KAPİTALİZM ÇAĞINDA KÜRT SORUNU VE KÜRT HAREKETİ
Özgürlük Perspektifleri / 04 Nisan 2014 Cuma Saat 04:41
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Evrensel olarak sorun kavramını, olmakta veya olmamakta zorluk çekmek, acılı süreç yaşamak biçiminde tanımlamak mümkündür. Tüm varoluş süreçle-rinde yaşanan bir kategoridir bu. Toplum söz konusu olduğunda, sorun geniş ve dar anlamda tanımlanabilir. Geniş anlamda toplumsal sorun, toplumsal doğanın birinci doğa-çevre karşısında içine düştüğü zorlukları ifade eder.

Evrensel olarak sorun kavramını, olmakta veya olmamakta zorluk çekmek, acılı süreç yaşamak biçiminde tanımlamak mümkündür. Tüm varoluş süreçle-rinde yaşanan bir kategoridir bu. Toplum söz konusu olduğunda, sorun geniş ve dar anlamda tanımlanabilir. Geniş anlamda toplumsal sorun, toplumsal doğanın birinci doğa-çevre karşısında içine düştüğü zorlukları ifade eder. Örneğin aşırı kuraklık, sıcaklık veya soğukluk karşısında çevrenin yaşamı biyo-lojik olarak sürdürmede yetmez duruma düşme ciddi toplumsal sorunlara yol açar. Yine benzer statüde yaşayan topluluklarda güçlü olanın güçsüz olan karşısında başvurduğu zorlayıcı eylemler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Dar anlamda toplumsal sorun hiyerarşik toplumun, kent, sınıf, iktidar-devlet olgularının ortaya çıkmasıyla bağlantılı olarak yaşanan baskı ve sömürüye dayalı gelişmeler, uygulamalar biçiminde tanımlanabilir. Sosyolojik bakımdan esas toplumsal sorunlar baskı ve sömürü kaynaklı olanlardır. Diğer sorunlar farklı kapsamlarda değerlendirilebilir.

Hiyerarşiler ve devlet, başlangıçta uç veren toplumsal sorunları çözmek amacıyla oluşturulmalarına rağmen, süreç içinde en önemli toplumsal sorun kaynağı durumuna düştüler. Bir toplumda hiyerarşik ve devletsel kurumlar ne denli ağırlıktaysa, o toplumda o denli sorunların yaşandığına hükmedilebilir. İlk hiyerarşi genellikle kadın üzerinde gelişen erkek egemenliği tarzında oldu-ğundan, ilk toplumsal soruna kadın sorunu demek mümkündür. Ardından kadın köleliğinden esinlenerek geliştirilen toplumsal sınıflar, köle sınıfının oluşumu ile birlikte cins ayrımı gözetmeyen toplumsal sorunlar aşamasına geçildi. Böylece toplumda hiyerarşi ve sınıflaşmanın iç içe geçmesiyle giderek tüm toplumsal alanlarda etkili olan sorunlu toplumlar dönemi başladı. Hemen her toplumsal alana cinsiyetçilik ve sınıfçılık damgasını vurdu. Toplumsal grupların, birimlerin içte yaşadıkları sorunlar dış topluluklara da taşırıldı. Toplumdan topluma baskı ve sömürü olgusu gelişti. Daha somut olarak klan-dan klana, aşiret ve kabileden aşiret ve kabileye, kavim ve ulustan kavim ve uluslara doğru uzanan sorunlar oluştu. Kent, sınıf ve devletin gelişmesi ile birlikte oluşan uygarlıklar sorunları evrenselleştirdi ve sistemik hale getirdi. İlk ve ortaçağlardaki tüm uygarlık sistemleri esas olarak baskı ve sömürü olgusu temelinde tanımlanabilir. En son uygarlık sistemi olarak kapitalist modernite, baskı ve sömürüyü azamileştirmiştir. Genelde tüm uygarlık aşamalarında, özelde kapitalist modernite aşamasında toplumsal sorunlar trajik krizlere ve uzun süreli kaotik ortamlara yol açtı. Günümüzde, özellikle 1970’lerden itiba-ren kapitalist moderniteye damgasını vuran finans kapital süreci, toplumsal krizlerin en derinlikli ve sürekli yaşandığı çağ olarak değerlendirilebilir.

Kürdistan’ın merkezinde yer aldığı Ortadoğu coğrafyasındaki toplumlar 19. yüzyıldan beri kapitalist moderniteden kaynaklanan derin bir krizin içinde yaşamaktadır. Beş bin yılı aşan merkezî uygarlık sistemi içinde hegemonik konumlarını Batı Avrupa uygarlık merkezine kaptıran Ortadoğu devletleri, 20. yüzyılın başlarında sömürge toplum konumuna düşmüşlerdi. Yaşanan sadece toplumsal sorunlar olmayıp, tüm iktidarsal, ekonomik ve ideolojik alanları kapsayan bütünsel nitelikte sistem kriziydi. Günümüzde bu kriz bütün şidde-tiyle devam etmektedir. Yaşanan krizin önemli bir özelliği de uzun süreli olup kaotik bir hal almasıdır. Kaotik ortam tüm coğrafyayı ve yakın komşularını etkisi altına alarak, Orta Asya’dan Kafkaslar ve Balkanlara, Himalayalardan Kuzey ve Orta Afrika’ya kadar uzanan alanlarda yaşayan tüm toplumları etki-lemektedir.

Toros-Zagros dağ sisteminde insanlık tarihindeki en uzun süreli inşa rolü-nü oynayan Kürdistan coğrafyası, ilk defa günümüze doğru kapitalist moder-niteden kaynaklı bu kaotik ortamı en derinliğine yaşama paradoksuna düş-müştür. Paradoks, tarihsel büyük devrimlerin ardından insanlığın giderek gürleşen uygarlık nehrinin kapitalist modernite döneminde kurumaya yüz tutmasını ifade etmektedir. En eski otantik bir halk olarak Kürtler bu kaotik ortamın en çileli kurbanları durumuna düşmüşlerdir. Homo Sapiens devri-minden neolitik, kalkolitik, tunç, kent ve demir devrimlerine kadar insanlığı bugüne taşıyan hemen hemen tüm tarihsel alt üst oluşlara beşiklik etmiş bu coğrafyanın neredeyse tarihten silinecek bir halkı durumuna gelmek şüphesiz büyük bir trajediyi ifade eder. Yaşanan basit bir toplumsal sorunlar yumağı değildir. Her insan toplumunda benzer çağdaş sorunlar yaşanmaktadır. Kürt-lerin kökleri tarihin derinliklerinde de olsa, yaşadıkları sorunlar halk olarak kapitalist modernitenin en zalim ve sömürgen unsurlarının çok sayıda ve çok yönlü pençeleri ve mideleri arasında can çekişmeye terk edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Yaşanan sorunlar, krizler ve toplumun içine düşürüldüğü kaotik ortam sa-dece kapitalizmin azami kâr kanunundan kaynaklanmamakta; ulus-devletin kültürel soykırımlarıyla birlikte endüstriyalizmin yol açtığı bütünsel toplum olmaktan çıkmayı, tüm alt ve üstyapı kurumlarıyla yoksullukları, yoklukları, işsizlikleri, eğitimsizlikleri, sağlıksızlıkları ve zihniyet kayıplarını da içermekte-dir. Yaşanan durum sorundan öteye en büyük toplumsal felaket boyutundadır. Kendiliğinden toplum olmaktan çıkmanın ötesinde, dağıtılmış, sinir merkezle-rini yitirmiş ve duyarsız kılınmış parçalara dönüştürülme söz konusudur. Kürt sorunu demek, herhangi bir tarihsel veya güncel toplumsal sorun demek değildir. Tüm çözümlemelerde açıklamaya çalıştığımız gibi, Kürt gerçekliğinin özgün konumundan kaynaklanan, uzun bir tarihsel sürece yayılmış ve tüm toplumsal alanları kapsayan kültürel soykırımlara kadar varan felaketleri peş peşe, iç içe yaşamak demektir.

