düzenliyor, generalleri tutukluyor, TRT 6’yı da açtı vs.vs... Kürtler neden AKP’yi desteklemiyor eleştirisi yapıyor?

AKP’nin bazı uşak ruhlu Kürt milletvekilleri böyle yapmaya çalışıyor. Yani ölümü gösterip Kürt halkını sıtmaya razı etmeye çalışıyorlar. AKP’nin çizgisinde de çözüm yoktur. Diğer çizgi katliamcıdır doğru, fakat bu çizgi de daha yumuşak yöntemlerle o katliamın gereklerini yerine getirmektedir. Nihai amaçları açısından çok büyük bir fark yok. Yöntemde fark vardır. Biz diyoruz ki bu biçimde Türkiye’nin yeni dizaynı gerçekleşemez. Türkiye şunu görmek zorunda. Kürt gerçekliğini kabullenmek zorunda. Onu bir korku yeri olarak görmemeli. Kürt gerçekliğini de bütün yönleriyle görmeli. Kürt gerçekliğini ortaya çıkaran PKK’dir. Kendi Kürdünü yaratma değil, Kürt halkını tanıma, onun liderini, temsilcilerini tanıma, yeni bir politikaya kesin yönelmesi gerekmektedir. Aksi durumda geliştireceği şey tasfiyedir. Tasfiye de mümkün değildir.

Kürt özgürlük hareketi PKK öncülüğünde bir sisteme dönüşmüştür. Bu dönemde tasfiyesinin sözü bile edilemez. Uluslararası komplo boşa çıkarılmış. Bu hareket bugün daha güçlü bir şekilde sahnededir. Tasfiye politikası savaş, kaos ve çatışma demektir.

BU BİR DEMOKRASİ HAREKETİ DEĞİL

Şimdi gelişen bu yeni süreç, en son kapsamlılaşan Balyoz operasyonu, her ne kadar üstten üçlü zirveyle bir frene basma oldu, uzlaşma oldu, bazı generaller bırakılarak esneme olduysa da, Türkiye’nin değişim ihtiyacı, yenilenme ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Böyle kör kütük zorba yöntemlerle kimse bir yere varamaz. Yani kendisini her şeyin merkezine koyuyor. Hem bu kadar katliam yapacaksın, hem de her şeye sahip olduğunu iddia edeceksin. Peki bu katliamların hesabı ne olacak? Çağımızda hiçbir katliam gizli tutulamaz. Saddam da bu kadar katliam yaptı, peki ne oldu? Cezasını görmedi mi? Türkiye’de de bu kadar katliam yapılmadı mı? Şimdi bunun hesabı soruldu mu? 17 bin faili meçhulün hesabı soruldu mu? Bunların talimatını kim verdi? Bunlar yargının önüne çıkarıldı mı? Peki şimdi yapılan nedir: Siz neden hükümete yönelmişsiniz deniyor. Önceden bu kadar katliam yapılmış, bu kadar kanun tepelenmiş. Öncesini neden sormuyorsun? Dolayısıyla ortada samimi bir duruş yok. Bu yüzden biz bunu bir demokrasi hareketi olarak görmüyoruz. Bu bir dizayndır, güç paylaşımıdır, iktidar kavgası ekseninde yeni dizayn projesi çerçevesinde yürütülen bir mücadeledir.

Kısaca bunlarla durumun kurtarılamayacağını söylüyoruz. Türkiye’nin köklü bir yenilenmeye ihtiyacı olduğunu söylüyoruz. Başta da Kürt sorunu olmak üzere tüm sorunlarını çözmeye ihtiyacı olduğunu söylüyoruz. Bunu çözme perspektifi de demokrasidir. Demokratik Cumhuriyet projesinin gerçekleştirilmesidir. Bu Türkiye’nin birliğini de, bütünlüğünü de güçlendirir. Bu gönüllü birliği sağlar, bu temelde Türkiye’nin çağdaş ilerleme, müreffeh düzeyi yakalama şansını çok daha arttırır.

ORDU İLE AKP’NİN KÜRTLER KONUSUNDA FARKI YOK

*Hareketiniz bugüne kadar, Kürtleri inkar eden ve laikliğin bekçisi olarak görülen devletin temsilcisi olarak ordu ile çatışıyordu ancak şimdi yaşanan güç kavgasında zayıflayan bir ordu var. ‘Sivilleşme’ ya da ‘demokratikleşme’ adı altında yürütülen kavgada ordunun AKP iktidarını denetimine geçmesiyle birlikte ne gibi gelişmeler beklemek mümkün?

