KÜRT HAREKETİNİN TARİHİ
Özgürlük Perspektifleri / 13 Nisan 2014 Pazar Saat 07:31
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Toplumsal hareketler bilinçle ilgili olaylardır. Kendiliğinden hareketlerin bile ilkel bir bilinç olmadan yaşanması mümkün değildir. Toplum söz konusu olduğunda, bilinç ve nesnellik daha özgün bir hal alır. Evrensel anlamda hare-keti mümkün kılan, adına enerji dediğimiz varlığın diyalektik olarak değişik hallere dönüşmesidir.

Toplumsal hareketler bilinçle ilgili olaylardır. Kendiliğinden hareketlerin bile ilkel bir bilinç olmadan yaşanması mümkün değildir. Toplum söz konusu olduğunda, bilinç ve nesnellik daha özgün bir hal alır. Evrensel anlamda hare-keti mümkün kılan, adına enerji dediğimiz varlığın diyalektik olarak değişik hallere dönüşmesidir. Enerjinin kendisi bir muammadır; fakat dönüşerek ha-reketi, daha doğrusu oluşumu sağladığını bilmekteyiz. Hareketin varlık ve zaman olmaksızın gerçekleşmeyeceğini de bilmekteyiz. Enerji denilen muam-manın zamanda hız kazanması, mekânda mesafe kat etmesi hareket demek oluyor. Bu da oluşmak, varlaşmak demektir. İdea edilen ilk büyük patlamadan (big bang) insan toplumuna kadarki gelişimi yorumladığımızda, dile getirilen-lerin enerjinin değişik hallerinden başka bir şey olmadıklarını görürüz. Evre-nin kendi kendisini enerjik yoldan inşa etmesinden söz ediyoruz. Fizikten biyolojiye kadar bilimler bu konuda bazı önemli bilimsel tanımlar geliştirmiş-tir. Bunların hepsinin enerjinin madde haline dönüşmesiyle ilişkisi vardır. Bilimin mümkün olabilmesi, en azından Batılı zihniyet ve yöntem açısından, özne-nesne ayrımının geliştirilmesini gerektirmektedir. Batı uygarlık sistemi özünde özne-nesne ayrımına dayalı bilimsel gelişmeyle yakından bağlantılıdır. Kapitalist modernitenin tarihi, özne-nesne ayrımına dayalı zihniyet ve bilim yönteminin mutlak hakikat yolu olarak hegemonik güç haline gelmesine daya-nır. Özne-nesne ayrımı bilinç ve uygulama olarak derinleştirilmeden, kapitalist modernitenin hegemonikleşmesi mümkün değildir. Bu durumda özne-nesne ayrımına dayalı hareketleri incelemek büyük önem taşır.

Neolitik ve öncesi toplumların özne-nesne ayrımı diye bir sorunu yoktu. Bu ayrımın temeli kentli, sınıflı ve devletli uygarlığın gelişmesiyle atılmıştır. İlk uygarlık olan Sümer uygarlığında rahiplerin tanrılar ve kulları bağlamında ilk özne-nesne ayrımını geliştirdiklerini bilmekteyiz. Tanrı ve kul kavramları özünde kentin kıra, üst sınıfın alt sınıfa, devletin topluma hükmetmesine, tekel kurup artık-değer elde etmesine dayanır. Özne-nesne ayrımının ilkel ve mitolojik olan biçimidir. Mitoloji bu durumda özne-nesne ayrımına dayalı ilk bilim veya bilinç biçimi oluyor. Sümer ve Mısır mitolojisine tepki olarak do-ğan ve Ortadoğu kültüründe peygamberlik geleneği denilen bilinç biçiminde tanrı-kul kavramı özne-nesne ayrımını biraz daha geliştirir. Burada tanrı özne, kul ise nesne durumundadır. Fakat mitolojiden farklı olarak kulluk biraz esne-tilmiş, köle insana çok az da olsa hareket imkânı tanınmıştır.

Zerdüşt geleneğinde kulluk durumuna isyan edilmekte, tanrı kavramı sor-gulanarak katı özne-nesne ayrımına son verilmeye çalışılmaktadır. Sınırlı da olsa özgür insan kavramına yaklaşılmaktadır. Burada insan, tanrıya ihtiyaç duymadan, özgürlük ahlâkıyla hareket edebilmektedir. Zerdüştî geleneğin İon kültüründe daha da geliştirilmesiyle felsefi kültürün bağımsızlığı sağlanmakta-dır. İnsanın kendisi özne kılınırken, nesnellik doğaya yansıtılmaktadır. Tanrı-kul özne-nesneliği yerine, özne insan-nesne doğa ikilemi ikame edilmektedir. Ortaçağda tekrar tanrı-kul özne-nesne ikilemine dönülmekte, bunun felsefesi geliştirilmektedir. Hıristiyanlık ve İslâmiyet’te tanrı-kul ikilemi bir nevi felsefi din halinde sunulmaktadır.

Batı Avrupa üzerinde geliştirilen özne-nesne ayrımı (Descartes, Spinoza) ilk ve ortaçağda yarım kalan halinden en yetkin haline dönüştürülmektedir. Doğanın her üç hali, fizik, biyoloji ve toplum nesneleştirilirken, insan tanrı yerine geçirilerek tam özne halinde sunulmaktadır. Kapitalist moderniteye ortam hazırlayan ve meşruiyet sağlayan bu zihniyet devrimidir. İnsanın mut-lak özneliğiyle doğanın mutlak nesneliği kapitalist sisteme hegemon olma şansı tanımaktadır. Hiçbir uygarlık çağında kapitalizme tanınmayan bu şansı, ancak insanın mutlak özneliğiyle doğanın mutlak nesneliği arasında kurulan özdeşlik sağlamaktadır. Bu ikilemde insan tümüyle tanrı rolündedir. Doğa da her üç biçimiyle tümüyle tanrı-insanın hizmetindeki nesne konumundadır. Tabii mutlak özne nihai olarak kapitalist modernitenin üç temel unsurunun azami birliğini sağlayan ulus-devletle ifade edilmektedir. Hegel felsefesiyle doruk noktasına varan özne insan, ancak ulus-devletle tanrı yerine ikamesi sürecini tamamlamaktadır. Mutlak tin’in macerası ulus-devletin azami bilinçli özgür insanında yeni tanrısallık olarak tamamlanmaktadır. Ulus-devlet tüm tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla çözümlendiğinde görülecektir ki, o en geliş-tirilmiş tanrısallık olup, vatandaşlık da en geliştirilmiş kulluktur. Daha doğru-su, uygarlık tarihinin tanrılık ideolojilerinin öznelik konumları ulus-devlette en yetkin tanrısallık, nesne kulluk ideolojisi de vatandaş-kulluk halinde kendisini ifade etmektedir.

İkinci Dünya Savaşında Hitler şahsında tanrısal temsilini bulan ulus-devlet tanrıcılığı, savaş sonrasında elli milyonu aşkın insanın ölümünden sorumlu tutularak sorgulanmaya başlandı. Aslında yükseliş halindeyken de bazı filozof-larca (örneğin Nietzsche) tehlikeli bulunarak eleştirilmişti. 20. yüzyılın ikinci yarısında maskesi düşürülerek en katil tanrı olduğu açığa çıkarılmıştı. Çözüm-lenmesiyle çözülmesi at başı gitti. 1970’lerde doruk aşamasındayken çözülme-ye başlayan ulus-devlet bu gerçeği ifade ediyordu. Dolayısıyla kapitalist mo-dernitenin en güçlü sacayağı çözüldükçe, sistemin çözülmesi de kaçınılmaz oldu. En son sığındığı finans kapital çağının (1970’ler sonrası) para tanrısallığı, çözülüşün daha da hızlanması anlamına geliyordu. Savaş tanrısı olarak maske-si düştükçe, para tanrısı olarak da bu tanrısallığın ne denli iğrenç bir doğa ve insan düşmanı olduğu açığa çıkmıştır. Sanal yöntemlerle tarihte eşi görülme-miş bir soygunculuğu, toplumun çöküşünü ve doğal çevrenin yıkımını gerçek-leştiren gerçek bir güç olduğu kanıtlanmıştır. Sanal güç haline gelişi, uygarlık tarihinin yalın özeti olarak yorumlanmalıdır. Bu durum tüm maskeli tanrısal-lıkların kendilerini ele verişi, gerçek karakterlerinin orta yere serilmesidir.

Toros-Zagros dağ silsilesinin dorukları ve etekleri bu uygarlık tanrısallığı-nın mayalandığı alanlardı. Neolitik toplumun bağrında ama ağacın kurdu misali onu yiyerek varlık kazanıyordu. Mezopotamya ovalarındaki kent, sınıf ve devlet örgütlenmesi onun gerçek gençlik ve olgunluk çağıydı. Batı Avrupa uygarlığı ise onun ihtiyarlık ve ölüm çağı oldu.

Vatan olarak Kürdistan ve toplum olarak Kürtler, kendi toprakları ve top-lumlarının bağrında doğan ve gelişen bu tanrısallığın ölüm çağında en kahre-dici azaplarını çekmektedir. Kapitalist modernite unsurlarını uygarlık tanrısı-nın ihtiyarlık ve ölüm çağındaki halleri olarak yorumladığımızda, gerçeklik daha da somutlaşır. Öznelik olarak kapitalist modernite ile nesnelik olarak Kürt ve Kürdistan gerçekliği, dünyanın hiçbir alanında görülmeyen bir bo-ğuşmayı yaşamaktadır. Birçok büyük devrimde olduğu gibi âdeta bütün tarih bir kez daha dirilmiş, tüm hünerleriyle savaşır gibidir. Bu savaşla birlikte çözülen, yıkılan sadece ulus-devlet, azami kâr kanunu ve endüstriyalizm saca-yakları ve ‘sêla sor’ değildir; özne-nesne ayrımı da yıkılmaktadır. Devrimin özetinin özeti bu kavram parçalanmasının ortadan kalkmasında yatmaktadır. Özne-nesne ideolojisinin yükselişi, katılaşması (dogmatikleşme) ve çözülüşü, en azından beş bin yılı aşan çok kanlı ve sömürgen bir sistem pahasına ger-çekleşti. Bu sistem insanlık üzerinde tam bir kâbus rolünü oynadı. İnsanlık bu kâbustan yeni yeni uyanmaktadır.

Özgür vatan ve insan olarak Kürdistan ve Kürtlerin bu uyanış hareketi umut vermektedir.

Kürt orijinlerin Toros-Zagros dağ silsilesinde ve eteklerinde gerçekleştir-dikleri neolitik devrim özne-nesne ayrımını tanımıyordu; özne-insan ile nesne-doğa ayrımı da yoktu. Yaşam büyüleyici, coşku içinde geçen bir mucize olarak anlam kazanıyordu. Yaşamın kendisi mucizelerle dolu bir serüvendi. Dolayısıy-la bu dönemin kabileler halinde toplumsallaşmış insanlığında özgür hareket her şeydi. Sadece hareket vardı, o da özgürceydi ve sarhoş ediciydi. Yaşam ana kadın etrafında örgütleniyordu. Dolayısıyla mucizeler ana kadına mal ediliyor-du; kadının tanrıçalığına da bu kapsamda varılmıştı. Tanrıçalık kaba güçle varılan bir yüceliş değildi, yaşamın gerçekleştirilişi ve sahiplenilişiyle ilgili bir zihinsel yücelişti. Neolitik toplum ana kadının ellerinde, yüreğinde ve zihninde gerçekleştiriliyordu. Tarım ve hayvanlarla ilgili tüm keşifler ve icatlar onun damgasını taşıyordu. Gecikmeli de olsa ilk kent olan Uruk’un Tanrıçası İnan-na’nın ilk gaspçı ve kurnaz erkek Tanrı Enki’ye karşı ‚104 buluş ve icadım‛ dediği değerler için kavgasını dile getiren ilk destanı bu gerçeği ifade etmek-tedir. İlk şehirleşmeye karşılık ilk şehir koruyucusunun hâlâ bir tanrıça olması ve erkek tanrısallığıyla boğuşması derin bir anlam içermektedir. Ana-kadının toplumsal kültürünün gücünü, hareketini ve uygarlığa karşı direnişini dile getirmektedir. Ana-kadın kültürünü günümüzün erkek-egemen uygarlık zihni-yetiyle yorumlamak güçtür. Bu kültür binlerce yıl süren bir gerçekliktir. Beş bin yılı aşan merkezî uygarlık sisteminin hep erkek egemen bir sistem olarak gelişmesi bu gerçekliği kanıtlamaktadır. Doğada olduğu gibi toplumda da her şey zıddıyla geliştiğine göre, uygarlık sisteminin erkek egemen gelişimi ancak ana-erk kadın sisteminin varlığı halinde anlam ifade eder.

Özne-nesne ikileminin ilkin Sümer toplumunda baş gösterdiğini vurgula-mıştık. Kürt orijinleri açısından bu gerçeklik, uzun süre boyunca ana-erk kabile toplumuyla çatışma anlamına gelir. Gerçekten Sümer uygarlığı boyunca Toros-Zagros dağ silsilesine dayalı neolitik kabile toplulukları kendilerini bu uygarlığa karşı daimi bir hareket halinde bulmuşlardır. Kabile, Batı sosyoloji-sinin iddia ettiği gibi salt kan, akrabalık bağına dayalı bir birlik olmayıp, uy-garlığa karşı bir öz savunma, üretim ve üreme birimidir. M.Ö. 5000-4000’lerde başlayan bu süreç günümüze kadar sürmüştür. Bağrında hiyerarşik ve uygarlık işbirlikçisi güçler gelişmesine rağmen, kabile toplulukları esas karakterlerini korumuşlardır. Yani kabileler öz savunma, üretim ve üremenin gerçekleştiği en rantabl toplum birimleridir. Kabile bilinci ve hareketinde ağırlıklı olan yan, özne-nesne ayrımına yer vermeyen geleneksel komünal bilinç ve harekettir. Yanı başlarındaki uygarlaştırma hamlelerine rağmen, kabileler bu kolektif bilinç ve hareketlerini koruyup geliştirmişlerdir.

Hiyerarşi ve uygarlık işbirlikçiliği geliştikçe kabile kültürünün parçalanma-sı, kabile bilinç ve hareketinin bağrında özne-nesne ayrımının gelişmesi kaçı-nılmaz oldu. Sümer ideolojik hegemonyasını yansıtan bu bilinç hareketine karşı geleneksel ana tanrıça kültürüyle (Star Tanrıça kültürü) birlikte yenilikçi Mazda inanç hareketi gelişti. Mazdaik inanç sistemi aydınlık-karanlık güçler ikilemine dayanmaktadır. Özü evrensel diyalektik ikileme varmaktadır. Oluş için gerekli olan diyalektik tez-antitez hareketinin bilincine erişildiğini yansıt-maktadır. Bu yönüyle Sümer mitolojisinin kaba icadı olan yaratıcı tanrı ve yaratılan kul ikileminin çok ilerisinde bir harekettir. Mazdaik inancın özü, evrensel diyalektiği esas almaktadır. Yaratıcı tanrı ve yaratılan kul-nesne ideo-lojisi evrensel gerçekliği ifade etmediği gibi, ilk defa insan bilincinde onarılma-sı güç bir çarpıtmaya yol açmaktadır. Tüm dinlere, özellikle tek tanrılı dinlere damgasını vuran bu bilinç hareketi, günümüze kadar gelen özne-nesne ayrı-mına dayalı zihniyet hareketlerinin temelini teşkil etmektedir. Çin’deki Taocu-luk ve bazı Hint bilinç biçimleriyle birlikte, Mazdaik bilinç farklı bir zihniyeti temsil etmektedir. Bu zihniyette yaratıcı-yaratılan ikilemi yerine, kendi kendini oluşturan diyalektik gelişmeye kapı aralanmaktadır.