A- KÜRT SORUNUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ VE ŞİMDİKİ HALİ

Bugünkü Kürt sorununun kaynağında sadece Kürtlerin değil, belki de in-sanlığın ağırlıklı bir bölümünün yaşadığı Verimli Hilal’deki neolitik toplumun bağrında gelişen hiyerarşi, kent, sınıf ve devlet gerçekleşmesi yatmaktadır. Aşağı Mezopotamya’daki Sümer uygarlığı (M.Ö. 3000-2000), bir anlamda Yukarı Mezopotamya kaynaklı neolitik toplumun yol açtığı toplumsal sorunla-ra çare olarak üretildi. Sorunlar fazla nüfus, yetmeyen topraklar ve artan kavgalardan kaynaklanıyordu. Aşağı Mezopotamya’da Sümer rahipleri gelişkin bilgeliklerine dayanarak ve beslendikleri neolitik kültürün tüm maddi ve ma-nevi unsurlarını kullanarak tapınak merkezli kenti, sınıf ve devleti icat edip bu sorunlara tarihsel yanıtlar aradılar. Başlangıçta yanılmadıkları da ortaya çık-mıştı. Kent, sınıf ve devlet üçlüsüne dayanan yeniçağ dönemin sorunlarına âdeta mucizevî bir çözüm olmuş gibiydi. Dönemin mitolojisi boşuna yeni, belki de insanlık tarihinde bütün gelişmelerin ilki anlamına gelen tanrısal bir düzeni ifade etmiyordu. Neolitik devrim mucizesi uygarlık mucizesine dönüş-türülmüştü. İnşa edilen sistem yine belki de tarihin en uzun ve arızasız işle-yen sistemiydi. Fakat bağrındaki çelişkiler olgunlaştıkça, bu sefer de yeni top-lumsal sorunların ebesi rolünü oynamaktan geri kalmadı. Tarihte toplumsal sorunun en saf haliyle Sümer toplumunda yaşandığı ilk yazılı belgelerde de yer almaktadır. Kendilerini tanrılarla tanrılar, tanrılarla kulları arasında yansı-tan anlaşmazlıklar aslında toplumsal sorunları, iktidar sahiplerinin kendi ara-larındaki ve kendileriyle köle olarak kullandıkları insanlar arasındaki çelişki ve çatışmaları yansıtmaktadır. Tarihte birçok ilke damgasını vuran Sümer toplu-mu, yol açtığı sorunlar açısından da eşsiz bir ilki temsil etmektedir.

Kürt orijinli toplulukların yaşadıkları ilk ciddi toplumsal sorunları Sümer uygarlığına bağlamak mümkündür. Gılgameş Destanı zaten bu sorunlar üze-rine kurgulanmıştır. Gerek El Ubeyd hiyerarşik kültürü (M.Ö. 4500-3500) gerekse Uruk site kültürü (M.Ö. 3500-3000) kendini sürekli olarak doğuya ve kuzeye doğru genişletmek durumundaydı. İlk kentli, sınıflı ve devletli kültür oluşumları olarak, yaşayabilmek için her iki yön üzerindeki neolitik toplumdan beslenmek zorundaydılar. Zorunluluk çatışmayı beraberinde getirir. Gılgameş ve Enkidu ikilisi arasındaki ilişki, tarihte ilk ve tipik olan emperyal-sömürge ilişkisindeki sorunsalı ifade eder, yansıtır. Kürt orijinli topluluklar, Humbaba şahsında emperyal sömürgeci ilişkiye karşı direnişi temsil ederler. Sorunun temelinde neolitik toplumdaki eşitlikçi ve özgür yaşamı kentli, sınıflı ve devlet-li yaşama karşı korumak yatar. Enkidu Uruk kentine tutsak olarak getirilmek-te, evcilleştirilmekte ve kent toplumu içinde geldiği topluluklara karşı bir işbirlikçi olarak kullanılmaktadır.

Hurri kabileler kent uygarlığının yükselişine karşı sürekli direnme halinde-dirler. Zagros dağ silsilesine dayalı bu direnmeler toplumsal sorunların ne kadar yaygınlık ve süreklilik kazandığını göstermektedir. Gutiler adlarını tarihe yazdıran ilk Zagros kökenli kabilelerin Sümer yöneticilerine karşı başarı ka-zanmış konfederatif yapılanmasını ifade etmektedir. Daha sonraları uygarlık tarihi boyunca karşımıza çıkacak olan yenenlerin yenilenlerin egemen kültürü içinde erimelerinin ilk örneklerini de bu süreçte yakînen gözlemlemekteyiz. Savaş sanatının ortaya çıkardığı hegemonlar egemen sistemi sürekli güçlen-dirmektedir. Sorunlar çözümlenmeye çalışılırken, paradoksal olarak daha da büyütülmektedir. İktidar daha fazla iktidara, devlet daha çok devlete yol aç-makta, böylece sorunlar da katlanarak büyümektedir.

Sümerlerden iktidar geleneğini devralan Babil ve Asur hegemonları (M.Ö. 1950 - M.Ö. 600), sistemi derinliğine ve genişliğine yayarken benzer bir durumu yaşamaktadır. Kent, sınıf ve iktidar-devlet kaynaklı bu sorunlar derin-leşme ve genişlemeyle daha da büyürken, çözüm aynı kısırdöngü içinde daha fazla genişleme ve derinleşmede aranmaktadır. Genişleme emperyalizme ve sömürgeciliğe, derinleşme daha fazla sınıfsallaşmaya ve sömürüye yol açmak-tadır. Daha sonra günümüze kadar kendini büyüterek tekrarlayacak olan bu sistemin mekanizması hep aynı kalacaktır: Dışta emperyalist sömürgeci yapıyı geliştirmek, içte sınıfsal egemenlik kurmak. Yenen de, yenilen de aynı sistemin kurbanı olmaktadır. Buna karşılık Kürt orijinlerin Toros-Zagros dağ silsilesine dayalı anti-uygarlık direniş döngüsü de kendini hep büyüterek tekrarlayacak olan kendi özgür mekanizmasını geliştirecektir. Direnişin özgürlük mekaniz-ması bağlamında kabile ve aşiret bilinci daha da gelişecek, örgütlenmeleri genişleyecek, böylelikle daha çok kabile ve aşiret özgür kalmaya çalışacaktır. Her iki mekanizmada da varoluş diyalektiği işlemekte, her iki diyalektik işleyiş kendini sürekli büyütmektedir.

