08 MART 2014 BASIN BÜLTENLERİ
Basın Bültenleri / 08 Mart 2014 Cumartesi Saat 09:35
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Serêkaniyê'de 2 IŞİD üyesi öldürüldü - ANF


ANF

Serêkaniyê'de 2 IŞİD üyesi öldürüldü

Serêkaniyê’nin 20 km. batısında bulunan Xirbet El-Benat köyüne saldıran IŞİD çeteleri YPG direnişi karşısında arkalarında ölülerini bırakarak geri çekildi.

YPG genel sözcüsü Redur Xelil basına yaptığı açıklamada, dün gece saat 22.00 civarlarında IŞİD ve ona bağlı çetelerin Serêkaniyê’nin Xirbet El-Benat köyüne saldırdığı ve YPG’nin karşılık verdiğini açıkladı. Sabaha kadar süren çatışmalarda çok sayıda IŞİD üyesinin öldürüldüğü ve 2 ölülerini de arkalarında bırakarak kaçtıklarını bildirdi.

İNTERNET HABER

Gülen'den inanılmaz Türkeş iddiası

Cemaatten ayılmadan önce Hizmet'in önde gelen isimlerinden olan yazar Latif Erdoğan, bomba bir anısını paylaştı.

Fethullah Gülen, Latif Erdoğan'a Türkeş'in kendisi için infaz emri verdiğini söylemiş. Türkeş'in tetikçisi Gülen'in boynuna sarılmış ve ağlayarak 'ben öldüremem' demiş.

Latif Erdoğan, bu olaydan kısa bir süre sona Türkeş'in vefat ettiğini cenazesine de Gülen'in herkesten önce gittiğini söyledi.
Cemaatten ayrılmadan önce camianın sevilen abilerinden olan Latif Erdoğan, A Haber'de Mehmet Ali Önel'in sunduğu 'Deşifre' programına konuk oldu.  Erdoğan, Gülen'in bugüne kadar bilinmeyen Türkeş iddiasını canlı yayında açıkladı. İşte o sözler:

"Hocaefendi beni odasına çağırdı ayaktayız. Üzüntülü bir halde. 'Biliyor musun Alparslan Türkeş, benim öldürülmem için infaz kararı çıkarı vermiş' dedi. Çok sevdiğin bir insan. Birden şaşırdım.

Hafif benim bir milliyetçilik tarafım da olduğu için acaba bana niye söyledi. Acaba Alparslan Türkeş ile ayrı bir irtibat kurup da ona bir şey dememi mi istedi gibi şeylerle o arayışa girdiğimde o hafta vefat etti Alparslan Türkeş.

TÜRKEŞ'İN TETİKÇİSİ OLDUĞU İDDİA EDİLEN KİŞİ GÜLEN'İN BOYNUNA SARILMIŞ

Ama ben çok üzüldüm, ölüm kararı veriliyor. Hadise şu. Öldürülmesi için karar verdiği emir verdiği kişi hocaefendiye geliyor. 'Alparslan Türkeş bana bunu dedi ama ben sizi çok seviyorum. Ben sizi öldüremem dedi boynuma sarıldı' dedi.

HERKESTEN ÖNCE CENAZEYE GİTTİ

Bu tablo karşısında arayışa girdim. O hafta mı 15 gün içinde mi Alparslan Türkeş vefat etti. Baktım hocaefendi herkesten önce gitti cenazesinde namaz kıldı. Sonra olan bir hadise bu.

Ali Saydam dostumuz 'sizin düşünceleriniz Tuğrul Türkeş ile çok yakın düşünceleriniz var, ben bir gün sizi biraraya getireyim de sohbet edin tanıştırayım' dedi. Ofisinde buluştuk hatta asansörde buluştuk. Ali Saydam bir ara dedi ki' benim işlerim var' dedi kasıtlı söyledi başbaşa kalalım diye.

OĞUL TÜRKEŞ GÜLMÜŞ

Tuğrul Türkeş, 'Latif Bey dedi her ne kadar dışarıya yansıtmasalar da babam Fethulllah hocayı sevmez o da babamı sevmezdi' dedi. Sebebi ne sizce? O hadiseyi olduğu gibi aktardım. Güldü ya 'Latif Bey buna inanıyor musunuz? Rahmetli Türkeş kurmay bir albay, hiç emrettiği adam hocanın boynuna sarılıp da ağlayacak adama hiç bu emri verir mi? '

PARANOYA DA OLABİLİR

Paranoya da olabilir vehim de olabilir. Dolayısıyla bazıları bunu hiç ne Türkeş'in haberi var ne başkasının haberi var. Bir şeyi kullanmış da olabilir. Böyle bir vehim şeysini kurcalayıp onu korkutmak istemiş olabilir. Veya ikisini birbirine düşürmüş de olabilir. Olah hadise bu. Dolayısıyla bu cemaatin takiyye yapmadan MHP ile flörtü bana göre çok akıllı değil. CHP ile hiç değil zaten. Birisine düşmanlıktan dolayı kurulan dostluk. Onu da af buyurun. Açken yutulur tokken kusulur böyle şeyler."


Erdoğan'dan Başbuğ'a sürpriz telefon

Başbakan Erdoğan, Silivri'den tahliye edilen İlker Başbuğ'u telefonla aradı.
Başbakan Erdoğan, Silivri'den tahliye edilen Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u telefonla aradı.
Görüşmede Erdoğan'ın İlker Başbuğ'a geçmiş olsun dileklerini ilettiği ve tahliye kararından duyduğu memnuniyeti dile getirdiği belirtildi.

KILIÇDAROĞLU'NDAN TELEFON

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, bugün tahliye edilen Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'u arayarak geçmiş olsun dileklerini iletti.  
Kılıçdaroğlu, Başbuğ'un tahliyesinin emsal olmasını istediğini belirterek; ''Kumpasa dayalı yargılamalarla gerçekleştirilen tutuklamaların, hak kısıtlamalarının bir an önce sonlandırılmasını istiyorum. Kumpasa dayalı olarak gerçekleştirilen yargılamalar sonunda 26 aylık mahkumiyet ile hak ve özgürlüklerinizden mahrum edilmenizin, yaşamınızdan çalınan 26 aydan sonra özgürlüğünüze kavuşmanızdan mutluluk duydum ,bu tahliye kararının emsal olmasını ve adalet dağıtmayan özel yetkili mahkemelerce özgürlükleri kısıtlanan diğer tutukluların da biran önce serbest bırakılarak kendilerine, ailelerine çektirilen zulme sıkıntıya son verilmesini diliyorum'' dedi.