-Şimdi İlker Başbuğ’un komutasındaki ordu ile AKP’nin Kürt sorununa bakışı arasında bir fark yoktur. Değişikliğin yaşanacağını pek sanmıyorum. Zaten mevcut durumda bize karşı yürütülen mücadele konseptinde tüm taraflar birleşmiş bulunuyor. En son bundan bir hafta önce gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu, hareketimize karşı her biçimde mücadelenin yürütüleceği, demokratik açılıma devam edileceği kararını almıştır. Bize karşı yürütülen bütün politikalar milli politikalardır. Zaman zaman AKP’li yöneticiler bunu söylüyorlar, fakat CHP ve MHP duymazdan geliyor. AKP demokratik açılımın bir devlet politikası olduğunu söylüyor. Neden? Çünkü devletin klasik inkar imha politikası iflas etti. Devlet de böyle bir değişikliği zorunlu gördü. Yalnız bu yeni değişiklikte de çözüm yok, kabullenme de yok. Ama içe hitap ederek, Kürdü zayıflatarak yeniden iradesizleştirme mücadelesinin değişik yol ve yöntemlerle sürdürülmesi konseptidir.

PRATİK ADIM ATILMALI

Zaten bize karşı yürütülen karşı çizgi, devletin çizgisidir. Biz bu çizginin çıkar yol olmadığını, çözüm olmadığını söylüyoruz. Birileri burada yanılıyor. Yani ‘generaller geriletiliyor, askerin gücü zayıflatılıyor, artık eskiden yargılanamayanlar yargılanıyor, bunlar ne güzel şeyler, Türkiye yeni bir yöne gidiyor, demek ki demokratikleşme gelişiyor.’ Bunlar güzel şeyler, ama bu Türkiye demokratikleşecek anlamına gelmiyor. Türkiye Kürt sorununu çözmeden demokratikleşemez. Bunu herkesin görmesi lazım. Türkiye Kürt sorununu şiddetle çözme politikasından vazgeçmediği müddetçe Türkiye demokrasiyi değil, şiddeti esas almak zorunda kalacaktır. İşte yeni paralı asker ile özel ordu oluşturuluyor. Yani baskıcı güçler olacaktır. Onlar diyor ki biz marjinalleştiririz, Türkiye’yi bir taraftan daha farklı bir sisteme çekeriz, belli bir istikrar sağlarız, ama bir kere Kürt özgürlük hareketine ‘terörist’ demeleri başlı başına bir sapmadır. Terör dedikleri Kürt özgürlük hareketini de marjinalleştirip, bazı özel ordular onunla uğraşır biçiminde bir politikaları var. Bu böyle mümkün değil. Gelecek yakın zaman bunu gösterir. Böyle ne Kürt hareketini marjinalleştirebilirler, ne de sahte Kürt açılım politikaları tutar. Devlet eğer ciddi ise bu işte, oyun oynamamalı. Ciddiyse pratik adım atmalı. Pratik adım atılmadan biz söylenen şeylere inanmayız. Bu devlet şimdiye kadar Kürt toplumunu hep yanıltmış, kandırmış. Eğer şimdi gerçekten Kürt halkına dostane yaklaşım varsa, pratik adım atılmalıdır.

‘KÜRTLER BİR KENARDA BEKLESİN’ OLMAZ

*Pratik adım atılacağına dair sinyal var mı? Bunun yanı sıra açılım adıyla başlatılan sürecin başında barış gruplarının gönderilmesi ile yumuşak bir hava oluşmuştu, yeniden böyle bir sürecin başlaması mümkün mü? Bunun koşulları nelerdir?

-Şimdi bahar yaklaşıyor. Türkiye yeni ve önemli bir sürece giriyor. Kendini Kürtsüz bir biçimde dizayn etmek istiyor. Bu temele dayanarak AKP aynı zamanda seçim hesapları yapıyor. Bütün bunlardan hareketle Kürt özgürlük hareketini bir biçimde etkisizleştirme politikasının gündeme gireceğini düşünüyorum. Türkiye’nin içine girmiş olduğu bu önemli süreçte, seçim öngününde ‘Kürtlerin çok sistemi zorlamaması gerekir’, ‘kendini ortama dayatmaması gerekir’, deyim yerindeyse ‘bir kenarda durması ve beklemesi gerekir’, ‘işte demokratik açılımla bazı adımlar atılacak, bazı yaylalara çıkma yasağı kaldırılacak’, ‘Kürtler de beklesin’ şeklinde demokratik açılım söylemleri çok daha gündemleştirilecek. Bir esneme süreci geliştirilmek istenecektir. Böyle bir çabanın olacağını sezinliyoruz, hissediyoruz. Milli Güvenlik Kurulu’nun da aynı eksende açıklaması var.

Biz şunu söylüyoruz: Devlet bir kez daha kandırma ve oyalama taktiklerine başvurmamalı. Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmekten vazgeçmişse, bunu açıkça söylemelidir. Devlet eğer bir şey yapmak istiyorsa tutumunu net bir şekilde ortaya koymalı. Bir taraftan siyasal soykırım süreci sürdürülecek, her gün insanlar tutuklanıyor, bir taraftan operasyonlar olacak, top atışları olacak, öbür taraftan da bazı temsilcileri gelecek ‘biz demokratik açılım yapıyoruz siz orada bekleyin’ diyecek. Bu politika tutmaz. Bunu bilmeleri gerekiyor. Oyalama ve aptal yerine koyma politikaları tersyüz olacak. Bu politikalar aynı zamanda tehlikeyi birlikte getirecektir. Büyük çatışma getirir. Bir taraftan Başbakan, ABD Savunma Bakanı’ndan suikast silahları isteyecek, hareketimizin yönetimine suikast düzenlemek için silahlı keşif uçaklarını özel bir taleple isteyecek, İsrail’den bize karşı keşif uçakları alacak, öbür taraftan da demokratik açılım mesajları verecek. Hangisine inanalım?