Mazdaik inanç ve bilinç biçiminin devamı olan Zerdüşt bilinci ve hareketi özgür insan ahlâkını mümkün kılmaktadır. Zerdüşt inancı yaratıcı tanrıyı sorgulayan ilk bilinç ve hareket biçimidir. Zerdüşt geleneğinden günümüze kalan ‚Söyle, sen kimsin?‛ hitabı, yaratıcı tanrıyı sorgulayan felsefenin özünü teşkil etmektedir. İon uygarlığı Medlerden aldığı bu felsefeyi daha da geliştire-rek, çağımıza damgasını vuran düşünce biçiminin temelini atmıştır. Tanrılar-dan kopuk, insanın özgücüne dayalı diyalektik düşünce biçiminin gelişimiyle birlikte özgürleşen insanın önü açılmıştır. Medlerin son Sümer uygarlık kö-kenli zalim Asur uygarlığını yenmesi büyük bir tarihsel adımdır. Medlerin yaklaşık üç yüz yıl süren bu ahlâki ve politik bilinç hareketi Asur’u yenilgiye uğratmalarının temel etkenidir. İon uygarlığının önünü açan da bu tarihsel gelişmedir. Her iki hareketin M.Ö. 600’lerde tarihe damgalarını vurmaları tesadüfî olmayıp, ancak birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınmaları halinde doğru kavranabilir. Pers ve Sasani İmparatorluk hareketlerinin egemenliği altında Med-Kürt unsurlarının ikinci plana düşmesiyle birlikte, özgür bilinç hareketleri de darbe yedi. Daha geride kalan ilkel kabile ve aşiret bilinç form-larına kapanma yaşandı. Zerdüştî inanç ve bilinç imparatorluğun savunma aracına dönüştükçe, özgürlükçü özünü yitirerek yozlaştı. Bu durum İsken-der’in zaferinde (M.Ö. 330) kendini yansıtmıştır. Aristo’da en güçlü temsilini bulan İon felsefesi bu zaferde belirleyici olmuştur. Daha sonra gelişen Helenis-tik uygarlık aşaması (M.Ö. 300 - M.S. 250), İon felsefesinin üstün bilinç for-muyla yakından bağlantılıdır. İlk defa Doğu-Batı sentezinin gerçekleştiği bu aşamanın bilinci daha sonra gelişen tüm inanç ve düşünce biçimlerine damga-sını vurmuştur. Roma’nın yükselişinin ve imparatorluk kültünün bu inanç ve düşüncelerin izinde geliştiği ve anlam bulduğu açıktır.

Bu dönemde Kürt uygarlık unsurlarıyla yakın bağ içindeki Komagene (Yu-karı Fırat merkezli), Abgar (Orta Fırat-Urfa merkezli) ve Palmyra (Aşağı Fırat-Palmyra merkezli) uygarlıkları belli bir görkemi ifade ederler. Hem Roma’ya karşı direnirler, hem de başarılı uzlaşmalarla bilinç hareketlerindeki yükselişle-rini sürdürürler. Hıristiyan bilinç hareketi bu dönemi sona erdirir.

Hıristiyanlık ancak birinci aydınlık felsefesinin (İon felsefesi) inkârı, olum-suzlanması temelinde gelişmiştir. Olumsuz, mutsuz bir bilinç hareketidir; Roma egemenliğinin yol açtığı acımasızlıkların mutsuz bilincini ifade eder. Aydınlık felsefesi açısından büyük bir gerilemeyi ifade etmesine rağmen, yok-sulların kolektif hareketi açısından büyük bir ilerleme anlamına gelir. Sınıf bilincinin en erken oluşan ilkel biçimini temsil eder. İmparatorluk ve beylik ideolojisine dönüşmesi (M.S. 300’ler) bu niteliğini yitirmesine yol açar.

Hegemonik uygarlık sistemine tepki biçiminde gelişen ve Zerdüştlükten sonra en gelişkin aydınlanma bilinci ve hareketi olan Maniheizm (M.S.250’ler) oldukça etkili olmuştur. Eğer Mani Sasani imparatorları tarafından mahkûm edilmeseydi, belki de Avrupa’dan önce Ortadoğu’da ikinci büyük aydınlanma hareketine yol açabilirdi. Mani’nin kendisi İon felsefesi, Hıristiyanlık inancı ve Zerdüştî geleneği sentezleyerek, döneminin en büyük düşünce ve inanç re-formunu gerçekleştirmiştir. Dicle kıyılarında başlayan bu hareket kısa süre içinde Roma’dan İndüs Vadisine kadar yayılmıştır. Fakat yozlaşmış Sasani imparatorluk geleneği gelişmesine fırsat tanımadığından (Mani derisi yüzüle-rek idam edilmiştir, M.S. 276), bu tarihî fırsat boşa harcanmıştır. Daha doğ-rusu hak ettiği yeri dolduramamış, zamana damgasını vuramamıştır.

Manicilik ve Zerdüştlüğe kıyasla Süryani rahipleri (Asur kökenli Hıristiyan rahipler) daha başarılı olmuşlardır. İslâm bilinci ve hareketine kadar bölgeye damgasını vuran, Süryani rahip bilinci ve hareketidir. M.S. 300-600 arasında Akdeniz’den Hindistan ve Çin’in içlerine kadar güçlü bir bilinç hareketi geliş-tirmiş ve Hıristiyan cemaatler oluşturmuşlardır. Kürt bilinci bu dönemde ne tam Zerdüştlükten kopmuş, ne Maniheizm'i tam benimsemiş, ne de Süryani önderlerini kabullenmiştir. Kürtler kendi marjinal ilkel bilinç formlarını muha-faza etmişlerdir. Dönemin çok gerisinde kalan geleneksel kabile ideolojisi ancak kabile varlıklarını ayakta tutabilmiştir. Dolayısıyla Kürtler bu dönemde iç içe yaşadıkları Ermeni ve Asurî toplumlarındaki ilerlemenin gerisinde kal-mışlardır. Hıristiyanlık bilinci Ermeni ve Asur kökenli toplulukları daha geliş-miş ve bütünleşmiş halklar halinde geliştirirken, ilkel bilinç formları Kürt topluluklarını daha içe kapanmacı ve ancak varlıklarını koruyabilen bir ko-numda tutmuştur. İdeolojik çözümsüzlük toplumsal gelişmeye ket vurmuş, bunalıma yol açmıştır.

İlkçağın bilinç bunalımından İslâmiyet’le çıkış yapılmıştır. İslâmiyet Orta-doğu toplumunda Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonraki dinsel boyutlu son evrensel bilinç ve toplumsallaşma hareketidir. İslâmî bilinç formu kendini çok yenilikçi tanrısal bir vahiy olarak sunsa da, belki de Ortadoğu bilinç formları-nın en karma ve eklektik biçimini ifade eder. Kökeninde eskinin tüm bilinç formlarının etkisi vardır. Animizmden mutlak tek yaratıcıya kadar bütün bilinç formları karma bir düzen sunar. Özellikle Sümer ve Mısır mitolojik formları İbrahimî dinler yoluyla güçlü bir etkiye sahiptir. Mitolojik formların Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra üçüncü versiyonudur. Fakat yalnız bu formların ve versiyonların izlerini değil, önemli oranda Zerdüşt ve Eflatun-Aristo felsefesinin etkilerini de taşır. Bunlara geleneksel pagan dinlerinin etki-lerini de eklemek gerekir. İslâmiyet’in din olarak çok hızlı yayılmasının temel nedenlerinden biri de bu çok karma bilinç formunda kendisini sunmasıdır. Her topluluk kendine göre bir yorum yaparak benimseyebilir. Nitekim öyle de olacaktır. Her derde deva gibidir.

İslâm bilincinin bu muhtelif durumu aynı zamanda onun temel bir zaafını teşkil eder; kendisini özgünlükten yoksun bırakır. Aşırı evrenselliği tekil özel-liklerini zayıf bırakmış, basit bir ritüele dönüşmesi tehlikesine yol açmıştır. Bu yönüyle hem Yahudilikten hem de Hıristiyanlıktan daha verimsiz olmuştur. Anlam geliştirmenin, bu yönlü bir diyalektik düşünce gelişiminin formu ol-maktan çok dağınık, sistemsiz, hikâye türü bir bilinç torbasına dönüşmüştür. İslâmî denilen toplumların geri kalmasında bu bilinç torbalarının etkisi büyük-tür. Yahudilik ve Hıristiyanlık bilincinde durum farklıdır. Yahudilik kendi tan-rısallığından sürekli kavram üretirken, ideolojik üstünlüğünü hep muhafaza eder. Hıristiyanlık sıkı kilise örgütlenmesiyle daha somut cemaatler oluşturur. Laikliğe aşırı kapalılığı sekülarizme ve laikliğe davetiye çıkarır. Her iki dinin etkisi altında ortaçağ Avrupa’sı diyalektik gereği hem seküler, hem de laik düşünce ve bilinç formlarını geliştirmekte zorluk çekmez. Avrupa modernite hareketine yol açan, her iki dindeki katı dogmatizmdir. Dogmatik bilinç o denli anlamsızlaşır ki, karşıt temelde yeni formların doğuşu kaçınılmaz olur. Fakat yine de Avrupa uygarlık hareketinde her iki dinsel bilinç formunun belirleyici rol oynadığını iyi bilmek gerekir. Aksi halde Avrupa’nın modern bilinç formlarını ve toplumsal hareketliliklerini doğru tanımlayamayız, kavra-yamayız.

İslâmiyet farklı bir rota çizmiştir. Bünyesinde karma düşünce ve inancın yanında, sekülarizmin ve laikliğin birçok unsurunu da taşımıştır. Hem dünyevi hem de uhrevi din olarak kendini sunuşu, paradoksallığa düşmesine ve içten tıkanmasına yol açmıştır. İslâmî Rönesans diyebileceğimiz 9.-12. yüzyıllar arasındaki felsefi tartışmalar, Avrupa aydınlanmasında olduğu gibi felsefenin lehinde değil aleyhinde sonuçlanmıştır. Geriye ideolojik form olarak kalan, Sümerlerden beri yaşanan tanrı-kral figürünün gölgesi (Zıllullah)’dir. Bu figür-lere sığınan despotik sultanlık ve emirlik rejimleri, 12. yüzyıldan günümüze kadar tutucu dogmatizmin ve keyfi iktidarın sayısız örneklerini sunmaktan öteye bir rol oynamamışlardır. Avrupa, hatta Çin bu yüzyıllarda önemli geliş-meleri yaşarken, tarihsel gelişmenin ana bölgesi en geriletici bir sürece mahkûm olmuş; 19. yüzyılla birlikte kapitalist modernite karşısında dağılmak-tan kurtulamamıştır.

Bu dağılma döneminde her ne kadar İslâm bilinci yeniden yorumlanıp ya-pılandırılmaya çalışılmışsa da, gerçek bir reform niteliği taşımaktan uzaktır. Hıristiyanlık kadar bile bir reformasyonu yaşamamıştır. Felsefi ve bilimsel devrimlerle de tanışmayınca, dağılma ve çöküş kaçınılmaz olmuştur. Aslında modernleşmekten öteye bir anlam taşımayan yeni İslâmî arayışlar kapitalizme entegre olmaya çalışmaktadır. Herhangi bir özgünlük ve yaratıcılıktan uzaktır.

İslâmiyet karşısında Kürt toplulukları uzun süre direniş halinde kalsalar da, üst tabakanın İslâmiyet ve onun Sünni yorumuyla birlikte iktidar şansını yakalaması köklü dönüşümleri beraberinde getirdi. İki yönlü bir toplumsal-laşma yaşandı. Üst tabaka âdeta feodal devrimle kendi beylik toplumlarını çığ gibi oluşturup büyütürken, alt tabakanın ve dağlık alanlardaki toplum kesim-lerinin iktidar zulmüne ve sömürüsüne karşı bir nevi öz savunma örgütü olan tarikatlar ve mezheplere yönelmeleri, bu yönde bir toplumsal gelişme içine girmeleri kaçınılmaz oldu. Sınıfsal bölünmeyi derinleştiren farklı İslâmî bilinç formları kendilerini mezhepler ve tarikatlar biçiminde yansıtıyordu. Kabile ve aşiret bilinçleri aşıldığında içine girilen bilinç formları üst hiyerarşik tabaka açısından Sünni İslâm ve değişik mezhepleri olurken, alt tabakalar açısından Alevilik başta olmak üzere tasavvufi tarikatlar biçiminde somutlaşıyordu. Sün-ni beylik Kürtlüğü bir yandan kendini alt tabakalar aleyhinde geliştirirken, diğer yandan onların bilinç formlarıyla sıkı bir çatışma içine giriyordu. Sınıfsal çatışma dinsel örtü altında sürdürülüyordu. Öte yandan Alevi ve tasavvufi Kürtlük kendini sık sık siyasi ve askeri örgütlenmelere dönüştürüp savunma konumuna geçiyordu. Toplumun bütünlüğü bu çatışma ve bölünmelerden büyük zarar görüyor ve acı çekiyordu. Bu durumun sona ermesi ya ahret umutlarına bağlanıyor, ya da bütünleşmiş güçlü bir krallık rejiminden umut bekleniyordu. Ortaçağ Kürtlüğünde bu yöndeki ideolojik arayışlar, formlar giderek güçlenecektir.

İdris-i Bitlisi’nin (16. yüzyılda) ve Ehmedê Xanî’nin (17. yüzyılda) arayışları ve bilinç formları Kürt toplumundaki bu yönlü beklentileri karşılamaya çalış-maktadır. Buna karşılık bir Kürt şeyh sülalesine mensup Safiyuddin adlı bir kişi giderek Şii-Kızılbaş harekete öncülük ederken, sonuçta bu hareket yeni bir iktidar hanedanlığı olan Safevi İmparatorluğu’yla sonuçlanacaktır. Bitlisli Şe-refhan’ın (16. yüzyılın sonu) Şerefname’si Kürtlüğün beylik ve krallık yorumu-nu yaparken, Kadirilik ve Nakşîlik gibi tarikatlar iktidar dışı kalmış toplumun savunusuna yönelmektedir. Kürt üst tabakası Safevilerle Osmanlılar arasından

kendisi için en uygun koruyucuyu ararken, Ehmedê Xanî köklü çareyi büyük bir Kürdistan Krallığı’nda görmektedir.

Kürtlerin İslâmî bilincinde medreselerin de büyük bir yeri vardır. Güçlü bir Kürt entelektüel tabakası her zaman oluşmuştur. Birçokları Arap, Fars ve Türk saraylarında kendilerine yer edinmişlerdir. Kürtlükle ilgileri olmakla birlikte, bu ilgi bağlı oldukları iktidarların karakteriyle sınırlı kalmıştır. Aşiret ve kabile bilinci varlığını ortaçağ boyunca da sürdürmüştür. Büyüyüp çoğalan kabileler ve aşiretler beylik ve tarikat Kürtlüğünü besleyen ana kaynak konu-mundadır.

