İSLAM’IN DEMOKRATİKLEŞMESİ - 2
İnanç / 13 Nisan 2014 Pazar Saat 07:35
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yeni bir yüzyıla girerken, dünyamızın çok ağır sorunlarla karşı karşıya olduğu biliniyor. Dinsel bir anlayışla bakılınca yaşadığımız çağın sorunları kıyametin alametleri niteliğinde özellikler taşıyor. Hıristiyanlık kendi kıyametini büyük ölçüde aştı ve bu gün kıyamet senaryoları Hıristiyan kültür için büyük ölçüde bir fantazi olarak görülebilir.

A- NEDEN İSLAM’IN DEMOKRATİKLEŞMESİ?

Yeni bir yüzyıla girerken, dünyamızın çok ağır sorunlarla karşı karşıya olduğu biliniyor. Dinsel bir anlayışla bakılınca yaşadığımız çağın sorunları kıyametin alametleri niteliğinde özellikler taşıyor. Hıristiyanlık kendi kıyametini büyük ölçüde aştı ve bu gün kıyamet senaryoları Hıristiyan kültür için büyük ölçüde bir fantazi olarak görülebilir. Ama 600-700 yıl önce böyle değil di ve Hıristiyanlık alemi ancak bir kıyamet sarsıntısıyla yeniden kendine gelebileceğine inanıyordu.  Bu Hıristiyanlığın çok ağır sorunlar yaşamasıyla yakından bağlantılıydı. Ve gerçekten de acısız, sarsıntısız geçiştirilebilecek bir süreçle sorunların halli mümkün görünmüyor. Nede olsa bir çok Hıristiyan'ın gözünde Hıristiyanlığın kendisi kıyametin bir alameti olan Deccal kılığına bürünmüştü. Gerek resmi kilise karşıtlarının bakışında ve gerekse de kilisenin kendi bakışında Hıristiyanlığın sonu gelmekteydi ve bu nedenle de kilise -yani resmi Hıristiyanlık- karşıtları cayır cayır yanmayı göze alırken, resmi kilise de sonunun geldiğinin bilincinde, ölüm telaşıyla çözülmeyi durdurma çabasındaydı. Gerçi Hıristiyanlık karşıtı hareket büyük ölçüde yine de bir Hıristiyan hareketti. Hıristiyanlığın resmi yorumlarının dışında daha çağcıl ve Hıristiyanlığın özüne daha yakın bir hareketti. Ama nihayetinde bu iki ayrı Hıristiyanlık anlayışı çatıştı. Bu çok ağır işkencelere, acılara ve şiddete yol açtı. Acısı büyük de olsa, sonuç olumlu oldu ve Hıristiyanlık yaptığı reform sayesinde bugün 700 yıl öncesinden daha güçlüdür ve geleceğine daha güvenle bakabilecek durumdadır.

Hıristiyanlık örneğinde ele aldığımız bu durum, Hıristiyanlığa özgü değildir kuşkusuz. Tarih boyunca insanlık kendini yeni zaman ve mekanın koşullarına uygun bir biçimde sürekli yenileyip, uyarlayarak bugüne gelmiştir. Ne var ki, insanlık en genel anlamıyla bugüne gelmiş olmakla beraber, çok değişik felsefi, dinsel, kültürel yapılar da tarihsel süreç içinde çökerek küller altında kalmıştır. Yani reform, yeniden yapılanma, mutlak başarı vaadeden bir tarihsel gerçeklik değildir. Ve tarih kültürlerin, dinlerin, felsefelerin yenilenmelerinin olduğu gibi, onların çökmesinin de tarihidir. Kendini yenilemek yerine, geçmişine özlem içinde -bu geçmiş özlemi de büyük ölçüde nesnellikten kopuk, subjektif bir özlemdir, ve geçmişin, geçmişte yaşandığı gibi ele alınmasını değil de, bugün özlediğimiz onu düşüncemizde yeniden yarattığımız haline özlemdir- güncelden kopma dolayısıyla güncel karşısında plandan, programdan, taktikten, stratejiden koparak kendini silahsızlandırarak güçsüz düşürme, kendi hayallerine ve subjektif niyetlerine, özlemlerine teslim olarak yenik düşme çokça görülmüştür. En son reel sosyalizmin yaşadığı çözülmenin anısı hafızalardadır. Gerek  yaşadığı tarihsel kesitin uzunluğu ve bu nedenle oluşturduğu gelenek, kültür nedeniyle ve gerekse de, dinsel kimliğin kutsallık içermesinden ötürü, bütün kimliklerden daha güçlü bir kimlik olması nedeniyle İslamiyet’in çözülmesi, bu kadar ani ve bu kadar hızlı olmaz. Ama çağdaş dünya karşısında İslam dünyasının durumunun pek de iyi olduğunu söylenemez.

Genelde bir sistem olarak İslam dünyası, ağır sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunların nedeni sadece batı değildir, esasta İslam aleminin kendi içinde yaşadığı parçalanma, hoşgörüsüzlük, gerilik, çürüme, sosyal adaletsizlik, bilimsizlik ve hepsinden önemlisi de İslam ütopyasına ihanettir. Kuşkusuz bu sorunlar bugün ortaya çıkmış değildir, aksine İslam tarihi kadar eskidir. Hatta Ortadoğu’nun güçlü kültür mirası, ve İslamiyet’in de onun üzerinde ve onun içinde doğmuş olması nedeniyle Ortadoğu tarihi kadar eski ve köklüdür. Ve ilginçtir, bugün yaşandığı biçimiyle -İran vb. birkaç örnek bunun dışında sayılabilse de- söz de İslami rejimler varlığını batıya, batının iç ve dış çelişkilerine borçludur. Nasıl ki, Osmanlı son iki yüzyıl boyunca yıkılmamasını Hıristiyan aleminin iç çelişkilerine borçlu idiyse, Suudi Arabistan gibi, ülkeler de hem Osmanlı’ya karşı bağımsızlıklarını emperyalizme borçludurlar ve hem de bugün de halen yaşıyor olmalarını, aşılmamış olmalarını uzun süre Sovyet-batı çelişkisine borçlu oldukları gibi, bugün de varlıklarını sistemin iç çelişkilerine borçludurlar. Yoksa günümüz dünyası Suudi rejimi -ve hatta Saddam rejimi- gibi rejimlerin yirmi dört saat yaşamasına elverişli bir dünya değildir. Dolayısıyla reel-İslam varlığını ve yaşamını İslam’ı güçlü bir biçimde temsil etmemesine borçludur denilse, yeridir.

Ortadoğu’da yaşayan mevcut rejimlerin varlığından ve doğuşundan batılı rejimlerin sorumlu tutulması bu rejimlerin dayandığı yerel çaptaki güç odaklarını ve kültür geleneğini bize inkar ettirmez. Kuşkusuz batı, Ortadoğu da kendisinin kısa ve uzun vadeli çıkarları açısından en uygun rejimleri bulup çıkararak, iş başına getirmek isteyecektir ve getirmiştir de. Ama Ortadoğu toplumlarının kendi tercihleri tarafından değil de, batının tercihleri tarafından yönetilmesi, onların yaşadığı çok derin sorunlara işaret eder. Batı işbirlikçisi rejimler, Ortadoğu da aynı zamanda en baskıcı yöntemlerle ayakta kalıyorlar. Ama salt baskıyla ayakta kaldıklarını söylemek de aşırı bir yorum olur. Uygulanan bu baskı da dahil olmak üzere işbirlikçi rejimlerin meşrulaştırıldıkları bir kültürel temel ve bir ideolojik anlayış mevcuttur.

Doğuşundan 1400 yıl sonra bakıldığında -başlangıçta insanlığa bir umut, ve yeni bir güç olarak doğan ve dünyayı hem köklü bir biçimde etkileyen, ve hem de uzun yüzyıllar boyunca evrensel çapta başat bir rol oynayan İslam- bugün temsil ettiği değerler ve insanlar itibariyle dünyanın yükü haline gelmiştir. Teknolojinin bunca zenginlikler ürettiği bir çağda dünyanın enerji ve kültür kaynaklarının üzerinde oturan İslam dünyası yoksulluğun, yoksunluğun, zavallılığın simgesi gibi durmaktadır. Kültürel uyumsuzluk konusunda en başı çektiği halde, kendi dışındaki dünyaya ve kendi insanına güçlü bir kültürel seçenek sunamamaktadır. Siyasal yönetim anlayışı itibariyle 1400 yıl öncesinin Medine’sinin çok çok gerisine düşmüş olmasına rağmen, herhangi bir siyasal seçenek yenilenmesine gitmeye ihtiyaç  duymamaktadır. Yeryüzünde ekonomik potansiyel itibariyle en avantajlı konumda iken, en yoksul üçüncü dünya olarak tanımlanan coğrafya, İslam coğrafyasıdır. Askeri bakımdan hiçbir yeteneği bulunmayan, her türlü silahını batının kullanımdan kalkan donanımından sağlayan da, İslam dünyasıdır. Bir bütün olarak ele alındığında bir-iki İslami ülkesi hariç, genel İslam dünyası batının yarı sömürgesi durumundadır ve daha da önemlisi Batı'nın her türlü horlanma ve aşağılamasına katlanmak durumundadır.

Coğrafyamızda tarihten gelen bir atalara ve ataların tanrılarına tapınma geleneği mevcuttur. Kendini kendi yaptıklarıyla her tanımlayamadığında, -çünkü kendisinin yeteneksizliğinin, güçsüzlüğünün ve zayıflığının farkındadır- atalarıyla, atalarının yaptıklarıyla, tarihiyle tanımlama ve ona tapınma Ortadoğu’da hastalık düzeyinde bir saplantıdır. Güçlenmenin yolu taptıklarımızdan bizi yeniden yaratmaları için duacı olmak değil, kendimizi kendi güç ve irademizle yaratmaktır. Geçmişle avunmayı bırakmak, geçmişle tapınma temelinde her türlü bağımızı koparmak ve irade haline gelerek geçmişimizle bağımızı eleştirisel temelde doğru bir biçimde yeniden kurmak, güçlü, güçlendiren köklerimize sağlamca bağlanıp, oradan beslenmek, çürüyen ve güçten düşüren köklerimizi, dallarımızı kesip budamak, bugünün sorunlarına çözüm aramak, çağdaş dünye ve yaşamla, güçlü bağlar kurmak, geleceğimize sahip çıkmak, kendimizi gelişmelerin akıntısına bırakmamak, geleceğimizi de kendi ellerimizle yaratmak bugün İslam dünyasının karşı karşıya olduğu en temel sorunlardır.

Böyle bir realitenin bugün var olanla cevaplandırılamayacağı mevcut durumun bir çözümsüzlük durumu olduğu açıktır. Mevcut çözümsüzlüğe cevap olabilecek yenilenmelerin gerekliliği de anlaşılmıştır. ABD’yi, İsrail’i, Avrupa’yı, sömürgeciliği ve onların sistemini eleştirmek, reddetmek ve ona husumet beslemek kendi başına bir şeye yaramaz ve hiçbir soruna da çözüm getirmez. Yüz milyonlarca Arap'ın, bir avuç İsrail'li karşısında çaresiz ve eli kolu bağlı kalması ve ona güç getirememesinin çok derin sistemsel nedenleri vardır ve bunun çözümlenmesi gerekir. Kaldı ki, sorun sadece İsrail ve batı değildir. Müslüman dünyası kendi içinde parçalanmıştır ve kendi içinde birbirine karşı düşmanca duygularla doludur. Başta kendi içinde bir barışa ulaşarak, kendi dışındaki dünya ile barışık yaşamayı öğrenmek bugün İslam dünyasının en birincil gereksimidir.

Daha doğuşunda çölde sıkışıp kalan, Arapların uygarlık merkezlerine saldırıp onların zenginliklerinden yararlanması anlaşılır bir durumdur. Bütün Asya kıtasında tüm uygarlık dünyasının zenginliklerini yutup bitirmeye dayalı savaş temelinde 20. yüzyılın başına kadar süren organizasyonlar da haklı görülemezse de, anlaşılabilir. Ancak bugün sömürülmenin nesnesi İslam dünyasıdır. Ve savaşta kaybedecek olan da İslam dünyasıdır. Dolayısıyla güç getiremediği bir dünya ile savaş temelinde cebelleşme İslam dünyasına kaybettirir. Bugün İslam dünyasına gerekli olan barışçıl, yapıcı, üreten, ürettiğini doğru paylaşan, başta kendi toplumunun kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarına cevap olarak, insanlarının yönünü batıya kaçıştan kurtaran ve gözünde batıyı bir kurtarıcı olmaktan çıkaran, giderek Batı ve Uzak Doğu için bir kültürel ve ekonomik cazibe merkezi ve hatta bir kurtuluş  kapısı haline gelen bir Ortadoğu, her halde insanlık onuruna en yakışan ve en layık Ortadoğu olacaktır. Bunun yapılması da ancak “bir vicdan ve zihniyet devrimiyle” mümkündür ki, bunun yapılması geleneksel İslam’ın doğru temelde bir reformdan geçirilmesi ve hatta doğru temelde bir devrimle doğrultulması ve İslam’ın kendi demokratik devrimini yapmasıyla mümkündür.

B- İSLAM TARTIŞMASINDA YANLIŞ YAKLAŞIMLAR

Yukarıda genel hatlarıyla değinip geçtiğimiz İslam’ın sorunları olarak nitelenebilecek, adlandırılabilecek sorunlar ilgili tüm çevrelerin malumudur. İslamiyet’in (İslam aleminin) neden geri kaldığı tartışması da bugünün değil, yine yüzyılların, özelliklede de son iki yüzyılın tartışmasıdır. Günceldir, sıcaktır, ama aynı zamanda tarihseldir. Sorun şuradadır ki, sorunun genel anlamda farkındalığına rağmen, nedenleri konusunda uzlaşılmış değildir. Gerçi bu konuda mutlak bir uzlaşmaya gereksinim yoktur, ama çözümleyici yaklaşımların gerekliliği de açıktır. Eksik olan çözümleyici gerçekten cevap teşkil edebilecek yaklaşımlardır.

İslamiyet’i ve İslam aleminin sorunlarını ele alışta sorunu ele alanların siyasal, dinsel yaklaşımları dikkate alındığında;

1-Batı uygarlığını (genelde din dışı her türlü uygarlığı) reddeden katı İslamcı kesimler,

2-Genelde İslam aleminin sorunlarını ve geri kalmışlığının nedenlerini İslam dinine bağlayan köklü anti-İslam, laik çevreler,

3-İslamiyet'i çağdaş dünyaya uyarlanabilir bulan, İslam’i ya da din dışı uzlaşmaya açık çevreler biçiminde sınıflandırılabilecek çevreler mevcuttur. Kuşkusuz bu sınıflandırılmış bulunanların tümü kültürel, ekonomik, sosyal, siyasal her konuda benzer düşünmemektedir. Buradaki sınıflandırılma en genel biçimiyle sorunu ele alış itibariyle böyledir. Ya da daha doğru bir söyleyişle İslamiyet ve çağın realiteleri göz önüne alınarak sorunu ortaya koyuş açısı itibariyle böyledir.

Genelde İslam’ın demokratikleşebilirliğinin yanı sıra nasıl demokratikleştirilebileceğini ve yine İslam’ın demokratikleşemeyeceğini iddia eden çevrelerin iddialarını daha kapsamlı ele alıp değerlendireceğiz. Ancak şimdilik tartışmanın özüne ilişkin olarak değil de, mantığına ilişkin olarak bu kategorilerin neden tartışmayı çözümsüzlüğe ittiğini ya da anlamsızlaştırdığını ve son olarak da anlamlı olabilecek tartışma mantığının ne olabileceğine değineceğiz.

1-Batı Uygarlığını (Genelde din dışı her türlü uygarlığı) Reddeden Katı İslamcı Kesimler

Bu kesimlerin bir kısmının genelde din dışı her türlü uygarlığı reddettiğini söylemekle beraber bir kısmının daha da ileri giderek İslamiyet dışı her türlü dini uygarlığı da reddettiğini söylememizde yarar var. Bu kesimler en bağnaz, en katı, en marjinal (ama düşünsel olarak marjinal, yoksa etkinlik ve dayandıkları kaynaklar itibariyle böyle değiller) kesimleri oluşturuyorlar ve İslam’ın yer yüzünün tamamında egemenliğini gerekli görüyorlar. Bugün İslam dünyasının yaşadığı sorunların da Müslüman olmayan -Müslüman yapılamayan(!)- dünyadan kaynaklandığını düşünüyorlar. Bu Müslüman olmayan toplumları Şeytan'a uyan ve Müslüman’ları da bu yola çekmek için yoldan çıkarmaya çalışan çevreler olarak görüyorlar. Yine bu çevreler İslam aleminde de kendileri gibi düşünmeyen çevreleri din dışı sapkınlar ve hatta kafirlerden daha tehlikeli insanlar olarak görüyorlar. Öyle ki, gavurları yani Müslüman olmayan, Hıristiyan, Yahudi ve diğerlerini doğru yola gelmezlerse egemenlik altına alıp haraca bağlayarak cezalandırmayı yeterli görürken, sapkın hareket olarak nitelenen İslami yorumda kendileri gibi düşünmeyenleri dönmüş, hain ve dolayısıyla da "katli vacip" olarak görüyorlar. Somutluk bakımından Sünni mezheplerin Şiiliği ele alışı bakımından bu belirtilebilir. O kadar ki, Hanefi, Şafii, Maliki ve Hambeli mezhepler birer meşru mezhep olarak kabul edilirken, Şii mezhebi bir mezhep olarak kabul görmez. Öte yandan Şii mezhebinin bir çok kesimi de kendi dışındaki değişik Batıni Müslüman tarikatları Müslüman kabul etmez ve en ağır cezayı hak görür.