Erdoğan'ın sözleri ABD'yi rahatsız etti

Başbakan Erdoğan'ın sosyal medyayla ilgili açıklamaları ABD'de de yankı buldu.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’nın 30 Mart seçimlerinden sonra sosyal medya siteleri Youtube ve Facebook’un kapatılabileceğine ilişkin ifadeleri dolayısıyla kaygı duyduklarını açıkladı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki günlük basın birifinginde yaptığı konuşmada, sosyal medya sitelerinin kapanmasına ilişkin öneriler dolayısıyla kaygı duyduklarını ifade etti. Mevcut uygulamadaki internet yasasında olduğu gibi Türkiye’den ifade özgürlüğüne saygı duyulmasına yönelik taahhütlerini sürdürmesini beklediklerini ifade eden Psaki, “Özgür ve bağımsız medya açık toplum ve hesap sorulabilir sistemik bir hükümetin gereğidir.” dedi.
Psaki ABD olarak demokrasilerin, farklı görüşteki insanlar ve sınırlamalardan arınmış bir basın ile güçleneceğine inandıklarını sözlerine ekledi.

Başbuğ tahliyesindeki 26'nın sırrı!

Tahliye edilen İlker Başbuğ, 26'ıncı Genelkurmay Başkanı olarak 26 ay sonra hürriyetine kavuştuğunu söyledi.
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, tahliyesinde 26 rakamına vurgu yaptı, tarihin garip cilvesi olarak nitelendirdi. Başbuğ, 26'ıncı Genelkurmay Başkanı olarak 26 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye olduğunu söyledi.

İlker Başbuğ, Anayasa Mahkemesi'nin kararı sonrası 20. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla tahliye edildi. Başbuğ, tahliye sonrası yaptığı açıklamada 26 rakamına vurgu yaptı.

"TARİHİN GARİP CİLVESİ Mİ?"

Başbuğ basın toplantısının başında 6 Ocak 2012 günü yaptığı konuşmasını hatırlattı. 26'ıncı Genelkurmay Başkanı olarak, terör örgütü kurmakla suçlandığını söyleyen Başbuğ, 26 ay boyunca hürriyetinden yoksun bırakıldığını anlattı. Cezaevini acı, ızdırap ve çiledir diyen Başbuğ, 26'ıncı Genelkurmay Başkanı olarak 26 ay sonra tahliye edildiğini söyleyerek şöyle konuştu:

"Cezaevi, 26 ay... Bu da tarihin garip cilvesi midir? 26. Genelkurmay Başkanı 26 ay... Enteresan. Cezaevi, acı, ızdırap, çile çekmektir. Ama bütün bunlara rağmen şu an içimde hiçbir şekilde nefret ve intikam duyguları taşımıyorum. Çünkü bunu duyanlar aslında kendilerini de bir felakete sürükler. Nefreti, sevgi alt eder. Biz öyle yetiştik. İçimiz sevgi dolu."


Genelkurmay'dan şok şehit açıklaması

Genelkurmay Başkanlığı, dün şehit olan uzman çavuşun uzaktan kumandalı bir patlayıcı nedeniyle şehit olduğunu duyurdu.

Genelkurmay Başkanlığı, Beyaz Tepe Üs Bölgesinin güneydoğusunda meydana gelen olay mahallinde yapılan inceleme sonucu, Şehit Jandarma Uzman Çavuş Musa Somay'ın yola tuzaklanan iki el yapımı patlayıcının bölücü terör örgütü mensuplarınca uzaktan komutalı olarak patlatılması sonucu şehit olduğunun tespit edildiğini bildirdi.

Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer verilen açıklamada, Şırnak'ın Uludere ilçesinde, Ortasu köyünün yaklaşık 6 kilometre güneyinde, Türkiye-Irak hudut hattında, dün meydana gelen El Yapımı Patlayıcı (EYP) ile yapılan saldırı mahallinde, olay yeri incelemesi yapmak maksadıyla, beş Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç ile bir Mayın EYP Tespit ve İmha Timi ve bir Jandarma Özel Harekat Timi ile bölgeye intikal edildiği belirtildi.

Faaliyet esnasında, saat 06.45 sularında, hududun Irak tarafından, bölücü terör örgütü mensuplarınca, unsurların bulunduğu bölgeye bir havan atışı yapıldığı aktarılan açıklamada, bunun üzerine Beyaz Tepe Üs Bölgesinden, bölücü terör örgütü mensuplarının bulunduğu bölgeye havan atışı yapıldığı belirtildi.

Ayrıca Düğün Dağı Üs Bölgesine Türkiye-Irak hudut hattı üzerinde bugün saat 09.47 sularında, üs bölgesinin yaklaşık bin metre güneydoğusundan, bölücü terör örgütü mensuplarınca, kannas keskin nişancı silahı ile ateş edildiği, birlikler tarafından ateşle karşılık verildiği aktarıldı.

Açıklamada, "Müteakiben aynı bölgeden, bölücü terör örgütü mensuplarınca saat 10.05 sularında yine Düğün Dağı Üs Bölgesine biksi makineli tüfek ve kannas keskin nişancı silahı ile ateş açılmıştır. Açılan ateşe birliklerimiz tarafından yine anında karşılık verilmiş, açılan ateşlerimiz üzerine terörist atışları kesilmiştir. Teröristlerin açtığı ateşler sonucu herhangi bir zayiat olmamıştır" ifadesine yer verildi.
Diğer taraftan, dün Beyaz Tepe Üs Bölgesinin güneydoğusunda meydana gelen olay mahallinde yapılan inceleme sonucu, Şehit Jandarma Uzman Çavuş Musa Somay'ın, yola tuzaklanan iki EYP'nin bölücü terör örgütü mensuplarınca uzaktan komutalı olarak patlatılması sonucu şehit olduğunun tespit edildiği bildirildi.



