İSLAM’IN DEMOKRATİKLEŞMESİ - 4
İnanç / 13 Mayıs 2014 Salı Saat 16:41
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Gerek İslam’ın çıkış döneminde, gerek İslam’ı etkilediği kadarıyla İslam öncesi dönemde ve gerekse de sonrası dönemde İslamiyet’in değerlendirilmesi konusunda bir ölçü teşkil eden temel konulardan biri de kadın konusudur.

M- İSLAM, DEMOKRASİ VE KADIN

Gerek İslam’ın çıkış döneminde, gerek İslam’ı etkilediği kadarıyla İslam öncesi dönemde ve gerekse de sonrası dönemde  İslamiyet’in değerlendirilmesi konusunda  bir ölçü teşkil eden temel konulardan biri de kadın konusudur.

Öncelikle İslam öncesi dönemde kadının durumunun ne olduğu konusunda belirtilenler genellikle ideolojik çarpıtma temelinde ele alındığından daha çok nasıl görülmek isteniyorsa öylece görülmüş ve öylece yorumlanmıştır. Daha öncede belirtildiği gibi özellikle Arapların yerleşik uygarlığa hiç değilse Mısır-Mezopotamya, İran ve Habeşistan tarzında geçmeyen yani tarımcı üretime geçilmeyen, şehirleşmesinin bu anlamda üretim temelinde değil, ticaret temelinde oluştuğu Mekke, Medine, Taif üçgeninde kabile toplumunu belirleyen kültürel değer yargıları tarımcı-köy üretim birimleri temelinde şekillenen neolitik kültüre göre değil, hayvancılıkla göçebelikle yaşayan avcı-savaşçı değer yargılarına göre şekillenmiştir. Kuşkusuz neolitik kültür gerek kavimler göçü nedeniyle MÖ. 3000 yıllarında yaşanan kuraklık nedeniyle Mezopotamya ve Mısır’a bu tip göçler olmuş ve daha sonra Hz. İbrahim ve Hz. Musa çıkışında olduğu gibi kültürel uyuşmazlıklar nedeniyle geri dönülmüştü -ve gerekse de ticaret yoluyla gerçekleşen kültür etkileşimi yoluyla bu kabileler üzerinde etkili olmuştur. Ancak yine de Semitik kültür geleneğinin özgün ve başat bir gelenek olduğunu göz ardı etmemek doğru değerlendirme açısından önemlidir.

İlgili toplumun kendi içinde ortaklaşmacı bu nedenle sonraki toplumsal organizasyonlara göre daha eşitlikçi ve özgürlükçü olduğu kesindir. Bu toplumda kadının  konumunun da en azından İslam’ın çıkış döneminden ve İslam feodal döneminden daha güçlü ve daha saygın olduğu kesindir. Ama yine de kadının neolitikte olduğu gibi hakim bir tarzda damgasını vurduğu uygarlıksal-kültürel bir süreç bu toplumda yaşanmamıştır. Lat, Menat, Uzza gibi kadın tanrıçalar, kadın kahineler vs. olmuştur, ama bu savaşçı ve yaşam koşullarının kendi başına yeterince sert ve acımasız olduğu yaşam ortamında daha işlevsel olan erkek gücü, erkek rengi ve onun kültürel değer yargılarıdır. Muhtemelen Mezopotamya’da olduğu gibi kadın gücünü üretimden değil, erkeğin korkularından ve zaaflarından almıştır.

Hal böyle olunca İslam öncesi toplumda Arap yarımadasındaki kadının durumunun özgün olduğu da görülmek durumundadır.

Bu toplumda kadınlar üretime daha  çok kadın renginde değil erkek renginde katılmışlardır. Hint Bint Ubeyye’nin Emevileri Müslümanlara karşı savaşa sürüklemesi, ilk İslam savaşlarına her iki taraftan kadınların katılması hatta sonraki yıllarda kadının aleyhine olan tüm koşullara rağmen kadınların savaşa katılmaya devam etmesi ve komuta düzeyinde görevler alması Hz. Ayşe’nin fiilen gerek Hz. Muhammed döneminde  Uhud savaşına ve gerekse de peygamberden sonra Hz. Ali’ye karşı girişilen Cemel savaşında fiilen savaş meydanına çıkması örneklerinde görüldüğü gibi kadınlık burada farklı bir tarzda süreçlere dahil olmaktadır. Bunu böylece tespit etmek; İslam öncesi Arap kadınının rolünü ve onun gücünün farklı niteliklerinin ve özellikle İslam’da kadın olayının anlaşılması ve sonradan İslam’ın kadına ne verdiğinin ve ondan neler götürdüğünün anlaşılması için gereklidir.

Bu örneklere Hz. Hatice’nin kişiliğini de dahil etmek gerekir. Fakat yanlış bir yoruma yol açmamak için Hatice’nin durumunun farklı olduğunu belirtelim. Hz. Hatice’nin kişiliğinde savaşçılık değil barışçılık ön plandadır. Ancak burada anılmasının nedeni mücadeleciliğinin ve katılım tarzının anılma Hz. Hatice’nin çok güçlü bir biçimde Hz. Muhammed’in arkasında saf tutması ve hatta kimi tutucu İslam yazarlarının naklettiklerine bakılırsa, Hz. Muhammed’e ilk vahiy indiği dönemde Hz. Muhammed kendi peygamberliği konusunda şüphe ederken, Hz. Hatice’nin onu peygamberliğine inandırması, görevine teşvik etmesi, kaygılarını gidermesi ve ona güç vermesi  İslam’ın çıkış döneminde Arap kadınının düzeyi anlamında ilginç bir örnektir. 

Hz. Hatice’nin Hz. Muhammed'in varlığında çok özel bir yeri vardır. "Hatice'nin kendisine güveni, sevgisi ve evliliği kadınlar hakkında olumlu düşüncelere ulaşmasında belirleyici öneme sahiptir. Hatice olmadan Muhammed'in peygamberleşmesi mümkün görünmemektedir. Bu yönüyle Hatice üstü örtülü de olsa Meryem'in çok üstünde bir etkiye  sahiptir ve tanrıça kadın kültürünü temsil etmek durumundadır. İslam tarihinin Hatice'nin rolünü layıkıyla vermemesi, erkek egemen toplumsal yapısının hakimiyetinden ötürüdür. Muhammed'i  Mekke toplumunda ilk destekleyenin Hatice olduğu açıktır. Yaşça da Muhammed'ten büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Bu durumun kadını hor gören ve kız çocuklarını diri diri ölüme terkedecek kadar erkek egemenlikli Mekke toplumunda Hatice'nin ciddi bir çelişki teşkil edeceği açıktır. Kendi başına bu azgın toplumla baş edemeyeceğine göre Muhammed ile ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Sevginin de ötesinde Mekke resmi toplumuna karşı bir ideolojik ve politik çekirdeğin ilk nüvesi gibidir. Ölünceye kadar Muhammed'in başka kadınla evlenmemesi saygının ötesinde, Hatice'nin maddi ve manevi gücüyle bağlantılıdır. Muhammed'in peygamberliğini ilk anlayan olması, oluşumundaki payını açıkça ortaya koymaktadır." (A. Öcalan. Sav. Cilt I Syf. 237)

Yukarıdaki paragrafta objektif bir Hatice yorumu vardır. Dinsel bir bakış değildir, ama dinsel-İslami yorumda da Hz. Hatice çok önemli bir simge ve çok önemli bir dönemin kilometre taşıdır. En erkek zihniyetçi İslami yorumcular bile Hz. Muhammed'in insanlar içinde iki büyük koruyucusundan bahsederler; bunlardan biri Hz. Ali'nin babası olan Hz. Muhammed'in amcası Ebu Talip'tir. Diğeri ise Hz. Muhammed'in birinci eşi Hz. Hatice'dir. Bütün yorumcular bu iki şahsiyetin ölümünün Hz. Muhammed'i korumasız bıraktığını söylerler. Hz. Hatice'nin bu tarz bir kabul görmesi son derece önemlidir.

Gerçekte bu dönemde -Arap kabile toplumunda- sınıflaşma yeterince netleşmediği gibi kadının bir mülk durumuna düşmesi yada mutlak anlamda erkeğin egemenliğine girmesi durumu da yaşanmamıştır. Bu kabilelerde kuşkusuz bir hiyerarşi vardır. ancak bu hiyerarşi istikrarlı ve düzenli bir biçimde oturmamıştır. Bu hem genel erkek cinsi için böyledir ve hem de erkek-kadın cinslerinin birbirlerinin karşısındaki durumları açısından böyledir. Toplumun savaşçı bir kültüre dayanması savaşın aynı zamanda bir fiziki üstünlük gerektirmesi erkeği tabi ki daha avantajlı bir pozisyona çıkarmıştır ama bu kadın cinsi olarak erkeğin uyruğu olmasını sağlayamamıştır. Bu nedenle hem toplumun üst kesimlerinde kadın ve erkek beraber görülmektedir ve hem de kölelik-cariyelik kurumlaşmasında görüldüğü gibi en altta her iki cinsin bir aradalığı görülebilmektedir.

Semitik kültür geleneğinde kadının rolü erkeğe göre hep ikinci planda olmuştur. Bu Hz, İbrahim’e kadar rahatlıkla götürülebilir ve muhtemelen ondan önceki toplumsal yapı içinde de bu durum böyledir. Bu üretim araçlarının üretim ilişkilerini belirleme nesnel gerçekliğinden ötürü böyledir. Ama eski kabile toplumunun, günümüz İslam toplumundan yada daha genel bir ifadeyle genelde sınıflı toplumdan, kadının saygınlığı itibariyle daha özgürlükçü, eşitlikçi ve katılımcı olduğu belirtilebilir. Belki de eski Arap kabile toplumunda genelde toplumsal yapıyı -daha çokta kadını- neolitik toplumla sınıflı toplum arasına yerleştirmek tanımlama itibariyle en gerçekçi yaklaşım olabilir.

MS. 600’e gelindiğinde kabile toplumu Mekke, Medine, Taif üçgeninde yukarıda tanımlandığı gibi çözülmenin eşiğine gelmiş bulunuyordu. Kabileler arası çatışmaların tüketiciliği, insanların sürekli talan edilmesi ve köle düşürülmesi, dış üçgen olarak tanımladığımız Sasani, Bizans, Habeşistan hattının ve daha genelde dış dünyanın değişen koşulları kültürel- buna dinsel inanışlar da dahildir- ve maddi olarak bölgede bir toplumsal dönüşümü, bir sınıflaşmayı dayatıyordu. Kabile toplumu ya sınıflı düzene geçerek dünyayla entegre olacak ya da kendi iç çürümesinin içinde boğulacaktı. Kaldı ki, sınıflı toplum her bakımdan kabile toplumundan daha örgütlü bir yapı anlamına geliyordu.

Erkeğin egemenliği, şefliği belirgin olmakla beraber kabile toplumu kendi içinde dışarıdan da etkilenerek sınıflaşmaya başlayınca muhtemelen bir yandan aynı kabilenin üyelerinin bir kısmı yoksulluklarından ötürü köleleşirken, boyun eğdirilen kabilelerin üyeleri de yenilginin kefareti olarak köleleştiler. Yerleşik toplumlarla göçebe topluluklar arasındaki ilişkilerde zaten bir koruyucu, haraç ödeyici ilişkisi mevcuttu. Kabilenin bir kısmı bu temelde en üstte egemen kesim -yönetici ve dinsel otorite- olarak örgütlenirken kabilenin kalan kısmı da özgür vatandaşlar ve ara tabakalar olarak örgütlü kaldı. Bu durumda kabileler birbirleriyle eşit ilişki düzeninde bulunmuyorlardı ve hiyerarşik bir derecelendirmeye tabi tutuluyorlardı.