Bu yaklaşım katıdır, dogmatiktir, her türlü esneme ve yeniliğe karşıdır. Hemen şu da belirtilmeli ki tarih boyunca görülen bütün dogmatik fanatik hareketler gibi özsüz ve yüzeyseldir. Sistem bir monarkın yada dar bir grubun çıkarına endekslenmiştir. Halk karşısında monark ve ailesinin, geriye kalan emekçiler üzerinde emeksiz dinsel kesimlerin, kadınlar üzerinde sınırsız erkek egemenliğinin dayatılmasına dayanır. Bu kesimler çağdaş uygarlık değerleri karşısında en zayıf, en geri ve en içe kapanık kesimlerdir. Bu kesimlerin bir temsili olarak Suudi rejimi örnek verilebileceği gibi diğer bir temsili olarak da Batı Avrupa’ya savrulmuş ama Batı uygarlığı, sosyal, kültürel sistemiyle entegre olamamış, uyum sağlayamamış ve hatta Batı ve Batı'nın insanı tarafından horlanmış, dışlanmış, aşağılanmış dolayısıyla Batı'ya karşı tamamen düşmanca niyetlerle dolu olan, kendini güvensiz, yapayalnız ve bir birey olarak çaresiz hisseden, bu nedenle ilk elden sığınabileceği kendisine kucak açan bir aileye, geleneğe, ülkeye, örgüte, tarikata, cemiyete, kendi dinsel kültürel sıcaklığını sağlayabilecek bir atmosfere ihtiyaç duyan kesimler olarak belirtilebilir. Bu kategorinin ciddi bir ekonomik sıkıntısından bahsedilemez. Amerika’daki ikiz kulelere intihar eylemi düzenleyen 19 Müslüman’ın sicilinden de anlaşılabileceği gibi bu kesimlerin ekonomik ve mesleki kariyer konusunda batının orta sınıflarından farkı yoktur. Burada sorun kültürel, dinseldir. Bu eylem hakkında yapılan tüm spekülasyonlara rağmen bunu söylüyoruz. Eylem sistemin iç çelişkilerinden de kaynaklanmış olsa, istihbarat çevreleri de yaptırmış olsa nihayetinde eylemi yapanların kimlikleri böyle tanımlanabilir. Diğer yandan Usame Bin Laden örneğinde olduğu gibi bu kesimlerin özellikle yönetim kademesini oluşturan ve finansmanını sağlayan çevreler ekonomik olarak Suudi Arabistan’ın ve batının en varlıklı kesimlerindendirler. Kuşkusuz bu hareketin yoksullar içinde de bir çok taraftar ve aktif militanı vardır. Ama düşünsel düzeyde bu tip hareketlere Önderlik edenler, Batı uygarlığına düşmanlık yapacak kadar o uygarlıkla tanışıktırlar. Ve onunla temasa geçebilecek kadar şanslı olan bir eliti oluştururlar. Sorunun ekonomik boyutu elbette inkar edilemez. Ama ekonomik boyut, kültürel, dinsel boyutu hiçbir şekilde gölgelememelidir. 

Bu kesim dünyayla etkileşimden korktuğu ve bu ilişkinin sosyal, yada siyasal pozisyonunu tehlikeye atacağını hissettiği için İslam’ın en katı haline sığınmaktadır. Kendi korkusunu ve kuruntusunu onunla giderebilmekte ve güvenceyi kendini gerçek yaşamdan alıkoyarak geçmişe ve geleceğe adamakta bulmaktadır. Burada elbette çok şiddetli bir bencillik vardır. ama bu kabaca niyet itibariyle dini kötüye kullanma arzusundan kaynaklanmamaktadır. Aksine kendini inanç düzeyinde sonuna kadar yoğunlaştırarak mutlaklaştırma ve mutlak olanla (tanrıyla) onun gücüyle birleşme çabasından kaynaklanmaktadır. Bugünü olmayan, geleceğini dünyada görmeyen, umudunu ahrete bağlayan, geçmişi, dinin en katı yorumundan ibaret olan maddi dünyayı ise; bir yandan horlayarak psikolojik düzeyde kötü gören, öte yandan dini bu konuda da çok eşlilik gibi en aşırı bir biçimde yorumlayarak yaşayan bir eğilimdir.

Bu anlayış güncelin zorluklarının farkında ancak gerekliliklerinin ayırdında değildir, ya da ayırdında olmaktansa bu gerekliliklere sırt çevirmeyi daha uygun bulmaktadır.

Buna rağmen gereklilikler kendini dayatırsa bu gereklilikleri zorla ortadan kaldırma eğilimindedir. Önemli olan realite değil, önemli olan realitenin inanca uydurulmasıdır. Bu anlamda düşünce büyük ölçüde sınırlandırılmış inanç, adeta her yeri kaplamıştır. İnancın maddi ve manevi boşluk görülen her yere izafe edilmesi de zorunlu olarak iradeciliği doğurmakta, bu yaklaşımda yaşayan birey değil adanan bireyi, yaşanan toplumu değil adanan toplumu doğurmaktadır. Kendi içinde hiç bir bireysel insiyatife görüşe, düşünceye, duyguya farklı yaklaşıma izin vermemekte buna izin verilmesi gerektiğini düşünenleri hain ilan etmekte ve cezalandırmaktadır. Toplum ve devlet bireyi yutmuştur. Ve zaten bireyin kendisi için de bundan daha büyük bahtiyarlık düşünülemez.

Dışa karşı yaklaşımı ya edilgen teslimiyetçi, yada tepkisel ve intiharvaridir. Sorunları dondurmak giderek yaşamı dondurmak, siyasal olarak statükoculuk bu sistemin temel belirleyenidir. Kendilerine dokunulmadıkça bin yıl geçse “Müslüman kardeşlerinin" acısını duymayan bu rejimler ve temsilcileri kendilerini tehdit altında hissedince en saldırgan kişilik ve rejimler haline gelebilirler. Bunlar yaşamı değişmez görüp, algıladıkları gibi dini ve dinsel olan her şeyi da değişmez görürler. Onlara göre Allah her şeyi mükemmel yaratmıştır ve bundan sonra bu tabloya vurulacak her fırça tabloyu sakatlayacaktır. Bir yerde gök delenler dikilse bunu, "kıyametin alametlerinden" olan çobanların kutsal mabetlerden daha yüksek yapılar dikmesi olarak anlamlandırırlar. "İnsan dünyada bir gurbetçidir" derler. "Başkasının evini yıkmak, bozmak, yeniden yapmak insanın neyinedir" derler. Tevhid inancı onlar için yaşamın tek düzeliği anlamına gelir. Onlar da kendi sade çöl tek düzeliklerine karşı olan her şeyi, kendi yaşamlarına bir saldırı olarak algılarlar.

Bunlara göre tek din İslam’dır, tek felsefe İslam felsefesidir, bütün bilimler Hz. Ömer’in deyimiyle, ya Kur-an tarafından içerilmiştir, yada eğer içerilmemişse demek ki zararlıdır. Tek hukuk İslam hukukudur ve onun dışındaki her şey ve herkes gavurdur ya da gavurcadır. Yenilik; tanrının sözüne söz eklemek ya da onu yanlış yöne bükmek dolayısıyla “Tanrıya şirk koşmaktır” Tanrısal olanı reformdan geçirmek gerekli değildir.  Ve madem ki İslam en son dindir, Kur-an en son kitaptır ve Hz. Muhammed en son peygamberdir. O halde son söz kamilen söylenmiştir. Söylenecek ne bir söz kalmıştır ne de yapılacak bir fiil. Hikmetin kaynağı “Kitaptadır” tek geçerli pratikte sünnettir. Kuşku duymak ise olabilecek en büyük günahtır.

Bir yanlış anlamaya yol açmamak için bir hususu bir kez daha vurgulayalım. Burada izah ettiğimiz, şekillenen katı dinci kişiliğin inancı algılayış biçimidir. Yaşam boyutunda tabi ki farklılıklar vardır. Yani Suudi Arabistan’ı örnek olarak alırsak inanç, kültürel boyut, siyasal yönetim üslubu, insanı ele alış, insan hakları vb. günümüzün temel konularında Suudi Arabistan bir orta çağ ülkesidir. Ancak modern bilimin ve teknolojinin bütün ürünlerine de sahiptir. Hastanelerinden savaş teknolojilerine üretim mekanizmalarından yaptırım mekanizmalarına kadar her türlü modern araç-gereç donanımı sağlanmıştır. Hatta bir gerilla çıkışı olması itibarıyla Usemma Bin Laden liderliğindeki El Kaide modern gerillanın nasıl olması, hedeflerinin neler olması gerektiğinden, araçlarına ve vuruş tarzına kadar bir çok konuda en modernist gerilla hareketlerinden daha illeri bir taktik anlayışına sahip olduğunu göstermiştir. Daha önce de vurgulandığı gibi bu kesimler esasen batı uygarlığının, biliminin, teknolojisini tanıma şansına sahip olmuş ancak zihinsel, kültürel ve psikolojik düzeyde o uygarlıkla bütünleşememiş ve geriye dönüş yapmış, içe kapanmış, savunmaya geçmiş, kişiliğini bir saldırı tehdidi altında görmüş, inançlarına saldırıldığını düşünmüş; bu tarz düşünüşü ve köşeye sıkıştırılmışlığı bir kine çevirmiş kesimlerdir. 

2-Genelde İslam aleminin sorunlarının ve geri kalmışlığının nedenlerini İslam dinine bağlayan köklü anti-İslam laik çevreler

Bu yaklaşım kaba materyalist, pozitivist, modernist, elitist, devletçi anlayıştır. Dine karşı, dinin dogmalarına karşı yeni dogmalar önererek, adeta yeni bir din gibi ortaya çıkan bir yaklaşımdır. Din ve devleti birbirinden keskin çizgilerle ayıran ve dinin aleyhine  devleti mutlaklaştıran; bu kez tersinden bireyin ruhsal süreçlerini çokça hesaba katmayan, dolayısıyla inancı ve ruhsal süreci çözümlemeye gerek duymayan, çözümlemenin yerine zorla çözmeyi esas alan, bu anlamda bilimsel olmayan bireyi önemsemeyen, değer vermeyen, aksine bilim adına ortaya koyduğu genel ilkeleri ve dogmaları bireye yedirmeye çalışan; bilimi, felsefeyi, düşünceyi, doğa kanunları temelinde şematize eden dolayısıyla bireyde buna göre “Tek tip” kişilik olarak geliştirmeye çalışan, böyle olduğu kadarıyla değerli bulan böyle olmadığı kadarıyla hor ve hakir gören bir yaklaşımdır.

Anti demokratik ve anti hümaniter oluşuyla katı dinciliği çağrıştıran, nasıl ki dinde aşırı ruhçuluk varsa bu kez onun karşısına aşırı maddeciliği diken, insana ve onun ruhsal varlığına tepeden bakan bir zihniyettir. İnanç sahipleri ve inançlar arasından anlamlı bir bağlantı kuramaz. Ona göre inanç sahipleri çağ dışı, ahmak, geri kalmış, yeterince düşünce yeteneğinde olmayan, “tanrının olmadığı basit gerçeğini” bile anlamayan ya da hayır; bütün bunları bilen, anlayan ama kasıtlı olarak kendisi inanmadığı halde inanır gibi yapan “dini halkın afyonu” olarak kullanan kişilerdir. Dolayısıyla bunlara göre inanç ya ahmakça bir şeydir ya da zekice ama aptalları kandırmak için kullanılan bir araçtır. Bu "aptallar" (yani halkın geniş kesimleri) kendileri hakkında doğru karar veremeyeceklerine göre devlet bizzat müdahale ederek kurtarmalıdır. Bunun farkında olan sınırlı bir aydın (Münnever) kesimi vardır ve bu kesim halk adına halk için ama halka rağmen gerekeni yapmalıdır. Bu kesim özünde halkçı değildir. Ya da halkçılık anlayışı halkın kendisinin anladığı şey değildir. Bu kesime göre halkçılık, halkın eğilimlerini dikkate alarak ona göre yönetmek değil, ama halkın iyiliği için, halkın acı olduğu için içmekten uzak durduğu acı şurubu ona içirmek demektir. Halk için iyi olduktan sonra halkın isteyip istememesi nin ne gibi bir önemi olabilir ki?

“Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru” kitabında Abdullah Öcalan kapsamlı bir biçimde ele alıp çözümlediği, dinin ve devletin çıkış kaynağı aynıdır. Sümer zigguratları hem dinin ve hem de devletin örgütlendirildiği ve din ile devlet yönetiminin henüz ayrıştırılmadığı, siyasal olanla, dinsel olanın henüz iç içe olduğu merkezlerdir. Dolayısıyla din ve devlet ikiz kardeştirler ve birbirlerine benzeşirler. Bundan ötürü her an için birinin yerini öteki tutabilir. Yine bu nedenle Hz. İsa, Tanrının hakkı kadar Sezar’ın da  hakkı olduğunu düşünür ve bu nedenle Roma'da devlet güçlüyken din ona tabi olur, ama devlet güçsüz düştüğü yerde din boşluğu doldurur ve en değme dünya devleti olarak örgütlenir. Din ile devletin düşmanlığı bu anlamda benzerlerin düşmanlığıdır. Ancak birbirlerinin aleyhine olarak güçlenebilirler. Özellikle Batı üzerinden geliştirilen laik devletçi anlayış bu temelde örgütlenmiştir.

Bu yaklaşım batının bütün ülkelerinde birbirinin aynısı olarak gelişmedi kuşkusuz. İngiltere ve Almanya’da din ve devlet iki uyumlu kardeş gibi iç içe ilerleyip, evrilirken; Fransa örneğinde ise din düşmanlığı temelinde devlet örgütlenmesine gidilmiştir. İşte batıcı, batı özentili doğu modernistlerini asıl etkileyende bu Fransız tarzı oldu. Güçlü bir devlet için dinin sürülmesine ihtiyaç duyuldu. Ama her zaman olduğu gibi taklitler orjinalinden daha ileriye giderek aşırı bir din düşmanlığına vardılar ve laiklik bu nedenle de halkla karşı karşıya gelen devletin dini oldu. Bu yeni dinin üyeleri kendilerini her zaman halktan üstün ama, halktan korkar halde buldular. Halk en çokta inançlarından dolayı tehlikeliydi, çünkü halkın kılık kıyafetini zorla belirleyenler, en çok halkın kendilerine çarşaf giydirmesinden korkuyorlardı. Mücadele içinde tarafların düşmanca duyguları karşı tarafa da bulaşıyor ve karşılıklı düşmanca duygular ve güvensizlik siyasal atmosferi de gererek zehirliyordu.

Nedir bu kesimin iddiası? Temelde dinin söylediği her şeyin tersini söylemek. Din, tanrı vardır diyorsa bu kesim konuyu bilimsel izah edeceği yerde var olmadığını iddia eder. Din tanrının birliğini iddia ediyorsa bu kesimler ulusların eski çok tanrılı dönemlerini ön plana çıkarırlar. Din insanın, korunma ve sığınma ihtiyacı nedeniyle tanrıya sığınmasını gerekli görüyorsa, din karşıtı kesim bütün sığınma yerlerini "tekkesiyle, zaviyesiyle" havaya uçurur. Bu anlayış sahiplerinin dini yorumlamaları en az karşıtları kadar katıdır ve esneme konusunda son derece hassastırlar. Esnek değil, kırılgandırlar ve devlet ordusuyla birlikte laiklikten el çektiği anda devletin İslamcıların eline geçeceğini söyledikleri zaman gerçeği söylemektedirler.