İslâmî bilinç Kürt topluluklarını mutlu etmemiş, Hıristiyanlığın yaptığı ka-dar homojen bir topluma da dönüştürememiştir. Kendine oldukça yabancılaş-tırmak kadar ahret beklentisi içindeki çok sayıda tarikat topluluğuna dönüş-türmüştür. Yabancılaşma ve parçalanmalardan verimli bir toplum beklemek, böylesi bir toplum inşa etmek mümkün değildir. 19. yüzyılın başlarına geldi-ğimizde, kapitalist modernitenin etkisi altındaki merkezî bürokrasinin gelişimi, vergi ve asker talebi Kürtlerin ortaçağdaki statüsünü de bozacaktır. Bu durum karşısında Kürt beylikleri ve tasavvufi tarikatlar kendi konumlarını savunmaya çalıştıkça çatışmalar kaçınılmaz olacak, geleneksel toplum derin bir kriz ve kaos içine girecektir.

C- ÇAĞDAŞ KÜRT HAREKETLERİ

Modernite sosyal bilimince çağdaş toplumsal hareketler sınıf ve ulus kod-larıyla tanımlanmaya çalışıldı, bunun için teoriler inşa edildi. Gerçekliğin bu pozitivist tarzda yorumlanışı hakikat açısından önemli bir gelişmeydi. Sonuç-ların pratikte doğrulanması, sosyal bilimcilerde kendine olan güveni arttırdı. Gerçeğin biricik doğru yönteminin bu yaklaşım olduğuna inanıldı. Pozitivist yöntemin hakikati araştırmadaki rolü giderek katı bir inanca dönüştü. Bilim yerine bilimcilik ikame edildi. Din ve metafiziği aştığını idea eden pozitivizmin kendisi en kaba dine ve materyalist metafiziğe dönüştü. Böyle olunca, sosyal bilimler hızla yozlaştı. Bir yandan sosyal bilimlerde evrensel kategoriler inşa edilip somut gerçeklik inkâr edilirken, öte yandan tekillerde çakılıp kalınarak gerçekliğin bütünselliği bir yana bırakıldı. Sayısız sosyal bilim dalı ve tekil araştırmalar dönemi başladı. Ortaçağ dogmatizminden kurtulalım derken, modern dogmatizm toplumsal yaşamı tehdit eden bir araca dönüştü. Özellikle ekonomi-politik, ulus-devlet ve endüstriyalizm teorileri toplumsal hakikatin önünde en karanlık ve köreltici bir perdeleme rolünü oynarken, azami kâr, ulus-devlet ve endüstriyel eğilimler toplum üzerinde birer kıyım mekanizma-sına dönüştüler.

Ulus ve sınıf bazına indirgenen çağdaş toplumsal hareketler, birer evren-sellik olarak üstten aynı rolü oynadılar. Toplum gibi girift gerçeklikler son derece indirgemeci bir tarzda sınıfsal ve ulusal kalıplara sığdırılarak hareketler tanımlanmaya, teorileştirilmeye ve pratikleştirilmeye çalışıldı. Milliyetçilikle ilgili kavram ve teoriler ulusal olguyu tanrılaştırırken, reel sosyalizmle ilgili kavram ve teoriler sınıf olgusunu özneleştirdi veya tanrılaştırdı. Ortaçağ düşüncesinden kurtulalım derken, bu kaba indirgemeci şablonlar altında onu aratmayan dogmatizmlere düşüldü. Modernitenin baştan beri var olan krizi ve kaotik özellikleri sosyal bilimlerin krizine bu tarzda yansıdı. 1970’lerde daha yoğun biçimde yaşanan küresel ve yapısal sistem krizi ekonomi, çevre ve ikti-dar üzerinde etkilerini hissettirmeye başladı. Ekonomi finansal çağ hegemon-yasında, tarihte eşi görülmemiş bir soygun sistemi altında can çekişirken, ulus-devletin yozlaşmasıyla iktidar tam bir manipülasyon aracına dönüştü. Endüstriyel yaşam çevre ve iklim üzerinde tam bir felakete yol açtı. Sosyal bilimlerin bu gelişmeler karşısında krize girmemesi düşünülemezdi. 1990’larda reel sosyalizmin çözülmesiyle hem sağ hem de sol liberalizmin gerçek mahiye-ti daha da açığa çıktı. Sosyal bilimlerdeki krizin önemli bir öğesi olarak, liberal ideolojik hegemonyanın krizi de bu dönemde kendini iyice hissettirdi. Post-modernitenin krize çözüm reçeteleri sadece modernitenin ideolojik-bilimsel alandaki krizini kanıtlar. Böylelikle çağdaş sınıfsal ve ulusal teorik çözümleme-ler ve pratik çözümler modernitenin sistematik krizini aşmada eski rollerini oynayamaz duruma düştüler. Gerçekleşmeleri halinde bile, ulusal ve sınıfsal kurtuluş ütopyalarının toplumsal sorunların girift, karmaşık doğasını anlama-ya ve çözmeye yeterli olmadıkları ortaya çıktı, anlaşılır oldu.

Bu çerçevede yorumlandığında, çağdaş Kürt hareketlerinin ulusallık ve sı-nıfsallık olgusunu pek yansıtmadıkları görülür. Modern bir ulusal kurtuluş hareketiyle tanışmanın oldukça uzağında kalmıştır. İlkel milliyetçiliğin geri ve cılız bir hareketliliği söz konusudur. Modern sınıf hareketlerine de tanık ola-mıyoruz. Batı tarzı burjuva, proleter ve küçük burjuva sınıf eksenli hareketle-rin boy verdiği pek söylenemez. Kürt hareketlerini ideolojik, örgütsel ve ey-lemsel olarak planlı ve projeli modern ulusal ve sınıfsal şablonlarla tanımla-mak güçtür. Ama yine de son iki yüz yıl oldukça çalkantılı ve kanlı geçmiştir. Bu yıllar bol isyanlı ve çatışmalı yıllardır. Karşılarında gittikçe modernleşen ordular ve ulus-devletler bulunmasına rağmen, isyancıların aynı modern amaçlı ordular ve devletlerle hareket edemedikleri, hatta hareket etmek şurada kalsın, yanından bile geçemedikleri görülmektedir. Hareketleri mümkün kılan, beyliklerin iktidarlarını koruma endişeleri ve dinsel örtülü çıkarlarıdır. Daha üstün donanımlı olan modern ordular ve ulus-devletlerin, ortaçağdan kalma iktidarlarını koruma ve hiyerarşilerini sürdürme amaçlı bu ideolojik ve eylem-sel çıkışları bastırması güç olmayacaktı. Kürdistan’daki geleneksel oluşumların, ideoloji ve kurumların modernite güçleri karşısında başarılı olmaları beklene-mezdi. Bazı örneklerle konuyu daha da aydınlatmak mümkündür.

a- Geleneksel beylik statüsü 19. yüzyılın başlarında tehdit altına girmişti. Modernleşme zorunluluğunu duyan Osmanlı İmparatorluğu, özellikle Sultan İkinci Mahmut’la (1839) reform hareketlerine girişti. Reformlar devletin yeni-den düzenlenmesiyle ilgiliydi. Ulus-devlete doğru gidişte merkezî bürokrasinin, vergi ve ordu sisteminin yeniden düzenlenmesi başta gelmekteydi. Reformlar karşısında geleneksel Kürt beylik düzeni sürdürülemezdi. Vergi ve askerlik sistemlerini kabul etmek, Kürt beylikleri için varlıklarının sonu demekti. Yapa-cakları ya kendilerini lağvetmek ya da isyan etmekti. Süleymaniye merkezli olarak başlayan ilk beylik ve tarikat temelli isyan (1806 Babanzade Hanedanlığı ve Kadirî tarikatı) bu sürecin başlangıcını ifade eder. Süleymaniye’nin ilginç bir özelliği Kürdistan’ın uç noktası olması, İran’ın içlerine yansıyan komşu kabile ve aşiretlerle ilişkisi ve güçlü bir entelektüel kapasiteye sahip aydınları barındırmasıdır. Ayrıca geleneksel Nakşî ve Kadirî tarikatlarının merkezlerin-dendir. Kürt beyliklerinin dengelerle oynayarak siyaset yapma ustalıkları ge-lişmişti. Geleneksellikle modernitenin ilk karışımları bu bölgede oluşmuştu. Yeni dünya hegemonu olan İngiltere İmparatorluğu’nun ilk el attığı yerlerden-di. Kürtlük veya Kürt hareketi bu koşullar altında başladı. Dinî, milli, kabilesel ve aristokratik özelliklerin iç içe rol oynadığı bu hareket yerel kalmaktan kur-tulamadı. Geleneksel imparatorluk politikaları ve bastırma seferleri karşısında uzun süreli direnemedi. Ama bu hareket yeni bir sürecin de başlaması anla-mına geliyordu. Nitekim daha sonra kuzeye doğru peş peşe benzer hareketler baş gösterdi. Bunların belki de en önemlisi ve sonuncusu Botan Emiri Bedir-han Bey önderliğindeki hareketti.

Özellikle Osmanlılara isyan eden Mısır örneğinden ders alan Bedirhan Bey 1820’lerden itibaren beyliğini sürekli genişletti; modern bir devlet düzenine doğru taşımaya başladı. Erken bir milli hareket olma özelliği taşımaktaydı. Bastırılmasaydı, ulus-devlete doğru gelişebilirdi. Modern nitelemesine en yakın bir hareket olarak, Bedirhan Bey önderliği etrafında gelişen olaylar ve politika-lar, günümüz açısından da oldukça ders verici niteliktedir. İngilizler bölgede daha çok Süryanilere dayalı bir tampon oluşum yaratma peşindeydi. Tercihleri bu yönlüydü. Kuzeyden Rus Çarlığı benzer bir tampon mekanizmasını Erme-nilere dayanarak gerçekleştirmek istemekteydi. Osmanlı ve hatta İran İmpara-torlukları ise kendi merkezî otoritelerini yayma peşindeydiler. Kürtler dört yönden kuşatmayı yaşamaktaydı. Kuşatmadaki farklılık, bu kez gelenlerin modern araçlar ve dürtülerle donanmış olmalarıydı. Bedirhan Bey’in seçenek-leri olmakla birlikte sınırlıydı. Süryanileri hedeflemesi stratejik bir hataydı. Ermenilerle ilişkileri iyi olmakla birlikte stratejik olmaktan uzaktı. En önemlisi, dayanabileceği hegemonik bir güçten yoksundu. Mısır örneği İngiltere’ye daya-lı olarak yeni bir ulus-devlete doğru gelişirken, Bedirhan Bey İsyanı karşısında yer alan İngiltere ve Rus İmparatorluğu, Osmanlı Sultanlığı’nı desteklemektey-di. İran’ın tavrı da olumsuzdu. Ayrıca içte gerilla tarzı bir ordu kuruluşuna geçememiş, askeri teşkilatlanması düzenli ordu anlayışını aşamamıştı. Uzun vadeli direniş için niyet ve hazırlıkları yoktu. Geleneksel ideoloji ve örgütlen-melerle hareket etmekteydi. Yasal bir düzenden ziyade emirlerle yönetimini sürdürmekteydi. Ailesi içinde de (Yezdanşêr) beylik konusunda çekişme vardı ve her an ihanete dönüşebilirdi. Tüm bu hususların yanı sıra en elverişli za-manda harekete geçememesi ve sultanın taktiklerine takılması sonunu getirdi. 1847 yılı ilkbaharından itibaren şiddetlenen çatışma, Yezdanşêr’in ihanetiyle aynı yıl içinde bastırıldı. Batılı güçlerin desteğiyle bu çağdaşlığa en yakın Kürt hareketinin bastırılması olumsuz yönde stratejik sonuçlar doğurdu.

Geleneksel tarzda da olsa geniş bir özerkliğe sahip olan Kürt kültür ku-rumları artık eski canlılıklarını sürdüremezlerdi. Merkezî bürokrasi adım adım yerleşerek otoritesini her köşeye yaymaya çalışıyordu. Kürdistan’ın eyalet statüsü gittikçe daraltılıyordu; 1860’larda da sona erdirildi ve Kürdistan coğra-fi bir terim olarak kaldı. Belki de Mitanniler ve Hititlerden (M.Ö.1600-1200) beri köklü bir geleneğe sahip olan Kürt beylik düzeni artık sona ermiş gibiydi. Geriye kalan beylik artıkları yaşam şanslarını modernleşmede arayacaklar, sömürgeci metropollere taşınarak varlıklarını Kürt işbirlikçileri olarak sür-dürmeye çalışacaklardır. Bu konuda da hem Babanzadelerin hem de Be-dirxanîlerin öyküleri hayli ilginçtir. Bir yandan fırsat bulduklarında el altından isyan kışkırtıcılığı yaptılar, diğer yandan hâkim ulus-devletlerin teşkilinde en etkili kadrolar olarak rol oynadılar. Gerek İmparatorluk gerekse Cumhuriyet kuruluşlarında bu yönde rol oynayan bu ailelere mensup çok sayıda kadro mevcuttur. Ayrıca ilkel Kürt milliyetçiliğinin de babası rolündedirler. En çarpı-cı örnek Bedirhan Bey’in torunu Celadet Ali Bedirhan’ın hem ideolojik (gazete ve dergiler vb.) hem de örgütsel (başta Xoybun örgütü) yönden ilk milliyetçi çabalara öncülük etmesidir. Ayrıca dedesinin kuramadığı diplomatik ilişkileri geliştirmekte de ustadır. Batı dil ve kültürlerine hâkimiyeti kayda değerdir.

Daha da ilginç olanı, kendisinden sonra gelecek olan tüm Kürt aristokrat çevre ve şahsiyetlerin model alacakları Kürtçülük politikasının temelini atmış olmasıdır. Kürtlük, Kürtçülük artık bu çevre ve şahsiyetlerin elinde kendilerini ve ailelerini yaşatma aracına dönüştürülmüştür. Bütün pazarlıklar kendi var-lıklarını sürdürmeye dayalı olarak geliştirilmiştir. Bağımsızlıktan başlayan pazarlık şahıslarını affettirmeye kadar indirgenmiştir. Bedirhan Bey’le başlayan bu yol, Celadet Ali Bedirhan’la bir model veya yöntem haline getirilmiştir. Celadet Ali Bedirhan aynı pazarlığı Türkiye Cumhuriyeti üzerinden Mustafa Kemal’le de sürdürmeye çalışmıştır. Bu pazarlıkta Kürtlük, pazarlık koşulları gereği bazen çok pahalılaşmakta bazen de çok ucuzlamaktadır. Tarihsel, top-lumsal ve programsal strateji ve taktiklerle yürütülen herhangi bir Kürtlük, Kürt toplumsal hareketliliği söz konusu değildir. Sınıfsallık ve ulusallık tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Çağını doldurmuş sınıf karakterleri bu şahısları bu denli darlığa düşürür ve şahsi kaygılara iterken, gelişmemiş ulusal karakterleri kendilerini ilkel ideoloji ve örgütlenmelerin aynı sonuca yol açan hareketlenmelerine götürmektedir.