RADİKAL

PKK ile ateşkes sona mı eriyor?

Şırnak'ta dün bir uzman çavuşun şehit edilmesinin ardından Genelkurmay ve PKK bir açıklama yaptı. Genelkurmay, bugün 3 sıcak temas sağlandığını duyururken, PKK "Türk ordusu ateşkes şartlarına uymuyor" açıklaması yaptı.

Radikal.com.tr - Şırnak’ın Uludere ilçesi Irak sınırı yakınlarında dün bir uzman çavuşun uzaktan kumandalı bomba ile şehit edilmesinin ardından bölgede sıcak çatışmaların devam ettiği açıklandı.

Genelkurmay Başkanlığı, bugün yaptığı açıklamada, dünkü bombalı saldırının ardından bölgeye sevk edilen askeri birliklere ve sınır hattındaki üslere 3 kez saldırı düzenlendiğini açıkladı.

PKK ise yaptığı açıklamada sınır hattında yapılan yol ve karakol çalışmalarının çatışma zeminini doğurduğunu söyleyerek dünkü çatışmada 4 uzman çavuşun öldüğünü iddia etti.

Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklaması şöyle: Şırnak/Uludere Ortasu köyü yaklaşık altı km güneyinde, Türkiye-Irak hudut hattında, 06 Mart 2014 günü meydana gelen El Yapımı Patlayıcı (EYP) ile yapılan saldırı mahalinde, olay yeri incelemesi yapmak maksadıyla, beş adet Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç ile bir Mayın EYP Tespit ve İmha Timi ve bir Jandarma Özel Harekat Timi ile bölgeye intikal edilmiştir.
Faaliyet esnasında, saat 06.45 sularında, hududun Irak tarafından, bölücü terör örgütü mensuplarınca, unsurlarımızın bulunduğu bölgeye bir adet havan atışı yapılmıştır.

Bunun üzerine Beyaz Tepe Üs Bölgesinden, bölücü terör örgütü mensuplarının bulunduğu bölgeye havan ile atış yapılmıştır.

Ayrıca; Düğün Dağı Üs Bölgesine Türkiye-Irak hudut hattı üzerinde 07 Mart 2014 günü saat 09.47 sularında, Üs Bölgesinin yaklaşık 1000 metre güneydoğusundan, bölücü terör örgütü mensuplarınca, Kannas keskin nişancı silahı ile ateş edilmiş, birliklerimiz tarafından ateşle karşılık verilmiştir. Müteakiben aynı bölgeden, bölücü terör örgütü mensuplarınca saat 10.05 sularında yine Düğün Dağı Üs Bölgesine Biksi makineli tüfek ve Kannas keskin nişancı silahı ile ateş açılmıştır. Açılan ateşe birliklerimiz tarafından yine anında karşılık verilmiş, açılan ateşlerimiz üzerine terörist atışları kesilmiştir. Teröristlerin açtığı ateşler sonucu herhangi bir zayiat olmamıştır.

Diğer taraftan, 06 Mart 2014 günü Beyaz Tepe Üs Bölgesinin güneydoğusunda meydana gelen olay mahallinde yapılan inceleme sonucu; Şehit J.Uzm.Çvş. Musa SOMAY'ın yola tuzaklanan iki adet EYP'nin bölücü terör örgütü mensuplarınca uzaktan komutalı olarak patlatılması sonucu şehit olduğu tespit edilmiştir.

HPG: TÜRK ORDUSU ATEŞKES ŞARTLARINA UYMUYOR

Dünkü çatışma hakkında PKK’nın silahlı kanadı HPG’de bir bildiriyle bölgede çatışmaların şiddetlendiği ve devam ettiğini açıkladı.

“Türk ordusunun ateşkes şartlarına uymayarak sınır hattında askeri yol ve karakol yapımına devam ettiğini” iddia eden HPG, bu uygulamaların çatışma zemini doğurduğunu açıkladı.

Dün çıkan çatışmalarda 4 uzman çavuşun şehit edildiğini iddia eden HPG, Haftanin-Uludere sınır hattındaki çatışmaların devam ettiğini belirtti.

Hayatımdan 26 ay çalındı

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 26 aylık tutukluluğun ardından dün tahliye edildi. Başbuğ, "Adalet için mücadele edeceğim" dedi.

Ergenekon davasında mahkemenin yaptığı suç duyurusu üzerine 6 Ocak 2012'de tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ tahliye edildi. Başbuğ’un avukatı İlkay Sezer’in, Anayasa Mahkemesi’nin müvekkili hakkında verdiği ihlal kararı üzerine yaptığı tahliye başvurusu, İstanbul Nöbetçi 20. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dün incelendi ve tahliyesine karar verildi. Böylece, Türkiye’nin 26’ncı Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Silivri Cezaevi'nde geçirdiği 26 ayın ardından tahliye edildi.

 Cezaevi çıkışında kalabalık bir grup tarafından karşılanan Başbuğ, tutukluluk süresine dikkat çekerek, “Bizi 26 ay nefret ve intikam duygularıyla hareket edenler burada tuttu. Benim 26 ay hayatımdan çaldılar. Benim 26 ay hürriyetimden yoksun bıraktılar” dedi. Cezaevindeki hasta tutukluları tahliye etmeyen hakimler için “Bu hakimlerde vicdan yok. Be adamlar siz de Allah korkusu da mı yok” diyen Başbuğ’un konuşmasında şu başlıklar öne çıktı.

 BIRAKILMAM BİR BAŞLANGIÇ: Bugün benim serbest bırakılmam bir başlangıçtır. Bütün kalbimle inanıyorum ki tüm tutuklu arkadaşlarım hürriyetlerine kavuşacaklar. Bu gerçekleşmez ise bugün benim serbest kalmam, hürriyetimi kazanmamın hiçbir önemi ve anlamı olmaz. Çünkü ben ne kadar suçsuz isem, bugün geride bıraktığım Tuncer Kılınç Paşa, Hurşit Tolon Paşa, Bilgin Balanlı Paşa, Hasan Iğsız Paşa, diğer tarafta Tuncay Özkan’lar ve Doğu Perinçek’ler de suçsuzdur.