Oysa gerekli olan din düşmanlığı değil; dinin anlaşılır duruma getirilmesidir. Tanrıyı, tevhit anlayışını, İslam’ı, onun peygamberini, doğuş koşullarını doğru tahlil etmek; onu geniş kitlelere götürmek, halkın dinine ve inancına saygılı ve duyarlı olmak, halkın ihtiyacı bilime ne kadarsa bu kadar bilim, ne kadar dine ise o kadar din götürmek, daha doğrusu; o kadar dini yaşamasına hoşgörü göstermek, insanın üzerinde ona yabancı olan ne varsa hepsini ihtiyaç olmaktan çıkarmak, bu anlamda dini ve devleti bir ihtiyaç olarak duyumsayan halkı, toplumu siyasal, duygusal ve inanç olarak daha güçlü kılmak, her şeyden önce kendisine inanmasını, kendi gücüne inanmasını sağlamak, korunacak bir yer aradığı zaman ona en iyi sığınak olarak kendi gücünü göstermek ve halkın kendi gücünün ortaya çıkmasına olanak sağlamak dini ve devleti anlamlı kılacak ve sınırlandırabilecek tek doğru yaklaşım üslubudur.

Anti-İslam yaklaşımlar içerisinde son olarak provokatif yaklaşım değerlendirilebilir. Gerçi dini tartışmada kabaca "tanrı var mı yok mu? tartışmasının kendisi  provokatiftir" ama açık ki, İslam’ın demokratikleşmemesinden yarar uman İslamcı çevreler olduğu gibi anti-İslami çevrelerde vardır. Bunlar bölgesel şu ya da bu güç adına konuşuyor olabilecekleri gibi, görüşlerinde samimi de olabilirler. Ama eğer amaç siyasal, kültürel, dinsel çözümler üreterek, gelişmelere yol açmak ve katı İslamcılığı sınırlamak ise o taktirde dinin reformuna karşı çıkmanın ve onu sabote etmenin ne gibi bir anlamı olabilir ki?

3- İslamiyet’i çağdaş dünyaya uyarlanabilir bulan, İslam’i ya da din dışı uzlaşmaya eğilimli çevreler

Bu kesimler soruna çözüm temelinde yaklaşan kesimlerdir. Bunların bir kısmı İran’daki reformcu kesimde olduğu gibi sorunu İslami yönetim çerçevesinde ele alıp İslam’ın yorumlanma sürecine ve İslami yönetime halkın katılımını sağlamaya çalışıyorlar. Diğer bir kesim ise KADEK örneğinde olduğu gibi çağdaş demokratik uygarlık temelinde soruna eğilerek, sorunu İslami temelde değil, ama İslami duyarlılıklara ve halkın binlerce, on binlerce yıllık değer yargılarına saygı temelinde ele alıyorlar. Çalışmamızın asıl ekseni İslam’ın demokratikleştirilmesi olduğu için bu bölüme ilişkin yaklaşımı tartışmamızın tamamına yayacağız.

C- İSLAM’DA ÖZE DÖNÜŞ, GELENEK VE YENİLİK SORUNU

İslam’ın sorunları tartışılırken sorunun nereden kaynaklandığı ve çözümünün nerede aranması gerektiği konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu konuyu öncelikle din dışı İslami yenilikçiler açısından değil de, öncelikli olarak İslamcı kesimler açısından ele alalım. İslam henüz doğarken, savaş koşullarında doğdu, savaş koşullarında gelişti ve esasta savaşla da yayıldı. Dolayısıyla genelde İslam’ın bakışına savaş koşullarının perspektifi hakimdir. Bütün toplumsal projelerde olduğu gibi İslam’da da savaş koşullarının yanı sıra esasta barış koşullarının gereklerine uygun bir yaşam anlayışı ve felsefesi mevcuttur. Başta Kur-an olmak üzere İslam kaynakları mutlaklaştırılarak her koşul altında bunlara geçerlilik kazandırılmaya çalışılırsa sonuçları en başta Müslümanların kendileri açısından çok ağır olabilir. Savaş koşullarının hukuku ayrıdır, barış koşullarının hukuku ise apayrıdır. İslam’ın şiddet anlayışını ayrıca ele alacağımızdan bu konuyu burada değerlendirmeyeceğiz ama şu iyi anlaşılmalı ki, İslam’ın özü konusu oldukça iyi düşünülmesi, tartışılması ve açığa çıkarılması gereken bir konudur. Daha çok da bir yaklaşımın her zaman ve her yerde geçerli olduğu düşüncesinden hareketle değil, o koşullarda geçerli olan yaklaşım  bu gün geçerli olmayabilirdi diye bakmakta yarar var. Bu Kuran’ın ayetleri içinde böyledir. Örneğin,

“Biz bir ayetten  her neyi yürürlükten kaldırır yahut unutturursak daha hayırlısını yahut benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücü yettiğini bilmez misiniz?” (Bakara-16)

Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın ayetlerden bazılarını yürürlükten kaldırdığı açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla hükümleri birbiriyle çelişen ayetlerin aynı anda geçerli olacaklarını kimse söyleyemez. Bir örnek vermek gerekirse;

“O haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayıp hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe edip namaz kılar ve zekat verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” (Tevbe 4) ile,

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun 6)

Ayetleri arasında çok radikal bir biçimde bir anlam farkı vardır ve bu ayetler birbirlerine neredeyse karşıt anlamlar içerirler. Kendi geliş süreçleri göz önünde bulundurulursa ortada bir çelişki olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Bu iki ayetten birisi savaş koşullarında gelmiştir. (Tevbe 4) Diğeri ise barış koşullarının ayetidir. (Kafirun 6) İslamiyet’in tamamı Kur-an temelinde ele alınırsa İslamiyet’in vurgusunun açıkça barıştan yana olduğu görülebilir. Buraya bunu gösterebilecek onlarca ayet alınabilir ama gerekli görmüyoruz. Asıl vurgu barışçıdır ama yukarıda verilen örnekte olduğu gibi Müslümanları savaşa bileyen ayetler de vardır.

Ama katı ve dogmatik bir biçimde “Tanrı lafzıdır ve her yer ve zamanda geçerlidir” denilirse bu iki ayet açıkça çelişiktir. Öte yandan bu ayetlerin hangilerinin hükümsüz olacağı, neye dayanılarak hükümsüz kılınacağı ve bu ayetlerin hangi koşullar altında geçerli olacağı konusu, üzerinde görüş  birliğine ulaşılabilmiş bir durum değildir. Bu anlamda Kuran'ın tamamı üzerine yürütülecek bir tartışma ile bütün Müslümanların üzerinde anlaşabileceği bir çerçevenin ortaya çıkarılmasının gereği vardır. Kuran'da da belirtildiği gibi dinin amacı zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır. O halde Kuran’ın İslam toplumunun birliğine ve kardeşliğine onurlu bir biçimde geriye kalan insanlık alemiyle yaşamasına hizmet edecek bir tarzda yorumlanmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Kuran’ın bu tarzda katı  bir yorumunu hem fanatik İslamcılar ve hem de katı anti İslamcılar yapıyorlar. Böyle yorumlamak ikisinin de işine geliyor. Ama birisi din adına diğeri ise din düşmanlığı adına bunu yapıyor. Ortak noktaları ise her iki kesimin umudunu savaşa ve düşmanlığa bağlaması ve yaratıcı kabiliyetlerinin olmamasıdır. Her iki kesimde yıkıcıdır. Her iki kesim de yaşamdan kopmuştur, her iki kesimde siyaseti kendi gelecek ütopyası üzerine değil; karşıtının yanlışlığı üzerine ve ona düşmanlık temelinde yapmaktadır. Katı İslamcılara göre tanrı savaş ilan etmiştir ve Müslümanların görevi yer kürenin en kuzeyinden en güneyine, en batısından en doğusuna kadar yer yüzüne İslamiyet’i  kılıç zoruyla egemen kılmaktır. Katı anti İslamcılar da bunu böyle okurlar -çünkü onlar kendilerini doğal olarak müşriklerle özdeşleştirirler- ve İslamiyet’in bu yaklaşımını kışkırtarak kendileri de savaş düzenine geçerek bir savaş pozisyonu tuttururlar. Bu çatışma bir yerde doğulu kompleksin batının hor görüsüyle çatışması, bir yerde ise çöl bedevi yağmacılarının batı Anadolu’ya yerleşmiş talancı akıncı gelenek ile bir çatışması ve savaşıdır. Bu gelenekler savaşla var oldular, savaşla büyüdüler ve savaşlı ya da savaşsız çökeceklerdir. Ama bir umutla geleneğe sarılıyorlar ve hiç değilse kılıç elde ölmeyi yiğitliğin gereği sayıyorlar. Bu savaştan zararlı çıkan ise geleceği savaşla karartılan ve bu savaşın asıl yükünü taşıyan Ortadoğu halkı oluyor.

Tartışmayı Kuran’ı bu tarzda yorumlamaya hakkımız olup olmadığı yada Kur-an’ın yorumunun nasıl olabileceği ve kimler tarafından yapılabileceği sorusuyla sürdürelim.

Öncelikle anlaşılması gereken, Kuran insanlara anlaşılması için ve onların anlayabileceği bir dille gelmiştir. Dolayısıyla "Nasıl gelmişse o anlamdadır ve peygamberin yaptığı ancak tebliğdir.” Buna rağmen en yalın haliyle bile Kuran  ayetleri üzerinde bir yorum farkının çıkmasının kaçınılmaz olduğu daha henüz Kuran'ın oluşum sürecinde anlaşılmış ve bu konuda da ayetler konulmuştur. Al-i İmran suresi 7. Ayeti Kuran'ın yorumundan ne anlaşılması gerektiğini bu temelde açıkça koymaktadır;

“Sana bu muazzam kitabı indiren odur. Onun bir kısmı anlamları kesin olup kitabın temelini oluşturan ayetlerdir. Diğer bir takımları da, anlamları benzeşik olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak ve keyiflerince yorumlamak için sadece anlamı benzeşik olanların ardına düşerler. Halbuki onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da 'İnandık hepsi de Rabbimizdendir' derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez."

Bu ayetten çıkarılacak sonuçlardan biri “O’nun gerçek yorumunu ancak Allah bilir” dir. Onun dışında bir yorum mercii (tam bir yetkinlik anlamında) tanınmamıştır. Bu konuda peygamber bile hiç bir zaman yeterli görülmemiştir.

“De ki, 'ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum 'Gaybı da bilmem, size 'ben meleğim' de demiyorum, ben ancak bana verilen vahiye uyarım.” (En’am 50)

Ayet bu konuda gayet açıktır. Peygamberin “bilmediği gaybı” ulemanın bildiğini düşünmek için ise herhangi bir neden yok. Çıkarılacak ikinci sonuç ise kitabın yorumu konusunda: Taktir yorumlayanı bağlar. Kuranın yorumu hususu bu kadar açık olmasına rağmen yorumcu  menciler uydurup ona uymak hem dine terstir, hem de demokratik anlayış çerçevesinde doğru değildir. İnsanların vekaleti peygambere bile bırakılmamışken;

"De ki, 'ben sizin vekiliniz değilim." (Enam. 66)

İnsanların vekaletini, kendi en temel hakları olan inanç özgürlüğü hakkını “bir bilene” bırakması doğru değildir ve “eşrefi mahlukat” olmanın gereğine aykırıdır. Ne var ki gerek kastlaşan ve  halkın geniş yığınlarının dinsel duyarlıklarını ve hassasiyetini sömürmekte bir beis görmeyen ve bunu bir “ekmek kapısı” bir “rant kapısı” görmekten vazgeçmeyen kimi dinsel elit ile, iradesine sahip çıkamayacak kadar sindirilmiş ve edilgen hale getirilmiş geniş halk kitleleri her zaman dinin bu anti demokratik yorumunu tekrar tekrar yinelerler ve bu yaklaşım bu gün olduğu gibi dinsel taassubu ve akıldışılığı tekrar tekrar üretir. Bu İslam aleminin bu gün yaşadığı en ağır sorundur. Katılımsızlığın güçsüzlüğe yol açmasının düğümüdür ve İslam’ın demokratikleşmesinin önündeki en ağır engeldir.

O halde Kuran’ı yorumlama süreci nasıl ele alınmalıdır?

"Halbuki onun (ayetin) gerçek yorumunu ancak Allah bilir" denilince insanların bundan anladıkları şeyi mutlak görmemeleri gerektiği de vurgulanmış oluyor. Yani anlamı bizim için en açık olan ayetin bile anlamını gerçekte biz hiç bir zaman tam olarak bilemeyiz. Bu durumda "ben bu ayetten bunu anlıyorum, sen yanlış düşünüyorsun, doğru benim bildiğim gibidir" diyen bir kişi ister sıradan bir inanan, ister bir din adamı, ister bir devlet yetkilisi ve isterse de şeriatın bir kadısı olsun, “Allah'a şirk koşmuş" olur. bu durumda gösterilecek doğru yaklaşım şu olabilir: "Ben bu ayetten bunu anlıyorum, ama ben yanılıyor olabilirim, bunun gibi sen de doğru düşünmüş olabilirsin, ama senin de yanlış düşünmüş olma ihtimalin var". O halde Kuran ayetlerinin ve genelde Kuranın doğru yorumunun ve ortaya çıkan pratiklerin Kurana uygun olup olmadığını Allah’a bırakmak, düşünceleri ve pratikleri Allah adına yargılamamak en doğrusudur.

Öyleyse Kuran’ı yorumlamaktan vaz mı geçmeliyiz, diye bir soru sorulabilir. Buna vereceğimiz cevap, hayır olacaktır. Kuşkusuz Kuran yorumlanmalıdır ama eğer bir bireyi ilgilendiriyorsa, yani bireyin özgürlük alanını ilgilendiriyorsa o zaman onun yorum hakkını bireye bırakmalıyız. Yani birey Allah ile ilişkisinde dinsel yaşamında özgür bırakılmalıdır. Madem ki, ilahi bir mahkemenin öte dünyada var olduğuna inanıyoruz, o halde insanların kişisel sorumluluklarının cezasını ya da sevabını orada çekmelerini ya da görmelerini kabul edebilmeliyiz.

2-Eğer yorumlanacak ayetler kamusal alanı ilgilendiriyorsa o zaman onun yorumlanma sürecine de kamuoyunun tamamı dahil olabilmelidir. Ama örneğin halkın tümü bir araya gelip yasa yapamaz ya da bir mahkemede karar veremez, ya da verilen kararı uygulayamaz. Bu durumda yasama, yürütme, yargı alanında görevliler bulundurulacaktır. Halk bu görevlilerin tespiti sürecinde yer alabilir yani halk belli dönemlerde belli görevlerin yürütülmesi amacıyla gerekli sayıda görevli seçer ve onlar halk adına bu görevleri yerine getirirler. Eğer bu görev sürecinin bitiminde halk görevlilerin onların inançlarına uygun çalıştığını düşünürse onlara bir süre daha görev yetkisi verir, eğer onların kendi inançlarına uygun çalışmadığını düşünürse, onlara tanıdığı yetkiyi iptal eder. 

Kimilerine göre dinin doğru yorumunu halk din adamları kadar iyi yapamaz. O halde halkın vekaleti onlara devredilmelidir. Gerçekten de din adamları dini muhtemelen halktan daha iyi, bilim adamları bilimi, ekonomi teknisyenleri ekonomiyi, siyaset adamları da uzmanlık alanları olması sebebiyle siyaseti halktan daha iyi bilirler. Ancak bir şeyi en iyi bilmek en iyi yapacağımız anlamına gelmez. En kötü yapabileceklerin de en iyi bilenlerden olması muhtemeldir. Öyle olmasa tarihin istismarcıları, siyaset, bilim, ekonomi, mülkiyet istismarcılarıyla dolu olmazdı.

Öte yandan Afganistan’daki İran’daki, Suudi Arabistan’daki ve Türkiye’deki din adamlarının dinden aynı şeyi anlamadıkları da bellidir. O halde "eşrefi mahlukat" olan insanın şerefini koruyabilmesi için bütün insani, dünyevi süreçleri denetlemesi gerekir. Siyasal, dinsel, ekonomik, bilimsel, hukuksal bütün alanlar denetime açık ve şeffaf olmalıdırlar. Halkın denetimine kapatıldığı anda bütün bu sahalar oligarşik bir hal alırlar ve kaçınılmaz bir biçimde halkın hizmetinden çıkarak, onun üzerinde ona, onun şerefine hükmeder hale gelirler.

İşin gerçeği şudur; İslam’a göre de “İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir” “Allah ona kendi ruhundan üflemiştir” ve O “Eşrefi mahlukattır.” Dolayısıyla bu kul olan ama tanrısal bir öz de içeren, bütün günahlarına rağmen meleklerden üstün tutulan ve meleklerin önünde diz çöküp secde ettiği kadar kutsal olan insana saygı göstermek ve ona güvenmek gerekir. İnsanın özgür iradesinin açığa çıkarılması ve İslam’ın onu düşünsel ve ruhsal tasarrufuna alanların değil, bütün insanların çıkarına ve bütün insanların katkısıyla yaşanması ve o anlamda yeniden anlamlandırılması gerekir. Bu doğru ve demokratik insanın tanrıdan gelen tanrısal özüne en uygun yaklaşımdır.