Bu sınıflı örgütlenme düzeninden kadınlar da payını alıyordu. Genelde insanın bir ticaret aracı haline gelmesiyle birlikte kadın da bir ticaret aracı haline geldi. Erkek de köle emeğinin satılmasına kadın da bir cariye olarak köle emeğinin yanı sıra cinselliğin de satılması eşlik etti. Kabile toplumunda genellikle bir cinsel taassup bulunmuyordu ve hatta bu konuda özgürlükçü, hoşgörülü ve çok eşli bir toplumsal gelenek vardı. Bu konudaki özgürlükten kadında erkek gibi faydalanır. Öte yandan sınıflı toplum öncesi Arap kabile toplumundaki cinsel özgürlükçülük ve kadın çok eşliliği sınırlaşma sürecine kadının aleyhine metalaştırıldı ve zaten tüccar olan Arap toplumunda kadının cinselliği kesin bir biçimde bir ticaret aracı haline geldi. Kadınlar eşit ve özgür üyeler olarak üretime katılım hakkından mahrum edildiler. Ya bağlı bulundukları erkeğin isteği doğrultusunda metalaşarak üretime cariye olarak katıldılar, ya da kocalarının “özgür” karıları olarak üretim sürecinden koparak kocalarına bağımlı ve bu nedenle ekonomik özgürlüklerini kaybetmiş bir vaziyette sürece dahil oldular.

Evlilik kurumu hiçbir toplumda bu dönem Arap toplumunda olduğu kadar kesin ve açık ifadelerle bir ticari ilişki olarak tanımlanmamıştır. Kuran’ın ayetleri bizzat bu konuda en açık ve en net ifadelerle doludur. Taraflar “mehir” konusunda anlaşacaklar, “erkekler kendi üzerlerine düşeni güzel güzel ödeyecekler” ve buna karşılık “kadınlarını tarlaları gibi istedikleri biçimde süreceklerdir”. Kadınlar ise “hakları olanı alacaklar” buna karşılık “serkeşlik etmeyecek korumaları gerekeni sahibinin yokluğu süresince koruyacaklardır”.

Boşanmaları durumunda emzirilecek bir çocuk bulunuyorsa, anne bunu kendi çocuğu olduğu için değil, “babasının hesabına emzirecek ve babada buna karşılık ona bir bedel ödeyecek” Bedel konusunda anlaşamazlarsa baba çocuğu alacak ve yine bir bedel karşılığı olarak başka bir kadına emzirtecektir. Aile kurumu hiçbir aldatmacaya gerek duyulmadan özel mülkiyet dünyasına ve onun ilişki düzenine dahil edilmiştir. Evlilik akitleri tıpkı klasik ticari anlaşmalar gibi ele alınmıştır. Kadının bir mülk olarak kendini tümden devrettiği, evliliğin hukuku ayrı ama belli bir süre için mülkiyeti kendisinde kalmak koşuluyla kiraya verdiği “Muta nikahı” olarak adlandırılan evlenme şeklinin hukuku ise apayrıdır. Gerçi kadının boşanma hakkı vardır, ancak bu da anılan ticari ilişki düzenine uygun bir hukukla düzenlenmiştir.

Şöyle bir soru akla gelebilir: O halde İslamiyet kadına ne vermiştir? İslamiyet zaten sınıflı toplum koşullarında olan kadını bu konumdan kurtaramadığına göre kadına hangi konuda katkıda bulunmuştur? İslamiyet asıl katkıyı sınıflı toplum yapılanmasını hızlandırarak yapmıştır. Şöyle ki; kabile hukukunun aşılmaya başladığı, sınıflı toplumunda henüz oturmadığı geçiş döneminde kadın daha çok keyfi bir uygulamaya tabi tutulmaktadır. İşte İslamiyet kadının bu ikinci cins olarak sınıflaşmaya dahil edilişini ve metalaşamaya konu edilişini bir hukuk haline getiriyor. Tamda ticaretin mantığına uygun olarak kadından özgürlüğünü -kadın olarak özgürlüğünü- alıyor ve buna karşılık kadını beslenme ve barınma konusunda bir güvenliğe kavuşturuyordu. Güç erkekte olduğuna ve kadını sınırsız istismar edebileceğine göre İslâmiyetlin buna sınırlama getirmesi yani bu durumu bir hukuka kavuşturması kadın lehine bir düzenleme olarak görülebilir kuşkusuz. İslamiyet kadını erkeğe eşit görmemiş, ama ona bazı haklar tanımıştır.

Bu hukukun belirlenmesinde de ekonomi-mülkiyet hakkı belirleyici öğedir. Bunun dışında manevi faktörler, kadına güvensizlik vs.de vardır kuşkusuz, ama düzenlemede mülkiyet temelinde somutlaştırmak çok açıktır. Asıl mülk sahibi erkektir, kadın bir yerde satın alınandır. Bu nedenle toplumsal yaşamda hakları -miras hakkı, şahitlik hakkı, hukuki eşitlik vb.- konularda kadının hakları erkeğin haklarının yarısına tekabül eder. O günün koşullarında kadının gücü erkeğin gücünün yarısıdır, hakları da yarısı olarak belirlenmiştir. Ama İslam gücü erkeğin gücüne eşit kadına eşit hak tanıma konusunda duraksamaz. “erkeklere çalışmalarından” bir pay olduğu gibi “kadınlara da çalışmalarında bir pay vardır.” Fakat 620’de kadınlara çalışmak için yeterli imkan bulunmuyordu ya da o dönemde kadınların yapabileceği işler bu gün mevcut olanlar kadar yoktu. Kadının “bir pay” temelinde eşitleşmesini engelleyen asıl öğe zihniyet yapısı değil tarihsel koşullardı. Öyle olmasa gerçekçi ve işinin ehli bir tüccar bir malın kimden geldiği ile değil o malın niteliği ve miktarıyla ilgilenir ve onun hakkını vermeyi bilirdi. İslam bu konuda yeterince somut gerçekçi ve adildir.

İslam’da derecelendirme çok ilginçtir. Soy itibarıyla özgür bir kadın zina işlerse cezası sonradan özgür kalmış bir kadının iki katıdır. Toplumsal statüsü daha zayıf olanın çarptırıldığı ceza daha düşüktür. Fuhuşa zorlanan cariyeye ise günah yoktur. Günah zorlayanadır. Evli kadınlar örtüneceklerdir. Evlenme ihtimali bulunan genç kızlar ve kadınlar örtüneceklerdir. Ancak “evlenme ihtimali bulunmayan-kalmayan kadınların çarşaflarını bırakmalarında kendileri açısından bir sakınca yoktur.” Bütün bu ayetlerde göze çarpan düzenlemeler mülkiyete dayalı hukuki düzenlemelerdir. Bir erkeğin kadını olan veya kadını olması muhtemel bir kadın örtünecektir ama bir erkeğin bir anlamda mülkiyetine geçemeyecek dolayısıyla kendi mülkiyetinde kalacak kadın örtünmeyebilir. Korunan şey kadının esasen kendisine ait olan şey değildir. Erkeğe ait olan fakat kadına emanet edilmiş şeydir. Dolayısıyla İslamiyet’te evlilik akdi kadına kendi bedeli ödendiğinden ötürü kadının erkeğin hakkına-mülkiyetine geçtiği bir akittir.

İslamiyet’in kadına yaptığı en önemli katkı ise çokça belirtildiği gibi kız çocuklarının diri diri gömülmesine son verilmesi olarak belirtilebilir. Gerçi bu uygulama iddia edildiği kadar yaygın değildir. Öyle olsa her erkeğe evlenmek üzere dört tane kadın ve sayısız cariye bulunamazdı. Erkekler sayıca daha fazla olurdu ki, hukuken ve sosyal statü itibariyle kadının daha avantajlı bir konumu olurdu o zaman. Ne de olsa ticaret biliminin gereği olarak sayıca az olan cinsin değeri daha yüksek olurdu.(!) Ama öyle olmamıştır. Bütün İslam öncesini karalama ve İslam’ın çıkışını parlak bir kurtuluş olarak gösterme çabasının softalığına rağmen bu konunun en gerçekçi ve en tatmin edici izahını yine bizzat Kur-an’da görüyoruz. O dönem Arap toplumu savaşçı bir toplum olduğu için erkeklik olgusu hem kültürel olarak ve hem de cinsiyet olarak daha istenilir olandı. Erkek çocuk güç demekti, iktidar demekti, savaşçı demekti, talan demekti, zenginlik demekti. Oysa kız çocuk ancak bir talan nesnesi olabilirdi. Bu nedenle de yüz kızartıcı bulunuyordu. Nahl Suresi 58, 59. Ayetlerde “oysa onlardan birine kız müjdesi verildiğinde öfkesinden yüzü simsiyah kesiliyor. Verilen müjdenin kötü etkisiyle kavminden gizleniyor, onu hakarete katlanıp sağ mı bırakacak yoksa toprağa mı gömecek.’ Bak ne fena hükümler veriyorlar” şeklinde izah ediliyor. İsra Suresi 31. Ayette ise, “Bir de züğürtlük korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da rızkı biz veririz, size de... Onları öldürmek elbette büyük bir cinayettir” şeklinde bir izaha rastlıyoruz ki, burada öldürmenin nedeni yoksulluk, fakirlik (züğürtlük) olarak gösteriliyor.

Kimi kaynaklar böyle bir geleneğin hiç bulunmadığını, bunun İslam tarihçilerinin bir uydurması olduğunu söylüyorlar. Eğer Kur-an’ın  kendisinde bulunmasaydı böyle denilebilirdi ancak, Kur-an’ın kendisinde bu durumun değerlendirilmesi bu durumun varlığını ispatlıyor. Kur-an şu açıdan inandırıcıdır. Bu ayetler o günün koşullarında o günün insanlarına o gün mevcut olan anlayışların eleştirisi olarak indirilmiştir. O dönemde böyle bir sorun bulunmasaydı Kur-an’ın bunu varmış gibi eleştirmesi açıkça anlamsız olurdu. Kur-anın gösterdiği “yüz kızartıcı bulma” ve “yoksulluk nedeniyle öldürme” izah konusunda tatmin edicidir. Bu durum yaygın olmasa bile bunun yasaklanmış olması büyük bir kazanımdır.

Öte yandan İslam’ın tüm sınırlandırmalarına rağmen kadınlar yine en tutucu İslami yönetimler altında doktor, yargıç, avukat, alim (din alimi) Harun Reşit döneminde olduğu gibi komutan ve hatta Fatimilerde olduğu gibi hükümdar olabilmişlerdir. Ancak halife olan kadın olmamıştır. Gerçi yukarıda sayılanlardan çok daha fazlası eskiden de kadınlara açıktı ancak, İslam hakkında kimi çevrelerce bilinmeyen bazı hususlar teşkil ettiği için belirtiyoruz. Yine İslam’ın çokça eleştirilen çok eşlilik hususu gerçekten de eleştirilmeye değer bir husustur. Ancak bir şeyi hatırda tutmakta yarar var. İslam çok eşliliği tek eşlilikten dört eşliliğe doğru genişletmemiş, sayısız eşlilikten sınırlandırarak, dört eşliliğe indirmiştir.

İslam’ın neler kaybettirdiği hususuna gelince; feodal ve sınıflı bir ideoloji olması nedeniyle tarihsel süreç itibariyle kabile toplumunun görece ortaklaşmacı eşitlikçi, özgürlükçü yönlerini kaybettirmiştir. Feodal toplumun temsilcisi olarak bu rolü oynamıştır diyebiliriz. Ancak bir şeye dikkat etmiş, bu sürecin mümkün olduğunca az acılı olmasına çabalamıştır. Sürecin acımasızlığını yumuşatmak için en çok ezilenlerin, kölelerin, yoksulların, çocukların, yetimlerin, kadınların haklarının hiç değilse vicdani düzeyde varolduğunu hep hatırlatmak istemiştir.

Eski kabile toplumunda var olan Hz. Hatice ve Hind Bint Ubeyye gibi kimlikli bir kadın kategorisi ne yazık ki, İslam’la birlikte yok olup gitmiştir. Yine Hz. Ayşe’nin kolye meselesi gibi bir durumun ardından kadınların yalıtılması, ortak eğitim süreçlerinden erkekler tahrik oluyor diye kadınlarla erkeklerin ayrılması, kadınlara örtünme zorunluluğunun getirilmesi, benzer biçimde erkekler tahrik oluyor diye Hacca gidişte kadın ve erkeğin ayrılması hep kaybetme noktaları olarak belirtilebilir. Bunların ne kadarının İslam’ın özü gereği olduğu ne kadarının bir dönemin gereği olarak gerçekleştiği sorusu önemlidir ve cevabını arayan sorulardır. Kadının kazandıkları ne kadar değerli ise kaybettikleri de o kadar belki de daha fazla değerlidir. Ve bugün feodal dönemin 620 yılının koşulları aşıldığına göre İslam’ın özüne uygun kaybettirilenlerin kazanıma çevrilmesi, kazanımların ise daha da genişletilmesi 21. yüzyılda İslam ümmetine en yakışan tutum olacaktır.