Bu karakterler bazen beyliklerin olgunluk döneminde yaşayan İdris-i Bitlisi ile karşılaştırılmaktadır. 16. yüzyılın başlarında hem Safevi hem de Osmanlı saraylarında etkili olan İdris-i Bitlisi, dönemin geçerli iktidarcı politik figürünü temsil etmektedir. Kendi bağımsız krallık rejimini kuramayan Kürt beylikleri, çıkışı hegemonik güçlerin saraylarında aramaktadır. Önceleri Safevi Hanedan-lığı’nın kuruluşunda etkin rolleri olan Kürt beylikleri, Şialığın resmi mezhep haline getirilmesiyle kendilerini tehdit altında hissettiler. Sünni mezhepten oluşları onları Osmanlı Hanedanlığı ile işbirliğine yöneltti. Bunda önemli çıkar-ları vardı. İdris-i Bitlisi bu yeni hanedan arayışının politik ve ideolojik mimarı-dır. Kürdistan beyliklerinin büyük çoğunluğu, Osmanlı Hanedanlığı’yla eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımında anlaştılar. Bu, koşulların uy-gun kıldığı gönüllü bir ittifaktı. Osmanlı iktidar sisteminde kendine özgü bir konumlanışları vardı. Kürt beylikleri belki kendi aralarında çıkarabilecekleri bir beylerbeyiyle daha çok bağımsız olabilirler, gelecekte daha merkezî bir salta-nat geliştirebilirlerdi. Ama unutmamak gerekir ki, dönemin koşulları çok sayı-da saltanat rejiminden ziyade, birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemle-rini geçerli kılıyordu. Dönemin statükosu kendini bu tarzda inşa ediyordu. Bağımsız krallıklar kural değil istisnaydı. Dolayısıyla İdris-i Bitlisi önderliğinde girişilen ittifak çalışmaları dönemine göre uygun ve başarılıdır. Sakıncası, sonradan ortaya çıkacak olumlu ve olumsuz koşulları hesaba katmaması, kon-jonktürel kalmasıdır. İdris-i Bitlisi’nin konumu 19. yüzyılda beylik sisteminin çöküşü sonrasında içine girilen tehlikeli işbirlikçilikle karşılaştırılamaz. Bu tarz bir karşılaştırma dönemsel koşulları hesaba katmayan, dönemleri birbirine karıştıran hatalı bir analojiye dayanır.

19. yüzyılın başlarına kadar Kürtlerin statüsü, halk olarak Türkler veya Türkmenler ve Arapların statüsünün gerisinde değil, daha da ilerisindedir. Asıl çöküş ve statü farklılaşması 19. yüzyılda gelişmeye başlar. Beylikler döneminin artık geçtiğinin anlaşılması, geriye kalan mirasçılarını, halk olarak Kürtler için herhangi bir statünün tanınması talebinde bulunmayarak, hatta daha da olumsuz tutumlar içine girip geleneksel otonomi statüsünden de vazgeçerek, işbirlikçilik temelinde kendi şahsi ve ailevi çıkarlarını güvenceye alan bir mo-del geliştirmeye zorlamıştır. Şüphesiz bunlar bu yeni statüye gönüllülük teme-linde girmiş değildirler. 16. yüzyılın başlarındaki koşullar artık geçerli değildir. İsyan etmeye çalışmışlar, geleneksel statüde ısrar etmişler, hatta daha ileri gidip bir devlet arayışına yönelmişlerdir. Ama sınıf karakterleri ve modern çağın koşulları gereği, bu çabalarında yenilgiyle karşılaşmaktan kurtulamamış-lardır. Geriye kalan tek geçerli seçenek, yine sınıf karakterleri gereği, şahsi ikballerine ve ailesel çıkarlarına dayanan, Kürtlüğü ucuzlamış bir pazar meta-sına dönüştüren yeni ve tehlikeli bir işbirlikçilik türüne yönelmeleridir. Hâkim ulus-devletler de bu zaaflarını iyi değerlendirmişler, Kürt toplumu üzerinde modern bir baskı ve sömürü rejimini geliştirmekte bunları en etkili ve tehlike-li araç olarak kullanmışlardır.

Bu kesimler bir burjuva sınıf olmaya özenmişlerdir, halen özenmektedirler. Ama maddi koşullar, iktidarsal ve ekonomik bağlantıları, ideolojik ve örgütsel durumları onların modern bir burjuva sınıf haline gelmelerine imkân tanıma-maktadır. Kâmuran Ali Bedirhan’ın kendisi belki de idealist bir milliyetçi olabi-lir. Fakat yaşadığı objektif gerçeklikler ondaki bu idealleri kursağında kalan bir hevese dönüştürmüştür. Böyle olması yine de içine girilen işbirlikçilik modeli-nin tehlikeli ve ihanete açık olmasına engel değildir. Nitekim balık baştan kokar misali bu model günümüze kadar oldukça etkili olmuş, sanki normal bir toplumsal yaşam tarzıymış gibi tüm toplumsal sınıf ve tabakaları ve bunlar-dan çıkışlı kişilik karakterlerini belirlemede başrolü oynamıştır.

Kürt aristokratik geleneğini değerlendirirken Avrupalılarla, hatta dünyanın herhangi bir köşesindeki örneklerle karıştırmamak ve karşılaştırmamak gere-kir. Bu konuda kendine özgü bir konumlanma geliştirilmiştir. Bu aristokratik tabakanın rolü, Kürdistan ve Kürtler üzerinde ulus-devletlerin tahakkümünü ve kapitalist sömürü tarzlarını geçerli kılmada araçsal bir konuma indirgen-miştir. Bu konumlanma son iki yüz yılda özenle, başta şiddet ve zorlama yo-luyla, giderek tüm toplumsal alanların tahribini hedefleyen ‘özel ve örtülü soykırım’ yöntemleriyle Kürtlüğün tasfiye edilmesinde temel araç olarak de-ğerlendirilmiştir. Aristokratik ve tarikatçı geleneklerin Kürt gerçekliğinde ve hareketlerindeki yansımalarını değerlendirir ve özellikle kapitalist modernite-nin hâkim unsurlarıyla ilişki modellerini çözümlerken, bu yönleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. Konumları üzerinde derinliğine araştırmalar geliştirmek, ideolojik ve politik yansımalarını belirlemek büyük önem taşır.

Üst tabakanın mirası üzerinde düşünürken, yapılması gereken sadece ka-tegorik ihanet yaftaları yapıştırmak değildir; kültürel soykırımdan geçirilmiş bir toplumsal gerçeklik karşısında tüm toplumsal tabakaların, sınıfların, onla-rın kimlik ve kişilik özelliklerinin ne anlama geldiğini, ulusallık ve sınıfsallık bağlamında nasıl etkileyici olduklarını kavramaya çalışmaktır. Kürt toplumu normal bir toplum değildir ki, onun için normal çözümlemeler geliştirelim. Yahudiler yaşadıkları soykırım için ‘tekil’, ‘biricik’ kavramlarını ısrarla korur, benzersiz bir soykırım yaşadıklarında ısrar ederler. Kürtlerin yaşadığı soykırım için de benzer bir tanım yapılabilir. Örneği olmayan, ‘tekil’, ‘biricik’ olan bir kültürel soykırım yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Dolayısıyla kendine özgü ince-leme ve araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu kapsamda kültürel soykırımın gerçek-leşmesinde belirleyici bir konumu olan Kürt üst tabakasının mirası ve güncel uzantılarıyla değerlendirilmesi, Kürt kültürel varlığının korunması ve özgürleş-tirilmesi açısından hayati bir öneme sahiptir.

b- Beylik sisteminin çökmesi dinsel hiyerarşiyi ön plana çıkardı. Bedirhan Bey ve Yezdanşêr’in yenilgileri 19. yüzyılın ikinci yarısında gittikçe güçlenen şeyhlik kurumunun inisiyatif kazanmasına ve toplumda önderlik rolüne so-yunmasına yol açtı. Özellikle Nakşî ve Kadirî şeyhleri büyük önem kazandılar. Her iki tarikatın Kürdistan’da geleneksel olarak da güçlü konumlanışları var-dır. Fakat şeyhlik geleneğini sadece ortaçağa özgü bir kurum olarak görme-mek gerekir. Kökeni Sümer rahip devletine kadar uzanır. Devlet organizasyo-nunu ilk yaratanlar Sümer ziggurat rahipleriydi. Devlet oluşumunun bilgelikle bağlantısı vardır. Devlet yalnız kaba güç organizasyonu değildir, anlamı daha belirleyicidir. Sümer rahip devletini uzun süre rahipler, Arapça adıyla şeyhler yönetmiştir. Laik politikacılar çok sonraları devlet yönetimini ele geçirmişler-dir. Ayrıca her iki elit kesim arasında devlet iktidarı üzerindeki mücadele daimi olup, doğuşundan günümüze kadar süregelmiştir.

Devletin doğuşunda rahiplik kurumu esaslı rol oynarken, sürdürülmesi ve genişletilmesinde laik hanedanların rolü ön plana çıkmıştır. Kürt orijinlerin iktidar makamlarının oluşumunda da benzer gelişmelere tanık olunmuştur. Hurri, Hitit, Mitanni, Urartu ve Med Konfederasyonlarında rahipler ve laik hanedanlar arasındaki iktidar çekişmesi hiç eksik olmamıştır. Tanrı-kral kav-ramıyla ikisi arasında bir sentez kurulmaya çalışılmışsa da, bu ikilem tarih boyunca hep var olagelmiştir. Tek tanrılı dinler olarak İbrahimî dinlerde de benzer ikilemler hep yaşanmıştır. İlk İbrahimî kabile organizasyonunda rahiplik ön plandadır. Musa’nın kendisi peygamberdir, kardeşi Harun rahip başıdır. İbrani kabilesinde yaşanan bu ikilem günümüze kadar devam etmiştir. İsa’nın kendisi küçük rütbeli bir Yahudi hahamıdır. İsa’dan üç yüz yıl sonrasında rahip olmayan yöneticilerin hükmüyle tanışılmıştır. Avrupa’nın son bin yıllık tarihi, kilise karşıtları ile laiklik karşıtları arasındaki iktidar mücadelesiyle dolu geçmiştir. İslâmiyet bir din olarak çıkış yaparken, çok erkenden siyasi iktidarla tanışmıştır. İslâm devletinin kuruluşunun üzerinden daha otuz yıl geçmeden, rahip hanedan Ehlibeyt ile laik hanedan Emeviler arasında büyük bir mücade-le baş göstermiştir. Dinî devletle laik devlet arasındaki mücadele İslâm tarihi-nin de temel sorunlarından biri olmuştur.

Kürt toplumuna, ondaki iktidar çekişmesine yansıyan bu uzun tarihsel ge-lenektir. Kürdistan’da iktidarın oluşum ve paylaşımında dinsel gelenek büyük rol oynar. Kabile ve aşiret geleneğinin güçlü olması dinsel geleneği sınırlarken, laik beylik oluşumlarını da yapısındaki eşitlik ve özgürlük nedeniyle sınırlan-dırmıştır. Kürdistan’da siyasal otorite tarih boyunca bu üçlü yapı arasında paylaşılmış, aralarındaki denge bozulunca çekişme ve çatışmalar eksik olma-mıştır. Hiçbir otorite kurumu sistemden tümüyle tasfiye edilememiştir. Üst tabakalarda iktidar paylaşım kavgaları ve uzlaşmaları bu kurumlar arasında yaşanırken, alt tabakalarda da uzantıları etkili olmuştur. Buna karşılık otorite-nin demokratik paylaşımı her üç kurum bünyesinde de varlığını hissettirmiş-tir. Mutlak iktidardan bahsedilemez. Demokratik geleneğin güçlü biçimde yaptığı sınırlandırmalar hep var olagelmiştir. Her kurum ancak taban kitlesiy-le, demos’uyla varlığını sürdürebilmiştir. Zaman zaman kurumlardan biri öne çıkmışsa da, demos’la birlikte dengeler hep gözetilmiştir.

Uzun süreli beylik inisiyatifleri 19. yüzyılın ikinci yarısında önemli oranda kırılmıştır. Bu durum şeyhlik kurumunca değerlendirilmiştir. Zaten beylik kurumuna en büyük darbeleri vuran Sultan İkinci Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı tasfiye ederken, resmi tarikatı olan Bektaşiliği de darbelemiş oldu. İkinci Mahmut ortaya çıkan meşruiyet boşluğunu yeni bir tarikatla, Nakşîlerle dol-durmaya çalışmıştı. Bu dönemde Nakşî tarikatında etkili olan Kürt Nakşî şeyh-leri ön plana çıktılar. Bunlardan Süleymaniyeli Mevlana Halit, 1826’da Yeniçe-rilerin ve Bektaşiliğin tasfiye edilmesinden sonra sistemin ekolünü öne çıkar-dığı en güçlü şeyhlerden biri oldu. Sultanlığın yeni işbirlikçileri olarak şeyhler beylerin yerine ikame edildiler. Sarayda etkileri gün geçtikçe arttı. Kadirî tari-katının da benzer bir rolü ön plana çıktı. Yine Kürt şeyhleri ön plandaydı. Çağdaş Kürt hareketlerinde şeyhlerin rolü çok az araştırılmıştır. Hâlbuki bey-lik ve aşiret kurumunun zayıflaması üzerine, sarayla yaptığı işbirliği nedeniyle hızla güçlenen ve inisiyatif kazanan kurum şeyhlik kurumu olmuştur. Bunda saray yönetimleri bilinçli hareket etmiştir. 19. ve 20. yüzyıllarda Kürdistan’da cemaat anlayışına dayalı toplumun gelişmesinde tarikat kurumlarının rolü belirleyici olmuştur. Fakat bu denli hızlı gelişmelerinde sarayla içine girdikleri bir nevi ajanlık olan işbirlikçilikleri önemli rol oynamıştır. Sistem onları yeni meşrulaştırıcı güç olarak kullanmaktadır. Kendiliğinden oluşan sivil toplum kategorisine girmezler. Daha doğrusu, bu yönleri hep zayıf kalmıştır. Halk şeyhlik kurumunun ajan ve işbirlikçi yönünü bilmemektedir. Bu yön hep gizli tutulmuştur. Her iki yüzyılda da şeyhlerin esas rolü, beyliklerin sadakati yeri-ne, kendi önderliklerinde yeni ve daha güçlü olan bir sadakati ikame etmek olmuştur. Tıpkı beylik aristokrasisinin sistemin meşrulaştırılmasında ve sürdü-rülmesindeki rolüne benzer biçimde, tarikat şeyhlerinin de meşruiyet sağlan-masında ve sürdürülmesindeki rolleri önemle araştırılmak ve açığa çıkarılmak durumundadır.