ÇÖZÜMÜ DAYATACAĞIZ, KÖŞEDE DURMAYACAĞIZ

Kürt sorununun çözümü kendisini dayatmış bulunuyor. Bu değişim süreciyle birlikte Kürt sorununun çözüme kavuşması gerektiğini düşünüyoruz. Bunu dayatacağız. Öyle kenarda, köşede durmak yoktur. Eğer bir değişim varsa, bu değişim içinde biz de varız. Yeni bir dizayn varsa, bunun içinde Kürtler de olacaktır. Ciddi olunması gereken bir süreçten geçiyoruz.

*Ordunun bu süreçte sınır ötesi operasyon yapabilir mi? Bahar ayları ile birlikte ne tür askeri yönelimler bekliyorsunuz?

SINIRÖTESİ OLURSA TÜRK ORDUSU YENİLİR

-Şimdi bize karşı hepsinin mutabık olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamam lazım. Yani ordunun gücü var. Fakat geçmişi aşan düzeyde operasyon yapma düzeyinde olduğunu sanmıyorum. Özellikle Zap olayının yıldönümü ayında bulunuyoruz. İki yıl önce bu günlerde Zap’ta çatışmalar vardı. 21 Şubat’ta başlayıp Mart başına kadar sürmüştü. O tarihten bu yana ordunun zaten çok fazla etkili varlık gösterme durumu yok. Orda ciddi bir kırılma yaşadı. Öncesi de var ancak Zap bir zirve oldu. Ondan sonra kırmızı çizgilerinden vazgeçtiler. İşte Kürt yerel hükümetiyle ilişki geliştirme süreci başlatıldı, ordu buna ikna oldu. Bir yerde aslında yelkenleri indirmeye başladılar. Sözünü ettiğiniz sınırötesi hareketi zor yaparlar. Öyle bir harekat için başka güçlerin de katılması gerekiyor. Yani sınırötesi bir harekatı Türk ordusu tek başına yaparsa yenilir. Adım bile atamaz. Zap’ta adım atmamışsa başka yerde hiç atamaz. Yani bu onun gücünü aşan bir şeydir. Bunu artık lütfen Türk ordusu da kabul etsin. Çünkü gerçektir. Ama şunu isteyecek, Amerika da katkı sunsun, Amerika’nın yardımı ile Kürt yerel hükümeti de katkı sunsun. İran’la görüşmeler var. Zaten ilginç bir şey var. İran ile Amerika birbirine karşıt güçler ama AKP’nin bunları bize karşı bir noktada buluşturma çabası vardır. Böyle bir konseptin tutacağını pek sanmıyorum. İkisinin bir araya gelmesi çok zor bir olay.

Ama burası Ortadoğu’dur. Türkiye’dir. Bir bakarsın iktidar kavgası gereği bize karşı bir hamle gündemi değiştirir, herkesin işine yarar. Bir bakarsın Türkiye’nin İran’a karşı daha etkili bir pozisyona kavuşması için Amerika’nın da işine yarar. Bu da olabilir. Mevcut durumda böyle bir operasyon, Türkiye için yeni bir sürecin, Kürtlerle yeni bir kavga döneminin başlaması olur. Sadece sınırötesi ile kalmayacağı, Türkiye geneline de yayılma riski ve riskten öte yayılacağını söylemek mümkün. Ama olup olamayacağını şimdiden söylemek güçtür. Türkiye tek başına böyle bir şey yapamaz. Uluslararası konjonktürel durum bu duruma müsait hale gelebilir. Dolayısıyla biz her türlü duruma hazır olacağız. Zaten büyük bir olasılıkla Türkiye’nin bazı yumuşama çabaları gündemleşecek. Bu yumuşama çabalarının ardından fırsat bulursa nihai sonuç elde etmek için de kapsamlı bir askeri operasyon gündeme gelebilir.

ABD’NİN GERİ ÇEKİLMESİ PKK’Yİ CİDDİ ETKİLEMEZ

*Bahar aylarında kapsamlı bir askeri harekat beklemiyorsunuz o halde…

-Beklemiyoruz değil. Bir olasılıktır. Olabilir diyorum. Başarılı olması için farklı güçlerin de katılması gerekiyor. Eğer Türkiye bunu sağlarsa, operasyonu düşünebilir. Ama ilk önce değil. Öncelikle istedikleri, bir yumuşama sürecidir.

*Bazı yorumcular ABD’nin Irak’tan geri çekilme takvimi ve enerji hatlarının Türkiye’den geçişini de PKK’ye karşı gelişmelerin merkezine oturtuyor. ABD’nin geri çekilme takvimi hareketinizi ne ölçüde etkiler?