İslamiyet konusu tartışılırken İslam dünyasının en mağdur kesiminin kadınlardan oluştuğu kabul edilmek zorundadır. Hatta denebilir ki, İslamiyet'in bu konudaki sorumluluğu bütün dinlerden ve ideolojilerden daha da ağırdır. İslam'ın kendini savunmakta en çok güçlük çektiği ve en çok güçsüz bırakan noktası da burasıdır.

Gerçekten de Kuran'daki ifadeler çok katı bir biçimde ele alınırsa, kadının aleyhine olmaları kaçınılmaz olur. Ama bu ayetlerin en gerçekçi yorum tarzı; İmam Humeyni'nin de dikkati çektiği, zaman ve mekana göre yorumlanmaları gereğidir. Kuran sadece belli bir zaman kesitiyle değil, an an değişen zamana ve mekana göre yeniden yeniden adeta "somut koşulların somut tahlili temelinde" inancına gereken hassasiyet gösterilerek bilimsel bir gözle yeniden yorumlanabilmelidir. İslam bunu reddeder mi?

"Kitaba sarılan ve namazı kılan o ıslahatçı kimselerin mükafaatını biz hiç bir zaman zayii etmeyiz" (Araf-170)

O halde, "Islahatçı düşünüş" Kuran'daki ayetleri nasıl yorumlamalı? Bu konuda;

1-Peygamberin ailesine yönelik ayetleri özel bir statüye koymak gerekir. Yani peygamber eşleri hakkındaki ayetlerin özel olduğunu, bu nedenle diğer kadınları bağlamaması gerektiğini düşünüyoruz. Nasıl ki peygamber taklidi, yani kendini onun halifesi sayanların olumsuz taklidi, olumsuz bir rol oynadıysa peygamberlerin eşlerine getirilen kısıtlamalar da bütün kadınlara uygulanmamalı. Bunun neden gerekli olduğunu daha somut tartışacağız.

2-Geriye kalan ve bütün Müslüman kadınları bağlayan ayetleri de nedenleriyle beraber ele alarak güncele uyarlamamız gerekli.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, Kuran kadını gözetmiş olmakla beraber esasen erkeğe hitaben inmiştir ve açıkça da erkeğin üstünlüğüne vurgu yapmıştır;

"Erkekler kadınlar üzerinde hakim dururlar. Çünkü Allah bir kere birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaatkardırlar. Allah'ın korumasını emrettiği şeyleri kocalarının yokluğunda korurlar. Serkeşlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara gelince; önce kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün. İtaat ettikleri halde onları incitmek için bahane aramayın. Çünkü Allah çok yüksek, çok büyüktür." (Nisa, 34)

Bu ayete benzer bir çok ayet Kuran'da bulunabilir. Ama öte yandan kadının erkekle eşitliğine vurgu yapan ayetler de vardır;

"Bir de Allah'ın bazılarınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri istemeyin. Erkeklere çalışmalarından bir pay, kadınlara da çalışmalarından bir pay vardır. Çalışın da Allah'tan lütfunu isteyin. Her zaman Allah her şeyi iyi biliyor." (Nisa-32)

Buradaki çelişkiyi doğru izah etmek ve en eşitlikçi, en adil bir sonuca varmak insanlık onurunu "meleklerden de" çok önemseyen İslam'a en layık olandır. Bilindiği gibi, İslam sınıfsız toplum idealini ortaya koyan bir din değildir. İslam sınıflıdır, sınıfları meşru sayar. Mülkiyeti adalet addeder. Bu konuda bakışı, örneğin Hıristiyanlıktan farklıdır. Hıristiyanlığa göre, "Maddeten zengin birinin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesinden daha güçtür." Oysa İslamiyet mülkiyeti dokunulmaz kabul eder.

Ama İslam'ın da farklı bir sınıf anlayışı vardır. İslam insanları mülkiyet temelinde değil, İslam kardeşliği temelinde eşitlemek ister. Bir taraftan, "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünyaya hayatındaki geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Bir kısmını diğerlerinin üzerine çıkardık ki, derecelerle bazı bazısını tutsun çalıştırsın. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp bitirdiklerinden daha hayırlıdır." (Zuhruf-32) biçimindeki ayetler indirilirken diğer taraftan kölelerin özgür bırakılması ve yoksullara yardım etmek gibi konular sürekli teşvik edilir.

İşin gerçeği özünde İslam devrimci olmaktan ziyade "ıslahatçıdır". Bunu hem sınıflara böyle uygulamıştır, hem de kadın konusuna. Bir taraftan mülk sahibi sınıfların ve genelde kadınlar karşısında erkeklerin egemenliği kabul edilirken; öte yandan bu egemenlere karşı kölelerin, cariyelerin, yoksulların yetimlerin, kadınların kısaca tüm ezilenlerin hakları güvenceye alınmak istenmiştir. Bir yerde İslam eşitlikçi kabile toplumunun (yanlış olmaması bakımından kabilelerdeki eşitlikçiliğinde mutlak değil, göreli olduğunu belirtmekte yarar var. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın bu toplumda sınıflaşmaya uğramıştı) çözülüşünün kaçınılmaz olduğunu gören ve kendisi de buna katkı sunan ve yine bu temelde sınıflaşmaya da katkıda bulunan, buna öncülük eden bir güç iken, sınıfların ne demek olduğunu da bilen ve insanların sınıfsal konumlanışın acısından da mümkün olduğunca zarar görmemesini sağlamak çabasında olan bir din olarak tanımlanabilir. Yani özgür kabile toplumundan, sınıflı uygar topluma geçişte acısız geçiş amaçlanmıştır. Bu süreci İslam başlatmamıştır. İslam olgunlaşan koşulların sözcüsü olmuştur.

Kabile düzeninin dağılması kaçınılmazdı. (Nitekim Medine'de 120 yıl boyunca kabile çatışmalarına yol açılmıştı.) Ve öte yandan çöl Arabistan'ının dışında alabildiğine gelişkin sınıflı uygarlık merkezleri bulunuyordu. Araplar bir yanıyla kabile örgütlenmesi itibariyle tecrit yaşarken bir yandan da ticaret yoluyla dünyanın geri kalan kısmıyla ilişki de bir kavim olarak yaşıyorlardı. Kendileri çok fazla köle emeği kullanmamakla birlikte köle ticareti yapıyorlardı. Mekke ve Medine haricinde puta taparlığın çok sınırlı yaşandığı evrensel inanış dünyasını ise; göksel tanrının hakimiyetine aldığı bir dönemdi. Güçlü olan kavimlerin tanrılarının da en güçlü olduğu bu dünyada Hıristiyanlık en güçlüydü. Yahudiliğin, Sabii'liğin gücü ise küçümsenemezdi. Arapların putları bu dünyanın tanrılarıyla bir mücadeleye giremez, girse bile kazanamazlardı. Arap çoktanrıcılığı hem maddi planda ve hem de düşünsel planda kaybetmişti. İslamiyet son derece güçlü bir yaklaşımla gerçeği görüyor, direnilemez durdurulamaz gelişmeleri fark ederek onu durdurmaya çalışmıyor ama insanlık açısından en kabul edilebilir bir düzeyde geliştirmek istiyordu. Acımasızca gelişen sınıflı, maddi dünyanın olmayan vicdanı olmak istiyordu.

Bu anlamda köleliğe devrimci temelde karşı çıkmamasına rağmen İslam'ın çıkışıyla beraber "Hz. Muhammed'in bizzat azad ettiği köle sayısı 63'e eşi Aişe'nin azad ettiği 96 ya, Abbas'ın azad ettiği 90'a, Hz. Osman'ın azad ettiği 20'ye, Hekim Bin Hazzam'ın azad ettiği 100'e, Hz. Ömer oğlu Abdullah'ın serbest bıraktığı 1000'e, Abdurrahman Bin Avf'ın azad ettiği 30 bine ve Hz. Ebu Bekir'in azad ettiği ise onlarca köleye kadar yükseldi." (Aktaran; Faik Bulut. syf.170) Görüldüğü gibi kölelik kurumsal olarak kaldırılmamış ve gayrı meşru ilan edilmemiştir ama fiili gereklerinin yerine getirilmesi konusunda samimi davranılmıştır.

Bu dönem Arap toplumunda kadının pozisyonu da kölelerin pozisyonu gibidir. Bir taraftan, Hz Hatice, Hind Bind Ubeyye, Um Ammara, Nuseybe Bin Kaab gibi ilham verici kadınların yaşadığı bu toplumda, diğer taraftan kadının erkeğin malı olduğu, para karşılığı yada başka bir kadınla takas temelinde alınıp verildiği görülebiliyordu. Bir yandan Lat, Menat, Uzza gibi dişi putlara tapılırken öte yandan kız çocukları öldürülebiliyordu. Kısaca bir geçiş süreci yaşanıyordu ve bu geçiş sürecinde bir çok şey iç içeydi. 

Dolayısıyla İslam o günün koşullarında olumlu bir yaklaşım sergilemişti. Kanımızca bugün bu yaklaşım yetersizdir. Aşılması gerekir ve İslam bu konuda açık kapı bırakmıştır. Sorunu bir dogma olarak ortaya koymamıştır. Bir örnek vermek gerekirse zina suçuna karşılık Nisa suresinin 15 ayetinde, "Ölüm onları alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar bir evlerde hapsedin" şeklinde bir ceza uygun görülürken, Nur suresi 2. ayetinde, "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun; eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız Allah’ın dinini uygulamada bunlara bir acıyacağınız tutmasın" denilmiştir. Yani Nisa suresinin 15 ayeti ikinci bölümünde "Allah onlara bir yol açıncaya kadar" denilirken, söz konusu olan cezadan aftır. Ama Nur suresi ikinci ayetinin ikinci bölümünde "kesinlikle affedilmemesi" hükmü vardır. Her iki hükümde ilahidir ve değişiklik göstermelerinin nedeni değişen zaman ve mekandır.

Konumuz açısından baştaki ayetinde (Nisa, 34) özüne dönecek olursak; "erkekler kadınlar üzerinde hakim dururlar" denildikten sonra bunun nedeni olarak iki unsur sayılıyor.

1-"Çünkü bir kere Allah birini diğerinden üstün yaratmış",

2-"Bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar."

Birinci nedeni ele alırsak, Kuran'da erkeğin hangi yönden üstün yaratıldığı belirtilmemiştir. Çokça iddia edildiği gibi Kuran'da kadının zekaca zayıf olduğuna dair hiç bir iddia yoktur. Toplumsal bir önyargı olarak yer eden "kadının şeytanca bir kurnazlığa sahip olması" ise onun zekaca zayıflığını değil, olsa olsa üstünlüğünü gösterir. Ki, Kuran'ın kendisinde böyle bir ima yoktur. Ruhsal dünya itibariyle duygusallığı siyaset alanında kadın için gerçekten bir zaaf noktası oluşturur ama dünya siyasetten ibaret değildir. Kaldı ki, duygusal olmayan erkeğin siyaset anlayışı tek doğru siyasal algılayış tarzı olmadığı gibi, duyguyu inkar etmesi onun insanlık dışılığının da en önemli nedeni olmuştur. Uygulayıcılarının kadın ya da erkek olması ayrı bir sorun olarak ele alınmak koşuluyla siyasetin kadıncasının erkekçesinden daha barışçı olduğu inkar edilemeyecek kadar açık bir konudur. Uygulayıcılarının cinsiyetinin önemsenmemesinden kastımız, onun bireysel planda değil bir sistem olarak ele alınmasından ötürüdür. Ayetin erkeği neden üstün gördüğü konusunda belirtilebilecek son ihtimal fiziksel güç eşitsizliği olabilir. Gerçekten kadının erkek karşısında en ciddi zayıflığı fiziksel alandadır. Bu zayıflık gerçektir ve inkar edilemez. Orta çağın fizik üstünlüğünün çok önemli olduğu bu döneminde kadının erkekten daha zayıf görülmesi anlaşılabilir bir yaklaşımdır ve gerçeğidir. Tarihte kadının erkeğe yenik düşmesinin bir nedeni budur, ikinci nedeni sınıfsaldır;

Ayette erkeğin üstünlüğüne isnat edilen ikinci nedeni değerlendirecek olursak yani, "Bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar" bölümünü ele alacak olursak, bu yaklaşım da anlaşılır ve gerçekçidir. Mülkiyetin denetimini ele geçiren erkek hem kendi cinsinin geriye kalan kısmını bir mülk haline getirerek denetim altına almıştır ve hem de kadın cinsini mülk haline getirerek denetim altına almıştır. Mülkiyet inkar edilemez bir biçimde bir güç kaynağıdır ve o günün koşullarında erkeğin elinde toplanmıştır. Bu durum erkeği kadın karşısında güçlü kılan ikinci unsur olarak kabul edilebilir. 