Bu konuda da örnek bir olaya değinerek daha açıklayıcı olabiliriz. Şeyh Ubeydullah Hareketi, Osmanlı-Rus Savaşıyla (1877-1878) bağlantılı olarak gelişim göstermiştir. Osmanlıların Ruslar karşısında güç duruma düşmesinden yararlanılmış, dış güçlerle olan çelişkilerinden yararlanılmaya çalışılmıştır. Ayrıca imparatorluktaki milli hareketlerden de etkilenilmiştir. Kürt toplumun-da yeni gelişen beklentiler dikkate alınmıştır. Hareket sadece din adamlarının değil, etkili diğer çevrelerin de desteğiyle kısa sürede büyümüştür. Merkezî bürokrasiden şikâyetler ve milli istekler düzenlenen toplantılarda dile getiril-miş ve amaç kapsamına alınmıştır. Hareket hem Osmanlı hem de İran Kürdis-tan’ının geniş bölümlerinde etkili olmuş ve askeri form kazanmıştır. Resmi bir devlete dönüşmesi için dönemin hegemonik güçlerinden birinin veya birkaçı-nın desteği yeterli olacaktır. Ancak bu destek gösterilmemiştir. İran ve Os-manlı devletlerinin Batılı hegemon güçlerin tüm isteklerini kabul etmeleri, bu desteğin esirgenmesinde temel etken olmuştur. Destek Osmanlı ve İran dev-letlerinden yana gösterilince, bu büyük isyan hareketinin tasfiye edilmesi de kolay olmuştur. Sultan İkinci Abdülhamit döneminde meydana gelen bu hare-ketten sultanlık önemli dersler çıkarmıştır. Bedirhan Bey ailesine uygulanan yöntem aynen Ubeydullah Nehrî ailesi üzerinde de denenmiştir. İstanbul’a taşınıp onlar aracılığıyla Kürtlerin bir kısmı kontrol altına alınmaya çalışılmış-tır.

c- Abdülhamit döneminde (1876-1909) uygulanan Kürt politikası ayrı bir başlık altında incelenmeye değerdir. Hamidiye Alayları Rus Kazak Alayları modelinden esinlenerek geliştirilmiştir. Ermeni ve Kürt hareketlerinin yol açtığı gelişmeler imparatorluk bürokrasisini köklü tedbirler geliştirmeye yö-neltmiştir. Birincisi, bir Ermeni-Kürt çelişkisinin geliştirilmesi ve kullanılması yönünde olmuştur. Aynı yöntem Kürt-Süryani ilişkilerinde de denenmiştir. Yüzlerce değil, binlerce yıl iç içe yaşayan bu halklar, kapitalist modernitenin yol açtığı kâr-kazanç hırsıyla birbirlerine karşı çelişkili hale getirilmişlerdir. Daha doğrusu, üst tabakaları arasında hegemonik güçlerden kaynaklanan çelişkiler kullanılmış, buna halklar da alet edilmiştir. Tarih, Bedirhan Bey’in Süryanilerle ittifaka gitmiş olması halinde her iki halkın hakları ve özgürlükle-rinde daha çok kazanım sağlayabileceklerini doğrulamaktadır. ‘Böl-yönet’ poli-tikası her iki tarafın kaybetmesi için özenle uygulanmıştır. İngiltere bu politi-kada da başroldedir. O dönemin Irak operasyonu bu yöntemlerle gerçekleşti-rilmektedir.

Ermeni-Kürt ilişkilerinin tarihi daha eskidir ve aralarında doğal bir işbö-lümü geliştirilmiştir. Ermeni zanaatçılığıyla Kürt ziraatçılığı birbirini beslemektedir. Din farkı çelişki ve çatışma etkeni değildir. Ermeni milliyetçiliğinin tarihten ve Doğu’nun toplum gerçekliğinden kopuk hareketleri, Sultan’a kul-lanmak için ihtiyaç duyduğu ortamı sunmuştur. Ortak vatan olarak değerlen-dirilmesi gereken Kürdistan, Süryani hareketi örneğinde olduğu gibi, tek mil-letli bir vatan projesi gereği saf bir Ermenistan olarak düşünülmüştür. Ulus-devlet ideolojisindeki en büyük tahribat, hep hâkim bir etnisiteyi veya ulusu esas almasıdır. Diğerleri ya azınlık ya da öteki ulus olarak yabancılaştırılacak-tır. Mantığı bunu gerektirmektedir. Sonuç kadim komşular olan ve iç içe yaşayan halklar ve kültürlerin birbirleriyle rekabet savaşına girmesidir. Aynı coğrafya parçası üzerinde taraflar benzer milliyetçi idealar taşıdıkça çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. Kürt-Türk-Ermeni-Süryani ilişkilerindeki çatışmaların temelinde ulus-devletçi milliyetçi mantık yatmaktadır.

Böylesi bir çelişkiden yola çıkan Sultan Abdülhamit, 1892’den itibaren Kürt aşiretlerinden derlenen ‘Hamidiye Süvari Alayları’nı harekete geçirmiştir. Rus Çarlarının desteğine güvenen Ermeni milliyetçilerinin strateji ve taktikleri, Sultan’ın Kürt aşiretlerinden derlenen birlikleri karşısında başarısız kalmıştır. Hâlbuki Ermeniler strateji ve taktiklerini komşu halklarla dostluk politikasına dayandırsalardı, Doğu’nun kaderini radikal biçimde dönüştürecek devrimsel gelişmelere yol açabilirlerdi. Rus Yahudilerinin Rus Devrimi’nde oynadıkları rolün benzerini Osmanlı Ermenileri oynayabilirlerdi. Burjuva milliyetçiliğinin köreltici ayrılıkçı mantığı bu yönlü gelişmelere şans tanımadı.

Fakat Hamidiye Alayları’nın (Buna Aşiret Mektepleri’ni de eklemek gerekir) asıl tahribatı Kürtler üzerinde olmuştur. Hamidiye Alayları görünüşte Ermeni milliyetçilerinin tehditlerine karşı kurulmuş, özünde ise modern biçimlere kavuşmakla yüz yüze gelen Kürt ulusal hareketlenmesine karşı geliştirilmiştir. Bir taşla birkaç kuş birlikte vurulmaya çalışılmıştır. ‘Köy koruculuğu’nun er-ken bir uygulaması olarak değerlendirilmesi gereken bu hareket sadece Erme-ni tehdidini (Resmi tarih öyle yansıtır; fakat bilinmesi gerekir ki, Ermeni hal-kının haklı ulusal demokratik talepleri de vardır. Asıl olarak bu talepler bastı-rılmaktadır) ortadan kaldırmıyor, olası Kürt ulusal hareketini de daha doğma-dan devre dışı bırakıyor. En vahim yönü budur. Dar bir aşiret eliti silahlandı-rılıp maaşa ve rütbelere bağlanarak tüm aşiretler ve üyeleri kontrol altında tutulmakta, Sultan’ın dilediği gibi kullanılmaktadır. Bir daha Bedirhan Bey ve Ubeydullah Nehrî çapında önder hareketlerin gelişmeyişinde Hamidiye Alayları belirleyici rol oynamıştır. Asıl darbeyi gelişmesi olası Kürt ulusal demokratik hareketi yemiştir. Ayrıca aralarında yaratılan çelişkilerle aşiretler de birbirleri-ne düşman kılınmışlardır. Bu çelişkili ve çatışmalı ortamda Kürdistan tarihinin yarım asırlık en önemli dönemi boşa harcanmakla kalmamış, çelişkiler ve çatışmalar kendisine karşı kullanılarak Kürt toplumu derin olumsuzluklara itilmiş, iç çelişki ve çatışmalarla iflah olmaz bir konuma duçar olmuştur.

İşbirlikçi beylik ve şeyhlik kurumlarına ilaveten militarize edilmiş işbirlikçi aşiret güçlerine dayanan bu politikalar, Kürt ulusal hareketinin neden benzer örneklerde olduğu gibi geliştirilemediğini de gayet iyi açıklar. Burada da Kürt üst tabakasının modernite döneminde çok olumsuz rol oynadığını veya kendisine olumsuz bir rol oynatıldığını çok iyi görmek ve değerlendirmek büyük önem taşımaktadır. Âdeta kendi toplumsal varlığına ve kimliğine karşı savaştı-rılan özel bir oluşum söz konusudur. Âdeta değil, gerçeğinde de kendi öz kimliğine karşı savaştırılan ve modernitenin mühendislik imalatı olan yapay oluşumlarla karşı karşıyayız. Buradaki mantığı çok iyi yakalamak gerekir. Ge-leneksel güçlerini, dolayısıyla çıkarlarını yitirince (Başta yenilgiyle sonuçlanan isyanlar olmak üzere, çeşitli etkenler bunda rol oynar), şahsi ve ailevi olarak ayakta kalmak için ellerindeki tek araç, olası Kürt hareketleri üzerinde pazarlık yapmaktır. Olası hareketlere önderlik etmekten vazgeçmekle başlayıp, karşıtı komplo (erken kontrgerilla) hareketlerine başvurmaya kadar her yöntemi pazarlıkta kullanmaktadırlar. En etkili yöntem, Kürtlükten bir olgu olarak vazgeçip, kendisini hâkim ulus olgusunun güzide bir parçası sayma karşılığın-da maddi ve manevi çıkarlar elde etmek olmuştur. Günümüze kadar tüm sınıf ve tabakalara, bunlardaki ailelere ve kişiliklere empoze edilen, yoğunca ve başarıyla uygulanan bu yöntem olmuştur. Slogan haline getirilmiş buyruk açıktır: Kürtlükten vazgeç, her şey olabilirsin, her şeyi elde edebilirsin!

Bu yöntemin diğer bir sonucu da sahte Kürtçülüğe çok açık bir anlayışa yol açmasıdır. Sahte Kürtçülük, şahsi ve ailevi etkinlik ve çıkarlar için bir araç olarak geliştirilip kullanılmaktadır. Şüphesiz her toplumda etkili kişi ve aileler vardır. Bunlar bu etkinliklerini kendi toplumlarına kattıkları değerlere borçlu-dur. Kürtlerde ise, etkili kişi ve aile olabilmek, kendi toplumsal değerlerini en hayati alanlarda pazarlık konusu yapma, bu değerlere ihanet etme, hatta bu değerlere karşı savaşma pahasına sağlanabilmektedir. Vahim ve özgün olan, toplumsal gerçekliğe bu yönlü yaklaşımlar, hesap ve uygulamalardır. Şüphesiz her sınıf ve tabakadan aile ve kişilerde değerli, olumlu rol oynayan istisnalar vardır. Fakat geçerli olan istisnalar değil, kök salmış lanetli yöntemlerdir.

d- İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, yani Beyaz Türk faşizminin çıkış döne-mindeki Kürt hareketine yönelik devlet politikaları, Hamidiye Alayları’nda ifadesini bulan Kürt politikasının derinleştirilmesi ve çok yönlü kurumlaşma-larla pekiştirilmesidir. Hamidiye Alayları varlığını korudu. Kürt işbirlikçi elitin çocukları ve gençleri Aşiret Mektepleri yerine resmi okullara daha çok sayıda alındılar. Geleneksel aristokrat, din ve aşiret elidinden kaynaklı olan ve mo-dernizmle tanışan ilk Kürt aydınlanmacı gruplar oluştu. Gazete, dergi ve ce-miyetler kurarak varlığını duyuran bu kesim yeni bir oluşumdu. Buna ilk kolektif burjuvalaşma hareketi de denilebilir. Beylik, şeyhlik ve aşiret bilinciyle artık rol oynanamayacağını idrak eden bu çevreler, genelde de örneğine çokça rastlandığı gibi sınıf dönüşümlerini gerçekleştiriyorlardı. Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler Avrupa kapitalizminin etkileri ve Hıristiyan olmaları nedeniyle daha erken ve hızla burjuvalaşırken, Müslüman toplumlar bu süreci geriden takip ediyorlardı. Kürtlerde de yaşanan bu gecikmeli dönüşümdü. Kendini ilkel milliyetçilikle ifade etmesi anlaşılırdı. Jön Türkler misali Jön Kürtleri temsil ediyorlardı. Zaten Jön Türklerle iç içe oluşuyorlardı. Tamamen Batı ideolojik hegemonyasında bir gelişim gösterdiler. Orijinal bir çıkış yapabilecek konumda değildiler. Batı felsefesini ve bilimini özümsemeden, bölük pörçük aktarma-larla yetiniyorlardı.

Geleneksel sınıf yapısının yenik düşmesi ve sistematik işbirlikçiliğe bağ-lanmasından ötürü, genç Kürt entelektüel çıkışları çarpık ve öz kimlikten yoksundu. Kürt tarihine ve toplum gerçeğine ilişkin ciddi çalışmaları, araştır-ma ve incelemeleri yoktu. Ne olanakları ne de yetenekleri buna elveriyordu. Son derece eklektik, aktarmacı ve slogancılıktan öteye gitmeyen ilkel milliyetçi argümanlar temel ideolojik gıdalarını teşkil ediyordu. Meşrutiyetten beklenti-leri vardı. Meşrutiyetin ilk yıllarında gazetecilik, dergicilik ve cemiyetçilikle biraz daha gelişim sağladılar. Milliyetçi rekabete katılım gösterdiler. Türk milliyetçiliğinin kendini gittikçe etkili kılması ve devlete damgasını vurması aralarındaki rekabeti arttırdı. Ermeni milliyetçiliğinin daha güçlü olan yapısı ve hareketi aralarındaki rekabeti olumsuz etkileyip kızıştırıyordu.

Her üç milliyetçiliğin hızla ulus-devlete doğru tırmanışı, aralarındaki ilişki-leri çatışmaya dönüştürdü. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı dönüm noktası oldu. Ermeni hareketi soykırımla sonuçlanırken, Kürt hareketi ikiye bölündü. Türk burjuvazisiyle birlikte ama aynı haklar temelinde hareket et-mekten yana olanlarla ayrılmadan yana olanlar arasında ayrışma yaşandı. 1919-1922’deki Ulusal Kurtuluş Savaşına kadar yaşanan bu bölünme Kürt hareketi-nin stratejik kaybıyla sonuçlandı. Ulusal Kurtuluş Savaşına öz bilinç ve örgüt-lenmeden yoksun bir tarzda şahsi katılım göstermeleri, savaş sürecinde, özel-likle sonraki Lozan Antlaşması görüşmelerinde ve Cumhuriyet’in ilanında çok cılız bir varlık göstermekle yetinmelerine yol açtı. Türklerle aynı haklara sahip olma beklentileri boşa çıktı. 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu ile 10 Şubat 1922 tarihli Kürt Özerklik Yasası’nın uygulamaya geçirilmeyip kâğıt üstünde kalma-sı tüm heves ve hayallerinin sonu oldu. Hâlbuki Ulusal Kurtuluş Savaşının asli unsurları konumundaydılar. Kürt ilkel milliyetçiliğinin bu deneyimi, üzerinde önemle durmayı ve dersler çıkarmayı gerektirir.

Ayrılıkçı eğilimin Koçgiri İsyanı deneyimi (1919-1920) önemliydi. Gerekli dersler çıkarılsaydı Kürt özerkliğine götürülebilirdi. Ama önderliğinin yetmez-liği ve çok güçlü olan İttihatçı Türk ve Yahudi ittifakı (Beyaz Türk faşist olu-şumu) karşısındaki zayıflıkları ve donanımsızlıkları erken tasfiye edilmelerine yol açtı. Gecikmeli oluşturulan Azadî Cemiyeti’nin (1924) tepki olarak önderlik etmek istediği isyan hareketine 15 Şubat 1925’teki Diyarbakır Dicle provokas-yonuyla erken doğum yaptırıldı. Yaşlı Nakşî Şeyhi Sait’in omzuna yıkılan dağı-nık ve örgütsüz isyanın genç Cumhuriyet burjuvazisi tarafından ağır bir tasfi-ye ile sonuçlandırılacağı belliydi. Bu isyanda ilginç özellikler vardır. Azadî Cemiyeti’nin kendisi milliyetçi bir örgütlenmedir. Önderi Cibranlı Halit (İs-yandan önce yakalanıp Bitlis’te yargılanmaksızın kurşuna dizildi) Hamidiye Alayları’nın etkili bir komutanıdır. Kurtuluş Savaşı’nda Doğu cephesinde önemli katkıları olmuştur. Aydın nitelikleri vardır. Şeyh Sait, Şafii mezhebi ve Nakşî tarikatının etkili önderlerindendir. Aynı zamanda Bingöl’den Halep’e kadar uzanan koyun ticareti trafiğinde önemli bir ağırlığı vardır. Ticaret bur-juvası sayılabilir. Seyit Abdülkadir, 1878’deki Nehrî İsyanı’nın önderi Şeyh Ubeydullah’ın oğludur. O da Nakşî şeyhidir. Ayrıca birçok yerel beylik kalıntı-ları isyanla irtibatlıdır.