-Türkiye’deki kendini çok bilmiş sayan, yada konuya hakim gibi göstermeye çalışan bazı uzman taslakları bu konuda hep fikir yürütüyorlar. Sanırım devleti de kamuoyunu da yanlış bilgilendiriyorlar, yönlendirmeye çalışıyorlar. Bunu ne kadar bilinçli ya da bilinçsiz yaptıkları ayrı bir şey. Sanki biz, Güney Kürdistan’ın herhangi bir ovasına bir kamp açmışız. Bütün güçlerimiz orada. Halkın Mücahitleri vardı, Bağdat yakınlarında öyle bir kamptaydı. Çerçevesi belli, kapısı belli bir yerde mülteci olarak üstlenmişti. Sanki biz de böyleymişiz gibi göstermeye çalışıyorlar. Biz 25 yıldır özbe öz Kürdistan dağlarında savaş içinde üslenmişiz. Kim değişirse değişsin, bizim konumumuz üzerinde ciddi bir etki gösteremez. Örneğin, ABD çekilecek, bize de bir hamle yapmaz mı acaba? Bize yapılacak hamle bir-iki yılda sonuç alamaz. Bizim mevzilerimiz farklıdır, gerilladır. En aşılmaz coğrafyalarda biz mevzilenmiş bulunuyoruz. Herhangi bir düzenli ordu 6 ayda, bir yılda hiçbir sonuç alamaz. Ne yapabilir ki? Tamam bazı alanlarda birkaç açık birim olabilir ama bunlar hızla araziye uyarlanma kabiliyetine sahip birimlerdir.

HER TÜRLÜ OLASILIĞA HAZIRIZ

Biz her şeyin tedbirini almışız. Özellikle burada şunu söylemek istiyorum. Dostlarımız ve halkımız şunu bilmeli; biz her türlü olasılığın tedbirini almışız. Her türlü saldırıya karşı bir mevzilenme geliştirmişiz. Güney Kürdistan ya da Irak’ta ne olursa olsun bizim konumumuzda köklü bir değişiklik yapmaz. Belki Irak’ta legal alanda hareket sahamız daraltılabilir, bu mümkün. Ama bizim mevzilendiğimiz alanlara daha Saddam döneminde bir şey yapamadılar şimdi nasıl yapacaklar ki? Yani Kürdistan özgürlük gerillasının Güney Kürdistan’ın bir kısım arazisi ile Kuzey Kürdistan’da mevzilenme gerçekliğini görmek gerekiyor. Bunu doğru tahlil etmek lazım. Türk ordusunu veya herhangi bir ordunun gücü bizi Gabar’dan söküp atamaz. Ama aynı zamanda Zap’tan da söküp atamaz. Biz belki Gabar’da farklı bir taktikle, Zap’ta farklı bir taktikle bulunabiliriz. Fakat her iki yerden de bizi söküp atamaz. Aynı şekilde bizi Herekol’dan, Munzur’dan da söküp atamaz. Bu bir gerçekliktir. Şimdi onların buna yetecek henüz güç ve kudretleri yoktur. Teknikleri istedikleri kadar gelsin. Bir kere bizim kadar tecrübeli değildir.

GERİLLA KOMUTANLARI TÜRK GENERALLERİNDEN DAHA TECRÜBELİDİR

Biz bu konuda kendimize güveniyoruz. Türkiye’deki herhangi bir generalin tecrübesini aşan düzeyde bir tecrübeye sahip olduğumuzu iddia ediyorum. Ve pratikte bunu göstermişiz. Dolayısıyla bizi böyle hemen bir durum değişikliğiyle enterne edeceklerini veya sıkıştıracaklarını düşünmeleri yanlıştır. Bu gerilla hakikati yıllarca oluşmuş bir hakikattir. Böyle birkaç operasyonla herhangi bir ciddi sonuç alamaz. Bu nedenle daha doğru yaklaşmak önem taşıyor.

*Değerlendirmelerinizde İran’dan da bahsettiniz. Batılıların İran karşıtlığı ve planlarından hareketle Türkiye’nin bölgede İran’a karşı güçlendirildiği belirtiliyor. Türkiye’nin böyle bir pozisyonda yer almasına ve Türkiye ile bu kadar yoğun çelişkilere rağmen İran neden halen Kürtlere karşı bu ülke ile ittifak içine girebiliyor?