Şimdi şu soruyu soralım, bu ayete göre kadın ve erkek ne zaman yada hangi koşullarda eşit olur?

Cevap; fizik avantajı ve mülkiyet miktarı eşitlenince. Fizik avantaj, günümüzde gelişen teknik düzey nedeniyle anlamını kaybetmiştir. Günümüz dünyasında belirleyici olan -kas gücü değil beyin gücüdür ve bu konuda cinsler eşittir. Dolayısıyla eşitsizliğin birinci nedeni bugün artık geçerli değildir. İkinci nedene gelince, Kuran'ın kendisi "Erkeklere çalışmalarından bir pay kadınlara da çalışmalarından bir pay vardır" diyor. Yani bunun anlamı, "Eşit işe eşit ücret" tir. Günümüzde çalışma imkanı erkekler kadar kadınlara da açıktır; hatta bir çok alanda kadının avantajı daha da belirgindir. Bu durumda eşitsizliğe neden olan ikinci neden de bugün ortadan kalkmıştır. Bu durumda İslamiyet'te kadınla erkeğin hukuken de bugün eşit muamele görmemesinin hiç bir gerekçesi kalmamıştır. Toplumsal üretime eşit katılan kadının hukuksal eşitsizliği kabul etmesi için nasıl bir gerekçe düşünülebilir ki? Kaldı ki, 1400 yıl öncede eşit suça eşit ceza ve eşit işe eşit ücret önerilmiştir. Bu konuda İslam hukukunun pratikliği gözden kaçırılmamalıdır. Örneğin, "bir erkek maddi nedenlerle hür bir kadınla evlenmeyip, bir cariye ile evlenirse ve kadın evliyken zina işlerse cezası hür bir kadının cezasının yarısıdır" yani bu konuda söz konusu olan mülkiyete ayarlanmış bir hukuktur. Keyfi değil, nedeni ruhsal gerekçeler de değildir. Esas olarak maddi gerekçelerdir. Değişen maddi gerekçeler uygulamayı bire bir etkiler ve uygulamayı da kendisiyle birlikte dönüştürür. 

Kadın açısından en istismara açık korkundan yetimlere biri de çok eşlilik uygulamasıdır. Öncelikle bu uygulamayı nedenleriyle beraber ortaya koyan ayetlere bakalım.

"Allah'tan korkunda mallarını verin. Murdarı temiz ile haramı helal ile değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü büyük bir günahtır." (Nisa-2)

"Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın ve eğer bu taktirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariye ile yetinin. Bu azmamanız, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir." (Nisa-3)

Bu uygulamanın o günün koşullarıyla yakından bağlantısı vardır. Sürekli savaş hali yaşayan kabilelerin sürekli erkek kaybına uğrayacağı açıktır. Dolayısıyla ortada kadınlar ve çocuklardan (yetimlerden) bir yığın kalacağı da bellidir. Kaba gücün hüküm sürdüğü bir ortamda bu insanların erkekten başka sığınacak bir sığınağının olmadığı biliniyor. O halde o günün koşullarında neden iki-üç-dört evliliğe onay verildiği anlaşılır oluyor. Ayetin vurgusu yetimlerin haklarınadır. Yani neden olarak gösterilen cinsel tercih değil, maddi unsurdur. Ancak cinsel tercih de bir öğe olarak inkar edilmemiştir. Esasen de İslamiyet'te şehvet hiç bir zaman inkar edilmemiştir ve bu konuda tartışma oldukça açık yürütülmüştür. O düzeyde ki, 20 yüzyılda laik Türkiye cumhuriyetinde Mevlana Celalettin Rumi'nin Mesnevi'si muzır neşriyat yasasına takılmıştır. Bu durum İslamiyet aile hukukunun açıkça tartışılması için büyük bir avantaj sayılmalıdır.

Şu sonuç ortaya çıkıyor; İslamiyet erkeklerin dört kadınla evlenmesini istemiyor, ama meşru görüyor. Bunuda esasen erkeğin keyfi cinsel istismarından ötürü değil, objektif koşullar gereği yetimlerin ve kadınların var olan konumlarını daha da zora sokmamak için istiyor. İslamiyet’in simgeleriyle, cennet tasvirleriyle ve maddi vaadleriyle büyük ölçüde erkeğe ve onun düş alemine hitab ettiği doğrudur, ama bundan daha da doğru olan aslında İslam’ın, daha çokta istismar edildiğidir. İslamiyet'in bu yaklaşımını İslam peygamberinin özlemleriyle bağdaştıranlar var ve bunu ayrıca tartışacağız. Ama İslam öncesi Arap toplumu kabile düzeninin özgürlükçü anlayışının, sınıflı toplumun sömürüsüne sunulduğu bir yapıdaydı. Bir yandan cinsellik hiç bir sınır kabul etmezken ve özgürce yaşanırken, bunun sınıfsal yapıya dahil edilme aşaması kadının sömürüsü olarak gündeme geliyordu. Egemenlik erkekte olduğuna göre sınırlandırmalar kadının lehine olacaktı. Yani yüzlerce kadınla evlenme imkanına sahip erkeğin dört kadınla sınırlandırılması kadının aleyhine olmamıştır. Şunun iyi anlaşılması gerekir, İslamiyet tek eşlilikten dört eşliliğe geçmemiştir, aksine sınırsız sayıda eşlilikten sınırlı sayıda eşliliğe geçmiştir. Gerçi cariyelik kurumu kaldırılmadığından kadının cins olarak itibarı kurtarılamamıştır. Ama özgür kadın (kastettiğimiz o zamanki toplumsal bölünmede özgürler kategorisinde yer bulan kadınlardır yoksa bir cins olarak kadın cinsinin özgürlüğü değildir) kapsamında olumlu bir gelişme düzeyini de getirdiği inkar edilemez.

Çok eşliliğin peygamberle ilgili kısmı da bu temelde ele alınabilir. Peygamberin kadınla yaşadığı süreç ikiye ayrılabilir, birinci süreç Hz. Hatice ile yaşadığı süreçtir. İkinci süreç ise on üç evliliğe varan çok eşlilik sürecidir.

Oysa Hz. Hatice kişiliğinin İslam’ın doğuşunda ve gelişiminde çok değerli katkıları olmuştur. Adeta bir yanıyla bir kadın olarak ilham kaynağı olurken öte yandan güç, kararlılık, onurlu duruş, yapıcılık vurgusunu barışa odaklayan bir kişilik oluşu belki de hepsinden önemlisi gücünün farkında oluşu onun en önemli özellikleridir. Peygamberle bir evlilik ilişkisi önerdiği zaman peygamberin “bu bana nasıl olur” diye şaşkınlığını belirttiği söylenir. Bu anlamda Hz. Muhammed ile olan ilişkinin yaratıcı ve yönlendirici öğesi Hz. Hatice’dir.
En erkek egemen zihniyetli çevrelerin bile onun ölümü üzerine “Hz. Muhammed iki büyük koruyucusundan birini kaybetti” demeleri yeterince önemlidir. Hatice o günün Arabistan’ında bir kadın olarak en erkek egemen dinlerden birinin peygamberinin koruyucusudur. Muhtemelen Hatice’nin İslam’ın doğuşundaki rolü bilinenin ve düşünülebilenin daha ilerisindedir. Öldüğü zaman Hz. Muhammed o yılı “Hüzün yılı” olarak nitelemiştir. Hz. Hatice’nin yaşadığı dönemde İslamiyet’in kadın yaklaşımı ve mücadele araçları farklıdır. O dönem İslam peygamberi tek eşlidir. Kadınlar örtünmemekte, hakları ileri düzeyde gözetilmektedir. Benzer biçimde İslamiyet’in diğer inançları algılayışı barışçıl temeldedir. Ve öne çıkarılan unsur dinlerin ortak noktalarıdır. Oysa ondan sonraki dönem şiddet biraz daha ön plandadır  ve İslam artık kendini diğer dinlerden farklılıkları itibariyle tanımlamaktadır. Bütün bunların Hatice kişiliğiyle bir ilişkisinin bulunmadığını hiç kimse iddia edemez. Benzer biçimde Ebu Süfyan’ın karısı Hind Bint Ubeyye’de uzun süre İslam’a karşı savaşın bayraktarlığını yapmış ve karşıt cephenin gelişmelerine damgasını vurmuştur. Her şeye rağmen Hind ve Hatice kişiliklerinin temsil ettikleri sosyal siyasal kategori özel bir kategoridir ve bu kategori Arabistan’da (Mekke’de) egemen kesimin kadınlarını temsil ediyordu. Bu temsil bütün kadınları kapsamasa bile bu kategorinin silinmemesi kuşkusuz gelecekte İslam toplumunda farklı bir geleneğin gelişmesini sağlayabilir ve İslam’ın daha da demokratik bir muhtevada gelişmesini sağlayabilirdi. Özelde Hz. Hatice kişiliği, ancak daha genel planda bu kategorinin kaybı, İslam açısından bu yönüyle de Müslüman kadın ve İslam toplumu için çok büyük bir kayıp olmuştur.

Bizce bu konuda iki önemli sonuç çıkarılabilir;

1-Hz. Hatice ilişkisi İslam'ın iktidar öncesi döneminde yaşanması itibariyle İslam'ın özüne en yakın ilişki tarzı olarak ve

2-Güçlü kendi ayakları üzerinde duran "özgür" kadınla İslam'ın nasıl yaşayacağına bir emsal teşkil etmesi itibariyle önem taşır.

Peygamber değerlendirmeleri yapılırken kimi İslamcı ama istismarcı kesimler ile kimi peygamber karşıtlığında aşırı subjektivizme kayan çevreler Hz. Muhammed'i bir şehvet düşkünü olarak görmek ve göstermek isterler. Bunu da peygamberin on üçe varan evliliğine ve ayrıca cariyelere sahip olmasına dayandırırlar. Gerçekten de Hz. Muhammed örneğin yasal evlilik çerçevesinde bile cinselliği olumsuzlayan Hıristiyanlığa göre, şehveti doğal görür ve onun gücünü tanır. Hem Müslümanların dünyevi hayatında ve hem de ahirette bir özendirici olarak da değerlendirilir. Fakat peygamberin on üç evliliğinin Hz. Ayşe hariç geriye kalan kısmının hiç biri Kuran'ın vaat ettiği "Bakireler" gibi değildir. Hz. Ayşe hariç diğer kadınlar genellikle çok genç olmalarına rağmen Hz. Muhammed'le evlenmeden önce dul kalmışlardır. Hz. Ayşe gerçektende peygamberin en bağlı olduğu kadın olmakla beraber, esas itibariyle bu evlilikte de rol oynayan şey, diğerleri içinde geçerli olan siyasal nedenlerdir. Dikkatlerden kaçan bir husus da, Hz. Muhammed'in Hz. Hatice'den sonra evlendiği bu kadınlardan hiç birinden erkek ya da kız hiç bir çocuğunun olmadığıdır. Oysa Hz. Hatice'den altı çocuğu olmuştur. Hz. Hatice'den sonra Hz. Muhammed'e çocuk veren tek kadın ayrı bir evde yaşayan ve bir cariye olan Mariye'dir. Geriye kalan kadınlardan hepsi de peygamberin ikinci eşi Sevde hariç genç yaşlarında olmalarına ve bazılarının peygamberden önceki eşlerinden çocukları bulunmasına rağmen peygamberden çocuklarının olmaması dikkate değer bir konudur. Burada peygamberin cinsel pozisyonunun çok abartılı bir biçimde ele alınmasının bir sorumlusu Müslüman yorumcular, ikinci sorumlusu ise İslam karşıtlarıdır. Karşıtların bunu abartmalarında şaşılacak bir durum yok. Ancak Müslümanların bu konuda peygamberin durumunu neden bu kadar abarttıkları hususu ilgi çekicidir. Bunun sebebi büyük ihtimalle İslam'ın aşırı erkek egemen bir kültürden esinlenmesi olabilir. Çünkü bu görüşe göre erkek bütün sahalarda olduğu gibi cinsel sahada da tam bir "erkek gücü"ne sahip olmalıdır. Sahip olunan kadın ve cariyelerin sayısının erkeğin gücü bakımından önemli simgelerden biri olduğu kesindir.