Bu tartışmayı kapatmadan önce Kuran'ın bir amaç ya da araç olarak algılanışına dair bir kaç hususu belirtelim. Kuran  elbette  gösterdiği insancıl hedefler bağlamında bir amaç ve bu konuda koyduğu ölçüler, yol yöntem düzeyinde bir araçtır. Yani insana doğru hedefi göstermesi anlamında amaç fakat aynı zamanda insanı doğruya götüren bir araçtır da. Din adına ortaya çıkan ve dini kendi tasarruflarında değerlendirmeyi kendileri için bir hak olarak görenlerin gözünde Kuran'ın amacı daralmış ve ahret gününe -cennete- odaklanmıştır. Bu aynı zamanda bir dünya dini olan İslam’ın kendi bütünselliğine aykırıdır. Böyle bir amaç daraltılması Hıristiyanlıkla çelişmeyebilir ama İslamiyet’le çelişir. Nitekim insanları bu tarzda ahretle sınırlandıran kişilikler genellikle dünyasal nimetlerden fazlasıyla pay alırlar. Hıristiyanlık diğer dünyayı çok daha fazla ön plana çıkarttığı ve bu dünyaya ilişkin beklentileri çok sınırlı olduğu halde Hıristiyanlık adına ortaya çıkan ruhban sınıfı tarihin en gerici sürecini insanlığa reva gördü.  Tarihin en insancıl, en barışçıl, bir yanağına vurulunca diğerini çevirmesini önerecek kadar yumuşak ve esnek bir din olarak tanıdığı Hıristiyanlık dini adına en despotik ve insanlık dışı uygulamalar geliştirildi. Müslümanlık ise bir dünya dinidir ve Hıristiyanlıkla kıyaslanınca şiddeti reddetmez. Doğal olarak İslam'da ruhban daha tehlikelidir. Daha tehlikeli olmuştur. Ve daha tehlikeli olması beklenmelidir. Gerçi İslam'da “ruhbanlık yoktur” denilir. Ama özünde Hıristiyanlık'ta da yoktu ama oluştu. İslam'da da özünde yoktur ama bugün İslam dünyası “rüyasında şeyhi görüp de oğlunu kurban etmesi talimatını alıp, sabah uyanır uyanmaz ilk icraat olarak talimatı yerine getiren” örneklerle doludur . Bu anlamda İslam'da (İslam aleminde) Müslümanların üzerine çöreklenmiş ve onların neye nasıl inanacaklarından, neyi nasıl düşünüp yaşayacaklarına kadar karar veren bir ruhban sınıfı vardır ve kimi yerde de bunu devletin bizzat kendisi temsil etmektedir. Açıktır ki, bu yaklaşım sahipleri İslam’ın demokratikleşmesini her koşul altında bir tehdit olarak algılayıp ona karşı savaşacaktır.

İkinci kaynak Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarından yola çıkılarak oluşturulan Sünnet bilimidir. Hiç kuşku yok ki, Müslümanlar açısından Sünnet göz ardı edilemeyecek bir kaynaktır. Ancak Peygamber sünnetini tartışmadan önce öncelikle peygamberin kendisinin sünnetten ne anladığına bakmamız gerekir. Mehmet Emre'nin hazırladığı "Büyük İslam Kadınları" isimli kitapta Hz. Ayşe'den nakledildiğine göre Hz. Muhammed ayetle hadisi birbirine karıştıran olur diye, "benden bir şey yazmayınız" diyerek, hadislerinin yazılmasını men etmişti. Hz. Muhammedi böyle bir uygulamaya iten nedenler nelerdir?

Hz. Muhammed kendisi ile Tanrısı (Allah) arasındaki mesafeyi korumak açısından sürekli büyük bir itina göstermiştir. Kendisinin yanılabileceğini, gücünün sınırlı olduğunu, asıl gücün Allah'ta olduğunu, ilkeyi Allah’ın temsil ettiğini kendisinin sadece bir uygulamacı olduğunun bilincini çevresinde oturmak istemiştir. Daha da ilginci Hz. Muhammed bir uygulayıcı olarak da kendisini sınırsız bir tasarruf hakkına sahip görmemiş ve göstermemiştir. Kuran’ın onlarca ayetinde "sana düşen sadece tebliğdir" denilmiştir. peygamber kendisini kendisine dair konularda tabi ki, tasarruf sahibi görmüştür. Allah’ın Kuran’da yasakladığı ve helal kıldığı yapılmasını istediği ya da menettiği konularda bir uygulamacı olmuştur, ama diğer insanların uygulama sorunlarında çok söylenegelen tabirle "Allah ile kul arasına" kendisi de girmemiştir. Peygamber kendisini Allah ile kul arasında sadece bir elçi olarak görmüştür. Kendini bu görevle sınırlandırmıştır.

Şöyle bir soru hemen akla gelebilir; o halde Hz. Muhammed’in toplum adına yürüttüğü siyasal faaliyet ve savaşlar buna aykırı düşmüyor mu? Hz. Muhammed’in bazı tasarrufları kamu yönetimi kapsamında değerlendirilebilir. Gerçi Müslümanların başkanı olarak ilk günden itibaren bir kamu yöneticisi idi ama görevin dinsel olan kısmı ile dinsel olmayan daha doğrusu daha az dinsel kısmı arasında bir ayrım yapabilmek için söylüyoruz bunu. Gerçekten de Hz. Muhammed bazı belgeleri İslam peygamberi sıfatıyla değil de, dünyevi bir lider sıfatıyla imzalamıştır. Örneğin "Huneyn Barışı" olarak anılan anlaşma sürecinin belgesi imzalanırken, peygamber müşriklerin bir koşulu olarak imzalamamıştır. Anılan bu durumun Müslümanlarda gerginliğe yol açtığı ve Hz. Ömer'in buna çok sert tepki verdiği biliniyor. Medine sözleşmesi olarak bilinen metin imzalanırken de, sözleşmenin hakemi olarak Hz. Muhammed tayin edilmişti. Ama tabi ki, Yahudilerin ve müşriklerin peygamberi olarak değil. Yani Hz. Muhammed Medine Sözleşmesini imzalarken, Müslümanlar açısından dini önderdi, ama anlaşmanın hakemi olarak Yahudiler ve müşrikler için dünyevi bir lider idi.

Konumuz bakımından anlaşılması gereken Hz. Muhammed tabi ki, topluluk adına hareket etmiş ve karar da vermiştir. Ancak bunu bir birey olarak yapmamıştır. Yaptıklarının meşruiyeti için kaynak göstermesi gerektiği zaman, kendini meşruiyetin kaynağı olarak göstermemiştir. Meşruiyetin kaynağı olarak iki odak gösterilmiştir. Bir; Allah, iki; toplumsal sistem. Örneğin girişilen savaşlar, bu savaşlarda nasıl davranılacağı, kadınların hukuksal ve sosyal durumu, Müslümanların diğer dinsel kimliklerle ilişkileri gibi konular Kuran’ın ayetleri temelinde ele alınmışlardır. Peygamber "ben diyorum" dememiştir. "Allah’ın vahyi" olarak, ilke olarak programatik bir unsur olarak ortaya koymuştur. Bunun dışındaki konuları ise Müslüman toplumun önde gelen kişilikleriyle danışarak ve Müslüman olmayan toplumlarla, onların önderleriyle de, onları ilgilendirdiği kadarıyla tartışıp anlaşarak, kararlaştırıp uygulamıştır.

O halde peygamber bize uygulamanın meşruluğu bakımından iki kaynak bırakmıştır. Bir, Kuran yoluyla Allah, iki toplumsal irade. Hz. Muhammed’in kendi düşünce ve uygulamalarının Allah’ın söyledikleri ve yapılmasını istedikleri ile karıştırılması endişesiyle "Benden bir şey yazmayınız" demesi son derece anlamlıdır. Peygamber kendi düşünce ve uygulamasının programatik ve ilkesel değil, stratejik ve taktik olduğunun farkındadır. Kendisinin dondurularak her olayda bir emsal olarak kullanılacağının da farkındadır ve buna karşı tedbir almak istemiştir. Gerçekten de Allah ile peygamber ve Allah’ın emri ile peygamberin sünneti henüz peygamberin vefat ettiği günlerde birbirine karıştırılmaya başlanmıştır. Yine Mehmet Emre'nin naklettiğine göre Hz. Muhammed'in öldüğü Müslümanların içinde bir fısıltı halinde yayılmaya başlayınca Hz. Ömer hiddetlenerek "Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum" diyerek tepki göstermiştir. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ortaya çıkarak "Kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki, o vefat etmiştir. Kim de Allah'a kulluk yapıyor idiyse, o da bilsin ki Allah teala hayat sahibi ve bakidir." (S. 82) demiştir.

Bu örnekten ne sonuçlar çıkarıyoruz. Birincisi, Hz. Ebubekir'in değerlendirmesi hem bir eleştiri ve hem de bir uyarıdır. Bu eleştiri ve uyarı Hz. Ömer ve onun gibilere yapılmıştır. İkincisi Hz. Ömer ve onun gibi düşünler öyle niyet etmemiş olsalar bile Hz. Muhammed'i mutlaklaştırarak tanrı düzeyine çıkarmışlardır. Hafızaları Hz. Muhammed’in öldüğünü ilk başta kabul etmemiştir. İşte peygamberin fiziksel varlığına yönelik bu tutum genişleyerek onun zihinsel ve pratik tasarruflarına da yayılmıştır. Peygamberi fiziksel olarak mutlaklaştıran (ölümsüzleştiren, ölümünü kabul etmeyen) bu tutum onun sözlerini ve uygulamalarını da mutlaklaştırmıştır. Oysa peygamberin henüz hayattayken, tedbirini aldığı şey işte bu olmasını istemediği şeydi.

O halde şimdi cevaplanması gereken iki soru var önümüzde. Bir, peygamberin istemine rağmen bu kadar hadis neden gündemleşti? İki, peygamber sünnetine gerek yok mu, ya da nasıl değerlendirilmelidir?

Birinci soruyla başlamak istersek, ilginç olan durum, "benden bir şey yazmayınız" hadisini ileten Hz. Ayşe, aynı zamanda İslam tarihinin en çok hadis nakleden kişilerinden biri belki de ilk kişisidir. Hz. Muhammed henüz yaşarken, bildiğimiz gibi Kuran ayetlerini yazdırırdı. Pekala kendi hadislerini de yazdırabilirdi, ama yazdırmadı. O halde sonrakiler neden yazdırdılar? Kaldı ki, bunların içinde bir de "Benden bir şey yazmayınız" hadisi bulunduğu halde. Gösterilen neden hadislerin kaybolma tehlikesidir. Bu neden gerçekten de doğrudur ve yerindedir. Birinci kuşak sahabeler öldüğünde hadisler unutulup kaybolabilirdi. Bu ise bir tarihin kaybolması anlamına gelirdi. Bu da insanlığın tarihsel kaynaklarından birini kaybetmesi anlamını taşırdı.

Bütün büyük tarihsel olaylar ve kişiliklerin yaşadıkları ve söyledikleri insanlık ailesinin ortak mirasını oluştururlar. İnsanlık bunlarla zenginleşir. O yüzden hadislerin yazıya geçirilip toparlanması değerli bir hizmet olmuştur. Ancak bu hadisler ve peygamber sünneti sonuç çıkarılacak kaynaklar olarak değil de, bir kurallar manzumesi halinde katılaştırılınca binlerce yıldır despotik yönetimlerin ve toplumun sırtından emeksiz geçinen dinsel ve dinsel olmayan elitlerin kendilerini ve uygulamalarını meşrulaştırmak için istismar ettikleri kaynaklar haline geldiler. Hz. Muhammed’le birlikte yaşayan ve onun tarafından eğitilen ve gerçekten samimi olarak bağlı olan Hz. Ömer'in yaşadığı yanılgı düşünülecek olursa sonradan gelenlerin samimi bile olsalar nelere yol açacakları anlaşılabilir. Kaldı ki, hiçte samimi olmayan ve dini bir kılıf olarak kullanan yönetimler bu sünnet geleneğinden çok kötü bir biçimde ve kötü amaçlarla yararlanmışlardır. 

Yine de bir kaynak olarak peygamber sünneti ele alındığında bu konuda bazı çok temel sorunlar bulunmaktadır. Birincisi hadislerin gerçekten peygambere ait olup olmadığı sorunu vardır ortada. Çünkü bu hadisler ikinci elden derlenmiştir. Yani peygamberin dikte ettiği şeyler değildirler ve ondan duyanlarca rivayet edilmişler. Bu nedenle yanlış hatırlanması ihtimali her zaman verilmek zorundadır. İkincisi bu hadislere  tanık olan kişinin hadisten peygamberin kastettiği şeyin kendisinin anlayıp anlamadığı konusu vardır. Ne de olsa insanların algısı farklıdır ve söylenen şeyleri kendilerine göre yorumlayıp öylece aktarmaları gayet doğal ve insanın tabiatı gereğidir. Üçüncü husus hadislerin ve peygamberin davranışlarının kendi bağlamında ele alınıp değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Kendi bağlamından kopartılmış her düşünce, değerlendirme ve davranış zorunlu olarak çarpıtılmış ve özünden, amacından koparılmış sayılmalıdır. Bu yaklaşım hem bilimsel olması bakımından gereklidir ve hem de kutsallıkların kirlenmemesi ve ondan ilham alması beklenen kişiler üzerinde olumsuz bir etki yapmaması için gereklidir. Dördüncü husus olarak da bazı hadislerin uydurulmuş olma ihtimali vardır. Bunun değişik nedenleri bulunabilir. Bir odağın kendi menfaatleri icabı böyle bir şeye teşebbüs etmesi mümkün olduğu gibi, İslam dışı veya karşıtı bir odakta böyle bir şeye teşebbüs etmiş olabilir. Öte yandan derlenen hadislerin içinden birbiriyle çelişkili bir çok hadisin bulunması muhtemeldir, dahası gereklidir. Çünkü peygamberin kendisi de çok farklı koşullarda bulunmuştur ve bir savaş anında sarfettiği sözlerle barışçı bir ortamda sarfettiği sözlerin aynı olması beklenemez. Böyleyken bu çelişik hadislerin birbiriyle uyumlu bir biçimde değerlendirilmesinin çok güç olacağı bellidir. Nitekim halifelik iddiasında bulunan değişik mezheplerin her birinin kendisi için kanıt teşkil edecek hadisler bulmada bir güçlük çekmedikleri anlaşılıyor. Şii kesim halifeliğin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu söylerken, bunu Hz. Muhammed’in hadislerine dayandırdığı gibi Sünni kesimde yine hadislere dayanarak Şiiliğin İslamiyet’ten bir sapma olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Her iki kesim de izleyicilerini ikna edecek kadar güçlü kanıtlara sahip olduklarına göre Hadis-Sünnet Biliminden kasıt olarak aynı şeyleri düşünebilmenin ve aynı sonuçları çıkarabilmenin güçlülükleri kendiliğinden anlaşılabilir. 

Peygamber sünneti, çağdaş strateji ve taktik sorunu olarak ele alınabilir. Kuran'ın kendisi bir program ve tüzük değeri taşımakla beraber O’da stratejik ve taktik unsurlar içerir. Ama stratejik ve taktik hususlar asıl olarak peygamberin sünnetinde bulunabilir. Strateji ve taktik ise her zaman dinamik karakterlidir ve değişen koşullara göre değişiklik gösterir, göstermese ayakta kalamaz ya da mücadelenin gelişmesi mümkün olmaz. Gerçi tüzük ve programın da değişken koşullara uygun değişiklik göstermesi gerekir ve bu husus Kuran'da

“Bir ayeti bir ayetin yerine bedel yaptığımız zaman Allah indirdiğini ve indireceğini en iyi bilir.” (Nahl. 101)

Şeklinde ele alınmıştır. Zaten Kuran  diğer dinleri hükümsüz kılan olarak değil onları tamamlayan olarak takdim edilmiştir. Bu husus görmezlikten gelinip, Kuran'a dogmatik ve üstün körü, biçimsel bir yaklaşım içinde olunursa; Kuran da, kutsallığı da bundan zarar görür. Belirtildiği gibi Kuran'ın ilkeye değil de, uygulamaya ilişkin yani yaşamın düzenlenmesine ilişkin kısmı ile peygamberin hadisleri ve uygulamaları taktik ve stratejik düzeyde ele alınabilir. Nedir ilkesel olanla stratejik ve taktik olan ve birbirinden nasıl ayrılır? İlkesel olan bir siyasal düşüncenin ya da bir dini inancın olmazsa olmaz kısımlarıdır. Yani bir dinsel inancı ya da siyasal düşünceyi onunla tanımlarız, mesela sosyalizm, eşitlik, özgürlük ve kolektif yaşam olarak ilkesel düzeyde formüle edilebilir. Bunlar onun ilkeleridir ve ihlal edilemezler. İhlal edilirse o artık sosyalizm olmaz. Tıpkı Sovyetler Birliğinde olduğu gibi İslam’ın ilkeleri de -yani onun tanımlandığı değişmezleri de- imanın şartları olarak tanımlanmıştır. Bunlar,

1-Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak,

2-Allah’ın peygamberlerine inanmak.