KİMSE DURDURAMAZ: Zindanlarda kumpaslarla tutsak tutulanlar hürriyetlerine kavuşacaklardır. Bunu kimse durduramaz.

 İNTİKAM DUYGUM YOK: Samimiyetimle söylüyorum ki içimde nefret ve intikam duyguları taşımıyorum.

TEK İSTEĞİMİZ ADALET: Bizim tek bir isteğimiz var, adalet. Adaletin gerçekleşmesi için dışarıda da mücadeleye devam edeceğim.

 BU PROJEYİ KİMLER PLANLAYIP UYGULADI?: Adalet deyince ne demek istiyorum. Ümraniye’de bulunan bir kaç el bombasından hareketle sanal bir Ergenekon terör örgütü yaratma projesini kimler planlayıp uygulamıştır? Eğer Türkiye Cumhuriyeti tekrar bir hukuk devleti olmak istiyorsa bu sorunun cevabı bulunmalıdır. Ve bu projeyi yapanlar adil yargılamayla mahkeme karşısına çıkmalıdır. Danıştay cinayetini sanal Ergenekon örgütüyle birleştirmek projesi kimlere aittir? Teğmen Mehmet Ali’ye kumpas kuranlar cezalandırılmalıdır.

 AVCI’YA YAPILAN İNSAFSIZLIK: Hanefi Avcı daha ne kadar içeride tutulacaktır. İnsafsızlıktır ayıptır. Bunu kimler istiyor, yeter artık.

 BU KADAR MI TESADÜF OLUR: Sınıf arkadaşım Hurşit Tolon Paşa’yı bir gizli tanığın ifadesine dayandırılarak menfur Zirve Cinayeti’yle ilişkilendirmeyi planlayan, uygulayan kimdir. Ne garip bir tesadüftür ki bu gizli tanık da aynen Tuncay Güney’e benzemektedir. Bu gizli tanık kimdir, silahlı kuvvetlerden atılmış biridir. Bu da hıristiyan olup papaz olur. Bu kadar mı tesadüf olur. Kimler oynamaktadır bu oyunu.

 ÖYM’LER ÇUKURA GÖMÜLDÜ: Çıkarılan kanunla ÖYM’ler (Özel Yetkili Mahkemeler) çukura gömüldü. ÖYM’lerin bu çukura gömülmesi demokrasi yolunda katkı olmuştur.

AYM AYAKTA KALDI: Yargı alanında ayakta kalan bir tek kurum vardır, Anayasa Mahkemesi.

Erdoğan’dan ‘geçmiş olsun’ telefonu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , İlker Başbuğ’a ‘geçmiş olsun’ dileklerini iletti. Başbakanlık kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Erdoğan, Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde bulunduğu sırada İlker Başbuğ’u telefonla arayarak, ‘geçmiş olsun’ dileğinde bulundu. Başbakan Erdoğan’ın, Başbuğ’a, tahliyeden dolayı memnuniyetini dile getirdiği öğrenildi.
 
‘Davanın savcısıyım’ diyen utanacak mı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Başbuğ’un tahliyesiyle ilgili yorumu, “Arkadaşlarım mutlu bir haber verdiler. İlker Başbuğ’un serbest bırakıldığını söylediler. Ben merak ediyorum, ‘ben o davanın savcısıyım’ diyen bu başçalan acaba utanacak mı” oldu.

KİMLER TAHLİYE OLABİLİR
 
Oktay Yıldırım: 6 yıl 9 aydır tutuklu. Mehmet Demirtaş: 6 yıl 9 aydır tutuklu. Muzaffer Tekin: 6 yıl 9 aydır tutuklu. Fikret Emek: 6 yıl 9 aydır tutuklu. Ergün Poyraz: 6 yıl 8 aydır tutuklu. İsmail Yıldız: 6 yıl 7 aydır tutuklu. Veli Küçük: 6 yıl 2 aydır tutuklu. Mehmet Fikri Karadağ: 6 yıl 2 aydır tutuklu. Kemal Kerinçsiz: 6 yıl 2 aydır tutuklu. Sevgi Erenerol: 6 yıl 2 aydır tutuklu. Zekeriya Öztürk: 6 yıl 2 aydır tutuklu. Doğu Perinçek: 6 yıldır tutuklu. Hikmet Çiçek: 6 yıldır tutuklu. Hasan Atilla Uğur: 5 yıl 8 aydır tutuklu. Durmuş Ali Özoğlu: 5 yıl 8 aydır tutuklu. Tuncay Özkan: 5 yıl 6 aydır tutuklu. Ataman Yıldırım: 5 yıl 2 aydır tutuklu. Levent Göktaş: 5 yıl 2 aydır tutuklu. İbrahim Şahin: 5 yıl 2 aydır tutuklu.Mustafa Dönmez: 5 yıl 2 aydır tutuklu. Levent Ersöz: 5 yıl 2 aydır tutuklu. Kemal Aydın: 5 yıldır tutuklu.


MİLLİYET

Sınır ötesine ‘top’lu saldırı

Uludere’de karakol inşaatı yapımı ile başlayan gerginlikler ve iş araçlarına PKK tacizi sonrası bölgede hareketli günler başladı. Güvenlik güçlerinin PKK mevzilerine top atışları gerçekleştirdiği bildirildi

Şırnak’ın Uludere ilçesi Kuzey Irak sınır hattına yapılan güvenlik yolu ve karakol inşaatlarının köylüler tarafından protesto edilmesi, iş araçlarına PKK’lıların taciz ateşi açması sonrasında bölgede operasyonlar başlatıldığı ve yer yer çatışma yaşandığı ileri sürüldü. PKK’lıların Kuzey Irak topraklarından saldırısına güvenlik güçleri hedeflere yönelik top atışları ile karşılık veriyor.

 Hava saldırısı sonucu 34 kişinin yaşamını yitirdiği Uludere’de, sınır hattına yapılmak istenen güvenlik yolundaki iş makinalarına PKK’nın saldırı yapması çatışmaya neden oldu. Roboski köyüne yakın noktadan başlatılan ve PKK’nın kontrol ettiği sınırın sıfır noktasındaki Karaçalı bölgesine yönelik devam eden yol yapım çalışması geçici olarak durduruldu. Geçiş noktasının kontrolünü amaçlayan güvenlik yolunun tamamlanmasına 500-600 metre mesafe kaldı.