BÖLGEDE ÜÇÜNCÜ BİR ÇİZGİYİZ

-Evet işin gerçeği, uluslararası sermaye güçlerinin, adına ABD’nin Ortadoğu’da yeniden bir düzenleme geliştirme faaliyeti çerçevesinde Türkiye’ye önemli bir misyon biçme durumu vardır. Bu misyonun en başta gelen hususu işte ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle birlikte doğacak boşluğu doldurma, İran’ı barajlama olduğu açık. Fakat AKP çok yönlü oynuyor. Herkese bir biçimde mesaj veriyor. Aslında herkesi bir yerde idare etmeye, oyalamaya çalışıyor. Böyle bazı politika manevraların da rolünü hesap etmek gerekiyor. Ancak esası Türkiye’nin Batı dünyasından yana mevzilenme düzeyinin olacağı kesindir. Buna rağmen İran’ın Kürtlere karşı, bize karşı zaman zaman gündemleşen gerginlik yaratıcı saldırı durumları da olmakta. Bunun birinci nedeni; biz bağımsız bir gücüz. Her güç biraz kendine yakın, kendine bağlı güçleri esas almak istiyor. Böyle bağımsız bir duruşu kolay kolay hazmetmek istemiyor. Bölgede bizim böyle bir duruşumuz vardır. Biz üçüncü bir çizgi olduğumuzu, ne bölgedeki statükocu güçlere ne de uluslar arası güçlere dayanmadığımızı, kendi özgücümüze dayandığımızı, hakların demokrasi çizgisini temsil ettiğimizi söylüyoruz. Böyle bir politikada da ısrarlı bir biçimde yürüyoruz.

BATI-İRAN ÇATIŞMASINDA TARAF TUTMUYORUZ

Uluslararası güçlerin hesabına gelmiyor ama aynı zamanda statükocu güçlerin de hesabına gelmiyor. Birinci yön bu. İkincisi de, İran devleti anlaşılmaz bir politik yaklaşıma sahiptir. Şöyle ki; giderek kuşatılma ile karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Bunun için toplumda bir uzlaşma, bir bütünleşme yerine kendinden olmayanları bastırma çizgisini esas alıyor. Şimdi Kürtleri de bir biçimde bastırarak kendini sağlamlaştırma hesabı içinde. Oysa bu yanlış. Birileri Kürtleri farklı bir biçimde kullanmak isteyebilir. Sen istediğin kadar şiddet kullan ama senin karşıtların da değişik biçimde çaba gösterirler. Bunu düşünme yok İran siyasetinde. Böyle daha çok askeri bir bakış etkili gibi. Biz esas olarak, yani İran devleti giderek kuşatılma sürecini yaşarken Kürtlerin burada taraf tutmamaları gerektiğini düşünüyoruz. Kürtlerin de kalkıp başkalarının hesabına İran’a karşı bir ön cephede yer almaması gerektiğini düşünüyoruz.

FİLLERİN TEPİŞTİĞİ YERDE ÇİMENLER EZİLİR

Fillerin tepiştiği yerde çimenler ezilir. Yani Kürtler arada ezilir. Bunun için biz Kürtlerin İran’a karşı bu kuşatmayı destekleyen bir pozisyonda yer almasını doğru bulmuyoruz. Bu politik duruşumuza rağmen İran’ın karşıtlığını anlamak mümkün değil. İran’ın belli ki daha Türkiye’den beklentileri var. Türkiye’den beklentileri boş bir şeydir. Politik hesaplar var. Bu hesaplara dayanarak Kürtlere karşı, bize karşı şiddetvari yöntemleri zaman zaman kullanmaktadır. Ama ben bu durumu çok öyle kalıcı görmüyorum. Biz bağımsız bir çizgiyiz. Bağımız çizgideki duruşumuzun bölge halklarına faydası vardır. Biz bölge halklarının kimlikli duruşunu temsil ediyoruz. Biz nihayetinde bu duruşumuzun sonuç alıcı olacağını düşünüyoruz. Birileri Kürtlerle İran’ı karşı karşıya getirmek istiyor. Bu açık. İran da bu tuzağa düşmemeli, düşerse kendisi zarar eder.

AKP TESLİM ALINMIŞ İSLAM ÇİZGİSİNİ TEMSİL EİDYOR

*İsrail ile Türkiye arasında da açık bir gerilim var. İlk kez İsrail’in Türkiye karşısında bazı konularda geri atım attığına tanık olduk. Büyükelçi krizinde İsrail’in özür dilemesi gibi. Nedir buradaki durum, Türkiye İsrail’e tutumunda gücünü nerden alıyor? Ama öte yandan her gerilimin ardından askeri ve ekonomik anlaşmalar da gündeme geliyor?

-AKP partisi uluslararası sermaye gücünün onayını almış bir partidir. Uluslararası sermaye demek, önemli oranda Yahudi sermayesi de demek oluyor. Yani Yahudi sermayesi uluslararası sermeye içinde etkili bir kesimdir. Dolayısıyla esas olarak İsrail’in yönlendirilmesinde etkili olan güç, AKP’nin arkasındadır. Neden? Çünkü AKP’ye bir rol biçilmiş. AKP teslim alınmış İslam çizgisini temsil etmektedir. Özellikle 28 Şubat’ın yıldönümü geldi. Bu vesileyle 28 Şubat müdahalesine biz karşıyız. Bunun aşılmış olduğu söyleniyor. Biz buna seviniriz. Fakat 28 Şubat müdahalesi nasıl aşılmıştır? 28 Şubat müdahalesi Erbakan öncülüğündeki İslam çizgisine karşı yapılmış bir müdahaleydi. Ve bugün Erbakan öncülüğündeki İslam çizgisi Türkiye’de çok geriletilmiştir. Bülent Arınç ile Cemil Çiçek’in ’28 Şubat süreci bitti, kimse Türkiye’yi geriye çekemez’ yönünde açıklamaları oldu. Bu tespitin doğru olmadığını söylemek istiyorum. 28 Şubat süreci önemli oranda zaten sonuç alıcı oldu. Nasıl? İşte AKP’yi doğurttu. AKP bu anlamda esas Milli Görüşçü çizgiden uzaklaştığını açıkça söylemiyor mu? O zaman 28 Şubat süreci nasıl bitmiş oluyor? AKP’nin gerçekliği teslim alınmış İslam çizgisinde politika yapma gerçekliğidir.