3-Allah’ın kitaplarına inanmak,

4-Meleklere inanmak,

5-Ahiret gününe inanmak.

6-Kazaya, kadere ve hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak.

Bu altı maddeden herhangi birisine inanmayan bir kişi Müslüman olamaz. Öte yandan İslam’ın şartları olarak bilinen namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek ve Kelime-i Şahadet getirmek hususları vardır ki, bunlar ihmal edilmesi günah olan ama ihmal edilince insanı dinsiz yapmayan öğelerdir. Gerçi Kelime-i Şahadeti İslam’a girerken getirmek yeterlidir ve getirilmesi gerekir. Ancak Kelime-i Şahadeti getirmeyi kamilen beceremeyen Alevi Müslümanlar vardır ve bu onları gavur yapmaz. Yine Allah insanların eşit olduklarını ama onları Allah huzurunda takva'nın daha üstün yaptığını söylerken, takvadan kasıt ibadettir. İbadet ise yukarıda anılan İslam’ın şartları temelinde yerine getirilir, ancak onlarla sınırlı değildir, iyi işler yapmak, kötülükleri engellemek, insanlara yardım etmek, köleleri özgürleştirmek, hatta insanların iyiliği için icatlarda bulunmak, din ve bilim öğretmek hep Allah’a ibadet kapsamında ele alınabilir. Kısaca bunlar ilkeye giden yolda başvurulan araçlardır. Yani amaç değil, araç olarak görülürler. Esasa değil, yönteme ilişkindirler.

Diğer taraftan Kuran'ın somut durumlar ve olaylar (süreçler) için emrettiği şeyler ile peygamberin uygulamaları ve sözleri strateji, taktik kapsamında ele alınabilirler. Mesela Kuran'da işlenen suçlara verilen cezalar ve onların uygulama yöntemlerine ilişkin ayetler bugün şeriatla yönetilen bir çok ülkede de uygulanmamaktadır. Gerçi Kuran bütün cezalar affedilip Allah’a bırakılırsa bunun sevap olacağını belirtmiştir ama yine de kısası kabul etmiştir. Kısas devletin yeterince örgütlenemediği toplumun devlet içinde bile kabileler temelinde, kan bağına dayalı örgütlendiği sürecin suç-ceza hukukudur. Oysa bugün devlet yeterince örgütlüdür ve suçlular cezalarını daha uygun yerlerde -cezaevlerinde- çekebilirler. Günümüzde insanların elini kesmek, dilini koparmak, gözünü oymak gibi Kuran'da "yaralamada ödeşme" olarak ortaya konulan bir ayetin yerine getirilmesi gerekli değildir. Bu İslamiyet'e de, İslam toplumuna da zarar verir. İslam’ın amacı insanların cezadan men edilmesi ve ıslahıdır. Oysa ölen bir insan artık ıslah edilemeyeceği gibi, kolu kesilen bir insan da ıslah olduktan sonra çalışamayacağına göre ya topluma yük olur, ya da hırsızlık yapar. Yani bundan 1400 yıl önce yerinde ve gerekli olan kimi hükümler bugün çağın imkanlarına göre yeniden belirlenebilirler ve dini açıdan bu konuda sakınca bulunmamaktadır.

Bu ayetler temelinde ele aldığımız durum peygamberin yaptıkları için de geçerlidir. Kaldı ki, peygamber en nihayetinde Kuran ayetleri temelinde pratik yapmıştır. Yine peygamberin giriştiği savaşlardan, yaptığı siyasal mücadeleden, onun toplumsal yaşamda insanlarla girdiği ilişkilerden, karşılaştığı beklenmedik durumlarda gösterdiği davranışlardan, bir yönetici olarak icraatından, bir komutan olarak savaş ortamında gösterdiği tutumundan, bir aile reisi olarak, kadınlarıyla olan ilişkilerinden çıkarılacak çok sonuç vardır, ancak bu sonuçları doğru çıkarmak gerekir. Mesela Hz. Muhammed'in bir aile reisi olarak kendini mutlaklaştırmadığı, kadınlarının muhalefetini her zaman saygıyla, hoşgörüyle karşıladığı biliniyor. Bir sünnet olması bakımından bu örnek alınmaz da, onun çok eşliliği esas alınırsa  bu  sünnetin istismarı anlamına gelir. Öte yandan 1400 yıl önce  sürekli bir biçimde savaşla yatıp savaşla kalkan, erkeklerini ölü yada esir veren bir toplumun kadın hukuku ayrı olacaktır; bugünün ileri toplumlarının hukuku ayrı olacaktır. Yani özetlersek, Hz. Muhammed'in sünnetinden tarihsel planda dersler çıkarmak için yararlanılmalıdır ancak asla taklit edilmemelidir.

Üçüncü kaynak, halifeler ve ulemanın, din büyüklerinin, pratikleri, düşünceleri ve onlar hakkındaki rivayetlerdir. Halifeler konusunda ihtilaf vardır ve İslam peygamberi bile mükemmel görülmezken, halifelerin mükemmel ve günahsız olduğunu kabul etmek din ve bilim dışı bir yaklaşımdır. İslam büyükleri için de aynı şeyler söylenebilir. Ama bunlardan daha önemli bir sorun İslam dünyasında din büyükleri adına üretilmiş tonlarca hurafedir. Bunlar insanların ruhsal ve düşünsel dünyalarını karartan şeylerdir. Bu bölümün maddi planı aşağıda ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Ancak şu söylenebilir; din büyüklerine ilişkin kısım daha çok söylentiye dayalı olarak geliştirilmiştir. Yani günümüze esasta bu kişiliklerin neler düşündükleri ve yaptıkları değil onlara yakıştırılan hikayeler yansımıştır. Bunların bir kısmı açıkça İslamiyet'in keyfi ve İslam öncesi inançlarla harmanlanmış bir biçimde yeniden düzenlenmesiyle ortaya çıkarılmıştır. Bu hikayelerin çoğuna göre bütün bu din büyükleri doğa üstü güçlere sahip olan, keramet gösteren, şifa dağıtan, kimin ne dileği varsa yerine getiren, öldükten sonra da bu yeteneklerini kaybetmeyen kimselerdir. İnsanların bu tarz ele alınışı başta Kuran'ın kendisine aykırıdır. Kuran'ın kendisi peygamberlerin kıssaları hariç tutulursa, tamamen felsefeye ve mantığa oturtulmuştur. Kendi döneminin kavrayışı düzeyinde bilimsellik gözetilmiştir. Oysa bahsettiğimiz hurafe geleneği, mantığın, bilimin ve felsefenin sınırlarını çok zorlayan, insanların inançtan kaynaklanan zaaflarına hitap eden bir yaklaşımın temsilcisidir.

İkinci bir kısım olarak tasavvuf diyebileceğimiz gelenek söz konusudur. Bu gelenek kapsamında tarikatlar, mezhepleşmeler ve büyük halk yığınları içinde tanınmış bireyler yer alır. Bu gelenek gerçekte incelenmeye değer bir gelenektir. Ancak dinin (Kuran'ın) başına gelenlerden çok daha ağırı bunların başına getirilmiştir. Mevlana, Yunus Emre, Hallac-ı Mansur, Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimler buna örnek gösterilebilirler. Bunlar hem resmi gelenek tarafından ağır baskı altına alınmışlardır, hem de belli bir süre geçipte bir taban oluşturunca, ardılları tarafından yozlaştırılarak marjinalleştirilmişlerdir. Gerçi Mevlevilik ve Bektaşilik baştan beri devletle iç içe olmuştur. Bektaşilik Yeniçeriliğin resmi ideolojisi, Mevlevilik ise devletin üst kesimlerinin, siyasal, dinsel elitinin ideolojisi olagelmiştir. Hallac-ı Mansur'un derisi yüzülmüş, Yunus Emre ise ancak halk arasında efsane olduğu kadarıyla yaşayabilmiş ve külliyatı büyük ölçüde kaybolmuştur.

Devletle ilişkili olan tarikatların eşitlikçi, özgürlükçü yönleri sınırlı olmakla beraber tasavvuf geleneğinin tümü için söylenebilecek şey; hoşgörü bakımından geleneksel ölçülerin çok ilerisinde ve Allah (mana) arayışında oldukça özgürlükçü olduklarıdır. Tasavvuf geleneğinde Allah aşkla aranır ve Allah ile bir olma, bütünleşme bu temelde kendini unutma, benliğinden sıyrılma hedeftir. Mevleviliğin bu gün en katı kesimlerin ocağı haline gelmiş olması onun özü anlamında bizi yanıltmamalıdır. Mevlevilik'te dönülen semahda amaç, kendinden geçip, Allah'la bütünleşmedir. Bu tıpkı Hallac-ı Mansur'un "Enel Hak" diyerek, kendinden geçerek Allah'a ulaşması gibi bir şeydir. Ancak Hallac-ı Mansur bu arayışının bedelini Mevlevilik gibi içi boşaltılarak, devletin dogmalarının doldurulmasıyla değil, derisinin yüzülerek samanla doldurulmasıyla ödemiştir. Yunus ise tıpkı Hallac-ı Mansur gibi halkçı bir geleneği temsil eder (Mevlevilik ve Bektaşilik çıkış itibariyle aristokratiktirler) ve halk içinde yaygın tanınıp, sevilecek kadar şanslıdır. Dahası Yunus halkın kendisidir çünkü onun adına yayınlanmış, söylenmiş şiirlerin gerçekte ne kadarının ona ait olduğu bile belli değildir.

Özetlersek tasavvuf geleneği kapsamlı bir biçimde ele alınıp değerlendirmeye değer bir gelenektir. Dinin yorumu konusunda bir çok örnek sonuç çıkarılabilir. Ancak Mevlana Celalattin-i Rumi'nin "Ne olursan ol yine gel" yaklaşımına rağmen bugün temsilcilerinin Türkiye'nin en hoş görüsüz kesimleri  olması bizi aynı zamanda ihtiyatlı olmaya da zorunlu kılmaktadır.

D- TARİHSEL İSLAM GÜNÜMÜZDE NE İFADE EDER VE İSLAM TARİHİNDEN  ÇIKARILABİLECEK TEMEL SONUÇLAR

İslam dinini tartışırken bilimsellikten taviz vermemek ama esasta çağdaş bilimin kavramlarıyla değil de İslam'ın kendi dinsel kavramlarıyla tartışmak daha doğru, daha gerçekçi ve daha yerinde bir yaklaşımdır.

İslam mükemmel insanların, günahsız ve günaha meyil etmeyenlerin dini değildir. O mükemmel olmayan günahkar ve günaha meyilli olanların dinidir. O kadar ki, İslamiyet peygamberini bile bundan muaf tutmamıştır;

“Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdi ve o taktirde seni dost edineceklerdi." (İsra 73) 

"Ve eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara neredeyse meyil ettindi.” (İsra 74),

“O taktirde muhakkak hayatın da ölümün de katmerli acısını tattırırdık sonra bize karşı kendin için hiç bir yardımcı bulamazdın.” (İsra 75),

“De ki; 'ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka herhangi bir yarar veya zarar sağlamaya malik değilim. Eğer ben bütün gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım. Ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben ancak iman edecek bir kavimi uyarmak ve müjdelemek için görevli bir peygamberim.” (Araf 188)

Tüm bu ayetler bunun delilleridir ve bunları çoğaltmak mümkündür. Bütün bunları yazmak neden gerekli? Günümüzde İslam alemi (İslam toplumu) kendi tarihini ele alırken doğru, bilimsel ve dinin özüne uygun ele almak yerine kendi niyetlerine ve duygusallıklarına göre değerlendirirler. Onlara göre başlangıçta her şey mükemmeldi. İslam toplumu kusursuzdu ve bir cennetlikler topluluğuydu. "Asrı Saadet" her anlamda bir mutluluk yüzyılıydı ve o yüz yıl İslam dünyası için cennetin kendisiydi. Bir tarih böyle algılanınca insanların yüzünün geleceğe değil, geçmişe dönük olacağı ve zamanla içe kapanarak çürüyeceği kesindir. O nedenle geleceğe dönük çalışma amaçlı çaba da daha sınırlı olacaktır. Dünyadan, realiteden daha fazla kopmak, hayal alemine, ruhaniyet dünyasına daha fazla gömülmek de bu pozisyondan ötürüdür. Çünkü “mükemmeli aramak günahkarların işi değil, din ehlinin işidir ve o da Asrı Saadete kalmıştır.”

Konunun burasında bir çelişkiyi izah etmekte yarar var. Kendi kutsal kitaplarına göre Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin peygamberleri mucizelerini topluluğun huzurunda göstermişlerdir. Ama İslam'ın peygamberi topluluğun önünde mucize göstermemiştir. İslam peygamberi topluluk önünde mucize göstermemiştir derken yanlış anlaşılmamalıdır. İslamiyet'te Miraç hadisesi bir mucizedir. Ayetlerin gelişi (Vahy) bir mucizedir. Yani İslam mucize göstermediğini söylemez ama yine de Miraç olayı çevredeki insanların şahit oldukları, "evet gördük ve inandık" dedikleri türden değildir. Yani İslamiyet'in mucizeleri Kuran'dan izlediğimiz kadarıyla Allah ile peygamber arasında kalmıştır. Oysa Hz. Musa sihirbazları izlemeye gelen bütün bir kitlenin önünde mucize göstermiştir. Hz. İsa, ölüleri diriltmiştir. Kuşkusuz bunlar ilgili dinlerin inananları tarafından ileri sürüldüğü ve bir kısmı Kuran'da kabul gördüğü için belirtiyoruz. Önemli olan böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığından ziyade dinlerin kişilikleri nasıl şekillendirdiğidir. Yani insanlar gelişmelerin çabayla mı olacağına inanarak  yaşayacaklardır yoksa mucizelerin onları kurtarmasını mı bekleyeceklerdir, sorun budur.

Öte yandan Hz. Muhammed'in topluluk önünde mucize göstermemesi sürekli onun aleyhine kullanılmıştır. Bu durum Kuran ayetlerine yoğunca yansımıştır.

"O küfredenler diyorlar ki, ona Rabb’inden bambaşka bir mucize indirilse ya! Sen ancak bir uyarıcısın." (Rad-7)

Buna karşılık o kendisinin elinden bir şey gelmeyeceğini, kendisinin görevinin elçilik olduğunu, insanların beklediğinin ancak Allah isterse olabileceğini sürekli tekrarlamıştır. Bu olay Miraç mucizesine kadar sürmüştür. Ki, bu mucizede peygamberin Allah katına doğru gökyüzüne bir merdivenden tırmanması olarak tasvir edilir. Her ne olursa olsun Hz. Muhammed'in mucizeler konusundaki pozisyonu farklıdır. Bunun asıl nedeni Hz. Muhammed'in yaşadığı çağın bir mucizeler çağı olmamasıdır. Daha çok bilim ve felsefe çağıdır. Dolayısıyla gündemi bu dünyanın pratik sorunlarıyla yoğunca dolmuştur.

Konuyu kapatmadan belirtelim; Hz. Muhammed'e yakıştırılan pek çok mucize vardır, fakat bunların hiç birinin neden Kuran'da anılmadığı sorusuna cevap vermek gerekmez miydi? Örneğin Mehmet Emre'nin aktardığına göre, Hz. Muhammed doğar doğmaz yere secdeye kapandığı gibi işaret parmağını da Şafiilerdeki gibi diğer parmaklarından ayrı olarak dizinde tutmuştur. Aynı esnada Kabe'deki putların tümü kırılmıştır. Yanına verildiği yoksul süt annesinin açlık ve çalışmadan kadidi çıkmış eşeği güçlenerek diğerlerinin hepsini geçmiş ve süt annesinin ineği bol bol süt verdiği gibi evi zenginleşmiştir. Ancak Mehmet Emre başka bir bölümde bu mucizelerin sonucu Arabistan'ın en zengini olması gereken bu kadına Hz. Hatice tarafından bir deve ve kırk koyun verildiğini daha ileriki bölümde ise masrafları nihayetinde Hz. Hatice'nin de yoksul olduğunu söylüyor. Bu kadar tutarsızlık nasıl bir araya getirilmiştir? Hz. Muhammed doğar doğmaz mucizeler göstermeye başladıysa Kuran ayetlerine bile yansıyan onca sıkışıklığı neden yaşadı? İslamiyet'e iyilik yapmak için bu kadar din dışı öğeyi bir araya toparlamak dine yarar değil, zarar getirir. Nitekim bu hurafeler okununca ve Kuran'la kıyaslanınca birbiriyle ilişkilendirilemeyecek kadar derin farklılıklar bulunduğu rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

Buradan rahatlıkla şu sonuç çıkarılabilir; İslam diğer iki dinden daha gerçekçi, daha dünyevi ve bilimselliğe (zihnen ve pratik olarak) daha açık olmalıdır. Ama bu gün İslam alemi Hıristiyanlık ve Museviliğe göre bilimden çok çok uzaktır. Musevilik ve Hıristiyanlık bir mucize bekleme yerine çaba harcamaya yönelirken, Müslüman alemi daha az çaba gösterip daha fazla mucize beklemeye koyulmuştur. İnsanı ancak kendi çabasının kurtaracağına en çok İslam dini vurgu yaparken, insanı ancak başka insanların, insan üstü varlıkların (bunlar insan da olabilir) mucizelerin kurtaracağına da en çok Müslümanlar inanırlar. Burada Müslümanlarla dinleri İslamiyet arasında açık bir çelişki vardır ve bunun doğrultulması gerekir. İslamiyet’in kendi peygamberinin mucize anlayışının farklı olması Müslüman toplumunu daha fazla bilime yöneltmeliydi. Ne de olsa “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için; yarın ölecekmiş gibi öte dünya için çalışınız” diyen İslam’ın peygamberidir ve öte dünya için çalışmanın yolu da bu dünyada “iyi amel” yapmaktır.