Görülmektedir ki, hepsi Hamidiye politikalarının ürünü olarak gelişmiş bir tabakayı temsil etmektedir. İşbirliğine yatkındırlar. Ama baştan itibaren Jön Türk adı altında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çekirdek kadrosunu oluşturan Almancı Türk bürokrat ve Yahudi sermaye ittifakı (Beyaz Türk esasta bu oluşumu ifade etmektedir), kendileri dışında kalan diğer tüm dinler ve etnisi-teleri (Hıristiyanlık, Müslümanlık, Kürtler, Araplar, Çerkezler) tasfiye etmeyi temel politika olarak belirlemişlerdir. Adım adım bu tasfiye yürütülmüştür. 1915’te Ermeniler, 1921’de Çerkezler, 1923’te Rumlar, 1924’te Süryaniler ve Türk Müslümanlar (Halifelik), 1925’ten itibaren de Kürtler tasfiye edilmişler-dir. İster soykırım diyelim ister başka bir şey, günümüzün deyişiyle kendileri dışında (Jön Türk = Türk bürokrat burjuva + Yahudi dönme ve Masonik ser-mayedarlar ve kadroları = Türk Milliyetçiliği + İttihat ve Terakki Cemiyeti + CHP = Beyaz Türk faşizmi) kalan tüm kesimleri tasfiye etmişlerdir.

Bu süreçte Mustafa Kemal Paşa önderliği önemle çözümlenmeyi gerektirir. M. Kemal’e rağmen oluşturulan Kemalist veya Atatürkçü mitoloji çözümlen-meden, ne Ulusal Kurtuluş Devrimi ne de Cumhuriyet gerçeği doğru kavra-nabilir.

1919-1922 Ulusal Kurtuluş Savaşını dışa yönelik olmaktan ziyade, bir iç sa-vaş olarak değerlendirmek hakikatleri daha çok açığa çıkarır. Yaşanan bir Anadolu ve Mezopotamya isyanıdır. İçte ve dışta yaşanan önemli hegemonik kaymalarla ilgilidir. İçte geleneksel iktidar ve hiyerarşik hegemonyalar el değiş-tirirken, dışta da Batı’nın tam hegemonya sağlama çabalarına karşı direniş söz konusudur. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının stratejik önemi tarih boyunca olduğu gibi bir kez daha ortaya çıkıyor. Anadolu ve Mezopotam-ya’nın tam fethi Batı hegemonyasına büyük üstünlük sağlayacaktır. Geleneksel Sultanlık hegemonyası dağıtılmış olduğundan, bu yönde hegemonik kayışı engelleyecek durumda değildir. İttihatçı Beyaz Türk oluşumu ise İngilizlere yenik düşmüştür. Fakat İngiliz hegemonyası da içte ve dışta ciddi güçlüklerle karşı karşıyadır. Sovyet Ekim Devrimi gerçekleşmiştir. Anadolu ve Mezopo-tamya’daki isyanla bağ kurma arayışı içindedir. Bu koşullar altında Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki hamle hem ilginç hem de çok önemlidir. İttihatçı iktidar kadrosundan dışlandığı bilinmektedir. İngilizci olması da, isyancı ko-numu nedeniyle güçtür. Durumu Fransız Devrimi’ndeki Napolyon’dan ziyade Robespierre’e benzemektedir.

Bilindiği üzere o dönemde Fransa Kralı 16. Louis patlak veren devrime kar-şı Avrupa’daki yandaş krallık güçlerine başvurmuş ve kendilerini Fransa’yı işgal etmeye çağırmıştı. Bu durum Sultan Vahdettin’in İngilizlerle anlaşmasına çok benzemektedir. Orada, Fransa’da Montagnarlar’ın, yani küçük burjuva radikal devrim partisinin üç önemli önderinden biri olan Robespierre, önder-liği ele alıp (1791-1794) cumhuriyetin ilanına gidiyor. Bunu içte ve dışta çok yoğun geçen şiddet ortamında gerçekleştiriyor. Fransız Devrimi tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal, büyük ihtimalle bilinçli olarak Robespierre’in rolünü üstleniyor. Bilindiği üzere, isyanın beş önemli paşasından (Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele) inisiyatifini en çok kullanan paşa olarak öne çıkıyor. Yoğun iç ve dış çatışmalardan sonra Cumhuriyet’in ilanına kadar gidiyor. Tipik bir Cumhuriyet devrimcisi olduğu açıktır. Saltanat ve hilafetin kaldırılması başta olmak üzere, diğer devrim adımlarında da rolü belirleyicidir. Fakat diğer önemli bir gerçeklik, İngilizlerin yakın takibe aldıkla-rı Mustafa Kemal’in başarılı olacağını anladıklarında hemen taktik değiştirme-leridir. Savunma Bakanlığı’nda bulunan Fevzi Paşa ile Albay İsmet, İngilizlerin ciddi engellemeleriyle karşılaşmadan ihtilal kadrosuna dahil ediliyorlar, daha doğrusu sızdırılıyorlar. Tarih çalışmalarının oldukça gizli tutulan bu sızma işini aydınlatması çığır açacak nitelikte sonuçlar verecektir.

İngilizler 1922’deki Sakarya Savaşından sonra Yunanlılardan desteğini hızla çekip ihtilalcı kadro ile anlaşmaya çalışıyorlar. Bunda Churchill önemli rol oynuyor. İsyan 1922’den itibaren İngilizlerin yakın denetimindedir. Radikalleş-mesi engelleniyor, Sovyet Rusya ile aralarına mesafe çekiliyor. Komünistler, Ümmetçiler ve Kürtler tasfiye ediliyor. Çerkez Ethem şahsında Kafkas kökenli ihtilalcı unsurlar da tasfiye ediliyor. En önemlisi, ihtilalın en önemli beş paşa-sından dördü tasfiye ediliyor. Kürt isyanı bahane edilerek, Beyaz Türk olma-yan, milliyetçi ve mukaddesatçı Türk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da tasfiyeden payına düşeni alıyor. Kürt isyanları iktidarın el değiştirmesinde ve faşistleştirilmesinde bir manivela rolü oynuyor. Daha savaş öncesinde, 1916’dan beri Kürt önde gelenleriyle (Bitlis, Siirt ve Diyarba-kır’da) iyi ilişkiler içerisinde olan Mustafa Kemal, savaşta bu ilişkiyi daha da güçlendiriyor. Koçgiri İsyanını uzlaşmayla sonuçlandırıyor. 1921 Teşkilatı Esasi-ye Kanunu’yla Kürt unsurunun eşitliği garanti altına alınıyor. 10 Şubat 1922 tarihli Kürt Özerklik Yasası’yla karşılıklı güven pekiştiriliyor. Cumhuriyet ku-rulduktan sonra, 16-17 Ocak 1924’te yapılan İzmit Basın Konferansı’nda Mus-tafa Kemal, Kürtler için en geniş özerklikten bahsediyor. Kürtler isyana zor-landığında, başbakanlık makamında bulunan ve Mustafa Kemal’in en yakın çocukluk arkadaşı ve kadrosu olan Fethi Okyar, ‚Ben elimi Kürt katliamına bulaştırmam‛ dediği için istifa ettiriliyor. İsyan bahanesi ile İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak dönemine geçiliyor.

İzmir suikastı denemesi ile Mustafa Kemal’i etkisizleştirme dönemi hızlanı-yor. Belki Mustafa Kemal Robespierre gibi fiziki bir imhaya maruz kalmamış-tır, ama gerek Topal Osman’ın Çankaya’yı kuşatmasını gerekse İzmir suikastı-nı Mustafa Kemal’in etrafındaki İngiliz yanlısı İttihatçı kadroların kıskacını daralttığını açıklayan, öldürücü eylemler olarak yorumlamak mümkündür. Devrimci Mustafa Kemal’den geriye kalan, Çankaya’ya mahkûm edilmiş, siyasi ve askeri olarak son derece etkisiz bırakılmış tanrısal bir figürdür. Proto-faşist diktatörlüğün tüm olumsuzlukları bu figüre yüklenirken, diktatörlüğün tüm nimetleri ise CHP’de kümelenmiş İttihatçı artıklara pay edilmiştir. Mustafa Kemal’in 1930’daki Serbest Fırka denemesi bu sürece tepkisidir. Fakat o kadar güçsüzdür ki, en yakın arkadaşı Fethi Okyar ve kız kardeşi Makbule Hanıma kurdurduğu bu partinin -çok güçlenmesine rağmen- ömrü ancak üç ay sürmüştür. İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak önderliği, bu sefer de Menemen irtica provokasyonuyla bu önemli demokratik hamleyi tasfiye etmekten geri kalma-mıştır.

Özcesi, Mustafa Kemal gerçeğiyle İttihat ve Terakki ve CHP’nin Beyaz Türk faşist gerçeğinin ayrıştırılması, doğru değerlendirmelere varabilmek ve çözümlemeler geliştirmek için büyük önem taşır. Cumhuriyet döneminin Kürtlere, Kürt hareketine yönelik inkârcı ve imhacı uygulamalarını, asimilas-yonist ve kültürel soykırım yöntemleriyle yürütülen tasfiye çabalarını bu yeni çözümlemeler ışığında daha doğru kavrayabiliriz. Bu savunmanın ana konula-rından biri de bu yönlü bir çözümlemeyi geliştirebilmektir.

Bana göre Kürtler tarihlerinin en büyük felaketini 15 Şubat 1925’te başlatı-lan Beyaz Türk faşist komplosuyla yaşama sürecine girmişlerdir. 1925’te Kürt-lere yapılan komplo, 1915’te Ermenilere yapılandan çok daha kapsamlı ve uzun süreye yayılmış bir komplodur. Hitler’in Yahudi soykırımına yönelirken ‚Jön Türkler Ermenileri tasfiye ettiler de kim ne yapabildi?‛ tarzındaki yaklaşımı, faşist komplonun kökeni ve asli uygulamalarının ne denli önemli olduğunu gayet açıkça anlatmaktadır. Kapitalist modernite çözümlemesini, ulus-devletçi ideolojinin ve bizzat ulus-devletin son tahlilde faşizme kaynaklık ettiğini kanıt-lamak, daha doğrusu ulus-devletin önemli bir özelliği olan faşist düzenin nasıl geliştiğini göstermek, kapitalist sistemle bağını ortaya sermek için geliştirmeye çalıştım. Kapitalizmin egemenliğinin teorisyeni Hobbes’un Tevrat’tan alınma ve devlet iktidarını ifade eden ‘Leviathan’ (Canavar) kavramı kendini en çok kapitalizmde, onun iktidar inşasında, bu inşanın faşist karakterinde somutlaş-tırır. Jön Türk (Bu kavramın sosyolojik, toplumsal, tarihsel olarak Türklerle ilgisi yoktur, daha doğrusu semboliktir) iktidarı deneyimi bu somutlaşmayı çarpıcı biçimde temsil ettiği ve evrensel değer taşıdığı için üzerinde önemle durulmayı gerektiriyor. Taslak düzeyinde de olsa bunu denemeye çalıştım.

Cumhuriyet rejimine karşı gerici ayaklanmalar olarak yargılanmaya çalışı-lan 1925-1940 dönemindeki Kürt hareketliliği, özünde Beyaz Türk faşizmine karşı kendi varlığını savunma, Kürt kimliğinin tasfiye edilmesine karşı direnme amaçlıdır. Kürtler halk olarak gerek Ulusal Kurtuluş Savaşına gerek Cumhuri-yet’in kuruluşuna samimi olarak katılmışlardı. Asli unsur olarak katılımları tüm önemli toplantı belgelerinde, Amasya Protokolü’nde, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin belgelerinde, TBMM’nin birçok yasasında ve hatta 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda belirtilmiştir. Ulusal Kurtuluş Türk halkı için neyi ifade ediyorsa, Kürt halkı için de benzer bir anlam taşıyordu. Cumhuriyet salt Türk etnisitesinin cumhuriyeti olarak değil, başta Kürtler olmak üzere çoklu etnik yapılanmalara dayalı olarak inşa edilmiş, öyle anlamlandırılmıştı. Ayrıca emekçi ve İslâmî ümmet kimlikleri de kurucu kimlik sayılmaktaydı. Sovyetler’in destek verdiği açıktı. İttihatçı geleneğin tek etnisiteye dayalı Türk-çülük akımı resmi ideoloji olarak benimsenince, diğer tüm kurucu unsurlar kaçınılmaz olarak ötekileştirildi. En ufak hak talepleri imhayla neticelendirildi. Kürt nüfusunun fazlalığı ve tasfiye edilmesinde yaşanabilecek güçlükler, Mi-sak-ı Milli’den taviz verip Musul-Kerkük’ün İngiliz hegemonyasına terk edilmesinde ve İngiltere ile anlaşıp Kürtlerin varlık ve hareket olarak tasfiye edil-melerine karar verilmesinde önemli rol oynadı. Almanya ile ittifak Ermenilerin imhasında nasıl kullanıldıysa, İngiltere ile Musul-Kerkük konusundaki anlaşma da Kürtlerin imhasında öyle kullanıldı. Çokça iddia edildiği gibi, Kürt isyanla-rında dış güçler desteklerini Kürtlerden yana değil, Kürtlere karşı faşist rejim-den yana kullandılar. Sovyet Rusya’nın desteği de buna dahildir.

Faşist unsurlar NATO Gladio’sundan çok önce Kürtlere karşı gizli-açık bir özel savaş geliştirmişlerdi. Görünüşte anti-Cumhuriyetçi gerici unsurlara karşı Cumhuriyet değerleri savunuluyordu. Hâlbuki Kürtlerin Cumhuriyet’e karşı bir hareketi yoktu. Cılız da olsa Ulusal Kurtuluş sürecinde kendilerine vaat edilen eşitlik ve özgürlük haklarını talep ediyorlardı. Bu talebin 1071 Malazgirt Savaşından başlayıp, 1514 ve 1516 Çaldıran ve Mercidabık Savaşlarına, oradan 1919-1922 tarihleri arasındaki Ulusal Kurtuluş Savaşına ve geride kalan yaklaşık dokuz yüz yıllık devlet iktidarının birlikte sürdürülmesinde komşu ve dost halklar olarak bir arada yaşamalarına kadar uzanan tarihsel kökleri vardı. Dışlanmalarının hiçbir tarihsel ve toplumsal gerekçesi yoktu. Fakat Kürtler kapitalist modernitenin faşist gerçeğini tanımıyorlar, karşılarındaki faşist tez-gâhı kavrayamıyorlardı. Geleneksel ortak devlet ve komşu halklar hukukuyla hareket ediyorlardı. Bu yönlü beklenti içindeydiler.