Çatışmalar devam ediyor

 Yolun tamamlanmasını engellemek amacıyla önceki gün Haftanin bölgesinden sınırdaki askeri birliğe ve araçlara PKK’lılar tarafından taciz ateşi açıldı. Dün bazı Kürt internet siteleri, Kuzey Irak topraklarından sınır hattında konuşlanan askeri birliğe ateş açılması sonrası çatışmalar yaşandığını ileri sürdü. Fırat Haber Ajansı ise, Şırnak’ın Uludere sınır hattındaki çatışmaların devam ettiğini duyurdu.

Keşif uçuşları yapıldı

 İddiaya göre çatışmalar, PKK’nın üs bölgesi Karaçalı noktasında yoğunlaşıyor. Dün sınır hattındaki Düğün Dağı, Beyaztepe ve Gülyazı Alay Komutanlığı’ndan Kuzey Irak’ın Haftanin bölgesindeki PKK mevzilerine 6 kez top atışı yapıldı. Sınıra takviye güçler sevk edilirken helikopterler bölgede keşif uçuşları yaptı. Sınır hattında birkaç noktada ise karşılıklı taciz atışları yapıldığı öğrenildi.

 Bu arada İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Serdar Çelebi ve Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici başkanlığındaki insan hakları heyeti, dün sınır hattındaki güvenlik yolunda incelemelerde bulundu. Bölgede köylülerle görüşen heyet, güvenlik yolu çalışmasına devam edilmesi halinde bunun çözüm ve barış sürecine zarar vereceğini açıkladı.

Demirtaş: Demokratik özerkliği inşa edeceğiz

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, seçimler sonrası demokratik özerkliği inşa edeceklerini belirterek, “Özerklik öyle korkulacak bir şey değil, sınır çekmeyeceğiz, pasaport ve vizeler istemiyoruz. Biz özerkliği inşa edeceğiz derken, yanlış yapandan hesap sorabilme tadını yaşatacağız” dedi.

Habertürk televizyonunda yayınlanan Teke Tek programında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Demirtaş’ın açıklamalarındaki satır başları şöyle:

 * BDP-HDP YÜZDE 10’U AŞACAĞIZ: Önümüzdeki yerel seçimler BDP ve HDP’nin zaferini müjdeliyor. Genelde BDP ve HDP olarak toplamda yüzde 10’u aşacağız. Mersin’de Akdeniz ve Toroslar’ı kazanacağız. Adana Seyhan’ı alabiliriz. İstanbul’da hedef yüzde 10’u geçmek.

 * DAVUL AKP TOKMAK GÜLEN’DEYDİ: Başbakan suçludur, cemaatle işbirliği hakkında bir özeleştiri vermemiştir. Cemaat suçludur, 11 yıldır bu AKP’nin ortağıydı. Davul AKP’nin elindeydi, tokmak Fethullah Gülen hareketinde. Başbakan’ın haberi olmadan Fethullah Gülen hareketinin kadrolaşması mümkün değildi.

 * EVET, BİZ DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİ İNŞA EDECEĞİZ: Biz sistem içi bir parti değiliz, sistemi köklü olarak değiştirmek isteyen bir partiyiz. Nihai hedefimiz iktidar olmak değil. Birlikte çözelim ki, birlikte yaşayalım. Çince var, Japonca var. Kardeşim dediğin halk Diyarbakır’da Kürtçe eğitim mi alamayacak? Öyle bir yapacağız ki, yarın Antalya’daki halk diyecek biz de BDP’li belediye istiyoruz. Yeni pasaport ve vizeler istemiyoruz. Biz özerkliği inşa edeceğiz derken, yanlış yapandan hesap sorabilme tadını yaşatacağız. Kimlik, onur meselesidir. Bizim derdimiz, yeni sınır çekmek değil. Tam aksine Ortadoğu’daki gereksiz sınırların kalkmasını istiyoruz. İnsanlar bir yönetim modelinden mutluysa neden ayrılsın? Devlet dediğiniz, kutsal bir şey değil ki. Özerklik, öyle korkulacak bir kavram değil.


Erdoğan’dan ‘sandığa sahip çıkın’ talimatı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün olağanüstü topladığı il başkanları ve teşkilatlara sandık ve kaset uyarıları yaptı.
Basına kapalı yapılan toplantıda Erdoğan, teşkilatın kapı kapı gezerek cemaatin kendilerine yönelik yaptıklarını anlatmasını istedi. Yeni montaj kasetlerin çıkabileceğini belirten Erdoğan, teşkilattan dikkatli olmasını talep etti.

Paralel yapı diye nitelediği cemaatin sandıklara yönelik hazırlıklar içinde olduğunu dile getiren Erdoğan, il başkanlarını bu konuda hassas olmaya çağırdı. Erdoğan, “Bunlar seçim sonuçlarını etkilemeye yönelik girişimlerde bulunabilirler. Aman sandıklara sahip çıkın. Yoksa sıkıntı yaşayabiliriz. Müşahit eğitimleri çok önemli. Bu konuda çok çalışın. Oy sayımı bitip teslim tutanağını almadan sandık başında görevli arkadaşlarımız kesinlikle oradan ayrılmasın. Bunlar her türlü manipülasyonu yapabilirler” dedi.
 Erdoğan vatandaşın oynanan oyunları gördüğünü ve oylarının günden güne arttığını söyledi. Oy oranlarını yüzde 44 olarak dile getiren Erdoğan, Güneydoğu’da da oylarının arttığını kaydetti.


VATAN

Aynı bölgede 9’uncu saldırı

Barış sürecinde ilk şehidin verildiği bölgede PKK’nın Ocak’tan bu yana 9 saldırı düzenlediği ortaya çıktı.