Ama İslam tarihi (1400 yıllık kısmı) yeterince “iyi amel” yapılmamış olmasının da tarihidir. Yine de Asrı Saadet geriye kalan tarihe göre İslam’ın ideolojik özüne bağlılığın en yüksek olduğu yüzyıldır. Bütün tanrısal ilhama (vahy) rağmen Kuran'da belirtilen zaaflar taşıyan İslam peygamberinin ardılları olan dört halife çok daha ciddi zayıflıklar taşıyorlardı. Henüz peygamberin cenazesi yerdeyken Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir'in iktidara odaklanmaları, Hz Ali’nin ne yazık ki çok saf ve duygusal oluşu, Hz Osman'ın kendi ve ailesinin lehine İslam cemaatini incitecek tasarruflarda bulunması bu yüzyılda üç halifenin bizzat Müslümanlar tarafından öldürülmesine yol açmıştır. Sanıldığı gibi Müslüman topluluğu Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamış ve peygamberin ölümünden sonra dinden dönen büyük kitleleri Hz. Ebubekir bir kez daha kılıçla dine getirmiştir. Hz. Ayşe önce Hz. Osman’a sonra Hz. Ali’ye karşı faaliyet örgütlemiş ve Hz. Ali’ye karşı bizzat savaşarak Müslümanların kanını akıtmıştır. Yine bu yüzyılda Hz. Hasan beraber olduğu bir kadın tarafından, Hz. Hüseyin ise Muaviye’nin oğlu halife Yezit tarafından öldürülmüştür. Bu yüzyılı (Asrı Saadet'i) gerçekçi bir temelde böylece değerlendirmek ve onun üzerindeki örtüyü kaldırmakta yarar vardır. Bu yüzyılı idealize eden, daha sonra bu yüzyıla da bu yüzyılın önder şahsiyetlerine de ihanet eden halifeler, sultanlar ve onlar temelinde örgütlenen egemenler, menfaat çevreleridir. Bu yüzyılı tartışılmaz kılarak kendilerini de tartışılmaz kılmışlardır.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed Mekke’den hicretinden önce İslam dinini barışçıl yollardan yaymak istemiş ve ağırlığı insan kazanmaya vermiştir. Bu dönemin dili tamamen barışçıdır ve en ezilenler de içinde olmak üzere örgütlenme çabasına girişmiştir. Ancak bu durum Mekke’nin egemen çevrelerinde büyük öfkelenmelere neden olmuş ve düşmanca karşılanmıştır. On iki yıllık bir horlanma, aşağılanma, alaya alınma ve maddi karşıtlık Hz. Muhammed’in kişiliğini yaralamış ve Mekke illeri gelenlerine düşmanlıkla doldurmuştur. Bu dönemin kitle temeli ve mücadele yöntemleri göz önüne alındığında gerçekten demokratik bir yaklaşımın hakim olduğu belirtilebilir.

 İkinci dönem, Medine dönemi olarak ele alınabilir. Bu dönemde Müslümanlık henüz mülteci konumdayken yaşanmış ve Yahudiler, müşrikler vb ile ortak bir yaşam örgütlendirilmeye çalışılmış fakat bu süreç işlememiş daha sonra Medine’de İslam egemenliği gelişmiştir. Son yıllarda tartışılan Medine Vesikası da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Daha sonra İslam’ın siyaset anlayışı bölümünde üzerinde durulacağından burada ayrıntılı olarak ele almayacağız. Ancak bu dönem İslam’ın şiddete yöneldiği ve zaman zamanda aşırıya gittiği dönemdir. Savaş hukuku geçerlidir ve bu dönemde belki savaş için bazı pespektiflere ulaşılabilir ama savaştan ve savaşçılardan demokratik bir yaklaşım beklentisinde olmak hiçte gerçekçi değildir. Ama şu söylenebilir; Hz. Muhammed'in buradaki yaklaşımları başlangıç için oldukça esnek ve kapsayıcı; güçlenme döneminde ise oldukça sert ve ezicidir. Peygamberin Medine dönemi (622-629) tarihin tanık olduğu en çarpıcı politik-askeri ustalık dönemlerinden biridir. İslam toplumunun bu süreçten çıkarması gereken en önemli sonuç bu dönemin büyük bir inancın yanı sıra, büyük bir esnekliğin, kucaklayıcı fakat kararlı bir liderlik anlayışının ve büyük bir çabanın ürünü olduğudur. Sayın Öcalan’ın deyimiyle “İslam ne sadece kılıçla ne de sadece ideolojinin gücüyle kazanmıştır. İslam, kılıcın ve inancın gücünün ustaca bir araya getirilmesiyle kazanmıştır.”

İslam dünyası “Bugün inançta çok güçlü fakat kılıçta zayıf olduğu için güçsüzdür” diye düşünen geniş kesimler hala mevcuttur. Gerçekten de günümüzde İslam alemi kılıçta güçsüz düşmüştür ama inançta da kırılmıştır. Bugün İslam dünyasındaki dine sıkı sıkıya sarılan kesimler açısından inançtan, inancın gücünden söz etmemek mümkün değildir. Ortada ölümüne bir inanç bugün de hala mevcuttur ama bu inancın niteliğinin, 629'daki inançtan farkının net bir biçimde ortaya konulması gerekir. 629’daki İslam inanıyordu çünkü önünde fethedecek bir dünya görüyordu. Gelecek umuduyla dolup taşıyordu. Oysa bugün İslam umutsuzluğun verdiği bir çırpınışın içindedir. İnancı da (yani dine sımsıkı sarılması da) bu derin umutsuzluktan, geleceğe yönelik derin karamsarlığından ileri gelmektedir. Dünün güç ve moral veren dini, bugün artık hiç bir şey vaat etmemektedir. İnsanları artık yaşama bağlamamakta, sadece ölümün onları mutluluğa eriştireceğine inandırmaktadır. Bugün Filistin'de sonuç almayan fedailik böyle bir fedailiktir. Ölmeye öldürmeye hazırdır ama sonuç almaya yönelik bir politik açılımı yapmaya yetenekli değildir. Burada her biri bir fedai haline gelen Filistin halkını küçümsemek için belirtmiyoruz bunları ama aksine karşılığı 629’daki Medine çıkışı kadar büyük olması gereken fedaice kendini ortaya koyuşun neden daha fazla aşağılanmaya yol açtığını tartışmaya çalışıyoruz. Müslümanların hiç değilse dökülen bunca kana saygının gereği olarak silkinip, nerede yanlış yaptıklarını görmeleri gerektiğine inanıyoruz.

İslamiyet’in yozlaşması ağırlıklı olarak Emevi saltanatına bağlanır. Genellikle tarihteki hemen bütün hareketler güçlü ve zayıf noktaları itibariyle aynı şeyden güç alıp, güç kaybederler. Yani onların zayıf ve güçlü noktası aynıdır. İslam’ın inancı hem onun güç kazandığı hem de yozlaştığı nokta olmuştur. Örneklemek gerekirse, Hz. Muhammed'in ailesinin erkeklerinden (Ehli beytten) kaç erkek eceliyle ölmüştür? Bunların tümü en saf bir biçimde İslamiyet'e bağlı oldukları için Müslümanlarca öldürülmüştür. Hz. Ali Haricileri ve Rafızileri İslam’da aşırıya gittikleri gerekçesiyle en ağır bir biçimde cezalandırmıştır. Bu nokta özellikle önemlidir. Çünkü Haricilerin bütün günahı “fazla inanmaktır” ve gerçekten inanan biri tarafından cezalandırılmışlardır. Emevi ailesinin iktidarı ele alışıyla İslamiyet, uğruna en büyük kahramanlıklar göstermiş ve İslamiyet’in en sade kişiliklerinden ve en içten bağlı olanlarından Hz. Ali’nin denetiminden çıkmış, yine bir İslam kahramanı olan Hz. Hamza’nın böbreklerini sökerek çiğ çiğ yemiş bir kadının oğlunun, Muaviye’nin eline geçmiştir. İslamiyet’in kan içicileri İslam’ın önderliği haline gelmişlerdir. Gerçi tarihte pek çok devrimin başına aynı şey gelmiş ama Müslüman toplumunun inanç ve bağlılık anlayışının da sorgulanması gerektiği anlaşılmıştır. İşin daha da ilginç olan yönü İslamiyet'in dünya dini haline gelmesini sağlayan da bu İslam düşmanı kliktir. Hz. Hüseyin’in ölümü de Muaviye’nin oğlu Yezidin eliyle olmuş, Müslüman toplum bu konuda durumunu sorgulamamış bağlılığından şüphe duymamıştır. Dolayısıyla bir toplum olma şuuru anlamında sadece Allah'a inanması ve ondan korkması gerektiği halde, bağlı bulunduğu yöneticilerden de en az Allah kadar korkma konusunda İslam toplumunun zaafı vardır. Belki de Kuran'da “tanrıya şirk koşma” bu yüzden, bu kadar güçlü vurgulanmıştır.

Bu İslam toplumunun  ilkeye bağlanma konusunda derinden yaşadığı bir zaaftır ve temelini İslam öncesinden, binlerce yıllık despotik tanrı-kralcı dönemlerden alır. İslam en çok bunu aştırmalıydı. Korkuya değil, korku ile değil gönüllü katılım İslam'ın tek çıkış yoludur. Dün peygamberin cenazesine sahip çıkmayanların bugün dinin kendisinin cenazesini görmezden gelmesi başka türlü önlenemez.

Daha sonraki Abbasi, Osmanlı ve daha onlarca İslami hanedanlığın pratiği de çok farklı ele alınamaz. Bütün bu yönetimlerde egemenler, toplumdan kopmuşlardır. KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın deyimiyle “Bağdat saraylarında bin bir gece masallarına taş çıkaracak bir yaşam örgütlemişlerdir” halk ise yukarıda Allah’ın, aşağıda ise onun gölgesinin (Sultanın) kuludur. Belki İran’daki Şii gelenek farklı değerlendirilebilir fakat bu da Sasani İslam anlayışının melez hali olarak düşünülmelidir. Tarikatlaşmalar ve mezhepleşmelerde çıkışa değil, kendini korumaya şartlanmış oldukları için gelişip serpilmemiş, marjinal bir gruplaşma örgütselliği olarak İslam’ın daha dar, daha sınırlı hiç kuşkusuz daha dogmatik formları olarak kalmışlardır. Bunların bir kısmı görece daha demokratik olmakla birlikte baskıcı olmanın da güç gerektirdiği ön koşulunu hatırdan çıkarmamalıyız. Baskı yapacak güçte olmayanların güçlü olduklarında neler yapabilecekleri insanlara ve kendi dışındaki inançlara karşı nasıl bir tutum takınacakları ancak bu oluşumlar gücü ele geçirince anlaşılabilir.

Sonuç olarak; İslam’da geleneğe dayalı çözüm üretmek düşünce geliştirmek ve gelişme yaratmak imkansızdır. Anlaşılabileceği gibi İslam geleneği bu konuda pek de ilham verici değildir. Geleneğin inkar edilmesi değil ama sıkı bir eleştiriden geçirilmesi, yanlış olanların reddedilerek İslam’ın günümüz insanlığına bir umut ve gelecek vaat edebilecek özünün ortaya çıkarılması bir zorunluluktur. İnancın özüne inme temelinde yeniden canlandırılacak bir İslami diriliş çağın koşullarıyla mücadele edebilir, insanlıkla ilişkiye girip güç verebilir ve hiç bir komplekse kapılmaksızın güç alabilir.

E- SORUNUN ALGILANIŞINDA TEMEL HATALAR

İslam'da öze dönüş, reform veya restorasyon tartışılırken sorulan sorunun mahiyeti ve sorunun algılanışı büyük önem taşımaktadır. Sorun İslam’ın neden batı karşısında geri kaldığı mıdır yoksa neden mensuplarına vaad ettiği pozisyona cevap olamaması mıdır?

Sorunun önemi şuradadır; İslam Müslümanların refahı ve insanca yaşaması için mi bir reform sürecine girecektir yoksa batı karşısında daha güçlü hale gelip onunla savaşabilmek için mi bir reformdan geçirilecektir? Buna batı istediği için mi reformdan geçirilecektir sorusu da eklenmelidir. Gerçi İslamiyet konusunda konulan bu soru çerçevesi resmi bir dine sahip olmayan laik Türkiye cumhuriyetinin demokratikleşmesinde de sorulan temel çerçevedir. Sorun gerçekten de sadece İslamiyet sorunu, İran, Türkiye, Arabistan sorunu değildir. Bunların üzerine oturduğu kültürel geçmişle, kimlikle ilgilidir. Ortadoğu’nun kendini ve batıyı (yani düşmanı) algılayışıyla ilgilidir. İslam’ın nasıl demokratikleşeceği konusunu ele almadan önce bunun net bir şekilde ortaya konulmasında yarar vardır.

Ortadoğu toplumları da çağdaş dünyanın bir parçası olduğuna göre, dostlarının ve düşmanlarının yaklaşımlarından etkilenmelidir ve etkilenir. Bu yaklaşıma (dışından gelişecek yaklaşımlara) duyarsız kalması ölümcül bir hata olur. Ama tartışmanın odağı sorunu yaşayan toplumun kendisi olmalıdır. Eğer sorun “batı istediği için” şeklinde konulursa bu Batı uşaklığına götürür bizi. Ne korku ile girilen dinden ne de korku ile çıkılan dinden, ne çıkar hesabıyla girilen dinden ne de kaba çıkarcı hesapla çıkılan dinden çok fazla bir şey beklenemez. Batı’nın çıkarını gözeten İslam, bugün Ortadoğu sorununu çıkmaza sokan İslam'dır. Afganistan’da tarihin en kör karanlık dönemlerinde görülmeyen taassubu uygulayan İslam'dır. Bu anlamda bizim istediğimiz İslam Batı’nın İslam’ı ya da Batı’cı İslam'ı değildir, olmamalıdır. Nitekim ABD nin ve Almanya’nın iki ayrı kanattan geliştirme çabasında oldukları değişik İslam’i yorumlar kamuoyunun malumudur.

Öte yandan batıdan “daha güçlü” bir İslam arayışımızda yoktur, olmamalıdır. Gerekli olan emperyalist sömürgeci emelleri bulunan batıdan, daha güçlü askeri teknolojiye, daha büyük askeri güce ve onun askeri eğitimine ve hatta ekonomik olarak batıdan daha güçlü bir devlete ulaşmak değildir. Batı ile, Amerika ile ekonomik, askeri, teknolojik (nükleer ve uzay vs) anlamında yarışa giren reel sosyalizmdi, Sovyet Rusyaydı, bugün Çin’dir.  Ama bu sistem batı karşısında tutunamayarak çöktü. Çöküşünde direkt bir dış müdahaleye de rastlanmadı. Sistemin iç çelişkileri nedeniyle tek fiske yemeden dağıldı.

Kutsal amaçlara çirkin araçlarla ulaşılamaz. Sosyalist sistem sınırsız bir özgürlük, eşitlik, zenginlik vaadiyle ortaya çıktığı halde özgürlüğün en çok kısıldığı, eşitliğin bir taraftan geniş kitlelere yoksulluk temelinde götürüldüğü, öte taraftan bürokrasinin batıdaki emsallerine taş çıkartacak denli eşitsiz ve üstte olduğu -ne de olsa batıdaki hakim tabaka ekonomik olarak üstte olsa da bir ideolojik üstünlük iddiasında değildi- bütün zenginliğin nükleer ve uzay savaşları programlarına harcandığı, sönmesi gereken devletin, batıda emsaline rastlanmayan bir ölçüde, bir tanrısal mutlaklık derecesinde büyüdüğü bir durum yaşandı. Dolayısıyla insanlık adına ortaya çıkan sosyalizm, insana en uzak bir sisteme dönüşürken insanlık dışı olmakla suçladığı kapitalizm insanla sağdan da olsa bir bağ kurabildi.