Kürt orijinlerin Sümer kültürel yayılmacılığından kaynaklanan Babil ve Asur hegemonyasıyla şiddetlenen uygarlık sorunlarına verdikleri yanıt kendisi-ni Mazda-Mitra ve Zerdüşt geleneğinde yansıtır. Bu geleneğin özünde Sümer kültürünü olduğu gibi benimseme değil dönüştürme, kendi yaratıcılığını sergi-leme esastır. Dönüşüm tarihseldir. Greko-Romen kültür geleneğini mümkün kılan da bu tarihsel dönüşümdür. Bu gelenek insanlık tarihinde köleci toplu-mun dogmatizmini yıkmasa bile esnetme, kırma ve yer yer yeni seçenekler sunma üstünlüğüne sahiptir. İnsanı, ahlâkı, dolayısıyla iradeyi bir üst aşamaya sıçratır. İnsan özgürlüğünün ahlâk ve iradeyle bağını kurar. Daha öncesinin tanrıları ve tanrı-kralları nazarında bir hiç mesabesinde, basit kullar yığını durumunda olan insanlık artık isyan eden, iradesini konuşturan, ahlâkını yeni-den inşa eden özgürlükçü nitelikler kazanır. Zagros eteklerindeki kültür ve özellikle Zerdüştî cevap dönemin temel sorunlarını kavramak açısından kilit öneme sahiptir.

Uygarlık kaynaklı sorunlara verilen İslâmî yanıt daha yakından çözümlene-bilir. İslâmiyet’i esas olarak dönemin iki, hatta üç hegemonik güç odağını temsil eden Bizans, Sasani ve Habeş uygarlıklarının dört bir yandan Arabistan Yarımadasındaki kabile yaşamı üzerindeki etkileriyle gittikçe yoğunlaşan top-lumsal sorunlara devrimsel bir yanıt olarak yorumlamak mümkündür. İlkçağ kültürünün son temsilcileri olan bu uygarlıkların, tüm ilkçağ boyunca oldukça yoğunlaşan sorunlara yanıt olmaktan çok, sorunları daha geniş alanlara yay-mak ve derinleştirmekten öteye bir rolleri kalmamıştı. İbrahimî dinsel yanıt geleneği, esas olarak ilkçağın tanrı-kral kültüründen kaynaklanan sorunlara özgü bir çözüm tarzı olarak yorumlanabilir. İbrahim’den Musa’ya kadar olan aşama, Sümer kökenli Babil ve Asur Nemrutlarıyla (dönemin tanrı-kralları) Mısır Firavunları (kendisinin tanrı olduğunu idea eden krallar) arasında sıkı-şan toplumdan kaynaklanan sorunlara peygamberce arayışlar ve yanıtlar dö-nemi olarak yorumlanabilir. Tüm özgünlüğüne rağmen, Musevi yanıt, İbrani kabilesinin sorunlarına karşılık olarak küçük bir İsrail Krallığı olmaktan öteye gidememiştir. Kendisini özellikle Davut ve Süleyman Peygamber figürleriyle yansıtan bu krallık, Babil ve Mısır kültürlerinin kaba bir sentezidir; üst taba-kanın krallık öyküsünü ifade eder.

İsevi gelenek, eski geleneğin Roma İmparatorluğu döneminde devasa bo-yutlara taşınan köleci toplum sorunlarına yoksullar, köleler ve işsiz aylak ke-simler açısından gelişen bir yanıttır. Hıristiyanlığın Musevilikle olan çekişmesi ilk başlarda sınıfsaldır. Hem İbrani kabileleri içinde hem de diğer komşu kabi-le kültürlerinde Roma’nın açtığı yarılma kendini yeni bir dinsel kopuş biçi-minde yansıtmıştır. İsevi geleneğin ilkçağ toplumsal sorunlarının en çok yo-ğunlaştığı ve başkaldırı geleneğinin köklü olduğu alanda oluşması, Zerdüştî gelenek kadar olmasa da, yine de insanlık tarihinde çağ atlatma potansiyelinde olmuştur. Hıristiyanlık tüm kabile kültürlerinde yaşanan sorunlara kendisini bir cevap olarak sunmuştur. İlk defa kapsamlıca ve bir daha silinmemecesine kabile toplumlarını aşan dinsel cemaat toplumları oluşmuştur. Her kabile ve etnisiteden insanlar yeni dinin kutsanmış üyeleri sayılmaktadır. Toplumsallık açısından bu önemli bir aşamadır. Halk topluluklarının kendilerini tarih sah-nesinde daha gür ve açık seçik biçimde yansıtmaları söz konusudur. Ermeni-ler, Süryaniler, Grekler ve Latinler kendilerini daha çok Hıristiyanlıkla sahne-lemişlerdir.

Muhammedilik aynı geleneğin sorunlarını çözemediği ve içi çoktan boşal-mış ilkçağ despotizminin temsilcileri tarafından dört bir yandan sürekli sıkıştı-rılan Arap kabilelerinin tarihsel yanıtıdır. Hz. Muhammed’in bir yandan Ha-beş, Sasani ve Bizans imparatorlarına karşı çıkışı seslendirirken, diğer yandan hak dinleri olarak kabul ettiği Museviliğin ve Hıristiyanlığın miadını doldur-muş olduklarını ilan etmesi bu gerçeği yansıtmaktadır. Arap kabile toplulukla-rının hem içte hem de dışta had safhaya ulaşmış sorunlarına ne Yahudilik ne de Hıristiyanlık bir yanıt oluşturabilmiştir. Bu dönemin Yahudiliği ve Hıristi-yanlığı devrimci özünü çoktan yitirmiş, tutucu kabile ve kavim milliyetçiliğine dönüşmüştür. Geleneksel tanrı-kral despotizminin son temsilcileri olan Habeş, Bizans ve Sasani Krallıklarının gerek kendi içlerinde gerekse aralarında yaşa-dıkları sorunlar ve çatışmalar hem kendilerini zayıf düşürüyor hem de gerek-siz kılıyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in çöl kabilelerinin diri özgürlük tutkularıyla fetih arzusu taşıyan üst tabakanın cennet diyarları ele geçirme tutkularını yeni bir dinsel gelenekle karşılaması anlaşılırdır.