PKK’nın Jandarma Uzman Çavuş Musa Somay’ın şehit düştüğü Şırnak’ın Uludere ilçesinde, Ocak ayından bu yana 9 saldırı düzenlediği ortaya çıktı. 10 Ocak, 17 Şubat, 21 Şubat, 22 Şubat, 24 Şubat ve 3 Mart tarihlerinde Türkiye-Irak sınırı Beyaz Tepe Üs Bölgesi-Karaçalı Tepe bölgesinde hudut emniyet görevi icra eden TSK birliklerine ve yol yapımında çalışan iş makinelerine, PKK tarafından Irak topraklarından (hudut hattı güneyinden) doçka, bixi makineli tüfek, roketatar, Kanas ve hafif silahlarla dokuz defa direkt saldırı girişiminde bulunulduğu öğrenildi.

Hudut emniyetinde görevli unsurlar tarafından derhal yapılan saldırılara misliyle karşılık verildi. Bu saldırılar sonrasında iş makineleri ve birçok malzeme hasar gördü. 22 Şubat’ta PKK tarafından yapılan saldırı neticesinde ise iş makinesi operatörü İstikam Uzman Çavuş Hüseyin Bal hafif yaralandı.

Dün yine çatışma çıktı

TSK dün internet sitesinden yaptığı açıklamada, önceki günkü olayın PKK tarafından yapıldığını doğrularken dün de saldırıların devam ettiğini kamuoyuyla paylaştı. Açıklamada, Beyaz Tepe’ye olay yeri incelemesine giden birliklere PKK tarafından saldırı düzenlendiği, herhangi bir kayıp verilmediği belirtildi.

‘Babamı o kurşun nereden vurdu?’

28 yaşındaki Jandarma Uzman Çavuş Musa Somay’ın cenazesi memleketi Hatay’ın Erzin ilçesinde son yolculuğuna uğurlandı. Yakasına takılı olan babasının fotoğrafına dokunan 4 yaşındaki Öykü İkra’nın ’Babamı o kurşun nerden vurdu?’ demesi, herkesi duygulandırdı. Cenazeye kucağındaki 2 aylık oğlu Mehmet Ömür ile katılan Songül Somay, eşini son yolculuğuna gözyaşlarıyla uğurladı.

TARAF

“İlişkimizi feda etme’’

Obama ile Putin’in 2. görüşmesinden de uzlaşma çıkmadı. Rusya lideri ABD Başkanı’na ‘’Kiev uğruna tüm dünya için önemli ilişkimizi feda etme’’ dedi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Barack Obama 1 hafta içinde 2. kez telefonda Ukrayna krizini konuştu, ama hiçbir konuda uzlaşamadı.

Önceki gün Kırım’ın Rusya’ya bağlanma kararı alması üzerine Ukrayna’nın egemenliğini ihlal edenlere yönelik vize yasağı ve mali yaptırım devreye sokan Obama, ardından Putin’i arayıp 1 saat görüştü. ABD Başkanı, Rus mevkidaşından, Rusya’nın bölgedeki meşru çıkarlarını gözetecek potansiyel bir diplomatik çözümün şartlarını kabul etmesini istedi: Rusya ile Ukrayna arasında uluslararası toplumun arabuluculuğunda doğrudan görüşmeler, uluslararası gözlemcilerin Ukrayna’ya giderek etnik Ruslar dahil tüm halkın güvenlik durumunu denetlemesi ve Kırım’daki Rus güçlerinin üslerine geri çekilmesi. Kırım’ın ‘Rusya’ya bağlanmasının’ 16 Mart’ta referanduma götürülecek olmasının hem Ukrayna anayasasını hem de uluslararası hukuku ihlal ettiğini söyleyen Obama, Ukrayna’nın geleceğiyle ilgili tüm tartışmalara Ukrayna’daki ‘meşru hükümetin’ de katılması gerektiğini dile getirdi.
 
SOĞUK SAVAŞ UYARISI

 Kremlin görüşmenin ‘tartışmalı’ geçtiğini belirtip Putin’in sözlerini aktardı: Kiev’deki yeni yönetimle, gayrimeşru biçimde iktidara geldiğinden ve tüm halkı temsil etmediğinden, görüşme yapılamaz. Viktor Yanukoviç devlet başkanlığından anayasaya aykırı bir darbeyle gönderildi. Ukrayna’nın doğu ve güneyinde yaşayan Rusların yardım çağrısını cevapsız bırakmamamız uluslararası hukuka uygundur. ABD-Rus ilişkileri dünyada istikrar ve güvenlik açısından muazzam önem taşıyor. Bu ilişkiler, ne kadar önemli olsalar da, tek tek uluslararası sorunlara dair farklılıklar yüzünden feda edilmemeli.

 Dün de Putin’in sözcüdü Dmitri Peskov, aşırı derin anlaşmazlıklara rağmen, yeni Soğuk Savaş patlak vermemesini umduğunu söyledi.


KCK’da tahliye protestosu

Yargılamanın tarafsız ve bağımsız olmadığını öne süren KCK ana davasındaki tutuklu sanıklar, protesto amacıyla tutukluluk süreleri 5 yılı doldursa bile tahliye talebinde bulunmayacak

Özel Yetkili Mahkemeler” olarak bilinen Ağır Ceza Mahkemeleri’nin kaldırılmasının ardından tutukluluk süresinin 5 yıla indirilmesi ile birlikte gözler Diyarbakır’da yargılanan KCK ana davasının tutuklularına çevrildi. Yargılamanın tarafsız ve bağımsız olmadığını iddia eden KCK ana davasından tutuklu sanıklar, protesto ederek tutukluluk süreleri 5 yılı doldursa bile tahliye talebinde bulunmayacak.

İLERİDE TAHLİYE TALEBİ GÜNDEMLERİNDE OLABİLİR

 14 Nisan 2009’da 53 kişinin Diyarbakır’da gözaltına alınmasıyla başlayan KCK ana davasında 92’si tutuklu 175 sanık yargılanıyor. Diyarbakır 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen KCK ana davasının 61’inci duruşmasında tutuklu sanıklar adına konuşan Herdem Kızılkaya, adil olmadıkları gerekçesiyle özel yetkili mahkemelere ifade vermeyeceklerini belirterek, “Biz yargılanmadan kaçmıyoruz ama adil bir yargılama istiyoruz. Eğer adil bir yargılama olursa, ifade vereceğiz” diyerek mahkemeyi protesto etmişti. Tutukluluk süresinin 10 yıldan 5 yıla indirilmesi üzerine KCK ana davasında tahliye talebi olup olmadığı konusunda Taraf’a açıklama yapan Diyarbakır Yönetim Kurulu üyesi avukat Cihan Aydın, müvekkilleri ile birlikte KCK ana davasındaki tutuklu tüm sanıkların bu konuda genel tavır aldıklarını belirterek tahliye talebinde bulunmayacaklarını söyledi.