Bundan dolayı uluslararası Yahudi sermayesi AKP’yi destekliyor. Çünkü AKP’nin burada almış olduğu görev Ortadoğu’da radikal İslam’ı, ılımlı İslam çizgisine çekme görevidir. Şimdi görevi bu olan güç elbette ki İsrail’e karşı demeç vermek zorundadır. Aksi halde Davos çıkışını yapmazsa Hizbullah üzerinde etkili olamaz, Hamas üzerinde etkili olamaz. Filistin çocuklarına sahip çıkmak Kürdistan çocuklarını da panzer altında ezdirmedeki çelişkinin nedeni budur. Bu siyasi anlayışın çocuk sevgisi yok ortada. Politika gereği Filistinli çocuklara sahip çıkıyor, yine politika gereği Kürdistan’daki çocukları zindana atıyor, her türlü uygulamaya maruz bırakıyor. Ortada acımasız bir politika vardır. Rolünü oynaması için Filistin’deki İsrail uygulamalarına karşı çıkması gerekiyor.

‘Türkiye ile İsrail arasında danışıklı dövüş mü var?’ diyeceksiniz. Hayır ben öyle söylemiyorum. İsrail devleti ile Türkiye arasında danışıklı dövüş yok. Fakat AKP hükümeti ile Yahudi sermayesi arasında anlaşma vardır. Yani ilişkiler İsrail ile kopmaz, stratejik düzeyde anlaşmalar devam eder ama uygulamalarda birbirine karşı sertlikler yaparlar. Her iki taraf da biliyor ki, bu iş sonuna kadar gitmez ve bir kopmaya yol açmaz. Üstte bunun güvencesi var. Dolayısıyla AKP rahattır. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanı İsrail’e karşı bu şekilde tavır alamazdı. Şimdi Erdoğan’ın böyle bir tavır geliştirmesinin nedeni, icazetli olmasıdır. AKP hükümetinin İsrail’e karşı çıkışlarını böyle bir politik gerçeğe dayandığını düşünüyorum.

Zaten son basına yansıdığı gibi heronlarla ilgili anlaşmanın uygulanmış olması da bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor. Türk devleti ABD’den ve İsrail’den aldığı ve alacağı son model keşif uçaklarıyla özgürlük savaşçılarını ve halkımızı katletmede kullanacaktır. Bu devletlerin Kürt halkına karşı Türk devletinin şiddet politikasını besleyen silahları vermesi, Kürt halkının katledilmesine ortak olmaları anlamına gelmektedir. Şimdi İsrail heronları Türkiye’ye vererek, bundan sonra vurulacak olan her Kürt gencinin katledilmesinde rol sahibi olacaktır. Bu Kürt halkına karşı doğrudan bir düşmanlıktır. Biz daha önce İsrail’in bu silahları Türkiye’ye vermemesi için uyarılar yapmıştık. Yeniden herhangi bir şey söylemeye gerek yoktur. Fakat bütün Kürdistan halkı ve siyasi organları İsrail devletinin bu düşmanca politikasını not etmek zorundadır. Bu düşmanlığın daha fazla sürdürülmesi durumunda elbette ki Kürt halkının da söyleyeceği şeyler olacaktır.

Önder Apo’nun yakalanıp, Türkiye’ye teslim edilmesinde rolü olan bu devletin bütün çağrılara rağmen bu siyasetini sürdürüyor olması üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. Kürtleri hiçe sayan, çifte standartlı bu siyasi anlayışı tüm Kürt halkının iyi tanıması ve yeni bir değerlendirmeye gitmesi gerekmektedir. Araplara ve İran’a karşı olan Kürtleri teşvik etme, Türkiye’ye karşı olan Kürtleri de katletme politikası kadar çifte standartlı ve ahlaksız bir politika olamaz. İsrail hükümeti bu politikasıyla ne kadar insani değer yargılarından uzak, çıkarcı bir siyaseti izlediğini bir kez daha ortaya koymuştur.