Peygamberin evliliklerinin tümünün (Hz. Ayşe'yi çok sevmesine rağmen o da dahil olmak üzere) siyasal nedenlerle gerçekleştiği kesindir.

Şu soru sorulabilir; kadının siyasette bir araç olarak kullanılması ne derece doğru ve özgürlükçü bir yaklaşımdır? Bu sorunun bir değil, birden çok yanıtı vardır. Soyut bir özgürlük anlayışından yola çıkarsak, ilke olarak böyle bir yaklaşım kabul edilemezdir. Bir amaç olması gereken özgürlüksel kadın duruşu kendisi yada bir başkası tarafından bir araç durumuna düşürülerek istismar öğesi olarak kullanılırsa bu özgürlüğe kastetmek anlamına gelir. Özellikle de peygamber evliliklerinde kadınların rızası alınmış olmakla beraber kadınların bu evliliklerin pasif katılımcı öğesi olduğu göz önüne getirildiğinde eleştiri yöneltilebilir. Ancak 7. yüzyıl Arabistan'ının somut koşulları ve bu evliliklerin hizmet ettiği tarihsel misyon bu yaklaşımın kabul edilebilir olarak görülmesini sağlıyor. 7. yüzyıl Arabistan'ındaki kadın özgürlük anlayışı ile 20-21. yüzyıl küresel dünyasının kadın özgürlük anlayışı bir olamaz. Hiç değilse peygamber evlilikleri kendi mantığı içinde anlaşılırdır. Ama bu bütün İslamiyet'in kadın yaklaşımı olarak da konulmamıştır.

"Sadece sana, diğer müminlere değil." (Ahzab-50)

Kanımızca bu ayet Kuran'da peygamberin evlilik ilişkileri için belirtilmekle beraber sünnetinin bir çok konusuna da uygulanabilir. En nihayetinde peygamberlik özel bir statüdür ve yalnızca bir kişiye tanınmıştır. Bütün insanlar (Müminler) bundan kendilerine pay çıkarırlarsa, başta peygamberin kendisi olmak üzere İslamiyet anlamsızlaşır ve "Allah'a şirk koşulmuş" olur.

Özetlersek; ilk dönem İslamiyet'in aile ve kadın anlayışı ele alınırsa, bundan çıkarılacak sonuç şudur: İslamiyet'in kadın özgürlüğü konusunda tarihsel olarak yaptığı katkı, özellikle 21. yüzyıl İslam kadını göz önüne getirildiğinde çok fazla değildir. Kız çocuklarının "yoksulluk nedeniyle" (İsra-31) öldürülmesinin yasaklanması gibi olumlu katkılar yapılmış olmakla beraber, bir daha da Hz. Hatice gibi bir kadın temsilinin yaşanmamış olması İslamiyet kadına ne verdi, sorusunun yanında kadından neler götürdü, gibi bir sorunun sorulmasını da gerektirir bir objektivite doğurmuştur. Son tahlilde Müslüman kadın çok geri bırakılmıştır ve buna neden olan anlayışın -geleneğin- aşılması gerekmektedir. Ama şu kesindir; Kuran bu konuda olumsuz yoruma olduğu kadar, olumlu yoruma da açıktır ve mantığı itibariyle kadının çağdaş temellerde ele alınmasına açıktır. Hz. Hatice'nin evliliğinde görüldüğü gibi bir kadın eşit temellerde, kimliğinden taviz vermeden hatta ilişkiyi yaratan ve yönlendiren düzeyde ilişkiye katılabilir. İslam'ın ve peygamberin asıl ilişki anlayışı (ideolojik-ilkesel düzeyde) budur ve gerçekte İslam ilişkisinin tercihi ve ideolojik anlayışı tek eşliliktir. Pratik zorunluluklar ve siyasal nedenler ise taktik-stratejik  yaklaşımlardır ve özü belirlemezler. 

Bu tartışmayı kapatmadan önce güç ve özgürlük ilişkisine kısaca bir kez daha vurgu yapıp, konunun özüne dikkat çekelim;

Özgürlük olgusu, güç olgusundan bağımsız ele alınamaz. Gücü simgeleyen değerler vardır; fiziksel güç, nüfus, feodal yapılarda çalışan ve savaşan erkek sayısı, para, teknolojik düzey, zihinsel yetenek, bilgi, örgütlü düzey (birey yada grup), sosyal statü, mesleki kariyer, duygusal etkileme gücü vs. Bütün bu güç simgeleri dönemine göre ön plana çıkarlar ve insanların karşılıklı ilişkilerine tek tek ya da topluca (gruplar, topluluklar) olarak, bunlar yön verirler. Dolayısıyla gerek toplumun değişik sınıfları ve gerekse de ezilen cins olarak kadının eşitliğini garanti altına alacak şey kadının gücüdür. Kadının güçlenmesi için ortamın oluşturulması ise demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. İslam tarihinde kadın, özgürlük, eşitlik, eşitsizlik, demokrasi sorunu ancak bütün bunlar göz önüne alınarak değerlendirilirse doğru sonuçlara varılır. Böyle olmazsa ister İslamiyet'e dışardan bakılsın, isterse içerden yaklaşımlar çözümleyici olmaz. Konuyu bu bakımdan ele alıp, kadının özgürlük sorununu tartıştığımızda Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi kimi ülkelerde yasal planda da ciddi bir düzey bulunmamakla birlikte, yani yasal yapı kadının aleyhine olmakla birlikte, Türkiye ve İran gibi ülkelerde yasal pozisyon çağdaş dünyanın siyasal değerlerinin çok gerisinde de değildir. Elbette bu ülkelerin yasaları yeterli görülemez, ama bundan daha ciddi bir sorun vardır ortada. O da, yasalarda mevcut olduğu kadarıyla da olsa kadının haklarına ve özgürlüklerine vurgu yapan düzenlemeler toplumsal yaşam sürecinde geçerlilik bulamamaktadır. Bu kadının siyasete katılımından, sosyal yaşama katılımına kadar böyledir. Bu toplumsal yapı ise belirtildiği gibi gücünü asıl olarak yasal düzenlemelerden değil gelenekten almaktadır. En başta parçalanması gereken olgu geleneksel düşünce tarzıdır, statükoculuktur. İster yasal düzenlemelerden kaynaklansın, ister dinsel dogmalardan ve isterse de geleneksel yapıdan kadının aleyhine olan bütün düzenlemeleri sorgulamak, ona çağdaş bir yorum getirmek ama bunu lafta da bırakmamak bir cins olarak kadına ulaştırmak, bu düşünce ve yorum etrafında kadının örgütlü gücünü açığa çıkarmak, aileden başlayarak en üst düzeyde örgütlü siyasal yapı olan devlete kadar bütün sosyal, siyasal yapıları bu temelde yeniden gözden geçirip düzenlemek, Ortadoğu'da kadının katılımının tek yoludur.

Müslüman kadınların kendi dinlerine uygun yaşamak açısından talep ettikleri çarşafa bürünme, sosyal yaşamdan kopma ve eve kapanma hakkı İslami temelde de olsa kadına bir şey kazandırmayacaktır. Kadına kazandıracak yaklaşım İslam'ın "Çalışmalarında erkeğe bir pay, kadına da bir pay vardır" yaklaşımıdır. Bunun için eşit paya sahip olmak isteyen kadın, çalışmada da eşit paya sahip olmak zorundadır. Çalışmadan geri çekilerek çarşafa bürünmek ve eve kapanmak İslamiyet'e uygun yaşamak değildir. Dinsel inançlarına uygun giyim-kuşam hakkı da dahil olmak üzere kadın hakkını ancak çalışma süreci içinde bulacaktır. Burada çalışmadan kastettiğimiz şey kabaca fizik güç harcamakla ilgili değildir. Aile içinde yapılan işin bir değere kavuşturulmasından, toplumun dönüşümünün sağlanmasına, sanattan edebiyata, bilimden siyasete, diyanetten ekonomiye kadar kadının her sahada var olması, katılım hakkını yeterince kullanması ve süreçleri Hz. Hatice örneğinde olduğu gibi yönlendirme gücünde olmasıdır.

N- İSLAM’IN ŞİDDET ANLAYIŞI VE DEMOKRASİ

Yaşadığımız son on yılın  en dikkat çekici şiddet dalgalarından biri İslam dünyası ve İslam düşüncesinden kaynaklı. Gerçi İslam doğduğu günden itibaren şiddetle içli dışlı olmuş, kimi zaman şiddete maruz kalmış, kimi zaman kendisi hem içte hem dışa karşı şiddet kullanmıştır ve adı neredeyse şiddetle özdeşleşmiştir. Ama özellikle son on yılda bunun böyle dikkat çekmesinin nedeni, Sovyet sisteminin de çökmesi nedeniyle Amerikan örgütlenişine direnen tek odak olarak kalmasıdır denebilir. Ama ABD'nin ve genelde batının bir manipülasyonu, karşıt karalama kampanyası olarak tanımlamak da yanlıştır. İslam doğuda, kendi coğrafyasında ve kendi içinde bugün hala sorunlarını çözerken, sorunların çözüm dili olarak şiddeti esas almaktadır.

Bu nedenle Ortadoğu’da demokratikleşme sorunu tartışılırken İslam’ın şiddet anlayışı çözümlenmezse en ufak bir adım atılamaz. Tek tek sorunları tartışabilmek için önce tartışma ortamına ve yöntemine, tartışma imkanına ve olgunluğuna sahip olmak gerekir. Bu husus çözümlenmeden diğer sorunları tek tek ele almanın bir anlamı olamaz.

İslam'da şiddetin iki kaynağı vardır ;

1-Kendisinden önce var olan ve kendisinin de içinde doğduğu gelenek (şiddet geleneği)

2-Kuran'da var olan savaş ve cihat ayetlerinin yanı sıra Allah’ın cezalandırıcı/kahredici sıfat ve tasvirleri.

Genelde doğunun despotik, şiddeti kutsallaştıran ve siyasetle şiddeti özdeşleştiren anlayışı biliniyor. Bu bakımdan genel anlamda bir doğu şiddet kültürü değerlendirmesi yapmayacağız. Ancak özgün olarak bugün ve 1400 yıl öncesinin Mekke kökenli şiddet anlayışını ve onun çıkışını değerlendireceğiz.