İslâm geleneği hem çıkış dönemindeki Arap kabile gerçeğini hem de uy-garlık gerçeğini hesaplayarak kendisini inşa etme özelliklerine sahiptir. İdeolo-jik ve politik olarak iki kültürel seçeneği, yani yoksul kabile kültür seçeneğiyle üst tabakaların kent, sınıf ve devlet seçeneğini sentezleme ustalığını göster-miştir. Dönemin geçiş yolları üzerindeki Mekke kenti iki kültürün en çok karşılaştığı ve sentezleştiği bir yer olma üstünlüğünü ve avantajını yaşamakta-dır. Hz. Muhammed’in tarihsel önemi bu sentezi başarıyla yapması ve buna damgasını vurmasıdır. İslâm Devriminin sosyal açıdan en önemli sonucu, katı kabileci toplumdan farklı bir ümmet toplumuna geçiş sağlamasıdır. Arabistan gibi izole olmuş bir alanda binlerce yıllık kabile gelenekli toplumdan ümmet toplumuna geçiş yapmak büyük bir sosyal devrimdir. Yeni sosyalite daha başından itibaren kendi içinde bir ikilemi barındırıyordu. Kabile aristokrasi-sinden devralınan üst tabakanın devletli bir sınıfa dönüşme eğilimiyle yoksul tabakanın eşitlikçi ve demokratik eğilimi sürekli çatışma halinde yaşıyordu. Toplumsal sorun daha da genelleşmiş olarak yeniden biçimleniyordu. Daha Hz. Muhammed hayattayken başlayan bu yeni sorunsallık ve çatışmalar etkisi-ni günümüze kadar sürdürecektir.

Ortaçağın bu en büyük sosyal devrimi Kürt orijinli topluluklarda da he-men etkisini göstermiştir. Gerek Arap aristokrasisinin fetihçi eğilimi gerekse Kürt üst tabakasının iktidar-devlet arayışları, ilişkili ve çatışmalı geçen uzun bir süre kapsamında Kürtlerde de ümmet toplumunu geliştirdi. Yeni ümmet toplumu da genelde yaşandığı gibi sorunluydu. Kentli, sınıflı ve devletçi eği-limle eşitlikçi demokratik eğilim kendini mezhep ve tarikat farklılaşması biçi-minde yansıttı. İslâmîk iktidar hegemonyasını temsil edenler ümmet toplumu-na damgalarını vurdukça, alttan tasavvufi tarikatlar, eski geleneklerini varlık gerekçesi olarak kullanan Alevi ve Zerdeştî Kürtler kendilerine özgü direnişçi cemaatlerini geliştirmekte ısrarlı davrandılar. Kürt toplumu diyebileceğim bir olgu oluşmakla birlikte, oldukça parçalı, birbirine yabancılaşmış sınıf ve kat-manlara bölünmüş olarak varlığını sürdürdü. Toplumsal sorunlar kendisini daha çok farklı tarikatlar biçiminde yansıtıyordu. Kent ile kır arasındaki çeliş-kiler sınıfsal bölünmelerle iç içe gelişiyordu. Ortaçağda her şey ilkçağdakinden daha çok bölünmüş ve sorunsallaşmıştı. Kabile ve aşiretlerin yerleşiklik-göçebelik sorunlarına kent-köy çelişkisine dayalı ve kentteki sınıfsal bölünme-den kaynaklı sorunlar eklenmişti. Kabilelerin üst tabakaları devlet biçiminde yoğunlaşırken, daha da küçülmüş yoksul kabile parçaları yeni yoksul kabilelere dönüşüyordu. Köye dayalı yaşam kültürü kente dayalı yaşam kültürü karşısın-da geriliyordu. Kent toplumunda sosyal çelişki ve çatışkılar artıyordu. Sonuçta tüm bu çelişkilerin çözümü daha da güçlendirilmiş devlet aygıtında aranıyor-du. Devlet ise, daha fazla parazit hanedanlar ve artan sorunlar anlamına geli-yordu. Ortaçağ toplumu bu tür toplumsal sorunlar döngüsüne mahkûm ol-muştu.

Ortaçağda Kürt toplumu Arap, Fars ve Türk iktidar elitlerinden farklı ola-rak kendi güçlü iktidar elidini oluşturmamıştı. Temel sorunlarına ne birleşik merkezileşmiş krallıkla çözüm bulabiliyor, ne de eskinin durgun ve içe kapalı geleneksel kabile toplumu halinde yaşayabiliyordu. Bu çelişkiden doğan sorun-lara daha çok mezhepçi ve tarikatçı cemaat toplumlarıyla yanıt bulunmaya çalışılıyordu. Zerdüştilik giderek parçalanıp zayıflıyordu. Alevilik ancak dağlık alanda fethi zor bölgelerde varlığını koruyordu. Kent ve ova halkı üzerinde hâkim olan iktidar İslâmcılığı oldukça istismarcıydı. Sultanların temsilcileriyle yerel beylikler toplumu içinden çıkılması zor sorunlara boğmuşlardı. Bu du-rumda sorunların çözümü değil, ancak sorunlardan kaçma söz konusu olabi-lirdi. Dolayısıyla çözüm diye sığınılan ümmetçilik ve tarikatçılık hızla kendi gerçeğinden kaçış ve yabancılaşma araçlarına dönüşüyordu. Ortaçağ diyalekti-ği kabaca böylesi bir işleyişle kendini yansıtıyordu diyebiliriz.
 

Kürt toplumunda asıl sorunlar kapitalist modernite bağlamında kökleşti, boyutlandı. Sistem olarak modernitenin kendisi bütün alanları ve yönleriyle toplumu kafeslemeye çalışır. Kafeslemek, toplumu tümüyle sorunsallaştırmak-tır. Azami kâr kanununu işletebilmek için toplumun üstünde kapsamlı bir baskı ve sömürü sistemi kurmak kaçınılmazdır. Ancak bu baskı ve sömürü sistemi derinlik ve genişlik açısından ilk ve ortaçağlardakinden farklıdır. İlk-çağlarda bir krallık hanedanlığını beslemek için gerekli artık-değerle kapitalist çağda sanayi tekellerinin binlercesi için gerekli artık-değer arasında sadece fark değil, kocaman bir uçurum vardır. Kapitalizmin egemen bir sistem haline gelmemesi için tarih boyunca ideolojik, siyasi ve ekonomik açıdan alınan tüm tedbirler, bu tür bir sömürü tarzının karşılanamayacağından duyulan ürkün-tüdendi. Toplum o dönemde egemen bir sistem olarak kapitalizmi karşılaya-mazdı. Kapitalizm karşısında toplumun ayakta kalması mümkün değildir. Bundaki temel etken, kapitalist sömürü tarzının toplumsal doğada ve çevrede sürdürülebilir bir karşılığının olmayışıdır.