AKP’NİN İKİ GÖREVİ VAR

AKP bu politikası ile İsrail’e hizmet ediyor. Eğer radikal İslam’ı ılımlı çizgiye çekerse bu İsrail için en büyük nimettir. Hatta İran’a dönük AKP’nin mevcut politikasında da bunun etkisi vardır. İran da bu konuda şaşkınlık içinde. İşte gidiyor hem ABD ile birlikte İran’a karşı pozisyon almak için PKK’yi tartışıyor, pazarlık yapıyor, öbür yandan da diyor ki nükleer silahlar tartışılacaksa sadece İran’ın değil İsrail’inki de tartışılmalı diye İran’a cesaretlendirici mesaj veriyor. Bu çifte standartlı politik bir duruş söz konusudur. Bu politika İran’ı da belli ölçüde oyalamıştır. Esası AKP’nin uluslar arası güce dayanarak. Türkiye’de güç olma durumu var, hem de bölgesel düzeyde belli bir misyona sahip olma durumu var. Bununla birlikte Kürt özgürlük hareketini ezme görevini üstlenmiş oluyor. Kısaca belirtmek gerekirse AKP’nin iki görevi var: Radikal İslam’ı ılımlı çizgiye çekme ve Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme.

Biz şunu söylüyoruz. Kürt özgürlük hareketi toplumsal bir hareket. Tasfiye etme politikası sürdürülürse diğer projeler sürdürülemez. Bu politika kendisiyle birlikte Türkiye’de kapsamlı bir savaşı ortaya çıkarır, dolayısıyla Türkiye’ye dönük öngörülen diğer projeler önünde engel olur. Bu çizgi terk edilmeden bölgede istikrar geliştirilemez. Bu çizgiden vazgeçilmeden Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’de demokratikleşme süreci gelişemez.

*Bir süre önce yayınladığınız deklarasyona hükümet cephesinden bir yanıt gelmedi, bununla birlikte yaşanan süreci seyretmeyeceğinizi belirtmiştiniz. Geçen yıl başlattığınız eylemsizlik süreci de devam ediyor. Önümüzdeki dönemde hareketiniz nasıl bir süreç öngörüyor?

-2010 yılı hem Türkiye açısından hem de Kürt sorunu ve Kürt halkı açısından çok önemli bir süreçtir. Hatta bölge açısından bir çok boyutu ile önemli bir süreçtir. Biz 2010 yılını demokratik çözüm yılına dönüştürme amacıyla mücadeleyi daha da yükselteceğiz. Bizim şimdiye kadar yürütülen mücadele önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Uluslararası komployu sonuçsuz bıraktı. Harekette bir büyüme ve ilerlemeyi sağladı. İdeolojik toparlanma, örgütsel büyüme, askeri başarılı sonuçla birlikte, önemli siyasal sonuçları açığa çıkardı. Ama demokratik çözümü geliştirmeye yetmedi. Yani sorunu gündeme taşıdı. Fakat sorunun çözüm doğrultusuna koyma düzeyini çıkaramadı. Bu da şu demektir: Bazı yetmezlikler yaşıyor, kapsamı dar, ortaya koyduğu siyasal örgütsel, toplumsal güç düzeyi çözümü dayatan bir düzey değildir. O zaman yeni dönemde çözümü dayatan bir düzeyi yaratmak zorundayız.

*Nasıl?

-Yeni bir hamleyle, işte biz Edi Bese’nin üçüncü hamlesi, demokratik mücadele ile birlikte toplumsal bir mücadelenin eksen alınacağı, ‘özgür önderlik, özgür kimlik, demokratik özerklik, siyasal ve kültürel soykırıma karşı birleşelim, örgütlenelim, direnelim ve kazanalım’ sloganı altında geliştirmeyi öngördüğümüz yeni bir mücadele perspektifimiz sözkonusudur. Tek yönlü değil, kapsamlı bir proje çerçevesinde, Önder Apo’nun özgürlüğü, Kürt sorununa demokratik çözümünü eksen alan mücadele çizgisinde ilerleme yaratan, büyümeyi geliştiren bir hamlesel mücadele esprisini gündemleştireceğiz. Bunun ideolojik, kültürel, siyasal, sosyal, diplomatik boyutu var. Elbette ki saldırılar karşısında savunma ve askeri boyutu da vardır. Yani biz 2010 yılını bu açıdan önemli bir yıl olarak görüyoruz. Özellikle halkımız 15 Şubat komplosunun yıldönümündeki eylemleri ile yılın startını verdi. Önemli bir kitlesel duruş sergilendi. Umut ediyorum ki 8 Mart ve 21 Mart Newroz eylemsellikleri de aynı coşku, nitelik ve kapsamda olacaktır. Yine ardı sıra 4 Nisan, 1 Mayıs sürecine kadar uzanan önemli günlerde kitlesel eylemliliğin daha da artacağını düşünmek mümkündür. Ama esas olarak halkımızın serhıldan hareketi ile vereceği bu start ve yıl içindeki genel duruş, karşı tarafın tutumunda da netleştirme yaratacaktır.