Henüz tarihin başında insanlar sınırlı olarak toprağa yerleşme sürecinde tarıma elverişli alanlarda yerleşir ve düzenli yaşam olanaklarına kavuşurken, asıl büyük kitle görece elverişsiz alanlarda, göçebe bir yaşam sürüyordu. Bu düzensiz ve istikrarlı olmayan hayvancılığa ve göçebeliğe dayalı topluluklar iştahları kabardıkça yerleşik hayat yaşayan insanlara göre, görece daha savaşçı bir ruha sahip olmanın yanı sıra, organizasyon olarak da askeri oluşlarının ve yeterince silahlanmış olmanın avantajlarını, kuraklık vb. zorunlu yaşam koşullarını sabote eden kıtlık süreçlerinin yarattığı ölmemek için öldürüp başkasının yaşam kaynaklarına el koymak gibi motive edici gücü çok yüksek gerekçelerle birleştirerek, yerleşik olan topluluklara sürekli baskınlar düzenlediler. Çoban kardeşlerle, çiftçi kardeşler yaşam kaynakları bir birilerine benzeyenler olarak da birbirleriyle savaştılar. (Yani çobanlar, çobanlarla, çiftçiler çiftçilerle) Ama asıl dikkat çeken savaşlar kutsal kitapta geçen Hz. Adem'in çoban ve çiftçi oğulları arasındaki kardeş kavgaları oldu. Çünkü tarihin dikkat çekici ölçüde sık görülen savaş gerçekleşmesi yerleşik olmayan göçebe, çoban kabilelerin yerleşik tarım toplumlarına saldırması şeklinde tezahür ediyordu.

"Bu durum Semitik kökenli Arap, İsrail çöl kabileleri açısından da geçerliydi. Bu kabileler bir taraftan kendi içinde çatışmalı iken bir taraftan da komşu sınırdaş Mısır ve Sümer’le ilişki, çelişki içinde idiler. Öte yandan önderliğin savunmalar da izah ettiği gibi M.Ö. 3000’li yıllarda Arabistan'da kuraklık baş gösterince bu kabileler Sümer  ve Mısır’a göç etmeye başladılar. Fakat gerek kültürel nedenlerle gerekse de buralarda işgücü konumunda olmaları nedeniyle bu yönetimlerle düştükleri sınıfsal çıkar farklılıkları nedeniyle bir kez daha kendilerini çatışır durumda buldular ve tekrar çöle, anavatana Urfa üzeri Hz. İbrahim'le, Mısır üzeri  Hz. Musa ile dönüş yaptılar."

Allah fikri etrafında birleşen Yahudiler de dahil bu kabileler siyasal bir birlik sağlayamadılar ve gerek Yahudiler, gerekse Araplar arasında kabile savaşları sürüp gitti. Bu kabile savaşları yenilenlerin köleleştirilip yerleşik uygarlıklara satılmasıyla son bulurken ticaretin mantığı da korsanlığın mantığına eş gelişti. Yani Roma-Bizans-Sasani ve Habeşistan örneklerinde ticaret ve ticaret yollarının güvenliğini imparatorluk/devlet sağlıyordu. Dolayısıyla güvenlik içinde yapılabilme imkanı çok yüksekti. Oysa Mekke, Medine, Taif üçgeninde ticaret ve ticaret yolunun güvenliğini ticaret yapan kabilelerin kendileri sağlıyordu. Tüccar, korsan ve savaşçıydı. Kervan baskınları en sık rastlanan eylem biçimiydi.

Bu kabilelerin Yahudilik ve Hıristiyanlık temelinde siyasal birliği sağlanamamıştı. Puta taparlık itibariyle de hiç  bir kabile bütün kabileleri sindiremediğinden putlarda genelin değil, kabilelerin putları olduğundan bir siyasi birlik bu temelde de oluşmadı. Gerçi bu puta tapar Araplar da Hz. Muhammed'den öncede Allah fikri vardı. Nitekim peygamberin babasının ismi Abdullah yani “Allah’ın kuluydu”, ama bu fikir bir siyasal kimlik düzeyine çıkmamıştı. Hz. Muhammed’le birlikte "Bir tek Allah, ortak kabul etmeyen Allah” düşüncesi gelişince ve kabileler üstü bir inanış haline gelince Allah fikri etrafında iktidarda da şirk kabul etmeyen, siyasal birlik oluşumunun objektif ve subjektif koşulları oluştu.

Arapların zaten var olan savaşçı ruhu birleşerek akacak kanallar arıyordu. Bir kez daha göçebe çobanlar uygarlık merkezlerine saldırıyorlardı. Kültür olarak yerleşik uygarlıklardan bir üstünlükleri doğal olarak yoktu. Fakat motive edici moral güç ve siyasal-askeri birliği çok güçlü bir biçimde  temsil eden Allah fikri -kaldı ki, savaşlarda her zaman çoban göçebe toplumlar yerleşik toplumlara dinsel motifler olmadan da baskın çıkmışlardı- onları yerleşik toplumlar karşısında çok avantajlı bir konuma yükseltti.

Böylece Araplar kültürel olarak fethettikleri uluslara bir şey veremezken onları etkilemenin en güçlü yolu olarak askeri etkileme unsuru ön plana çıktı. Diğer yandan henüz erkenden İslamiyet’i kabul eden uluslar onu kendi değer yargılarına uydurmaya başladılar. İslamiyet’in Araplara yerleşecek yeterli alan sağlamasından sonra ve yerleşik alanlarda yaşayan halklar İslamiyet’i kabul edip de din savaşları için bir gerekçe kalmayınca, İslamiyet yayılamaz hale geldi. Yeni bir yayılma dalgası için Orta Asya’dan kopup gelen çoban göçebe Türk’leri beklemek gerekti.  Bu İslamiyet’te ikinci şiddet dalgası olarak gelişip dünyayı tehdit eden ikinci dalga oldu.

Gerek çöl Arap geleneği gerekse Türk göçebe askeri geleneği üretimi dışlıyordu. Gerçi çölün tarıma elverişliliği söz konusu olamazdı ama Anadolu da pekala yerleşik, üretici bir toplumsal sistem kurulabilirdi. Ama toplumsal genler buna mani oldular. Dolayısıyla kendisi üretmeyen bu topluluklar (Türkler ve çöl Arapları) talan etmeyi ve haraç almayı yaşamanın tek yolu olarak bellediler. En önemlisi de savaştan, savaş ruhundan kopmayı bir aşağılanma, kadınsılık olarak gördüler. Gerçekten de yerleşik uygarlıklar kadın ekseninde gelişmişlerdi ve ister olumlu gözle bakılsın isten olumsuz gözle kadınsı uygarlıklardı. Daha az şiddet daha çok organizasyon öngörüyorlardı. Bu uygarlıklarda belirleyici öğe üretimdi. Oysa erkeksi uygarlıklar üretimi değil, onun sonuçlarını ele geçirmeyi hedefliyorlardı ve bunlarda belirleyici öğe şiddet, fetih ve savaştı.

19. yüzyıla gelindiğinde yeni dünya Türkleri durdurdu. Türk savaş makinası artık işlemiyordu ve savaşa dayalı geçim kaynakları yaratılamıyordu. Kendilerinin de üretim  süreçlerine dahil olmaları gerekiyordu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti sürece bu temelde dahil oldu. Askeri şiddet geleneği bu gün hala Türk toplumunda çok güçlü olmakla beraber çaresiz üretime de geçmeleri gerekti. Dünyanın kendi kendine yeterli olabilecek potansiyellere sahip yedi ülkesinden biri olan Türkiye bu potansiyeline rağmen belirtilen kültür geleneğinden ötürü gerçek üretim alanında 77. sıraya bile oturamadı.

Başta Kürt sorunu ve radikal İslam sorunu olmak üzere kendi içinde sorunları vardır ve hakim mantık bugün hala sorunların şiddet temelinde çözümüdür. Ekonomisi de halen büyük ölçüde rantiyeye dayanır ve TOBB örneğinde olduğu gibi şiddet üretmekten başka bir sonuç üretebilecek durumda da değildir.

Türklere savaş kapısı kapanınca Tanrı onlara üretime geçmeden yaşayabilmeleri için bir ihsanda bulunmadı. Oysa Arapların petrolü vardı. Onlar savaşmadan ve üretime geçmeden de yaşayabilirlerdi. Dünya zaten üretiyordu. Gelip yerin altından Arap petrolünü alabilirler ve yerine Arapların yaşamsal ihtiyaçlarını koyabilirlerdi. Ama bir şey daha değişmemişti Arabistan’da yolların denetimini ellerinde bulunduran korsanlar şimdi de petrol kuyularının denetimini ellerinde bulunduruyorlardı.

Bu durum Arapların sadece tüccar kalmalarını sağladı. Petrol satıp temel ihtiyaç maddeleri alacaklardı. Arap dünyası bütün sermaye biriktirme imkanlarına rağmen bir sanayi toplumu olamadı ve teknolojik donanımın yanı sıra askeri donanımını da dışardan transfer etmek zorunda kaldı. Petrol zenginliği ise toplumun tüm kesimlerine eşit, hiç değilse adil olarak dağıtılmadı ve sınıf farklılıkları bugün hala en belirgin olarak bu coğrafyada yaşanıyor. Bir kültür geleneği olarak çağdaş dünyaya uyumsuzluk, çağdaş dünyanın, 21. yüzyılın insani değerlerine sırt çevirme ve insan haklarına en riayet etmeyen rejimler olma konusunda bu bölge şampiyondur. Dünyanın en ilkel hukukuyla yönetilen ülkesi Suudi Arabistan'dır. Kendi vatandaşlarına kitlesel kırım uygulayan Irak'tır. Cezayir'de ister devletten kaynaklansın ister farklı terör odaklarından 100 bin sivil-savunmasız (kadın-çocuk) insan bıçaklarla doğrandı. Bu geleneğe Türkiye’nin Kürtlere dayattığı kirli savaşı da dahil edelim. Geriye kalan Arap ülkelerinin de çağdaş, insani, demokratik değerlere hiç bir biçimde riayet etmediklerini belirtelim. Bütün bu şiddetin yaşanmasında emperyalizmin parmağı vardır ve bu şiddetin asıl mağduru bu bölge insanının kendisidir. Batının bu şiddetten aldığı pay, bu şiddetin küçük bir kısmıdır. 11 Eylül eyleminde ölen insanların sayısı sadece Halepçe'de ölenlere eşittir. Dolayısıyla bu şiddet geleneği iddia edildiği gibi anti-emperyalist değil, anti-yerel, anti-ulusal, anti-bölgesel, anti-Ortadoğusal, anti-İslam’dır.

Bizim iddiamız bu şiddetin meşru olmadığı tarihten geldiği, İslam’ın amaçları doğrultusunda gelişmediği, İslam’ı bir amaç olarak almadığı onu bir araç olarak kullandığı  ve İslam’a, Kurana ve Hz. Muhammed’e dayandırılarak meşrulaştırılamayacağıdır. Hatta iddiamız İslam’ın özü itibariyle bir meşru müdafaa dini olduğu, Kuranın da onun manifestosu olduğu ve Kuranın meşru müdafaa dışında her türlü şiddeti reddettiğidir. Kuşku yok ki, arayanlar Kuran da şiddetin en kabul edilemez biçimlerine örnekler sıralayabilirler. Biz de bu örneklerden bazılarını buraya alacağız ama şu farkla ki, savaş sürecinde yürürlükte olacak şey savaş hukukudur ama barış sürecinin ve barışçı mücadelenin dili ve hukuku farklıdır. Dolayısıyla Kuran ayetlerini kendi bağlamına doğru bir biçimde oturtmak çözümleyici tek yöntemdir.

"Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda çarpışın; fakat haksız taarruz etmeyin çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez." (Bakara-150)

"Eğer onlar, barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan." (Enfal-61)

"Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın." (Yunus-99)

"Kendilerine savaş açılan kimselere savaş izni verildi çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya gerçekten kadirdir." (Hac-39)

"Onlar Rabbibimiz Allah’tır demelerinden başka hiç bir haklı gerekçe olmaksızın yurtlarından çıkarıldılar. Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile def etmeseydi şüphesiz manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler yıkılıp giderdi. Elbette Allah kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir." (Hac-40)

"Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle çarpışırlarsa hemen aralarını bulun barıştırın, şayet biri ötekine saldırıyorsa Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse yine adaletle aralarını düzeltin ve hep insaflı davranın." (Mümtehine-8)

"Allah yalnızca sizinle din hususunda savaşanlara, sizi yurtlarınızdan çıkaranlara ve çıkarılmanıza arka çıkanlara dostluk etmenizi yasaklıyor." (Mümtehine-9)

Ayetler yeterince açıktır. Bu yüzden bu ayetlerin ne anlama geldiği konusunu durup burda tartışmayacağız.  Bu ayetlerin hepsi İslam’da şiddetin ne düzeyde meşru olduğunu gösterir. Ama bir konuyu tartışmalıyız. Yüz yıllar boyunca Müslümanlar, kendi şiddet anlayışını yine Kurana dayandırarak Hindistan'dan İspanya'ya, Viyana'ya kadar gittiler. Bunun nedeni neydi? Bu şiddet neye dayanılarak meşrulaştırıldı? Bunun bir nedeni bu yaklaşımın oportünist, münafık, istismarcı anlayışlarını dini siyasete alet ederek, ondan işine gelen kısmı ön plana çıkarması, yukarda örneklerini sunduğumuz ayetleri ise görmezden gelmesidir. İkinci neden ise aşağıda üzerinde duracağımız ayetlerin ya keyfi, ya da iyi niyetle yanlış yorumlanması olabilir.