Kapitalizmin egemen bir sistem olarak kendini gerçekleştirmek için elinde-ki en büyük silah, devlet iktidarını ulus-devlet iktidarına dönüştürmesidir. Ulus-devletin kendisi, iktidarın toplumun kılcal damarlarına kadar yayılmasıyla mümkündür. Kılcal damarlarına kadar iktidarın yayıldığı bir toplum ise sadece iliklerine kadar sorunlara boğulmakla kalmaz, paramparça edilerek dağılmaya mahkûm hale getirilir. Ulus-devlette toplum tümüyle kafeslenmiştir. Ülke sınırı, ulusal ordu, merkezî sivil bürokrasi, merkezî ve mahalli idare, ulusal pazar, tekelci ekonomik hâkimiyet, ulusal para, pasaport, vatandaşlık kimliği, milli ibadethane, ilkokul, tek dil, bayrak işaretleri, bütün bunların hepsi bü-tünleşik olarak toplum üzerinde kapitalizmin azami kâr kuralını işletmek gibi asli bir sonucu doğururlar. Modernite sosyologlarınca geleneksel toplumun aşılması ve modern homojen toplumun oluşumu diye tanımlanıp ilerlemenin temel göstergesi olarak sunulan bu süreç, özünde derinliğine demirden kafese alınıp kilitlenmiş toplumu ifade eder. Kafesteki toplum ancak kapitalizmin kurallarına göre tamamen evcilleştirildiğinde serbest bırakılır. Liberalizm deni-len bu serbestlik çağdaş kölelikten başka bir anlam ifade etmez. Kapitalizm çağının toplumunda özgürlükte ısrarın karşılığı faşizmdir. Faşizm ise en kanlı, azami sömürülü sistemin adıdır. Burada toplumun varlığından değil, yoklu-ğundan bahsetmek daha gerçekçidir.

Çağımız sosyolojisi bilinçli olarak kapitalist köleliği çözümlememekte, libe-ral ideoloji gereği sınıfsal kölelik gerçekliğini meşrulaştırmayı esas görev bel-lemektedir. Dolayısıyla bilimsel değil, gerici mitik özelliklere sahiptir. Kapita-lizmin en gerici, baskıcı dönemi olan finans kapital çağındaki ‘para’ hüküm-ranlığı hiçbir tarihsel tanrının erişemeyeceği gücü, belki de hükümranların en güçlü tanrısını ifade etmektedir. Bu tanrı olmaksızın ne kapitalizm, ne ulus-devlet, ne de endüstriyalizm mümkündür. Para tanrısı karşısında toplumu ayakta tutmak büyük insani anlam ve kolektif toplumsal yaşam gücü ister. Böylesi bir güce sahip toplumdan pek eser kalmamıştır. Bu ideayla ortaya çıkan sosyalist toplum deneyimleri sınırlı başarı gücü göstermişler, çoğunlukla da yenilmekten kurtulamamışlardır.

Fakat kapitalist modernite karşısında ne denli mahkûm yaşansa da, yine toplumsallıkta ısrar etmekten ve toplumu savunmaktan başka çare yoktur. Sorunlar ne denli kanserleşmiş, krizli ve kaotik boyutlara tırmanmış olursa olsun, toplumsal varlığı savunmak ve özgür kılmaya çalışmak, insanca yaşamın vazgeçilmez koşuludur. Alternatif yaşam ya azami kârın geçerli kıldığı tüm insani değerlerden soyutlanmış ucube yaşam ya da mezarda çürümeye terk edilmiş yaşamdır.

Kapitalist modernitenin toplumsal gerçekliğe dayattığı köleleştirici sistemi en çıplak haliyle Kürt toplumsal gerçekliğinin içine düşürüldüğü halde göz-lemleyebiliriz. Kürt toplumsal gerçekliği, toplumsal sorunlu olmanın çok öte-sinde, uzun süreye ve tüm dokularına yayılmış bir soykırımla tüketilmektedir. Kürt toplumu sorunlu herhangi bir toplum değildir, yaşananlar sorunlu olma-yı da aşan bir durumu ifade etmektedir. İçine düşürüldüğü ibret verici ve dehşet yüklü durumun ifade ettiklerini kavramak açısından sadece diline bakmak yeterlidir. Tarihin en otantik dili zincire vurulmuştur. Anaokuluna bile büyük alanlar itibariyle sahip değildir. Daha da vahimi Kürt dilini sahip-lenmek, o uğurda çabalamak hâkim sistem içinde işsiz ve aç kalmayı göze almakla mümkündür. Kürtlüğün kendisi beş para etmez bir nesneye dönüştü-rülmüştür. Dahası, bu nesneye kim daha çok tekme vurursa, sistem ona sahip çıkmakta ve onun yaşam şansı olduğuna hükmetmektedir. ‚Kendi öz toplum-sal gerçekliğini ne denli inkâr eder ve hor görürsen, hâkim ulus sistemi içinde o denli ikbal kazanman, iş bulman ve yükselme şansına sahip olman imkân dahiline girer.‛ Bu durum sistemiktir ve Kürt toplumsal değerlerinin tüm yüzeyleri için geçerlidir. Nerede sivrilmiş bir Kürt varsa, parası çok ve işinden eminse, o Kürt mutlaka kendi toplumuna karşı ya bir hile içindedir ya da bilinçli bir inkâr, bir yabancılaşma çabasındadır. Her ne kadar son dönemde bazı Kürt figürler ulusal etiketli olarak lanse ediliyorsa da, tüm bunların kapi-talist hegemonyanın küresel çıkarlarıyla yakından bağlantılı olduğunu çok iyi bilmek gerekir.

Arap, Türk ve Fars fatihleri başta olmak üzere egemen güçlerin tüm ka-vimsel fetihçiliğine, sömürgeciliğine ve asimilasyonculuğuna rağmen, ortaçağ-da Kürt orijinlerin toplumsallaşması gelişme halindeydi. Hem kabilesel hem de cemaatsel toplum kendisini kavim toplumu doğrultusunda geliştiriyordu. Ortaya çıkan sorunlar tüm toplumlar için geçerli olan hiyerarşik iktidar ve devlet kaynaklı sorunlardı. Denilebilir ki, Kürt toplumu ortaçağı kat ederken, çağın birçok toplumunun ilerisindeydi. Yaşadığı sorunlara da benzer ölçülerde yanıtlar geliştirebiliyor, hatta sorunların çözümünde birçok topluma öncülük de edebiliyordu. Fatihlerin tüm saldırganlıklarına, tecavüz, istila, işgal ve sö-mürgeciliklerine rağmen, toplumun öz savunması ve kendini özgür yaşatma mücadelesi aralıksız sürdürülüyordu. Böylelikle ciddi bir varlık sorunu ve benzerlerinden epeyce farklılaşmış bir kölelik söz konusu değildi.
 

Kapitalizm çağında bu durum köklü olarak değişmiştir. Kendini azami kâr kuralına göre örgütleyemediği, ulus-devlet olarak kurumlaştıramadığı ve en-düstriyalizmi seferber edemediği için, Kürt halkı kendini tüm bu unsurları gerçekleştirmiş olan hâkim ulus-devletlerin ve onların tepesindeki kapitalist tekeller ve sistem hegemonlarının çok yönlü saldırı, işgal, sömürgeleştirme, asimilasyon ve soykırım hareketleriyle karşı karşıya buldu. Bu durum ne kapi-talist sistemin hegemonik tırmanışa geçtiği 16. yüzyılda yaşanan Amerika kıtasının fethedilmesiyle, ne 19. yüzyıldaki Afrika işgaliyle, ne de 18. yüzyılda Asya’nın sömürgeleştirilmesiyle kıyaslanabilir. Kürtlerin toplumsal yaşamına damgasını vuran hâkim gerçeklik daha farklıydı. Kürtlere hükmeden rejim öncelikle kendini Kürt diye bir varlığı tanımamak, varsa da onu yok etmek ya da içinde eritmek amacıyla örgütlemiş, iç ve dış dayanakları özenle oluşturu-lup kurumlaştırılmış, sürekli komplocu taktikler ve stratejilerle yönetilen yok edici bir rejimdir. 19. yüzyıldan itibaren gittikçe ağırlaşan sorunsallıklar yuma-ğı ve ardı sıra gelişen katliamlar, yeniden fetihler ve ulus-devletin katı kıskacı altında kapitalist talana açılma söz konusudur. Böylesi bir sistemin soykırımla sonuçlanmaması mümkün değildi. Yaşananlar da zaten o yönlüydü.