Aynı sorun bugün İslam dünyası içinde vardır. “Tanrıya şirk  koşmanın” en büyük günah olduğu İslam dünyasında tanrı ölçüsünde mutlaklaşan devletler vardır. Afganistan, Suudi Arabistan vb. bunun örnekleridir. Türkiye, Suriye, İran gibi ülkelerde çok şiddetli mücadele süreçleri bulunmaktadır. Devletin Allah kadar güçlü, mutlak ve eleştirilemez olduğu bir düzen oturmuş ve yaşarken Ali Bulaç gibi “İslam yenilikçilerinin” “İslam’da teokrasi yoktur” demelerinin ne gibi bir kıymeti harbiyesi olabilir ki? Devletin en güçlü, en mutlak olduğu; özgürlüklerin dibe vurduğu, eşitlik adına hiç bir şeyin bulunmadığı, bireyin bulunmadığı, toplumun sonuna kadar pasif, edilgen ve kişiliksiz kılındığı, kadının kara bir çarşaftan ibaret olduğu bir düzenin ismine İslamiyet denilebilir mi? Kralların meliklerin ve sahte oligarşik cumhuriyetlerin İslam’ının ABD’nin İslam’ıyla ne farkı var? Neden tercih edilmesi gerekir?

Gerekli olan; iddiası, ütopyası ve gelecek hedefleri en başta konulduğundan daha geri değil; çok daha geliştirilmiş olan, çağdaş teknolojik avantajlarla buluşturulmuş, batıdan daha fazla özgürlük, eşitlik temelinde İslam kardeşliğini esas alan, büyük kardeşin küçük kardeşin omuzlarında dolaştığı değil, ama gerçekten kardeşçe bir paylaşımı esas alan, devlete hiç bir gereksinim duymayan, hoş görüde sınır tanımayan ve dünyayı kendi dünyası, dünyalıların sorunlarını kendi sorunları olarak gören ve bunun için çözüm önerileri sunan bir İslam modelidir. İslam’ın demokratikleşmesi sorunu demagojiye boğulamayacak kadar  ciddi bir sorundur. İslam özü itibariyle, iddiası itibarıyla demokratiktir. Bir taraftan Faik Bulut gibi anti-İslamcı çevreler İslam’ın demokratikleşemeyeceği iddiasında bulunurken (demokratikleşmeyen bu nedenle de yenilenemeyen bir sistemin hakkının ölüm olduğu açıktır) bir taraftan da Ali Bulaç gibi İslam aydını geçinen İslamcı çevreler, İslam’ın demokratikleşmesini gereksiz görerek ve demokrasiyi ABD siyasal yapısıyla aynılaştırarak, niyette bulunsun ya da bulunmasın demagojiye boğuyorlar. Nasıl ki, Suudi Arabistan İslam’ı temsil etmiyorsa, ABD’nin de demokrasinin temsilcisi olmadığı gerçeğini göz ardı ederek kendi niyetlerini deşifre ediyorlar. Demokrasinin genel olarak gerekliliğini İslam dünyasının genel gidişatını ve İslam’ın neden demokratikleşmesi gerektiğini böyle kısaca izah ettikten sonra, İslam’ın demokratikleşmesini artık somut konular temelinde ele alabiliriz.

F- İSLAM’IN SİYASET ANLAYIŞI VE DEMOKRASİ

  “Böylece her şehirde o şehrin günahkarlarının büyüklerini orada hilekarlık yapsınlar diye iş başında bulundurmaktayız. Oysa onlar hilekarlığı başkalarına değil de kendilerine yapıyorlar da farkına varamıyorlar.” (En’am. 123)

Acaba yukarıdaki ayet bir zamanlar İstanbul büyük şehir belediyesi başkanı şimdilerde Türkiye cumhuriyeti başbakanı olan Recep Tayip Erdoğan’a, İslamiyet adına şehirlerin ve ülkelerin yönetimine el koyanlara ve yine İslamiyet adına onları iktidara taşımaya çalışanlara bir şey anlatıyor mu?

Son zamanlarda yoğunlaşan İslam’ın siyasallaşması, siyasal İslam tartışması gerçekte yeni değildir ve henüz İslam’ın başında vardır. Yukarıdaki ayette olduğu gibi İslam’da yönetim, yönetilen ve vekalet konusu çokça tartışılmış ve tartışmaların bir kısmı Kuran’ın kendisi üzerinden yürütülmüştür. Bu bakımdan tarihsel örneklerine bakmadan önce İslam’ın iktidar felsefesini doğru anlamakta yarar vardır.

Yukarıdaki ayetten de kolayca anlaşılabileceği gibi tanrının iktidarı haricindeki her tür iktidar hor ve kötü görülmüş ve aşağıda göreceğimiz gibi iktidar yerine ortaklaşma fikri konulmuştur.

“Onlar Rab’lerinin davetini kabul etmekte ve namazı kılmaktadırlar, buyrukları aralarında danışıklıdır, işlerini de aralarında danışarak çözerler, kendilerine verdiğimiz rızklardan başkalarına dağıtırlar.” (Şura-38)

“Kendilerine bir saldırı olduğu vakit birbirleriyle yardımlaşır, öçlerini alırlar.” (Şura 39)

“Kötülüğün cezası yine onun gibi kötülüktür. Ama kim affedip, ıslah ederse onun mükafatı Allah’a aittir. Şüphesiz o zalimleri sevmez.” (Şura 40)

Kuran’ın bir kaç ayete indirgenip daraltılması tabi ki doğru değildir ve bizim amacımızda bu değildir. Daha sonra İslam’ın hukuk anlayışı ve şiddet anlayışını da ele aldığımızda göreceğiz ki, Allah yaptırım gücünü esasta kendinde toplamıştır. Örneğin haksızlığa uğrayan bireylerin yakınlarına intikam hakkı tanınmıştır. Ama intikam almamanın ve hatta suçu örtmenin Allah katında daha büyük bir sevap olduğuna da değinilmiştir. Sanıldığı gibi ya da daha doğrusu bazı çevrelerin sandığı gibi -her ne kadar bu çevreler çok geniş de olsa- İslamiyet bir devlet dini değildir. Varlığını da devlet olmaya borçlu değildir. Unutmayalım ki İslamiyet Mekke’de iktidar anlamında herhangi bir yaptırım gücü barındırmadığı halde günden güne gelişip güçleniyordu ve Mekke’deki politik kesim buna rağmen rahatsız olup, İslamiyet’i ağır bir baskı altında tutmaya çalışıyordu. İslam buna rağmen güçlenip gelişti ve Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye göç ederken, Medine’de toplanan Müslümanların sayısı 1500’ü buluyordu. O günkü koşullarda ve en ağır baskı koşullarında hiç bir iktidar odağına dayanmadan 1500 kişiyi üstelik yeni bir din ve peygamberlik iddiasıyla toplamış olmak büyük bir başarıdır.

Medine’ye gelindiğinde ise 4000 Yahudi, 4500 civarında müşrik ve 1500 civarında Müslüman olmak üzere 10000’e yakın insan bulunuyordu. Dinsel olarak İslamiyet azınlıktaydı. Gerçi yekpare bir kitle oluşu ve diğer dinsel grupların kendi içinde parçalı oluşu İslamiyet için çok büyük bir avantajdı. Hatta Hz. Ayşe’nin deyimiyle “Medine’nin o zamanki yaşadığı keşmekeş, parçalı yapı ve aralıksız çatışlar (ki 120 yıldır iç çatışmalar yaşanıyordu) Allah’ın peygamberine bir lütfuydu” İster dinsel bakışla bakılsın ve isterse maddi, dünyevi bir bakışla bakılsın, Medine sözleşmesi temelinde bir iç barışa ve hukuka kavuşan Medine’nin Hz. Muhammed’in vesayeti altında toparlanması büyük bir ustalık ve başarıdır. İslam’da şiddet bundan üç ay ya da bir yılık bir süreden sonra gündeme gelmiştir. Ama buraya kadar ki kısım yani Müslümanların siyasal iktidara yerleştikleri süreç daha doğrusu özgürce yaşayabilecekleri ve örgütlenebilecekleri bir siyasal organizasyonun ortaya çıkışı tamamen barışçıl temelde ve bir iktidar odağına dayanılmadan ya da bir iktidar odağı gibi davranılmadan gerçekleşmiştir. Tarihi bilenler yeni gelişen bir iktidar gücünün ya da yeni doğan bir devrimci gücün varlığında bir şehrin denetiminin ele geçirilmesinin “bir parça özgür vatan toprağının” ve hatta çıkış için üs edinilecek bir karış toprağın ne anlama geldiğini çok iyi bilirler. Bütün sorun bu kadarını elde etmektir. Bundan sonrası genellikle çorap söküğü gibi gelecektir. Ama insanlar genellikle tarihsel güçlerin ve kişiliklerin henüz işin başında harcadıkları kendileri için çok büyük ama daha sonraki büyük başarıları karşısında sönük kalan çabaları küçümseme eğiliminde olurlar. Bu güçlerin iktidarlarıyla, büyük başarılarıyla gözleri kamaşır ama bu büyük başarıların ne pahasına yaratıldığını göz ardı ederler.

Bu durum İslamiyet içinde geçerlidir. İslamiyet asıl gelişmeyi bir devlete ve iktidara sahip değilken yaratmıştır. Daha sonra Mekke’nin Müslümanlara geçmesi de herhangi bir çatışma olmadan gerçekleşmiştir. Böylece İslam  bir iktidar odağı tarafından zorla kovulduktan yedi yıl sonra herhangi bir şiddete baş vurmadan geri dönmüştür. Daha sonra şiddete baş vurması bu gerçeği değiştirmez. Yine İslamiyet’in Emevi’lerle beraber kılıç zoruyla bir dünya dini haline getirilmesi de bu gerçeği değiştirmez. Ama şu durum iyice anlaşılmalıdır ki ideolojiler varlıklarını iktidarlara borçlu olmazlar. Daha çok yozlaşmalarını onlara borçlu olurlar.

Hıristiyanlık bu konuda çok yerinde bir emsaldir. Yaklaşık 300 yıl boyunca en ağır bir baskı altında  Romanın merkezine ideolojik gücüyle giren ve sarayları fetheden Hıristiyanlık bir iktidar dini haline geldikten sonra tarihin en unutulası pratiğini sergilemiştir. Daha sonra Hıristiyanlığın çok kanlı savaşlardan sonra tekrar iktidardan alıkonulması Hıristiyanlığı bilimin zirvede olduğu ve uzayın adeta insanlığın egemenliğinde olduğu böylesi bir yüzyılda silememiştir. Bu güç hala milyarlarca insanın yüreğinde yer bulmaktadır.

Müslümanlığın yaşadığı süreçlerde, esasta benzerdir. Herhangi bir iktidara sahip olmadığı dönem iktidarın mutlak hakim olduğu dönem ve Türkiye örneğinde ve yine devrim öncesi İran’ında olduğu gibi iktidardan sürülüp uzaklaştırıldığı dönem, İslam’ın iktidar olmadığı süreçte yayılması sürmüş ve iktidara gelişiyle beraber en başta kendi içinde ihtilafa düşerek milyonlarca Müslüman’ın kanı akıtılmış ve yüz milyonlarca gayrimüslüm zülüm görmüştür. Ama Türkiye de olduğu gibi yetmiş yıl boyunca  İslamiyet’in resmen (fili durum ayrıca tartışma gerektirir) iktidarda olmaması İslamiyet’i gönüllerden silememiştir. Hatta radikalleştirmiştir. Gerçi bu radikalleştirme hoş görülemez ama bunun sorumlusu büyük ölçüde İslam karşıtlarının İslam’ı tahrikleridir.

İşin esası İslam Mekke’de henüz doğuş aşamasındayken tahriklerle karşı karşıya kalınmıştır. KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ın deyimiyle “Belki de İslamiyet Mekke’de ağır baskılar nedeniyle radikalleşip sıkıştırılmasaydı bugünkü gibi bir dünya dini haline gelemeyebilir ve o günün dünyasında çokça görüldüğü gibi marjinal bir tarikatlaşma hareketi olarak kalabilirdi.” Ama bir taraftan puta tapar Arapların büyük tahrik ve baskıları, diğer taraftan Hz. Muhammed’in bunlara karşı desteğini alacağını düşündüğü, büyük umut beslediği ehli kitabın (kendilerine kitap gelmiş Hıristiyan, Yahudi vb) kendisini desteklemek ve onaylamak ve hatta uygun bir biçimde kendisine karşı mücadele etmek yerine, alaya alıp dalga geçmeleri, düşmanlık göstermeleri onun daha çok içe kapanmasına, daha çok kinlenmesine ve tehditlerin dozajını yükseltmesine neden olmuştur. Daha sonra pratiğin bu tehditlere uygun geliştiği de gerçektir. Tarihteki Müslüman Yahudi düşmanlığı da bu süreçten kaynağını alır.

İslamiyet devletleşmese ve iktidara gelmeyip fetihlere gelmese gelişim grafiğinin nasıl olacağı konusunda bir şey söyleyebilecek durumda değiliz. Kaldı ki nasıl gelişebileceği üzerinde spekülasyon yapmak herhangi bir şeye de hizmet etmez. Ama İslamiyet’in siyasallaşması ve iktidarlaşma pratiği bir gerçektir ve bu gerçekliğin incelenmeye alınması mümkün ve daha da önemlisi gereklidir.

İşin gerçeği özellikle Emevi hanedanlığının İslam’ın yönelmezse çok önemli katkıları olmuştur. Ama bu hangi İslam’dır? Daha öncede belirtildiği gibi Muaviye İslam’a düşmanlıkta aşırı gideni ve sonrasından islamın güçlendiği dönemde onun imkanların sınırsızlığını istismar etmek üzere islamiyete giren bir kadının oğludur. Burada sorun bir çileyi kötülemek ve bir oğulda asla aile faklı düşünemez anlayışı değildir. Bir insan özellikle ruhsal dünyası itibarıyla henüz küçük bir çocukken şekillenir. Sempatileri ve anti-patileri çocukluğunda oluşur. İleri ki yaşta oluşan ise düşünce dünyasıdır. Ama insan düşünce dünyasını yani dış dünyayı algılarken kişilik eğilimlerinin yönelimlerinin ağır baskısı altında kalır. Dünyayı kendine göre algılar. Bu kendine görelik subjektiftir ve duygusal bir süreçtir. Bir davranışın yanlış olduğunu bildiğimiz halde yinede o davranışı göstermemize neden olan şey işte kişilik dediğimiz bu subjektif duygusal süreçtir. Kuşkusuz düşüncelerimizde kişiliğimizin bir parçasıdır ama belirleyici değildir. Ya da hiç değilse duygusal dünyamızı yok etmeye yetmezler. 

Muaviye’nin bir dayısı Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Annesi Hind Bint Ubeyye ise onun ölümünden sorumlu tuttuğu Hz. Hamza’nın böbreklerini çiğ çiğ yemeye ant içmiştir. Uhut’ta Hz. Hamza şehit düşünce Hind savaş alanına gelmiş Hz. Hamza’nın böbreklerini gerçekten yemiştir. Daha sonra Ebu Süfyan’da (Hind’in kocası) Hind'de Müslüman olmuşlardır. Bütün bu duygusal karmaşanın şiddeti ve onun evin genç insanları üzerindeki etkisi inkar edilemez. Muvaiye’nin Hz. Ali’ye karşı kararlı düşmanlığı ve Muaviye’nin oğlu Yezidin de, Hz. Ali’nin oğlunu (aynı zamanda Hz. Muhammed’in torunu ve peygamberin 'benden bir parçadır' dediği Hz. Hüseyin'i) en acımasız bir biçimde nasıl öldürdüğü biliniyor. Bu olup bitenin İslamiyet’in kendisine karşı duygusal bir tepki olduğu rahatlıkla belirtilebilir.

Öte yandan Emevi sülalesi eskiden beri iktidardadır ve oturmuş bir hükmetme kültürü vardır. Halife Osman'da aynı gelenektendir. Ve uyguladığı yönetim iktidar yaklaşımının Müslümanlarda nasıl infiale yol açtığı, İslam toplumunu parçaladığı ve kendisinin de hayatına mal olduğu biliniyor. Bu yönetim anlayışında din kardeşliğinin yerini açıkça kan bağına dayalı akrabalık almıştır. Oysa Hz. Ali ve Hz. Muhammed'in geldiği gelenek farklıdır.

Hz Muhammed bir peygamber olmasına rağmen Ahzap suresinin 53. ayetinde belirtildiği gibi; “Evlerine vaktine dikkat etmeksizin girilmekte, izinsiz girilip yemek yenilmekte, çağrısız gidilmekte, uzun uzun oturulmakta, sohbet için girilmekte ve bu durum peygamberi sıktığı halde peygamber utandığı için bu konuda Müslümanları uyaramamakta”dır.