"Sizde ortalıkta hiç bir fitne kalmayıp din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla cihat edin." (Enfal-39)

"Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde Allah’a ve ahret gününe inanmayan Allah’ın ve peygamberinin haram ettiğini haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyenlere, küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." (Tevbe-29)

Bu ayetler de özellikle ikinci ayet yeterince açıktır. Diğer dinlerin ya baskı altına alınması, İslam’a döndürülmesi ya da vergi ödettirilmesi amaçlanmıştır. Ancak şu soru sorulabilir; peki diğer din mensupları İslam’ı baskı altına alıp vergi ödetmeye çalışırlarsa ne olur? Ortaçağ realitesinde zorun bir anlamı vardı. Devletler kurulur kurulmaz, yayılmak zorundaydılar. Yayılmazlarsa çağın mantığı gereği diğer yayılmacı güçler tarafından yutulurlardı. Ama barışçı gelişmenin kendini dayattığı ve savaşın gelişen savaş teknolojisi nedeniyle tarafların fiziksel varlığını tümüyle ortadan kaldırabileceği bir süreçte yaşıyoruz. O halde bu ayetlerin zaman ve mekan koşullarından bağımsız ele alınması en başta savaş yeteneği olarak bugün batının çok çok gerisindeki İslam aleminin aleyhine olur. Cihat İslamiyet’te bir amaç değildir, bir araçtır. Siyasal amaçlar ortaya konulmuştur. Bu amaçları desteklemeyen aksine, ona zarar veren, hiç bir yaklaşım doğru görülemez. Kaldı ki mücadele yöntemine ve şiddet mantığına ilişkin Hz. İsa'yı ve Hıristiyanlığı çağrıştıran ayetler vardır;

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele yap!" (Nahl-125)

"Eğer ceza ile karşılık verecek olursanız ancak size yapılan cezanın misli ile cezalandırınız. Şayet sabrederseniz andolsun ki bu sabredenler için elbette daha hayırlıdır." (Nahl-126)

"Hem iyilik de  bir değildir kötülük de. Kötülüğü en güzel olan hasene (iyilik) ile önle! o zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse yakılgan (şefkatli) bir hısım gibi olmuş." (Fusilet-34)

Kuşkusuz İslamiyet "bir yanağına vurulunca ötekinin çevrilmesini emreden" Hıristiyanlık kadar barışçıl değildir.  Ama yine de Müslümanlık adına yüz yıllardır kan dökenlerin uyguladığı kadar kan dökücü ve şiddet heveslisi de değildir. Hatta savaşta bile sonucun bir vuruşma gerçekleşmeden alınmasını daha değerli bulur.

"Onlar kendileriyle anlaşma yaptığın halde her defasında anlaşmalarını bozar ve hiç çekinmezler." (Enfal-56)

"Onun için onları ne zaman savaşta yakalarsan kendileriyle arkalarındakini ürküt; belki ibret alırlar." (Enfal-57)

"Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten, savaş için beslenen atlardan hazırlayın. Onunla hem Allah’ın düşmanını hem sizin düşmanınızı ve hem de sizin bilemediğiniz Allah’ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz." (Enfal-60)

"Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sende ona yanaş." (Enfal-61)

"Fetih istiyorsanız (ey kafirler) işte size fetih; eğer vazgeçerseniz hakkınızda daha hayırlı olur. Eğer döner yine başlarsanız biz de başlarız." (Enfal-19)

Çok uzatmayı anlamlı bulmuyoruz. Özellikle Enfal suresinden yaptığımız son alıntılar İslam’ın savaş felsefesini anlayış ve amacını çok güzel yansıtıyor. Hedef en az kan dökerek amaçlarımıza ulaşmaktır. Enfal suresi 19. Ayetinden yaptığımız alıntı Bedir zaferinden sonra yapılmış bir izah olması itibariyle özellikle önemlidir. Buradaki yaklaşımın kurnazca bir taktik olmaktan öte felsefi bir yaklaşım olduğunu bize gösterir. Son olarak İslam’da şiddet uygulamakla kimlerin sorumlu olduğu sorusunu cevaplamamız gerekecek.

Daha önce de İslam’ın siyaset anlayışı ele alınırken İslam’ın devlete değil; topluma ve bireye ama özellikle de, bireye hitap ettiğini belirtmiştik. Tanrı karşısında sorumluluk bireyseldir. Bireyin "hak yoluna" dönüp dönmeyeceği kendisinin bileceği iştir. "Peygambere düşen ise sadece tebliğdir, din de zorlama yoktur.” ( Bakara-256) ama;

"Allah’ın ayetlerini tanımayanlara şüphesiz şiddetli bir azap var, öyle ya Allah’ın izzeti var intikamı var.” (Al-i İmran-4)

Peki bu azap kim tarafından nasıl uygulanacak?

"Senin elinde yapacak bir şey yok. Allah ya onların tövbesini kabul eder, ya da onlara azap eder.” (Ali-İmran-128)

"Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah her kimi saptırırsa artık sen onu doğru yola getiremezsin." (Nisa-88)

"De ki, çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde değil; hüküm ancak Allah’ındır gerçeği o anlatır." (Enam-57)

"De ki, o çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde olsaydı aramızdaki iş çoktan sonuçlanmış olurdu." (Enam-58)

"De ki, ben ancak bana verilen vahye uyarım." (Enam-50)

Ayetlerde net bir biçimde şiddete başvurmanın Allah’ın elinde ve tekelinde olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Peygamber ise ancak kendisine vahiy inerse savaşabilir. Kendi başına karar veremez. Peygamberin bu  kadar sınırlandığı şiddet konusunda diğer insanların Allah adına şiddete başvurması, “Allah’a şirk koşmaktır.” Dolayısıyla diyebiliriz ki, İslam tarihi boyunca savunma amacı taşımayan, (peygamberin savaşlarını hariç tutuyoruz, çünkü bunlar Allah’tan gelen vahye dayandırılmışlardır) bütün savaş ve şiddet hareketleri din dışıdır.

Kuran sadece soyut planda değil somut planda da peygamberin savaşlarını Allah’a bağlamıştır.

"Sonra onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, Allah attı." (Enfal-17)

Allah’ın vahyi ile gerçekleşen savaşlar için gerekli olan bu durum diğer durumlar için geçerli mi? Bu bir yorum meselesi ama bizce geçerli değil.

Şiddete başvurmanın bütün diğer çeşitleri ve kısmı dini değil dünyevi görünmek durumundadır. Daha evvel alıntıladığımız gibi, gruplar ancak kendilerine saldırı olursa ya da mümin kardeşleri haksız yere saldırıya uğrarsa şiddete başvurabilirler ama bu konuda aşırı gidemezler. Yine bireysel düzeyde yaşanan şiddet eylemleri vardır ki, bu konuda intikam çerçevesinde şiddet kullanma hakkı bir bireye ya da onun yakınlarına tanınmıştır.

"Biz onda, onların üzerine şöyle yazdık. Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş, yaralamada ödeşme. Kim de bu hakkını sadakasına sayarsa o günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Her kim de Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse onlar hep zalimlerdir." (Maide-45)

Görüldüğü gibi bireysel çapta intikam hakkı tanınmıştır. Ama bu durumda bile intikam alınmaması ve sonucun Allah’a bırakılması daha uygun görülmüştür. Öte yandan,

"Her kim bir kişiyi bir kişi karşılığı ve yeryüzünde bir bozgunculuğu olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." (Maide-32) denilerek insan hayatı kutsallaştırılmıştır.

(Maide-45) ayetinde görüldüğü gibi Allah’ın gazabı esasta diğer dünyada görülecektir. Özellikle din dışı çevreler Kuran’da yapılan cehennem tasvirlerine dayanarak İslam’ın baştan aşağı bir şiddet dini olduğunu savunurlar. Oysa öyle değildir. Bu konuyu inananlar ve inanmayanlar açısından ayrı ayrı değerlendirmeliyiz.

İnananlar açısından şu görülmek durumundadır; Allah kişisel olarak muhatap kaldığımız şiddetin intikamının bile, hesabı diğer dünyada görülmek üzere kendisine bırakmamızı daha hayırlı buluyor.

"Kim de bu hakkını sadakasına sayarsa o günahlarının bağışlanmasına vesile olur" Kötülüklerin iyilikler ile önlenmesini emrediyor. Hiç bir insan gerçeği Allah kadar iyi bilemez ve Allah kadar adil hüküm veremez. İnsanlara yakışan "hikmetle" ve "güzellikle" bir arada yaşamaktır. Siyasal planda dinin alet edilmesi ise ancak kötülük yaratabilir. Madem ki asıl yargı günü ahirettedir, o halde geçici dünyada hata yapmaktan kaçınmak, "doğru hüküm vereceğiz ve doğru uygulama yapacağız " diye hataya düşmekten kendimizi men etmek ve şiddetten uzak durmak en doğrusudur.

İnanmayanlara gelince ahirete ve cehenneme inanmayanların cehennem azabından korkmaları için ne gibi bir gerekçe olabilir ki? Eğer İslam’ın dediği gibi cehennem azabı varsa onlarda paylarına düşeni alacaklardır. Yok eğer cehennem azabı onların dediği gibi yoksa varsın kutsal kitapta bulunsun: onlara nasıl bir zararı olabilir ki?

Tartışmamız, yani demokratikleşme tartışması diğer dünyaya ilişkin bir tartışma değildir. Bu dünyaya ilişkin bir tartışmadır. Bu dünyada insanların birbirleriyle nasıl kardeşçe yaşayacaklarına dair bir tartışmadır. Şiddetin olmadığı, her bireyin kendi inancına bağlı olduğu, karşısındaki insanın inancına saygılı olduğu, ne Müslümanların bir cihat temelinde diğer insanları zorla dine getirmeye kalkıştığı, ne Müslüman olmayanların adeta bir karşı cihat ilan ederek Müslümanları dinden çıkarmaya kalkışmadığı bir dünyevi yaşam hepimiz için en gerekli ve en kabul edilebilir yaşam yoludur. Nitekim bir türban örneğinde olduğu gibi Kürtlerde ne tarihte, ne günümüzde bir çelişki noktasını oluşturmayan bir konunun bugün Türkiye’nin en çok başını ağrıtan konu olması bu cihat, karşı cihat dayatmasından kaynaklanmıştır.

"Demokrasi köklü bir özeleştiri rejimidir. Zor karşısında tavır taktiksel hatta stratejik değil, ilkeseldir. Demokrasinin en temel ilkesi zoru dışlayan bir tarihsel dönemin varlığına inanma, bilim ve tekniğin gücüyle buna ulaşmadır. Bu ilke derin bir felsefi temeli ifade etmektedir. Siyasal ve yönetsel strateji ve taktikleri esas almamakta, bunları daha çok pratiğin gerekleri biçiminde değerlendirmektedir. Zora yönelik bu yaklaşım, çağdaş demokrasinin barışçıl karakterini öne çıkarmaktadır. Toplumsal barış doğal gelişmenin biçimi olarak kavranmakta buna inanılmaktadır. Barışın zora boyun eğme olarak anlaşılmaması gerekir. Tersine zorun devreden çıkarılması gibi bir anlamı vardır. Savaşsız bir toplum ve uygarlık dünyasına inanmakta, bunu esas almaktadır." (A. Öcalan, Savunmalar Syf.370)

Bu temelde tanımlanabilecek bir demokrasi anlayışı en çok İslamiyet'in özüyle ilişkilendirilebilir. İslamiyet meşru müdafaa temelinde bir araç olarak şiddeti dışlamaz ama İslam'ın şiddet anlayışı son derece bilinçli ve politik bir araç olma düzeyindedir. Amaç ise insanların kardeşçe birliğidir. Bunun yolu ise İslam'ın demokratik yorumundan geçecektir.