Kapitalist modernitede genelde olduğu gibi Kürt sorunu da kendini ‘ulusal’ boyutta ortaya koymaya çalıştı. Kürt sorunu deyince akla hemen ulusal sorun olarak gelmesi, kapsamlı bir araştırmadan ziyade konjonktür gereği olmuştur. Gerçek mahiyeti tarihsel-toplumsal bütünlük içinde serimlenmekten uzak bir değerlendirmeydi bu. Âdeta dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yaklaşıma dayanıyordu. Gerçekçi tanımlamalardan ve teorik çerçeveden uzak yaklaşımlar söz konusuydu. Fakat gerçek olan şuydu ki, sorunlu olan sadece Kürt gerçek-liği değildi; Kürtlükle ilgili olan her şey ve herkes sorunlu gibiydi. Kendini sorunlu hissetmeyen, düşünmeyen kimse yoktu. Esasında sorun olan, yaşanı-lan gerçekliğin mahiyetine ilişkindi; Kürt toplumsal doğasının ne’liğine ve nasıl’lığına dair farklı yaklaşımlardı. Tabii ki her şey ve herkes sorunlu sayılın-ca sorunun özü de gözden kayboluyor, araştırma ve incelemelerin değeri kalmıyordu.

Şahsen kendi sorumluluğumda bu kısırdöngüyü kırmayı hep temel mesele saydım. Fazlasıyla demagojisi yapılan ama görünenden daha ağırını yaşayan Kürt olgusuna netlik kazandırmak ve özgün yönlerini açıklamak sorunun özünü teşkil ediyordu. Başlangıçta ulusal sorunun evrenselliğinden kalkarak geliştirmeye çalıştığım yaklaşımlar kısa süre içinde yine benzer bir evrensellik olan ‘Sömürge Kürdistan’ belirlemesiyle sonuçlanmıştı. Dolayısıyla sömürge Kürdistan sorunu için düşünülecek kurtuluş reçetesi, dönemin gözde teorisi olan ‘ulusal kurtuluş’ teorisi ve yine gözde pratiği olan ‘ulusal kurtuluş sava-şı’ydı. Şüphesiz bu kavram, teori ve uygulamalarla gerçekliğin bağrındaki sorunların çoğu yakalanmıştı. Ama her genellemede olduğu gibi, bu genelle-menin de eksik ve yanlış yönleri giderek açığa çıkacaktı. Özellikle sorunun muhatapları arasındaki diyalog ihtimali, gerçekliğe daha somut yaklaşıma zorluyordu. Dünya genelinde kapitalist modernitenin aşınmaya başladığı 1990’lı yıllardan itibaren gelişen postmodernite etkileri de bu zorlayıcılıkta rol oynuyordu. Reel sosyalizmin çözülüşü aslında liberal ideolojik hegemonyanın çözülüşü gibi bir anlamı da beraberinde taşıyordu. Yenilen, çözülen sosyalizm değil, onun saptırılmış ve saplantılı liberal sol mezhepleriydi. Gerçeğe daha somut yaklaşım, bu liberal solun çözülüşüyle yakından bağlantılıydı. Sonuçta Marksist gerçeklik algısının bağrındaki dogmatik-pozitivist yönler kendini ele verdikçe, toplumsal gerçekliğin daha tarihsel, felsefi, sanatsal ve bilimsel pers-pektifle ele alınışı imkân dahiline giriyordu. Özellikle kapitalizmi modernite bağlamında üç temel sacayağına dayalı olarak azami kâr eğilimi, ulus-devlet ve endüstriyalizm temelinde daha bütünlüklü incelemek, araştırmak ve yorum-lamak sosyal bilimde çığır açıcı bir nitelik taşıyordu. Bu temelde yaşanan şey sosyal bilimde devrimdi. Kendini en çok sosyal bilim, bilimsel sosyalizm olarak serimlemek isteyen Marksizm’in ve onun pratikleşmesi olan reel sosyalizmin bile aslında dogmatik, pozitivist metafizik zihniyetten kendini ayrıştıramadığı ortaya çıkıyordu.

Kürt gerçekliğine ve bağrındaki sorunlu yapılara bu yeni sosyal bilim pa-radigması ile bakılınca, her şey daha somut ve bütünlüklü olarak yorumlana-biliyordu. Mutlakçı yaklaşımların dogmatik niteliği anlaşıldığı gibi, aşırı göreli-leştirmelerin de aynı dogmatik sonuçlara götürme tehlikesi taşıdığı fark edile-biliyordu. Sonuçta çok karmaşık, parçalanmış ve hızla tüketilmekte olan Kürt olgusal gerçekliğine ve onun çok kapsamlı, bütünlüklü ve yapısal olduğu kadar tarihsel kökleri de olan sorunlarına hakikate daha yakın yaklaşımlar geliştir-mek imkân dahiline giriyordu. Daha somut çözümlemeler, sorunlara pratik uygulama değeri yüksek olan daha somut çözümleri mümkün kılıyordu.

Kapitalist modernite unsurlarını normlaştırma ve meşrulaştırma fonksiyo-nuyla yükümlü kılınan modern sosyal bilimler ve sosyoloji, iddiaların aksine, tarihsel toplum gerçekliğini ele alışta ortaçağın ak-kara, iyi-kötü misali ikilem-lerini yeniden üretmenin ötesine geçememişti. Sadece ulus-devlet olgusu bile tarihsel toplum gerçeğini büyük oranda dümdüz etmeye yeterliydi. Hatta denilebilir ki, üretken düşünce ve duygulara potansiyel teşkil etmeyen en sığ bir metafiziğe dayalıydı. Ulus-devlet potansiyel olarak en son aşamada faşizmi üretmekten başka bir sonuç doğuramazdı. Azami kâr düzeneklerinin toplumu ve çevresini tüketmekten öteye bir rolü yoktu. Endüstriyalizme dayanabilecek ne biyolojik ne de toplumsal bir yaşam söz konusu olabilirdi. Modernite kendi bilimlerinin alabildiğince normlaştırdığı ve meşrulaştırdığı bu unsurlardan başka bir şey değildi.