Bu durum ilgili ayetle giderilmek istenmiştir ama asıl anlaşılması gereken, daha doğrusu anlaşılan husus şudur. Normalde gelenekten siyasal olan bir ortamda insan ilişkileri farklıdır, sivil-sosyal ilişki düzeni farklıdır. O çağın ve bu çağın yöneticilerinin birinci ilkesi sözünü dinletebilmek için insanlarla arasına mesafe koymak iken; peygamber sıradan bir özel yaşamın mahremiyetini ihlal konusunda kendi dinine bağlı insanları uyarmaya “utanmaktadır” Hz. Ali’nin de benzer zaaflar (bunlar insani olarak çok değerli olsa da siyasal olarak birer zaafları) taşıdığı bilinmektedir. Hz Ali’de, oğulları da, o geleneğin sürdürücüleri de asla iktidar gücü olmayı gösterememişlerdir. Her ne olursa olsun zaaf yada güçlü yan Hz. Muhammed’in siyasal geleneği de duygu dünyası gibi Muaviye'nin geleneğinden farklıdır.

Böylece duygu, düşünce, gelenek, siyasal felsefe ve yine insanı ele alıştaki bu radikal farklılık Muaviye'nin apayrı bir İslamiyet geliştirmesine neden olmuştur. Nasıl ki, Roma'nın hizmetine giren resmi Hıristiyanlıkla asıl Hıristiyanlık farklıysa, Muaviye'nin Müslümanlığıyla saf Müslümanlık’ta faklıdır. Müslüman kardeşlerinden utanmak bir yana Müslümanların kanını dökmek Emevilerin en belirgin özelliğidir. Daha sonra Abbasiler Fatimiler, Osmanlılar vs. şu veya bu düzeyde farklılıklar gösterdiler. Ama İslamiyet ve iktidar hiç bir zaman İslamiyet’in özüne uygun bağdaşamadı. İslamiyet iktidarla bağdaştırıldığı her dönemde ise kan akıtmaktan başka bir şeye yaramadı. Bu geleneğe karşı bir insani çıkış olarak kendini ortaya koyan Şah İsmail bile Anadolu Alevilerinin kendisine hizmet eden ve kendisine sığınan önderi Şah Kulu'nu (hangi şahın kulu?) bir komplo ile öldürmekten kendilerini alıkoyamadı.

Denebilir ki, İslamiyet tarihsel geçmişiyle, ideolojik olarak ne kadar çok şey vaat etmişse, siyaset içinde istismar edildiği sürece de politik iktidar boyutuyla insanı karamsarlığa sürükleyici bir pratiğin sahibi olmuştur. Gerçekten dinin ve siyasetin ne bu derece iç içe geçmesi doğrudur ne de dinin siyasetten soyutlanması mümkündür. Din esasta bir düşünce sistemi olmaktan ziyade bir inanç sistemidir. Maddi yaşam alanında hiç de bize uygun gelmeyen bazı mülahazalar dinsel alanda gayet anlaşılır ve uygun gelebilirler. Ve dinsel olanın tartışılması, düşünsel olanın tartışılması gibi değildir. Bir insanın düşüncelerini reddetmek onun belli bir konuda düşüncelerini reddetmek anlamına gelir ama bir insanın inançlarını sorgulamak bizzat onun kişiliğini sorgulamak anlamına gelir. Çünkü kişiliğimizden bağımsız kimi düşüncelere sahip olabiliriz. Kişilik olarak son derece yumuşak huylu bir insan yönetim sanatında son derece katı ve disiplinli olunması gerektiğini düşünebilir ve öylece pratikleşebilir de. Ama burada düşünce o bireyin kişiliğine değil maddi realiteye bağlanmıştır. Oysa inanç karşısında durum bu değildir. Bir meşe ağacını kutsal gören bir insan, diğer meşe ağaçlarını birer meşe ağacı olarak görür, ama kutsallık atfettiği ağacı canıyla, ruhuyla, zihniyle, yüreğiyle kendisi gibi bir canlı, ama kuşkusuz kendisinden daha yetenekli ve kendisi sıkıştığında yardımına koşabilecek doğa üstü kutsal bir varlık olarak görür. Onunla büyülenir ve onunla özdeşleşir. Onun uğradığı bir hakareti bizzat kendi kişiliğine yapılmış bir saldırı olarak görür. Onun kutsallığına yapılan en ufak bir hakareti kendisinin maddi ve manevi varlığına karşı yapılacak en aşırı saldırıdan daha ağır görür ve bedelini ödetmeye daha fazla hazır olur.

Bu nedenle düşünsel planda tartışılamayacak hiç bir konu yoktur. Bireyler, taraflar tartışarak anlaşabilirler, düşüncelerini birbirlerine kabul ettirebilirler ya da kabul ettiremeyebilirler ama her halükarda birbirlerinden dostça ayrılabilirler. Oysa inanç dünyamız kişiseldir ve esasen içe dönüktür. Dışarıyla tartışmaya en tahammül göstermeyen yönümüzdür. Eleştiri kabul etmeyen yanımızdır. Çünkü kişiliğimizin bütünselliğini sağlayan şey inançlarımızdır. Yaşama güvenle, cesaretle ve tutarlılıkla bağlanmamızı sağlayan şey de inançlarımızdır. İnsanların inançlarını sorgulamadığımız ölçüde daha güven verici oluruz. Oysa inançları sorgulamak ve eleştirmek insanların kişiliğine ve kutsallığına yani yaşamın anlamına ve amacına saldırı anlamını taşır ve yoğun tepki doğurur. Bu demek değildir ki, inanç dünyası sorgulamadan muaftır ya da öyle olmalıdır. Nihayetinde İslamiyet'te indiği zaman başka inançları sorgulama temelinde bir mücadeleyle kendine yer açtı. Ve eski inanç sahiplerinden hiç biri de inançlarını terk etmeye hazır değildi. Ama sabırla, kırıp dökmeden ve insanların duygularını incitmeden eski inanç dünyasına bağlı 1500 insanın yüreği kazanılınca; bu İslamiyet'e dünya dini olmanın yolunu açtı. Bugün katı anti-İslamcıların ve yine geçmişte reel sosyalist geleneğin anlamadığı şey buydu. Her mücadelenin bir yolu vardır ve dinsel olanla, düşünsel olan; yine dünyevi olanla uhrevi olanın mücadele yöntemleri bir ve aynı değildir. Bu güçler -din dışı güçleri kastediyoruz- kendi pratiklerini değerlendirecek olsalardı, kendilerinin de bütün din dışılıklarına rağmen kutsallıklarının olduğunu ve onlara dil uzatılmasına tahammül edemediklerini görebilirlerdi.

Bu anlamda ruhsal ve dinsel olan siyasal ve maddi olanın alanına alınınca, istismar edilmesi ve kolaylıkla çözülecek bir sorunun kördüğüm olması kaçınılmaz olmaktadır. İsrail-Filistin çekişmesinde Mescid-i Aksa'nın konumu buna en çarpıcı örnektir. Dolayısıyla dinin siyasete alet edilmesi, insanların inançlarının maddi çıkar dünyasına alet edilmesi insani değildir ve siyasal olarak uzun vadede götürecekleri kısa vadede getirecekleriyle kıyaslanınca, çok büyük bir uçurumun olacağı ve telafisi imkansız sonuçlara yol açacağı kuşkusuzdur. Peki din tamamen siyasetin dışına çekilebilir mi? Ya da inançlarımızın siyasal tercihlerimize etki etmemesi mümkün müdür? Bu sorunun cevabı ne yazık ki, "hayır"dır. En çok inançlarımızla etkilenmeye açığızdır ve inandıklarımızın ardından gitmeye, düşüncelerimizin ardından gitmekten daha yatkınızdır.

İnançtan ileri gelen kimliğimiz (dinsel kimliğimiz) her türlü ikincil kimlikten daha bağlayıcıdır genellikle. Örneğin İslam dünyası; 1400 yıldır uluslar, kavimler temelinde değil, kültürler ve mezhepler temelinde bölünmüştür. Şii Araplar ve Sünni Araplar, Alevi Kürtler ve Sünni Kürtler, Alevi Türkler ve Sünni Türkler örneğinde olduğu gibi, Türk Alevileri tarih boyunca Osmanlı Türk devletinden değil Şii Safevi hanedanlığından yana oldular. Kürtlerin Sünni ve Alevileri hiç bir zaman beraber ayaklanmadılar.  Buradaki tercihin asıl nedeni Türk yönetimine, Osmanlı padişahına veya Kemalizme bağlılık değil, esasta mezheplerin birbirlerine karşı duyduğu kaygı ve düşmanlık duygusuydu. Bunun gibi Arapların Şiileri kendilerini Sünni Araplara değil Şii Farslara yakın bulurlar. Oysa tarih boyunca Arap ve Fars kimlikleri milli kültür anlamında çatışmalı olmuştur. Benzer çelişki Hıristiyan batıda da vardır. Bugün İrlanda sorununun çözülememesinin belirleyici öğesi İngiliz milli kimliği  ile sömürgeciliğiyle anlaşmazlık değil, İrlandalıların kendi içinde Katolik ve Protestan olarak bölünmeleridir. Benzer biçimde değişik çağdaş kamuoyu yoklamalarında ya da siyasal seçim dönemlerinde inançlar seçim sonuçlarına da yansır. ABD’de Kürtaj yanlısı ya da karşıtı olmak gerçekten inanç dünyasının sandığa yansımasıdır ve yansıması kaçınılmazdır da. Öte yandan Malezya'da devlet başkanının eş cinsel ilişki yaşadığı gibi bir anti-propaganda siyaseti derinden etkilemiştir. Bu bakımdan, inanç ve din siyasetten ayrılmalıdır demek her şeye rağmen doğru fakat yetersiz bir yaklaşımdır. Olması gerekenle olanın mantığı farklıdır. Din siyasaldır ve siyasette dinseldir. O halde doğru din ve doğru siyaset-devlet tartışması kaçınılmazdır.

Dinin, devletin ve onun maddi-manevi kaynaklarının doğuş süreci aynıdır. Hatta henüz tarihin başında nereye kadarının din, nereye kadarının devlet olduğu ve iktidarın kaynağının ne kadar hangisinden kaynaklandığı belli olmayacak biçimde bir iç içelik vardır. Bu süreç Abdullah Öcalan tarafından Sümerlerde şöyle izah edilmiştir. “Sümer tapınağının devletin ana rahmini teşkil ettiği çok açıktır. Yani daha sonrada iddia edildiği gibi devlet usun, aklın bilimsel ifadesi değil, teolojik, dogmatik ifadesidir. Yeni ve yalın bir tanım sunuyorum. Uygarlık ve onun özü olan devlet, sınıflaşmanın ilkel aşamasında, bilimsel düşüncenin oluşamadığı dogmatik kavrayışın teolojik ifadesidir. Temelinde bilim değil inanç dogması yatmaktadır." (A. Öcalan. Sav. Cilt. I. s. 38)

“Devlet sınıfların tümüyle tanrısal ve kutsal bir yorumuyla, karşıtların şeytani, lanetli ve kara yorumları karşı karşıyadır. Devlet bu durumda çıkarları çelişkili, eksikli ve fazlalıklı toplum yanlarının uç verdiği çözümlenemez toplumsal kimliğin ifadesidir. Doğuşundan günümüze kadar devletin düşünce ve uygulamada bu kadar uğraştırılması boşuna değildir. Çünkü kaynağı tanrısaldır. Bilim doğa ilişkilerinde tanrıyı şimdilik dışlamıştır. Ama toplumda bunu başarmaktan uzaktır. Çünkü devlet vardır. Devletinde olduğu yerde her zaman tanrı vardır. (A. Öcalan. Sav. Cilt. I. s. 39) 

“İdeolojinin ilahiyat biçiminin gücü paradan daha az olmadığı gibi devlet gücünden de daha az değildir. Kaldı ki üçü de içiçedir, birbirinin içine sızmıştır. Belki de tarihte hiç bir üçlü bu kadar içiçe sızıp, en büyük gücü teşkil etme imkanına sahip değildir. Bu bir arada baba, kutsal ruh ve oğul ilişkisine benziyor. Benziyor değil, oluşum tarzları aynıdır. Birisi giderek maddileşirken, diğeri manevileşiyor. İşte bu üçlü Sümer'de birbirine yapışıktır. Bir üçlüden, birinden dünya gücü değerinden ahret gücü doğuyor." (A. Öcalan. Sav. Cilt. I. s. 40)

Bu bağlamda anlamsız bir din-siyaset tartışmasına girmek yerine, soruna çözüm olabilecek yaklaşımlar geliştirmek daha anlamlı olacaktır. Sorunun çözümü ise siyasetin (dolayısıyla devletin) ve dinin kendi içinde sınırlandırılması ve giderek ihtiyaçlar düzeyinde, temel insani amaçlar için bir araç haline getirilmesiyle mümkündür. Çünkü “Allah'ın halifesi olan, Allah'ın kendi ruhundan üflediği" ve bu anlamda kutsal olan insandır. Din ise insanı düze çıkarma yolunda bir araçtır. Bunu ilke düzeyinde ele alışı itibarıyla kutsaldır. Yani kutsallığın kaynağı soyut dini olma değil, dinin kurtarmak istediği insandır. Dinin bu anlamda ele alınması gerçekçi ve yerindedir. Din kendi başına bir amaç değildir. İnsan içindir, insan için gelmiştir. İnsan ise basitçe dinin bir aracı haline getirilmemelidir. İnsan kendisinin kutsal varlığı uğrunda bir araç da olabilir ama çıkış noktası insandır. Oysa genellikle devlet ya da  doğrudan dinsel hiyerarşiler dinin kutsallığını sömürerek, dini kendileri için bir araç haline getirirler ve kendileriyle o kadar özdeşleştirirler ki, geriye kalan her şeyi ve herkesi din uğrunda bir araç, bir kurban derekesine düşürdükleri zaman dini ‘asıl olarak olduğu amaçtan ve şeyden’ saptırırlar. Burada görülmesi gereken, insanın dinin basit bir aracı olmaktan çıkarılması ve dinin de değişik çıkar çevrelerinin basit bir aracı olmaktan çıkarılması gerektiğidir. Kavramlar; amaçlar ve araçlar yerli yerine oturtulmalıdır. Din ne ise o olmalıdır ne fazla ne eksik.

Aynı şey doğal olarak devlet içinde geçerlidir. Konumuzun girişinde siyasal iktidarın mantığının nasıl Kuran'da ‘hilekarlığın en büyüğü’ olarak nitelendiğini gördük. Devlet hakkında genel görüş olmasa da, devletin çıkar çevrelerinin adaletsiz ve eşitliksiz yaklaşımlarının bir aracı olduğu bir çok çevre tarafından kabul edilmektedir. Kaldı ki, bu durum tarihsel gelişmelerle izah edilmiştir. Devlet tarihte gerekli olduğu kadar gayri insani ve insani olduğu ölçüde gereksiz olmuştur. Kardeşçe dayanışmanın görece daha çok gerçekleştiği tarihsel süreçlerde devlete çok fazla da ihtiyaç duyulmamıştır. Öte yandan din de, devlet de ve hatta sınıflaşma da insanlık tarihinde ilerletici olmuştur. Ama devletin mutlaklaşarak kutsallık taşıyan bir varlık haline gelmesi onun en gerici halidir ve tıpkı din gibi bir araç olarak ortaya çıkan devletin bir amaç haline gelerek insanın üzerine çıkması, insana yabancılaşması ve insanı kendisi için bir araç olarak kullanması yanlış olmuştur ve giderilmesi gereken en temel yanılgı noktası burasıdır.

Tekrara da kaçılsa şurası çok iyi belirtilmelidir ki, amaç olan insandır. Büyük olması gereken insandır. Din ve devlet tartışması yapılırken tartışmanın odağına alınması gereken insandır.

İnsanın yaşamını kolaylaştıran ve dünyasını yaşanılır kılan her şey kabul görmelidir, ama insana yabancı ve insanı kendi önünde secde ettiren, ona diz çöktüren her şey reddedilmelidir. Din insanın vicdanıyla ilgili bir konu haline gelmelidir ve öylece kalmalıdır. Devlet ise insanın ihtiyacı olduğu kadarıyla ve insanlar istediği kadarıyla-süre ve temsil ettiği faaliyet itibariyle-yaşamalı onun dışında insan hayatından sürülüp çıkarılmalıdır. Bu temelde -devletin ve dinin kendi alanlarına sınırlandırılmasının-yerini ayette de belirtildiği gibi ‘ortaklaşma ve insanca dayanışma’ insanın insanla eşit ve özgür ilişkisi doldurmalıdır. 

Devam Edecek...


Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  ISLAM  IN  DEMOKRATIKLESMESI  -  2  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.