Aslında Avrupa’da son üç yüz yıldır yürütülen homojen ulusal toplum ya-ratma projesinin insanlık tarihinde de bir örneği yoktu. Örneğin tarihin en bilinçli ve zengin halkı olan Yahudilerin de uğradıkları soykırım kadar bir uygulamayı beklemedikleri açıktı; aksi halde tek bir Yahudi bile Avrupa’da durmazdı. Genel olarak kapitalizm, özelde de devlet kapitalizmi olarak faşist dikta, erk örgütlenmesi soykırımsız yürütülemezdi. Türkiye Cumhuriyeti’ne taşınan, dıştan dayatılan kapitalist modernite unsurları ancak devlet eliyle ve faşist iktidar modeliyle yürütülebilirdi. Birçok geç ulus-devlet deneyiminde faşizmin daha etkili rol oynaması devlet kapitalizminden ötürüydü. Kaldı ki, ulus-devlete dayanmayan bir kapitalizmden bahsedilemez. Somut koşullara göre faşizm deneyimleri ya çok katı ya da esnek türde olabilirdi. Örneğin koşulları uygun olan İngiltere ve ABD gibi devletlerde sınırlı bazı alanlarda başvurulan bir sistem olsa da, bazen liberal rejim iddialarıyla birlikte uygu-lanmasına karşı da çıkılabilirdi. Sistemdeki esneklik buna imkân veriyordu. Ayrıca toplumların demokratik mücadele deneyimleri hiçbir ülkede uzun süreli faşist rejimlere fırsat tanımadı. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan geliş-meler bu genel eğilimle uyum içindedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve devlet iktidarının tarih boyunca çok milletli oluşması, faşist kapitalist unsurların kalıcı ve her toplumsal alanı kapsayan türden gelişimine imkân tanımıyordu. İslâm kültürü ve emekçi sınıf hareketleri de faşizmi sınırlandıran unsurlardı. Fakat dönemin Avrupa’sında (1919-1945) etkili olan güçlü faşist devlet dene-yimleri cumhuriyet rejimini de etkiledi. Diğer kurucu unsurlara da uygulanan bu faşist politikalardan en büyük payı Kürtler aldı.

Uygulamaların asimilasyonist ve soykırımcı niteliğinden de anlaşılacağı gi-bi, isyanların önceden hazırlanmış bir düşünce temeli, planı, projesi ve programı yoktur. Stratejik ve taktik yaklaşımlardan yoksundur. Hazırlıkları ve uygun zamanlaması yapılmamıştır. 1925 tarihli Şark Islahat Kanunu’ndan tutalım Mecburi İskân Kanunlarına (1935) kadar uygulanan planlar Kürtlerin varlığını yok etmeyi hedeflemektedir. Sadece eylem ve örgüt olarak değil, varlık olarak da Kürtlerin tasfiyesi öngörülmektedir. Burada da kural aynıdır: Sağ kalmak ve varlıklı olmak istiyorsan, Kürt kimliğinden vazgeçeceksin!

Türk kapitalist modernitesinin geliştirdiği Kürtlere özgü soykırım modeli anlaşılmadan, hiçbir çağdaş Kürt kimlik unsuru ve hareketi doğru tanımlana-maz, çözümlenemez. Türk kapitalist modernitesini çözümlemek ise, Yahudi sermayesinin ve ideolojik tekelinin rolü belirtilmeden gerçekleştirilemez. Soyut kapitalizm çözümlemeleri, devlet tahlilleri, tarih ve toplum analizleri Türk kapitalist modernitesini kendi başına açıklama gücünde değildir. Daha da önemlisi, gerek Türk kapitalist modernitesinin, gerekse bu modernitenin kıs-kacındaki Kürt kimliği ve hareketlerinin kendilerine özgü ‘tekillikleri’, ‘biricik-likleri’ vardır. Hiçbir evrensel özellikleri yoktur demiyorum. Belirtilmesi gere-ken evrensel benzerlikler değildir. Bunları konuyla ilgilenen herkes az çok bilmektedir. Bilinmeyen, bilinmek istenmeyen, tabu haline getirilen, gizlenen ve saptırılan gerçeklik, bu ‘tekillikler’ ve ‘biriciklikler’e örneği olmayan, kendisi örnek teşkil eden özelliklerdir. Yakınçağ Türkiye’sinin ve Kürt tarihinin karan-lıkta bırakılması, bu tabular ve biricikliklerin inkâr edilmesidir; daha doğrusu, çözümlemesinin doğru ve tam yapılmamasıdır. Bunun da nedeni uygulanan rejimin gizli komplolarla, özel savaş planlarıyla, topyekûn asimilasyonist kültü-rel soykırım yöntemleriyle olan ilişkisidir. Ön deneme niteliğinde olan Ermeni tasfiye planları daha sonraki benzer uygulamaları gayet iyi açıklamaktadır. Kaldı ki, bu uygulamalar sadece etnik unsurlara, halklara dayatılmadı; sosya-list, liberal ve ümmetçi unsurlar da paylarına düşeni fazlasıyla yaşadılar. Ken-dini en açık biçimiyle Türk ulus-devletçiliğinde yansıtan bu uygulamalar sis-tematiktir ve günümüze kadar ağırlaştırılarak devam ettirilmiştir. Geçici, arızi, ara sıra başvurulan uygulamalar değildir; resmi ideolojik tekele sahip ve tüm stratejik kurumlara egemen olan anlayış ve uygulamalardır. Şüphesiz çağdaş dünya gerçekliği, uluslararası antlaşmalar, en önemlisi de halkların mücadele-leri ve toplumsal kültürlerin öz savunması faşist rejimin mutlak başarısını önlemiş ve önemli oranda sınırlamıştır.

1925-1945 yılları arasındaki dönemde Kürt varlığı ve canlılığı kendisinden çok şeyler yitirip âdeta mezar sessizliğine bürünerek, ancak fiziki olarak ayak-ta kalabilmiştir. Eğer Ermeni tarzı fiziki tasfiye gerçekleştirilememişse, bunun nedeni uygulayıcıların insafı değil, nesneleşmiş olarak Kürtlerden daha fazla kazanç (asker, tarımcı, hayvancı, ırgat ve yarı-işsizler ordusu) temin etme hesaplarıdır. Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar kültürlü halklardır. Sadece fiziki yaşamla yetinmezler. Kürtlerde ise durum farklıdır. Tam nesneleştirilmeleri ve araç haline getirilmeleri söz konusudur. Aradaki farklılık bu gerçeklikten kay-naklanmaktadır. Tasfiye dışı kalan diğer azınlıklar, özellikle Balkan ve Kafkas kökenliler, Yahudiler ancak Türk’ten çok daha Türkçü geçinerek varlıklarını koruyabilmişlerdir. Devrimci demokratik mücadelenin yol açtığı sınırlı ve istisnai örnekler dışında, durumlarını halen bu biçimde sürdürmektedirler. Durumları en özgün olan topluluk Yahudilerdir. Anadolu’daki varlıkları, ideo-lojik güçleri ve sermaye durumları, Siyonist stratejinin gerekleri konumlarını Beyaz Türklükte öncü kılmıştır. Fakat Yahudiler konusunda da genelleme yapmak doğru olmaz. Onların da Ulusal Kurtuluş sürecinde devrimci demok-ratik mücadeleye katkıları küçümsenemez.

Parçalanmış Kürdistan’ın diğer kısımlarında yaşananlar aşağı yukarı Türk modernite modelinde yaşananlara benzer olmuştur. Dönemin Kürtlük politi-kasına damgasını vuran ve belirleyici etkiye yol açan, Türk kapitalist moderni-tesinin anti-Kürt modelidir. Suriye’deki Fransız manda rejiminin İkinci Dünya Savaşına kadar sürmesi, Kürt aydınlar için kısmi bir özgürlük ortamı sağla-mıştır. Dergi çıkarma ve örgüt kurmada fazla zorluklarla karşılaşmamışlardır. Fakat yasal bir Kürt statüsü de oluşturulamamıştır. Celadet Ali Bedirhan ve çevresinin dönemin anti-Kürt uygulamalarını izlemesi ve buna karşı silahlı mücadele deneyimlerine girişmesi (Osman Sabri’nin Kâhta dağlarındaki gerilla denemesi), Ağrı İsyanı için Xoybun (‘Kendi kalma’, ‘kendi olma’ anlamında isabetli bir adlandırma oluyor) örgütünü kurması ve Hawar dergisini çıkarma-sı bu dönemin önemli çalışmalarıdır. Birçok diplomatik girişimleri de olmuş-tur. Fakat istenilen başarı elde edilememiştir. Dönemin hafızayı yok etme girişimleri göz önüne alındığında, bu faaliyetlerin önemli olduğu açıktır. Suri-ye’deki bir avuç aydın hareketinin öyküsü hazindir. Dönemi kavramak açısın-dan incelenmesi ve ders çıkarılması gereken deneyimlerdir. Bu dönemde Fran-sa’nın Türkiye ile ilişki geliştirmesinde ve Suriye sınırlarını çizmesinde, İngilte-re’nin Irak’a ilişkin yaptıkları kadar olumsuz olmasa da, Kürtleri koz olarak kullandığı önemle belirtilmesi gereken bir husustur. 1921 Ankara Antlaşmasıyla çağdaş dönemde Kürtlerin parçalanmasında Fransa bencil davranmış ve öncü rol oynamıştır.

Bu dönemde Irak Kürdistan’ındaki hareketlilik çok daha önemlidir. Bura-daki Kürtler İngiltere hegemonyasını olduğu gibi kabullenmemiş, Arap yanlısı politikalara karşı direnmişlerdir. Süleymaniye bu dönemde de hareketlerin merkezi konumundadır. Şeyh, aşiret lideri ve bey özelliklerini şahsında birleş-tiren Mahmut Berzenci’nin direnişi önemlidir. İlk defa ve açıkça Kürdistan’a özgü siyasal iktidar için hareket etmiştir. İngiltere’ye kolayca boyun eğmemiş, uzun süre direnmesini bilmiştir. Benzer bir durum daha Birinci Dünya Sava-şından itibaren Barzaniler için de geçerlidir. Şeyh Abdülselam Barzani’nin 1914’te idamı Şeyh Ubeydullah deneyimini sürdürmesiyle bağlantılıdır. Kürtle-rin haklarını elde etmelerinde ısrarcı olmuştur. Oğul Barzanilerden özellikle Mustafa Barzani önderliği dönemin diğer önemli bir çıkışıdır. Türkiye-İran-Irak üçgeninde hareketli bir yaşamı olmuştur. Her iki önderlik İkinci Dünya Savaşına kadar geleneksel önderliklerin son temsilcileri rolünü oynamıştır.

Çağdaş Kürdistan tarihindeki en olumsuz gelişme, Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere İmparatorluğu arasında Irak-Türkiye sınırının çizilmesidir. Bu, Kür-distan’ın bedeninin parçalanması anlamına gelmektedir. Sınırların çizilmesin-deki en önemli unsur, Kürtlerin hızla gündeme giren ulusal demokratik hareketinin önüne geçmedir. Eğer Kürt ulusal hareketi çağdaş nitelikte gelişebil-seydi, ne İngiltere’nin Irak petrollerine yönelik talepleri gerçekleşir, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin faşist nitelikli ulus-devlete dönüşmesi mümkün olur-du. Kürt ulusal hareketine İran Kürtlerinin de dahil olması durumunda, bölge üzerindeki İngiltere hegemonyasının gerçekleşmesi çok zorlaşırdı. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin hedeflediği Kürtleri tasfiye planı da gerçekleşemezdi. Musul-Kerkük konusunda sağlanan ittifakın her iki kesim açısından mantıki ifadesi budur. Bu ittifakın temeli 1920’deki Kahire Konferansı’na dayanmakta-dır. Konferansın önemli bir saptaması, Ortadoğu’da kapitalist hegemonyanın geçerli olabilmesi için Kürt sorununun sürekli gündemde tutulmasıdır. Buna İsrail-Filistin sorunu da dahil edildiğinde, hegemonik güçlerin ülkeler ve halk-ların parçalanmasında ve kendilerine bağımlı statükoların oluşturulmasında ne denli uzun vadeli düşünüp planlar geliştirdikleri daha sonraki gelişmelerden gayet iyi anlaşılmaktadır. Kürt sorununun çözümüne yaklaşılmamasındaki temel etken bölge üzerindeki hegemonik hesaplardır. Irak Kürdistan’ındaki gelişmeler bu hesapları bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Diğer par-çalardaki sorunların daha da ağırlaşmasında aynı hesapların payı küçümsene-mez. PKK’ye yaklaşımlarında da aynı hesapların güncel olarak devam ettiği görülmektedir.

Aynı dönemde İran Kürdistan’ında da benzer gelişmeler yaşanmıştır. Tür-kiye’nin uyguladığı tasfiye modeli Şah Rıza tarafından da örnek alınmıştır. Yine iki hegemonik güç olan İngiltere ve Rusya ile uzlaşmaya varılarak, Kürtle-rin varlığına yönelik tasfiye hareketi tüm hızıyla sürdürülmüştür. Birinci Dün-ya Savaşı sonrasında Kürdistan üzerinde etkili olan Simko önderliğindeki hareket, Türkiye ve İngiltere’nin İran’la dayanışmaları ve Şahlığı desteklemeleri sonucunda tasfiye edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilan edilen Ma-habad Kürt Cumhuriyeti de aynı ittifaka Sovyet Rusya’nın dahil edilmesiyle ortadan kaldırılmıştır.

İki Dünya Savaşı arasındaki dönem modern Kürt ulusal hareketinin gelişe-ceği dönemdi. Kürdistan’ın parçalanması, üzerindeki cılız hareketlerin tasfiyesi ve ardından ağır asimilasyonist politikaların uygulanması, modern ulusal hare-ket olma şansını ortadan kaldırmıştır. Hamidiye Alayları aynı engelleyici rolü Birinci Dünya Savaşı öncesinde oynamıştır. Her iki dönem yaklaşık yarım asır demektir. Bu yarım asırlık dönemde dünya çapında benzer nitelikteki tüm halklarda ulusal hareketler gelişme ve olgunlaşmaya başlamışlardı. Kürtler Hamidiye Alayları ve parçalama operasyonları sonucunda modern ulusal hare-ket olma ve başarma şansını kaybetmişlerdi. Günümüze kadar süren çözüm-süzlükleri hesaba kattığımızda, yaklaşık yüz yıldır emperyalist sömürgeci oyunlarla nelerin kaybedildiğini daha iyi anlayabilmekteyiz.

Bu yüz yılda burjuva önderlikli Kürt ulusal hareketinin dünya genelinde olduğu gibi gelişmeyişi veya çok cılız kalışının nedenlerini daha köklü araştır-mak gerekir. Bu durumu kaba materyalist bir yaklaşımla kapitalizmin, dolayı-sıyla burjuva sınıfının objektif bir olgu olarak gelişmeyişine bağlamak doyuru-cu bir açıklama değildir. Benzer birçok ülkede daha başarılı ulusal hareketler gelişmiştir. Örneğin iç içe yaşadığı Türk ulusal hareketi de benzer koşullara dayalı olarak gelişip daha başarılı olmuştur. Kürt ulusal hareketinin gelişmeyi-şini az çaba harcanmasına ve eylemlerin, hatta savaşların geliştirilmeyişine bağlamak da doğru değildir. Tersine, çok sayıda hareket geliştirilmiş ve çatış-ma yaşanmış ama başarılı olunamamıştır.