O- İSLAM'DA VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE KARDEŞÇE BİRLİK

Bilindiği üzere özgürlük eğer sadece bir kesim için varsa bu özgürlük olarak tanımlanamaz. Özgürlük; karşıtlarımızın varlığına, onların kendilerini ifade etmesine, bununla yetinmeyip, gerçekleşmelerine, pratikleşmelerine, bizimle  yaşadıklarına göre  hakkımızda görüşlerini belirtebilmelerine, şiddete başvurmamak koşuluyla bizimle mücadele edebilmelerine ihtiyaç duyar. Bütün bu konularda başkalarına hak tanımayıp, bütün bu hakları kendimiz için istemek tutarsızlık ve samimiyetsizliktir.

Resmi İslam tarihi kimi konularda diğer dinlerden daha hoşgörülü olmuştur. Örneğin Hıristiyanlığa karşı Yahudilik kadar katı olmamıştır. Nitekim Roma valisi Hz. İsayı affetmek istediği halde, Yahudilerin dayatmalarıyla çarmıha gerildi. Oysa Hz. İsa barışçıl bir tebliğden başka bir şey yapmamıştı. Yine  Nazi Almanya’sı ya da Ortaçağ Avrupa’sı gibi anti-Yahudi bir tutum benimsememiştir. Tabi onları hiç bir zaman Müslümanlara eşit olarak da görmemiştir. İslamiyet’e ve İslam toplumuna tanınan özgürlükler diğer inançlara  ve inanç topluluklarına tanınmamıştır. Genellikle zorla dine sokma caiz görülmemiştir. Ama Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi ehli-kitap toplumlar aşağılanmak amacıyla ve inançlarını yaşamak karşılığında cizye ödemeye mecbur bırakılmışlardır. Öte yandan "müşrikler pislik" olarak nitelenmiş (Tevbe-28) ve putları yıkılarak Kabe'ye girmeleri yasaklanmıştır. Oysa bu durum başta "Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kafirun-6) diyen Kuran ayetine aykırıdır.

Belirttiğimiz bu hoşgörüsüzlükler bir tarihsel sürecin algılayışlarının  ürünüdürler ve bizim buradaki amacımız bir tarihi yargılamak değildir. Ortaçağda belli bir dinin diğer dinleri baskı altına alması  ne yazık ki bir realite olarak yaşanmıştır ve bu konuda hiç bir dinin kendini savunabilecek bir durumu yoktur. Hatta ortaçağ Hıristiyan dünyası Hıristiyanlığın kendi iç savaşları nedeniyle kana bulandı; İslamiyet’in ise gerek dışına karşı gerek kendi içinde uyguladığı mezhep ve tarikat savaşları sadece Kuyucu Murat Paşanın bir zan üzerine 40.000 kelleyi bir kuyuya doldurması örneği bile göz önüne getirilse çok vahim yaşanmıştır.

Bütün bu olaylar geçmişte kalmıştır ama hala Sünni mezheplerinin tümüne göre Şiilik bir mezhep olarak bile görülmezken; İran'da Şiiliğe aykırı bir çok ufak batini tarikat en ağır baskı altındadır. Günümüzün özgürlük anlayışı geçmişin özgürlük anlayışından radikal olarak farklıdır ve Hatemi’nin deyimiyle "Günümüzde vurgu bireylerin görevlerine değil haklarınadır." Devletler, baskın kültürler, baskın topluluklar; kendi dışındaki topluluklara görev yükledikleri (cizye ödettikleri) kadar değil; onların kendi inanışlarını özgürce yaşayabilmeleri ve güvenlik içinde kendilerini ifade edebilmeleri için ortam oluşturdukları ve bu anlamda görevlerini yerine getirebildikleri kadar özgücü ve özgürlükçüdürler. Kuşkusuz batı özgürlük anlayışını eleştirmek gerekir ama onu fazla gördüğümüz için değil, sınırlamak için değil; mülk sahiplerini, en varlıklı kesimleri, tekelleri kayırdığı için, özgürlüğü dar bir kesimin lehine yonttuğu için, kendi ülkesine ve halkına reva gördüğü özgürlüğü Suudi Arabistan'a, Afganistan halkına, Irak halkına hak görmediği için,  bütün bu ülkelerdeki insanlık dışı rejimleri desteklediği için, Türkiye ve Irak'ın Kürtlere karşı yürüttüğü kirli savaşı finanse ettiği için, PKK Önderliği’nin Kenya'dan tutuklanıp getirilmesi örneğinde görüldüğü gibi bu tip operasyonları bizzat yürüttüğü için, Bush ailesinin eski şirket ortağı Bin Laden'i bahane ederek Ortadoğu halklarının geleceğini karartmak istediği için eleştirmeliyiz. Çifte standartçı olduğu için eleştirmeliyiz.

Oysa bugün Ortadoğu’da batıya yöneltilen eleştiriler bu temelde değildir. Batının kültürel özgürlükçü değerlerine, insan haklarına yaptığı vurguya yöneliktir. Türkiye’deki idam tartışmalarında görüldüğü gibi "ne yapalım bizde varsa Amerika’da da var" biçiminde yapılacak bir tartışmanın hiçbir özgürlükçü, ulusal bağımsızlıkçı değeri yoktur. Ali Bulaç’ın Hıristiyanlığın akıttığı kanın ayrıntılı dökümünü yapması da İslam’ı temizlemez. İslam’ın döktüğü kanın üzerine Hıristiyanlığın döktüğü kanı geçirirsek, kendi ayıbımızı örtemeyiz. Haksız yere döktüğümüz kanları gizleyip, başkalarını eleştirirsek yeni bir düşmanlık üretiriz. Oysa gerekirse döktüğümüz kanı müzelerde sergileyerek geçmişin utancını yaşamak, bu kanlı geçmişimizle ilişiğimizi kesmek, bizi bugün döktüğümüz Müslüman Kürt kardeşlerimizin kanını dökmekten vazgeçilebilir. Ancak kan dökücülüğümüzün tarihini göğsümüzü kabartarak onurlu geçmişimiz olarak hatırlarsak, bu geleceğe yönelik hiç bir iyileştirme umudu  yeşertmez. Gerek dinsel gerek milli hiç bir ayıbımızı gizlememek, kirlerimizden, üzerimize sıçrayan kandan gizleyerek değil; pişmanlık duyarak kurtulmak, iyi olmayı geçmişi karartma temelinde değil olumlu güzel  pırıl pırıl gösterme temelinde de değil "biz şöyle şöyle tarihsel süreçler yaşadık, yaşadığımız olumlulukların üzerinde şöyle şöyle güzellikler kuracağız, yaşadığımız kötülüklerden, çirkinliklerden, döktüğümüz kandan şöyle şöyle temizlenerek sürekli geçmişimizi ayak bağı halinde taşımayacak gözümüzü geleceğe dikeceğiz" diyebilmeliyiz.

Bu konuda doğru anlayışa ulaşma temelinde gerekli destek noktası olarak Kuran’ın en özgürlükçü ayetlerine baş vurabiliriz.

"Dinde zorlama yoktur." (Bakara -256),

"Onların yola gelmesi senin üzerine vazife değildir." (Bakara- 272) Ayetleri, geçmiş ve geleceğin kendi başına özgürlük manifestosu değerindedir. Kuran’ın kendisi ortada dururken özgürlükleri batıya ABD’ye mal etmek silikliği, sinikliği, itaati, iradesizliği, sindirilmişliği, İslam’ın "güzel ahlakı" olarak benimsemek; böyle yaparak koca bir İslam ümmetini bir sürüye dönüştürmek ve kendimizi de onun çobanlığına tayin etmek Ortadoğu toplumunun ve siyaset-din adamının basiretsizliğinin ve çapsızlığının bir göstergesidir.

"Bizi güt diyorlar böyle diyeceklerine -dinledik itaat ettik- dinle ve bizi gözet deselerdi elbette haklarında daha hayırlı ve daha dürüst olurdu." (Nisa-46),

İslam’ın dili gütmek değildir, gözetmektir. Bir tarikat şeyhinin bir müridine karşı, bir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’a karşı, bir Müslüman yöneticinin bir mümine, bir yönetilene karşı varsa bir görevi bu görev gütmek değil gözetmektir. 1400 yıl önce formüle edilen bu ayet bugünün demokratik kriterlerinin başlıcasıdır. Kuran’da eksik olan özgürlük anlayışı değildir, eksik olan onu doğru okumak, doğru yorumlamak ve çağa, çağın değerlerine en uygun bir biçimde pratikleştirmektir.

Bu bakımdan insana güvenmek onun aklına, mantığına, duygusuna güvenmek ama hata yapabileceğini de kabul etmek, hata yapmayı da bir hak görmek, onu yaptıklarından sorumlu tutabilmek için, yaptıklarına karar verebilmesi için onu özgür bırakmak eğer insanları gerçekten kardeşçe algılıyorsak kendimize tanıdığımız din seçme hakkı dahil bütün hakları ona da tanımak, kendi doğrumuzu ona dayatmamak kabul edilebilir tek ölçüdür.

Ortadoğu insanı bu anlamda kötürümdür ve bütün Ortadoğu şovenizmine ve gözü karalığına rağmen, Ortadoğulular en başta birbirlerine güvenmezler. Türkler, Kürtler, Farslar, Araplar, Şiiler, Sünniler, Dürziler, Yahudiler, Hıristiyanlar, dinsizler hep birbirinden kuşkulanırlar ve birbirine güvenmezler. Çünkü Ortadoğu’nun birliği zoraki bir birliktir ve mutlaka bazıların lehine bir birliktir. Eşitçe ve özgürce değildir. İnsanların tüm kesimlerinin rızası alınmamıştır, alınmaya gerek duyulmamıştır. Devlet, devlet başkanı, generaller, şeyh, ağa, pir hep kendilerini en bilen ve en doğru, diğerlerini ise her an için ihanet edebilir, potansiyel suçlular olarak görürler. Ve bu düşüncelerinde de kesimlikle haklıdırlar. Ortadoğu kadar ihanetin güçlü olduğu bir coğrafya daha yoktur. Çünkü ihaneti, üreten şey bu coğrafyanın baskıcı kültürüdür. Kendisine hizmet ederken, düşüncesi sorulmamış ve duygusuna saygı gösterilmemişlerinde bu yöneticilere ve devletlere bağlı kalması için her hangi bir neden yoktur.

Anayasalar oluşturulurken, bütün insanların görüşü sorulmamış ve iradesi bu anayasalara yansıtılmamıştır. Antlaşmalar tek yönlüdür, devlet ve onu temsil edenler hepimiz adına sözleşmeyi kaleme alırlar ve hepimizin onayladığını var sayarlar. Hatta bazen Saddam Hüseyin örneğinde olduğu gibi, yüzde yüzümüzün oyunu da alırlar. Ama ihanete uğrayınca nasıl olup da Kuran’ı bile kendi kanlarıyla yazdıkları halde halkların onlara ihanet ettiğini merak ederler. Onlar ne Kürtlerin, Arapların, Şiilerin, sağlarına saygı gösterirler ne de Halepçe’deki ölülerine sahip çıkarlar. ne de Türkiye de olduğu gibi başbakanlar, “Kürt sorunu siz vardır diye düşündüğünüz için vardır, ben öyle düşünmüyorum, benim için Kürt sorunu yoktur" derler. Ama “Kürt ihanetine, bölücülük tehdidine” karşı tetikte olmaktan da kendilerini asla alıkoyamazlar.

Dinsel, mezhepsel, milli, cinsel, sınıfsal hiçbir ayrım gözetmeden birbirimize baskı altına almadan ve birbirine ihanet etmeden özgür, eşit demokratik bir Ortadoğu federasyonu temelinde İslam’ı yaşanılır kılmak beklenen ve olması gereken tek çıkar yoldur.

Devam Edecek…

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  ISLAM  IN  DEMOKRATIKLESMESI  -  4  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.