YENİ YOL HARİTASI

Türkiye’de en son yaşanan Balyoz operasyonu bir kez daha Türkiye’ye dönük belirttiklerimizi ve Önder Apo’nun değerlendirmelerini doğruladı. Önder Apo Türkiye sistemine, Kemalizm gerçeğine ilişkin ciddi değerlendirmeler yaptı. Şimdi bu değerlendirmeler doğru çıktı. Türkiye Cumhuriyeti bir yenilenmeyle, değişimle karşı karşıyadır. Köklü bir değişimi yaşamak zorundadır. Önderliğimiz yeni bir yol haritası üzerinde duruyor. Yeni bir barış projesi üzerinde durduğunu da söylemektedir. Yani biz Kürt sorununda çözümü bu yıl dayatacağız. Önceki sorularda da belirttiğim gibi biz bir kenarda durmayacağız. ‘Biz gelişen süreç içerisindeyiz. Ve bu süreç olmazsa olmaz kabilinde bir değişimi ve Kürt sorununun çözümünü dayatıyor’ diyoruz. Bunu söyleyen bir eylemsellik içinde olacağız. Bu sorunu gündemde, canlı tutmaya çalışacağız. Biz her şeyin 2010’da olacağını söylemiyoruz. Ama 2010 yılının gelişim seyri sonraki yılların rengini de belirleyecektir. Bu açıdan önemli bir yıldır. Önemli bir dönemeç diyebileceğimiz bir süreç içerisine girmiş bulunuyoruz.

GERİLLA PROFESYONELLEŞİYOR

*Hareketiniz de bu yıl askeri açıdan da bir yenilenme öngörüyor musunuz?

-Tüm güçlerimizde bir yenilenmeyi öngörüyoruz. Mademki şimdiye kadar ki pratiğimiz cevap olmada yetersiz kalmıştır. O zaman cevap olmak üzere bütün kadrosal yapıda bir yenilenme, profesyonel anlamda daha güçlü bir katılım, yine savunma güçlerinde herhangi bir olası saldırıya karşı eski tarz ve yöntemlerle değil daha üst aşamada savunma savaşını geliştirebilecek bir kapasiteyi geliştirmeye dönüş yoğun hazırlıklar sürdürülmüştür. Bunlar hemen hemen tamamlanmak üzeredir. Eğer bize yeniden askeri şiddet yöntemleri dayatılırsa biz o zaman eskisi gibi değil, daha farklı cevap vermek zorunda kalacağız. Neden? Daha önce çok sınırlı bir cevaplama düzeyi yeterli görülmüştür. Eylemsizlik sürecimize rağmen eğer bize askeri imha dayatılırsa biz de savunma savaşını kapsamlılaştırmak durumunda kalacağız. Eskisini tekrar eden bir durumla sınırlı kalamayız. Bu açıdan orta yoğunluklu bir savunma savaşı gelişmek durumundadır. Kendini tekrar etme durumlarının neleri yaratacağını biz iyi biliyoruz. Saldırı süreci dayatılırsa biz de daha etkili bir savunmayı dayatmak durumunda olacağız.

DEVLET CİDDİ OLMALIDIR

Ama bizim 2010 yılı için öngördüğümüz şey demokratik çözüm sürecinin derinleştirilmesidir. Bunun için madem Milli Güvenlik Kurulu demokratik açılımın devamından karar kılmışsa, madem bazı yumuşatıcı çabalar varsa o zaman devlet ciddi olmalıdır. Yeniden kandırma, oyalama yöntemlerine başvurmamalıdır. Ciddi adım ise öncelikle pratik adım gerektiriyor. Biz pratik adımların neler olabileceğini deklarasyonumuzda belirttik. Deklarasyonumuz çok ciddidir. Biz devlet ilgili resmi kurumlarının ciddi ele almasını istiyoruz. Eğer ciddi ele almazlar ve bir kenara atarlarsa, yanılacaklarını pratikte görürler. Bu sorun ciddi bir noktaya gelip dayanmıştır. Ancak bu ciddiyetle yaklaşım olursa çözümün önü açılır.

Biz demokratik çözümün olmazsa olmaz, ertelenemez bir biçimde gelişmesi gerektiğini düşünüyoruz. Adım atılırsa biz elbette ki buna göre sorumluluklarımıza sahip çıkacağız. Yok tekrar askeri ve siyasi alana yönelik operasyonlar ile bizi hedef alan politikalarla üzerimize gelinirse biz kendimizi savunacağız. Bir kere Türkiye’nin şuna son vermesi gerekir: özgürlük hareketine terör diyerek, Kürt halkına düşmanlık yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Yani şimdi AKP demokratik açılım mı diyor, önce üslubunda düşmanlığa son verecek. Gerçek bir açılımın en temel ayağı olacak olan ve haksız yere tutukladığı Kürt siyasetçilerini serbest bırakacak. Onlara karşı operasyonlara da son verecek. Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmeyi değil, onunla diyelim bir biçimde, direk demiyoruz, çözüm sürecini geliştirmeyi esas alması gerekiyor. Bu açıdan deklarasyonumuzdaki hususların dikkate alınmasını istiyoruz. Aksi halde, gelişecek durumlardan biz değil, onlar sorumlu olacaktır. - DELİL FIRAT-ANF


Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.