Kürt sorununa derinliğine yaklaşıldığında, sorun ve çözüm diye ortaya ko-nulan değerlendirmelerin kendilerinin sorunlu olduğu görülüyordu. Kürt so-rununun temelinde yatan, kapitalist modernite unsurlarının kendileriydi. Do-layısıyla bu unsurlara dayanarak çözümleme yapmak ve pratik çözüm geliş-tirmek kendini yanıltmaktan öteye bir işleve sahip olamazdı. Evrensel olarak yaşanan bu yönlü sorun-çözüm diyalektiği, sonuçta derinleşen küresel finans kapitalin kriziyle çözümsüzlüğünü kanıtlıyordu. Ortadoğu’da üretilen moder-nite kaynaklı ulus-devletlerin doğurduğu sorunlar, günümüze doğru tam bir kaotik bölge ve krizli toplumlarla sonuçlanmıştı. Milliyetçilik ve devletçilik ideolojileri ve bunların kurumlaştırılma çabaları Afganistan’dan Lübnan’a, Çeçenistan’dan Yemen’e kadar birçok ülkede ortalığı kan gölüne çevirmişti. Her iki hattın göbeğinde yer alan Sünni Irak ulus-devleti, kendi somutunda geleneksel uygarlıkla kapitalist uygarlığın âdeta iflasını sergileyen trajik bir belgesel film gibi oynanan somut, çok kanlı ve acılı bir gerçeği yansıtıyordu.

Kürt gerçeği kapsamında çözümlemeye çalıştığım tüm unsurlar, modernite koşullarında uluslaşma değil, ulus olmaktan çıkma sürecine girdiler. Dolayısıy-la Kürt ulusal sorunundan ziyade, ulus olmama sorunu daha ağır basmaktadır. Anavatan ulusal vatan haline getirilemiyor, tersine hâkim ulus-devletlerin vatanı olarak gösteriliyordu. Yani ulus olmanın temel mekânı anayurt olmak-tan çıkarılıyor, başka ulusların vatan aidiyeti kapsamında değerlendiriliyordu. Bizatihi ulusal varlığın kendisi Kürtleşmeden, Kürt ulusu oluşmadan hâkim ulusların içinde eritilmeye çalışılıyordu. Arap, Türk ve Fars hâkim ulus-devlet kültürleri tarafından nesneleştiriliyor, sömürgeleştiriliyor ve asimilasyonla eritiliyordu. Bunun için modernite unsurlarının tüm güçleri seferber ediliyor-du. Bu noktada sorun ulus olmaktan çıkmaya varacak kadar ağırlaşıyordu. Modernitede ulusal sorunun çözüm gücü olarak ortaya çıkan sosyal tabaka ve sınıflar Kürt sorununa yaklaşımda tam bir paradoks halindeydi. Geleneksel üst tabaka burjuvalaştıkça, devlet rantından pay alma karşılığında işbirlikçilikten de öteye, Kürt inkârcılığı ve her tür imhanın aracına dönüşüyordu. Küçük burjuva katmanlaşmalar güçsüzlüklerinden ve devlet rantına ihtiyaç duydukla-rından, sorunun demagojik unsurlarından öteye rol oynamıyorlardı. Böylelikle her iki modern güç sorun çözümleyici unsur olmaktan çıkıyordu. Geriye kalan çoğu işsiz, yarı proleter ve diğer emekçi kesimler objektif olarak Kürt sorunu-nun temel çözümleyici güçleri oluyordu. Bu anlamda Kürt sorunu esas olarak burjuva bir sorun değil, emekçi toplumun sorunu haline geliyordu.

Ulus olabilmek için gerekli siyasal irade en basit uç vermelerde bile aman-sızca eziliyordu. Bunlar ‘devletin birlik ve bütünlüğü’ saptırması altında yürü-tülüyor; bir toplum için olmazsa olmaz koşul olan siyasal demokratik kültüre hemen ‘bölücülük’ ve ‘ayrılıkçılık’ damgası vurularak, soykırımlara varan uygu-lamalar örtbas ediliyordu. Bir toplum için onsuz yaşanmayacak olan maddi ihtiyaçların sağlandığı ekonomik alan tümüyle denetime alınarak, ekonomi ulus olmaktan çıkarmanın aracı olarak kullanılıyordu. Ekonominin kendisi ulus olamamanın en önemli aracına dönüştürülüyordu. Kürt kimliğine ilişkin hiçbir hukuki belge ve statüye imkân tanınmıyordu. Kürt kimliği ulus haline dönüş-mede yasadışı ve hukuksuz kılınarak bu açıdan da yok sayılıyor; hukukla hiç-bir ilişkisi olmayan, tanımsız ve adsız bir kimliğe mahkûm ediliyordu. Kırk milyonu aşkın nüfusa sahip bir toplumsal varlık ulusal ve uluslararası hukukta yok hükmünde sayılıyordu. Eğitim modernitenin en önemli uluslaştırma aracı iken, Kürtler kendi tarihsel ve toplumsal kimlikleri bağlamında daha anaokulu aşamasında hâkim ulusların inkârcı eğitim sistemlerinde kimliklerinden kopa-rılıyordu. Eğitim denilen toplumsallaştırma aracı, Kürt kimliği açısından öz kimliğinden ve toplumsallığından vazgeçirilme aracına dönüştürülüyordu. Anadilde eğitim çoğu parçada yasaklandığı gibi, egemen ulus dilleri anadil yerine ikame ediliyor; anadilin kullanımı toplumsallaşmanın bir aracı olarak işlev görmek yerine, toplumsallıktan kaçmanın gerekçesine dönüştürülüyordu. Kürtlük kültürel zihniyet olarak kendi şuuruna varmayı çağrıştırmak yerine, hâkim ulusal kültürlere teslim olmanın göstergesi haline getiriliyordu.

Örneğin Afrika halklarıyla karşılaştırıldığında, Kürt halkının Afrika halkla-rının uluslaşma düzeyinin çok gerisinde bırakıldığı açıkça gözlemlenebilir. Bunun şüphesiz kapitalist moderniteyi uygulayan ulus-devletlerin farklı olma-larıyla bağı vardır. Kürtler modernite unsurlarını kendi öz iradeleriyle uygu-lamıyorlar. Uygulayanlar hâkim ulus-devletler oluyor. Böyle olunca da egemen-likleri kapsamında Kürt gerçekliğinin ulus olma hakkını tanımayan bu devlet-ler, Kürtler açısından dört dörtlük özel faşist bir rejim ihdas ederek, inkâr ve imha çarklarını sürekli işletiyorlar. Ortaya çıkan sonuç, Kürtlerin ulus olmak-tan çıkma ve uluslaşamama sorunu oluyor.