 KCK ana davasından tutuklananların yargılamanın başından bu yana “tarafsız ve adil bir yargılama yapılmadığını her defasında dile getirdiklerini belirten avukat Aydın, “Müvekkillerime yargılanan diğer sanıklar yönünden dosyaların başka mahkemelere gönderilmesi halinde tahliye talebini yeniden gözden geçirebilirler” dedi. Avukat Aydın, KCK tutuklusu eski DEP Milletvekili Hatip Dicle’nin 5 yıllık tutukluluk süresini doldurup doldurmadığı yönündeki soruya “Hatip Dicle, 14 Nisan’da gözaltına alındı. 15 Nisan’da tutukluluğunda 5. yılını dolduracak” cevabını verdi.

 Öte yandan Diyarbakır Baro başkanı Tahir Elçi, KCK ana davasından tutuklu bulunan müvekkili Serdar Diri yönünden tutukluluğunda 5. yılını doldurduğu gerekçesiyle tahliye talebinde bulunacağını söyledi. Bu arada 14 Nisan 2014’te KCK operasyonunun 5. yılında davanın duruşmasının da görülecek.
 
İsveç Parlamentosu’nda da tartışıldı

KCK davası İsveç Parlamentosu’nun dünkü oturumunda tartışıldı. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, “KCK davası nedeniyle çok sayıda kişinin tutuklanmasını tuhaf” bulduğunu söyledi. KCK davalarının parlamentoda tartışılması ‘Türkiye’de İnsan Haklarını Destekleme Komitesi’ Başkanı ve Sol Parti Milletvekili Jacob Johnson tarafından önerildi. Anf’nin haberine göre, parlamentonun dünkü oturumunda önerinin tartışılması sırasında bir konuşma yapan Johnson, KCK davaları ve Türkiye’nin Kürt tutsaklara yönelik tutumunun Avrupa’nın temel hak ve özgürlüklerini güvence alan sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’siyle çeliştiğini söyledi. KCK duruşmalarına gözlemci olarak katıldığını hatırlatan Johnson, KCK davalarını belirli aralıklarla duruşmaların yapıldığı trajikomik bir tiyatro oyununa benzeterek yerel seçimlere gözlemci olarak katılmak için Diyarbakır’a gideceğini söyledi.
 
TİB, 500 BİN KİŞİYİ DİNLEMİŞ

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB) yürütülen soruşturma çerçevesinde, 2012’de 257 bin 454, 2013’de ise 252 bin 62 olmak üzere toplam 509 bin 516 kişinin dinlendiği tespit edildi.

“ÖNCESİ ARŞİVDEN SİLİNDİÉ

 Soruşturma sonucunda hazırlanan raporda, 2012 yılı öncesine ait dinlemeyle ilgili veriler ve dinlemeyi yapan kişilerin dijital kayıtlarının TİB arşivinden silindiği tespitine yer verildi. Dinlemeler için 102 bin 646’sı 2012 yılında, 115 bin 217’si de 2013 yılında olmak üzere toplam 217 bin 863 mahkeme kararı çıkartıldığı tespit edildi. Dinleme işlemlerinin tümünün mahkeme kararıyla yapılıp yapılmadığını tespite yarayan dijital kayıtlar silindiği için tam tespit yapılamadığı özellikle vurgulanıyor. TİB’de yasa dışı ve kayıt altına alınmayan dinlemelerin tespiti için bir süreden beri Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun soruşturma yürüttüğü ifade edilirken, TİB Başkanlığının da konuyla ilgili idari soruşturma açtığı öğrenildi. Her iki soruşturmanın bitmesinin ardından adli sürecin başlatılacağı belirtiliyor.
 
ŞENTOP: ŞAŞIRDIM

 AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop, iki yılda 509 bin 516 kişinin dinlenmesine şaşırdığını belirtti. Şentop, “Başka deliller üzerinden suç ve suçlu takibi yapılması lazım. Dinleme istisnai bir yol. Ama polis ve savcıların kolayına geliyor. Bu, kanunla verilen yetkinin kötüye kullanılmasıdır” dedi.


İran gazın vanasını pahalıya açacak

İranlı yetkililer Türkiye’ye sattıkları doğalgazın fiyatını düşürmeyeceklerini açıkladı

İran Petrol Bakanlığı’nın internet sitesi SHANA’da bulunan ve üst düzey yetkililere dayandırılan haberde İran’ın Türkiye’ye satılan doğalgazda indirime gitmeyeceği, ancak iki ülke arasında yeni bir mutabakat yapılması durumunda satılan doğalgaz miktarının artırılabileceği ifade edildi.


YENİ ŞAFAK


Obama'dan ikna telefonu

Kırım krizine çözüm için uluslararası çabalar sürüyor. ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'den Ukrayna krizine diplomatik çözüm bulunmasını istedi. ABD Başkanı Obama, Ukrayna krizinin ardından Putin ile ikinci kez telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bu kez 1 saat süren görüşmede, ABD Başkanı, Kırım'da 16 Mart'ta yapılacak referandumun uluslararası yasaları aykırı olduğunu söyledi. Rusya lideri Putin ise, görüşme sonrası yaptığı açıklamada, ABD ile görüş ayrılıklarının halen sürdüğünü belirtti.

Kırım çatlağı

Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalede bulunarak Kırım'ı fiilen işgal etmesi küresel dengelerde sarsıntıya yol açtı. ABD ve AB'nin Moskova'ya karşı yaptırım çağrısına ilk itiraz Almanya ve Çin'den geldi. AB'nin bölünme tehlikesi'ne vurgu yapan Almanya, krizin boykotla değil siyasi diyalogla çözülmesinden yana.