Modern Kürt ulusal hareketinin geliştirilemeyişinin birinci köklü nedeni, Kürt üst tabakasının tarihsel oluşum tarzıyla ilgilidir. Med Konfederasyo-nu’nun yıkılışından beri bu tabakanın oluşum tarzında bir çarpıklık söz konu-dur. Heredot Tarihi’nde çöküşle ilgili şöyle bir öykü anlatılır: Medlerin son kralı Astiyag kendisine ihanet eden Harpagos’a şöyle der: ‚Ey alçak, bana iha-net ettin, krallığımın yıkılışını gerçekleştirdin. Bari kendin yerime geçseydin. Madem bunu yapmadın, hiç olmazsa krallığı Medlerde bıraksaydın. Neden alçakça götürüp Persli uşağımız Kyros’a teslim ettin?‛ Öykünün gerçek olup olmadığını bilmiyoruz, ama bu öykü Kürt işbirlikçi üst tabakasının oluşumunu gayet iyi dile getirmektedir. Üst tabaka unsurları daima basit şahsi veya ailevi çıkarları uğruna iktidar erkini kendi halkları üzerinde egemenlik kuranlara peşkeş çekmişlerdir. İstisnaları olmakla birlikte, bu zihniyet ve tavır günümüze kadar etkili olmuştur. Bunda kabile ve aileler arasındaki rekabetlerin de rolü olsa gerek. Kürtlük zihniyetinde şahsi ve ailevi özellik, bencillik tarih boyunca hep ön planda olmuştur. Pers ve Sasani İmparatorluğu’ndaki konumları da böyledir. Ortaçağda İslâmî iktidar döneminde koşullar çok elverişli olmasına rağmen, iktidar erkini önce Emevi ve Abbasi, daha sonra Selçuklu, Akkoyunlu, Safevi ve Osmanlı Hanedanlarına peşkeş çekmişlerdir. Rahatlıkla merkezî bir sultanlık kurabilecek güçtedirler. Ehmedê Xanî bunun özlemini mısralarında üzüntüyle yansıtmaktadır. Hatta Osmanlı Sultanı Yavuz Selim, İdris-i Bitlisi’ye, kendilerine bir beylerbeyi seçmelerini tavsiye etmektedir. Ama yirmi sekiz Kürt beyi kendi aralarında anlaşamadıklarını söyler ve Yavuz’dan bizzat bir beylerbeyi atamasını isterler. 19. yüzyılda Bedirhan Bey’e stratejik darbeyi vuran yeğeni Yezdanşêr’dir. Benzer birçok hareketin yaşadığı da aynı öyküdür. En son PKK olayında onlarca kez yaşanan da bu öykünün kendisidir. Tasfiye hareketlerinin tümünde aynı gerçeklik rolünü icra etmektedir.

İkinci köklü neden, birincisiyle bağlantılı olarak, üst tabaka unsurlarının dünya görüşü, program ve örgütleniş tarzıyla ilişkilidir. Bağımsızlık ve özgür-lük köklü olarak zihniyetlerinden silinmiştir. Dünyayı katı bağımlılık pencere-sinden algılamaktadırlar. Bağımsızlık ve özgürlük sanki onlara düşman gibidir. Biraz da böyledir. Çünkü mensubu oldukları tarihsel-toplumsal kültüre ihanet ederek, o kültürün özgür yaşamına değer biçmeyerek ve yabancı kültürler içinde yaşamayı çıkarlarına daha uygun bularak kendilerini oluşturmuşlardır.

Üçüncü köklü neden, yine ilk iki nedenle bağlantılı olarak, alt tabakanın daha da gerilemiş kabile ve aile formları içinde kalması, şahsi ve ailevi sorun-lara ve bunlardan kaynaklı çatışmalara iyice boğulmasıdır. Vasat Kürt için namus, kendi bencil çıkarlarını ve ailesini korumaktan öteye gitmez. Büyükle-rinden öğrendiği namus anlayışı böyledir. Kendisi ve ailesinin namusunu toplumun namusuna (namus = nomos = toplumsal kural = ahlâk) ve ahlâkına bağlamayı akıl etmez; ahlaki ilke ve tavır edinmez.

e- Kürt hareketi, İkinci Dünya Savaşından sonra Mahabad Cumhuriyeti’nin tasfiye edilmesiyle derin bir sessizliğe gömülmüştür. Kendini sırasıyla beylik, şeyhlik ve ilkel milliyetçi önderliklerle ifade eden hareketlerin ağır yenilgisi bu ölüm sessizliğine yol açmıştır. Umutsuz ve karamsar bir dönem baş göster-miştir. 1945’lerde ilan edilen KDP’ler kendilerini çağdaş partiler olarak tanım-lamaya çalıştılar. Doğal olarak yakın geçmişin ağır izlerini taşımaktaydılar. Burjuva sınıf temelleri zayıftı. Aydınları çok azdı. Yenilgilerin yol açtığı umut-suzluk yeni girişimlere karşı oldukça ihtiyatlı yaklaşmalarına yol açıyordu. Dünyadaki örneklerin çok gerisindeydiler. Durumları İkinci Meşrutiyet döne-mindeki Kürt aydınlanmasından ve hareketliliğinden daha geriydi. Bu da tasfi-yelerin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Dönemin önder figürü Mus-tafa Barzani’de temsil edilmektedir. Mahabad’daki rolünden sonra (Mustafa Barzani burada askeri yetkilidir) Sovyetler Birliği’ne maceralı bir yürüyüşle varmayı başarmıştır. 1958’deki Irak İhtilali dönüşün yolunu açmıştır. Kansız bir çözüm şansı vardır. Tarafların karşılıklı beklentilerinin karşılanmaması, 1961’de çatışmalı bir sürecin patlak vermesine yol açmıştır. 1964 yılında özerk-lik uzlaşmasına varılmasına rağmen, bu anlaşma uygulanmamıştır. 1971’deki uzlaşma daha geniş kapsamlıdır ama o da uygulanmamıştır. 1975 yılında Ce-zayir’de Irak ve İran devletlerinin karşılıklı tavizler temelinde uzlaşmaları (1926’daki Türkiye-İngiltere uzlaşmasına çok benzemektedir), hareketin bir döneminin daha sonu anlamına gelmiştir. 1964 uzlaşması nedeniyle Mustafa Barzani önderliğine karşı muhalefete geçen İbrahim Ahmet ve Celal Talabani önderliği, geleneksel Süleymaniye temelli yeni bir çıkışa yol açmıştır. 1975 yılında YNK (Yekîtî Nîştîmanî Kurdistan)’nin kuruluşuyla daha çağdaş bir hareketin oluşmasına çalışılmıştır. Radikal sol ve liberal nitelikli bu hareketin dayandığı coğrafi zemin ve kültürel yapı, Kürdistan’ın bütünlüğünü temsil etme ideaları açısından elverişli değildi. Geçmişte olduğu gibi uç bir hareket olarak kalma riskini taşımaktaydı.

Kürdistan’ın diğer parçalarında da önce KDP uzantıları, daha sonra sol al-ternatifler gelişmeye başladı. Türkiye Kürdistan’ındaki KDP uzantıları kendile-rini önce 1959’da 49’lar Davası, sonra 1965’te Türkiye-KDP olarak yansıttı. Çok cılızken ve daha ilk adımlarında Türk kontrgerillasının kontrolüne girmiş-lerdi. İlk T-KDP Başkanı Faik Bucak’ın aşiret içi kavga süsü verilerek öldürül-mesiyle birlikte, mensubu olduğu Siverek-Bucak aşireti kontrgerillanın önemli bir üssü haline getirildi. Türkiye solunun Kürdistan uzantıları sosyal şovenizm denilen hâkim ulus hastalıklarını taşımaktan öteye rol oynamıyorlardı. Kürt ve Kürdistan’ın varlığı en temel tartışma konusuydu. Tabular öncelikle bu kav-ramlarda kırılmaya çalışılıyordu. Gerçekçi bir program ve örgütlenme söz konusu edilmiyordu. Kürt sorunu slogan olmaktan öteye gidemiyordu. Yapılan sosyolojik çalışmalar pozitivizmin kaba örnekleriydi. 1969’larda kurulan DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları), İkinci Meşrutiyet dönemindeki Kürt Teali Cemiyeti’nin düzeyini aşamıyordu. 1940’lar sonrası ölüm sessizliği aşılmasına rağmen, henüz çağdaş bir ulusal hareket olmanın çok gerisindeydiler. Bu dönemde temelleri atılan PKK kendi öz gerçekliğini arama çabasındaydı.

Mahabad Cumhuriyeti’nden sonra aynı derin sessizliğe gömülen İran Kür-distan’ında KDP yeni bir deneyim olarak ortaya çıktı. İ-KDP bir aydın olan Abdurrahman Qasimlo önderliğinde modern bir parti olma doğrultusunda gelişiyordu. 1979’daki İran Devrimi’yle başarı fırsatı yakalanmıştı ama değer-lendirilemedi. İran komplosuyla öldürülen Abdurrahman Qasimlo ve sonraki önderi olan Sadiq Şerefkendî’nin ardından hareket mültecileşti. 1970’lerde kurulan sol gruplar ve Komala pek etkili olamadılar.

Suriye Kürtlerinde gelişme gösteren edebi çalışmalar, İkinci Dünya Sava-şından sonra da devam etti. Cîgerxwîn gibi bir şair yetişti. Osman Sabri’nin benzer çalışmaları oldu. Bedirhanların geleneğini devam ettirmeye çalıştılar. KDP’nin Suriye uzantıları oluştu. Komünist Parti’nin teşkilatları da oldukça etkili oldu. Geleneksel komünist partilerin tüm Kürdistan parçalarında KDP misali uzantıları vardı. Fakat öz kimliğe dayalı olmadıkları ve Kürdistan top-lumsal doğasını çözümleyemedikleri için başarı şansları yoktu. Genelde de reel sosyalizmin hastalıklarını yaşıyorlardı.

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası Kürt hareketleri geçiş aşamasın-daydılar. Üst tabakanın geleneksel önderliği yenilip tasfiye olmuştu. Geriye karamsar bir tablo bırakmıştı. Kürtlerin varlığına ve özgür yaşam arzularına ilişkin derin bir güvensizlik oluşmuştu. Belki de tarihte ilk defa yaşanan ken-dine güvensizlik, inançsızlık söz konusuydu. Bir nevi Kızılderilileşme olgusuna dönüşme korkusu ve endişesi gelişmişti. Zaza ve Alevi Kürtlerde bu olgu ken-dini daha çok yansıtıyordu. Kürtlük çağdaş anlamda doğmadan ölmüştü. Daha doğrusu, üst tabaka somutunda ‘ölü doğum’ gerçekleşmişti. Ulusal ve toplum-sal kimliklerine asıl sahip çıkması gereken modern sınıf ve aydınlar sahnede pek yoktu. Uygulanan katı asimilasyonist politikalar sonuç vermişti. Kürtlük-ten vebadan kaçar gibi kaçan aydın geçinenler söz konusuydu. Halkın tüm derdi fiziki varlığını sürdürebilmekti. Ortaya çıkan burjuvalaşma, Yahudilerin-kinden çok daha dönek bir sınıflaşmaydı. Kürtlükten kaçtıkça para kazandıkla-rından, Pavlov’un köpekleri gibi bunun şartlanmasını yaşıyorlardı. 1970’lerin Kürdistan’ı ve Kürt toplumu, kendileri hakkında idealleri kalmayan veya çok cılız inanç emareleri gösteren insanların memleketi ve toplumuydu. ‘Kuyruklu Kürt’ iftirası tutmuştu. Bu durumda herkes ya kuyruklu olmadığına kendini inandırabilmek için Kürtlükten çıkmıştı, ya da utangaç bir biçimde kuyruğu-nun olmadığını söylerken ikide bir arkasına bakmaktan da geri durmuyordu.

Bu gerçekliği şahsımda da yaşıyordum. Çıkış bulabilseydim Kürtlük ve Kürdistanlılıktan çoktan vazgeçecektim. Fakat çağdaş bilinçle tanıştıktan sonra gerçeklik üzerime üzerime geliyor, kâbus gibi üstüme çöküyordu. Modernite-nin ışıltıları beni çekiyordu. Fakat adı konulmayan veya çoktan terk edilen coğrafyayla adı geçtikçe utanılan halkımdan tam kopamama, bu ışıltılardan beni yüz geri ediyordu. Türk modernite modeli mutlak anlamda Kürtlük ve Kürdistanlılıktan vazgeçmeyi gerektiriyordu. Bazen kendini güzel bir kadın gibi sunduğunda, onunla yaşayabilmek için kendini mutlaka inkâr etmen gerekiyordu. Hatta dost, arkadaş edinmek istediğin erkeği de aynı dayatma pe-şindeydi. Azıcık kendilik mutlak yalnızlık demekti. Tam Araf’taydım. Ne cen-net umudum ne de cehennem korkum kalmıştı. Mecnun gibi dolanıp duru-yordum. Kürtlük modernist yaşam karşısında tam bir ayak bağı konumuna indirgenmişti.

Burjuva ulusal hareketi oluşturması gereken sınıf daha doğuşunda kendini Türk olarak tanımlamak zorundaydı. Entelektüelin konumu Kürtlüğün inkârıy-la yakından bağlantılıydı: Entelektüel, Kürt olmayandı. 1970’ler Kürdistan’ın ve Kürtlerin çağdaşlık doğrultusunun kökenini belirleyebilmek için karar gerekti-ren yıllardı. Hâlâ hatırımdadır: ‚Sömürge Kürdistan‛ kavramını ilk defa dü-şünceme ve yüreğime indirdiğimde bayılmıştım. Ev ortağım, büyük insan Haki Karer o halimi gördüğünde, Kürt olmadığı halde, şahadete erişinceye kadar yeni oluşumun gerçek önderi gibi hareket etmekten asla çekinmedi. Yoldaşlı-ğın gerçek timsaliydi. Hareketlerin rüşeym hali rahme düşüşteki halden daha ağır zorluklarla yüklüdür. Biyolojik rüşeym hallerinin cinsel içgüdülerce belir-lenmiş kanunları vardır. Kendilik hükmünü icra eder. Sosyal hareketler eğer toplumsal yaşamda iz bırakacak türdense, uzun süre ve çok zorlu geçen mekân koşullarında rahme düşmeyi bekler. Peygamber geleneğindeki dağa çıkma, mağaraya çekilme sahnesi tamamen peygamberlerin yol açacakları sosyal hareketin rahme düşme safhasını teşkil eder. Hz. Muhammed’in melek Cebrail’le ilk görüşmesi ve ‚Oku!‛ vahyini alması, sonrasında içine girdiği kendinden geçiş ve titreme nöbetleri bu yüce anı ifade etmektedir.
Kurulu herhangi bir güce dayanmak yeni doğuş anlamına gelmez. Ancak o gücün kurallarınca yaşam döngülerini tekrarlamaya yarar. İnanç güçlerine dogmatik bağlılıklar için de aynı hususlar geçerlidir. Hatta bilimsel düşünce doğrultusunda yol almak dahi yeni toplumsal hareket olmaya değil, olsa olsa inandırıcı bir hatip olmaya götürür. 1970’lerin koşullarında Kürtler için köklü bir özgürlük hareketi olmaya karar vermek, tavuk civcivinden kartal yavrusu-na dönüşme misali, hem de etrafı kartalın düşmanlarınca dolu bir ortamda büyümek ve uçmaya yeltenmek demektir. Koşullar öyle bir kartal uçuşu ge-rektirir ki, hep yükseklerde seyredeceksin. Büyük şehitlerimizden Mazlum Doğan’ın şahsıma ilişkin bir belirlemesini bu satırları yazarken hatırlamak durumunda kaldım. Şöyle dediğini duymuştum: ‚Arkadaşın yol yürüyüşü kartal uçuşuna benziyor. Hem de sürekli yükseklerde seyrederek uçuyor.‛

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): KURT  HAREKETININ  TARIHI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.