Kürt sorunu kendini çok farklı boyutlarda, mekân ve zaman koşullarında farklı nitelikleriyle yansıtıyor. Kürtler tüm bu boyutları mekân ve zaman ko-şullarına bağlayan ana nitelikler kadar, kendilerini farklı ve tekil kılan özellik-ler de yaşıyorlar. Bunları daha da somutlaştırmaya çalışalım.

a- Türk ulus-devletinin hâkimiyetindeki Kürdistan ve Kürt gerçekliğinin varoluş tarzı ve gelişimi baştan itibaren katı bir inkârcı ve imhacı rejimle karşı karşıya bulunuyor. Haliyle bu durum gerçekliğin baştan itibaren ağır sorunlar-la malûl olmasına, sakat kalmasına yol açıyor. Süreç içinde öz kimlik unsurla-rını yitirmekle karşılaşıyor. Türk ulus-devlet sistemi uluslaşmadan önce ulus-laşmamayı, daha doğrusu ulus olmaktan vazgeçmeyi, kendini ret ve inkârı dayatıyor. Bu durum sorunsallıktan öteye bir gerçekliği, nereden bakılırsa bakılsın, adı konulmamış bir soykırım rejimini tanımlıyor. Farklı olarak, gizli ve örtülü biçimde yürütülen bir soykırım rejimi söz konusudur. Ermeniler ve Helenlerden farklı olarak, bu halklar açık uygulamalarla tasfiye edilirken, Kürt-ler hileli, bol hainli, işbirlikçili, zorluklu, işsizlikli, açlıklı ve işkenceli yöntem-lerle gizlilik içinde ve örtülü temelde yürütülen bir tasfiyeyi yaşıyorlar. Yaşa-nan bir ulus olma sorunu değil, yok etmenin yol ve yöntemlerini etkisiz kılma sorunudur. Bu süreci durdurmanın adı da doğal olarak Kürtlerin var olma ve özgürleşme hareketi olmak zorundadır. Başka herhangi bir yöntem, özellikle sahtekâr liberal burjuvalarla milliyetçi ve solcu geçinen ukala küçük burjuvala-rın yöntemleri inkâr ve imha sürecini durdurma, bunun kavram ve uygulama-larını geliştirme gücünde olamaz. Bu tip rejimlere karşı varlık sorunu vardır. Onun da çözümü var olma savaşı ve doğası gereği özgür yaşam gücüdür.

b- İran ulus-devletinin hâkimiyetindeki Kürdistan ve Kürt gerçekliğinin va-roluş hali Türk ulus-devlet modelinden pek farklı değildir. Farklılık modernite-lerinin farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Yaşadıkları farklı tarihsel ve toplumsal gerçeklikler uygulama modellerinde de biçimsel farklılıklara yol açmaktadır. Her ikisinin dayandığı iktidar mirası Kürtleri ortaçağdan beri 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla resmen parçalayarak güçsüz bırakmakta, moderni-teyle birlikte Kürt başkaldırıları karşısında ortak hareket etmeye götürmekte, böylelikle ortak bir imha ve inkâr rejimine yol açmaktadır. İkisi arasındaki sınır temelde Kürt sorununu kendi lehlerine çözme, bunun için birlikte hare-ket etme esasına dayanmaktadır. Günümüzde Türk ve İran ulus-devletleri arasında oluşturulan anti-Kürt ittifak bu tarihsel gerçeği doğrulamaktadır.

c- Irak ulus-devleti hâkimiyetindeki Kürdistan ve Kürt gerçekliği biraz da-ha farklı bir rota izlemiştir. Bunda İngiliz hegemonyacılığı belirleyici olmuştur. Arap ulus-devletinin geç ve zayıf oluşumu Kürtlere ulusal varlıklarını biraz geliştirme fırsatı vermiştir. Rejim sertleştikçe Kürt direnişi de sertleşmiştir. Bu karşılıklı sertleşme durumu sürdükçe, Kürtler açısından yok olmaktan çok var olma yanı ağır basan bir süreç gelişmiştir. Son dönemdeki ABD hegemonyası-nın tesisiyle Kürtler federe nitelikte de olsa bir ulus-devletçik kurma şansını elde etmişlerdir. Fakat bu şans komşu ulus-devletler, hatta merkezî Irak ulus-devleti nazarında hep tehdit olarak algılanmakta ve ilk fırsatta tasfiyesi amaç-lanmaktadır. Her iki durumda uluslaşmaya da, ulus olmaktan çıkmaya da açık kapı bırakan Irak Kürtlerinin varlık ve özgür yaşama sorunları devam etmek-tedir.

d- Suriye ulus-devletinin hâkimiyetindeki Kürtlerin yaşadığı sorunlar, sis-temin içinde eritilmekten çok dışlanmalarından kaynaklanmaktadır. Kürtlerin bir kısmı yok hükmündedir. Sınırda geliştirilen Arap Kemeri uzun vadede Kürtlerin eritilmesini amaçlamaktadır. İngiliz ve Fransız hegemonyasınca Bi-rinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar Kürtler açısından ikinci önemli parçalanmaydı. Amaçlanan, Türk hegemonyasıyla birlikte ortak çıkarlar teme-linde Kürtlerin tasfiye edilmesiydi. Kürtler açısından bu parçalanma kapitalist modernitenin en yıkıcı adımıydı. Kürtlerin uluslaşmasını engellediği gibi, ulus olmaktan çıkışını kolaylaştırıyordu. Özellikle İngiliz hegemonyacılığı Ortado-ğu’yu yönetmede Kürtlerin sürekli sorunsal konumda tutulmalarını çıkarları açısından en uygun yöntem olarak değerlendiriyordu. Sorunsallık bizzat inşa edilerek, sistemin kalıcılığı için temel payandalardan biri halinde tutuluyordu.

Sonuç olarak, Kürt sorunu Kürtlerin anavatanlarının parçalanması ve inkârı, toplumsal gerçekliklerinin derinden bölünerek kendilik olmaktan çıka-rılmaları, siyasi iradelerine ket vurulması, devletlerin inkârcı ve imhacı yön-temleri karşısında boyun eğmeye zorlanmaları, ekonomik ihtiyaçlarını gider-menin öz kimliklerinden vazgeçme aracına dönüştürülmesi, kendi öz kimlikle-rine dayalı bir kültürel ve ideolojik varlık haline gelmelerine fırsat ve yasal statü tanınmaması, çağdaş eğitim araçları ve uygulamalarından mahrum bıra-kılmaları, tüm bu alanların bütünleşik uygulamalarıyla öz varlıkları ve kimlik-lerinin yok sayılması ve özgür yaşamama sorununa dönüşüyordu. Diğer bir deyişle Kürt sorunu bir ulusal sorun değil, ulus olmaktan çıkma sorunu haline geliyordu.

Parçalanmaların sürekliliği ve giderek her parça üstünde inkârcı ve imhacı rejimlerin güçlenmesiyle sorun uluslaşma sorunu olmaktan çıkıyor, varlığını sürdürme sorununa indirgeniyordu. Varlığını tümden ortadan kaldırma anla-mında fiziksel imha temel yöntem olmasa bile, kültürel boyutlu soykırım sürekli yaşanan gerçeklik oluyordu. Ermeni ve Yahudi soykırımlarında yaşan-dığı gibi fiziksel imhanın hemen gerçekleşmemesi süreci daha da sancılı kılıyordu. Açık ki, tüm bu etmenler göz önünde tutulduğunda, Kürt sorunundan çok Kürt kördüğümünden bahsetmek daha gerçekçidir. Nasıl ki İskender’in Gordion kördüğümünü kılıçla da olsa çözmesi tüm Asya’nın fethini mümkün kıldıysa, Kürt kördüğümünün çözümü de başta Ortadoğu’da olmak üzere tüm toplumların demokratik fethini ve özgür yaşama şansını mümkün kılacaktır.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): KAPITALIZM  CAGINDA  KURT  SORUNU  VE  KURT  HAREKETI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.