Yeni üçük Soğuk Savaş diye nitelenen Rusya'nın Ukrayna'ya askeri müdahalede bulunmasıyla başlayan kriz, giderek küresel kamplaşmaya dönüşüyor. Batı, Kırım'ı fiilen kendisine bağlayan Rusya'ya nasıl bir yanıt verilmesi konusunda ikiye bölündü. ABD ve AB'nin Moskova'ya yaptırım çağrısına ilk itiraz Almanya ve Çin'den geldi. Avrupa'nın bölünme tehlikesine vurgu yapan Almanya, krizin boykotla değil siyasi diyalogla çözülmesinden yana. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i uluslararası hukuku ihlal ettiği gerekçesiyle uyaran Almanya Başbakanı Angela Merkel de kapsamlı ticari yaptırımlara soğuk bakıyor.

BÖLÜNME RİSKİ GERÇEK

Nitekim, Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Kırım'daki gelişmeleri, Berlin duvarının yıkılmasından sonraki en büyük kriz olarak adlandırdı. 'Avrupa'nın bölünme tehlikesi bir gerçek. Önümüzde zor günler var' diyen Steinmeier, Rusya'nın askeri faaliyetlerinin kabul edilemez olduğunu, ancak Ukrayna hükümetinin de özellikle Doğu Ukrayna'daki azınlıkların haklarına dikkat etmesi gerektiğini belirtti.

HALK DA KARŞI

Almanya'da Kırım'daki gerginliğe ilişkin yapılan ankette de halkın çoğunluğunun ekonomik yaptırımlara karşı olduğu ortaya çıktı. Ankette halkın yüzde 62'si Rusya'ya siyasi baskının artmasını, yüzde 38'inin de ekonomik yaptırım istediği belirtildi.

Çin'den Putin'e ilkesel destek

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Qin Gang, ülkesinin uluslararası ilişkiler uygulamasında herhangi bir ülkenin başka bir ülkeyi yaptırımlarla tehdit etmesine karşı olduğunu açıkladı. Amerikan yönetiminin Ukrayna'daki durumla ilgili olarak Rusya'ya karşı yaptırım uygulayabileceği olasılığına dair haberleri yorumlayan Gang, 'Krizin politik yollarla çözümü için birlikte çalışmasını umuyoruz. Bu tek çıkış yoludur' dedi.

ABD'den 'askeri' misilleme

Amerika'nın, Rusya'nın Ukrayna sınırında yaptığı tatbikatın ardından harekete geçtiği ve Polonya'da askeri tatbikat yapma kararı aldığı ifade ediliyor. Polonya hükümeti, '12 Amerikan F-16'sı ve 300 ABD askeri personeli önümüzdeki hafta tatbikat yapacak' dedi.

Bak şu konuşana!

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 'Ukrayna'da güvenlik ve istikrarın sağlanması adına harcadığı çaba' nedeniyle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e destek mesajı verdi. Esed, Putin'e gönderdiği mektupta, 'Ukrayna'da meşruiyet ve demokrasiye darbe indirilerek radikal teröristler lehine yönetimi değiştirme girişimlerinin olduğuna' işaret ederek, 'Başkan Putin'in güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarının Suriye devleti ve halkı tarafından desteklendiğini' ifade etti.


Cemaat Bediüzzaman'ı devre dışı bıraktı

Cemaatin içyüzünü Cematin sevilen ismi Yazar Latif Erdoğan koydu. Erdoğan "Gülen, bana 'Allah ile konuştuğunu söyledi. Kainatı Hz.Muhammed için yarattım senin için de devam ettiriyorum' dedi" diye konuştu. Erdoğan Gülen'in CIA ile görüştüğünü kaydetti
Cemaatin içinde 40 yıl hizmette bulunan Yazar Latif Erdoğan'dan çarpıcı açıklama. Erdoğan A Haber'de yayınlanan Deşifre programına katıldı. Bir dönem Gülen'in halefi olarak görülen Latif Erdoğan "bugün gelinen bir noktada ciddi bir proje var Bediüzzaman ve Risale-i Nur devre dışı bırakılıyor" diye konuştu.

GÜLEN RİSALE-İ NUR'U KULLANDI

Fetullah Gülen'in Risale-i Nur'un kutsiyetini kullandığını işaret eden Latif Erdoğan bu sayede geniş kitlelere hakim olduğunu söyledi. Erdoğan eğer Gülen'in Risale-i Nur ile hitap etmeseydi cami cemaatinin dışına asla çıkamayacağını kaydetti.

Latif Erdoğan "Gülen cemaat oluşumun ekseninde Risale-i Nur var. Eğer Gülen o metodu kullanmasaydı cami cematinin dışına çıkamazdı. Ondan daha iyi hatiplerde vardı" diye konuştu

Latif Erdoğan çarpıcı açıklamalarını Gülen'in çelişkileri ile sürdürdü. Erdoğan Ecevit ve Demirel ile ilgili söylem ve fikir değişikliklerine şu şekilde anlattı Erdoğan " Gülen Ecevit ve Demirel için Deccal dedi. Sonra Demirel'e söz sultanı dedi, diğerine şefaat edeceğim dedi" diye konuştu

ALLAH(CC) İLE GÖRÜŞÜYORUM

Cemaatin içyüzünü Cematin sevilen ismi Yazar Latif Erdoğan koydu. Erdoğan "Gülen, bana 'Allah ile konuştuğunu söyledi. Kainatı Hz.Muhammed(SAV) için yarattım senin için de devam ettiriyorum' dedi" diye konuştu.

İSMET İNÖNÜ'NÜN ELİNİ ÖPTÜ

Erdoğan, Gülen'in bir bilinmeyenini de kendi ağzından anlattı. Erdoğan"Fetullah Gülen sıraya girerek İsmet İnönü'nün elini öptüğünü açıkladığını söyledi. Bu ciğerleri sızlatan bir tablo. Demek ki CHP sevgisi eskiden geliyormuş" şeklinde konuştu.

Gülen'in Türkeş'in kendisine ölüm kararı verdiğini açıkladığını anlatan Erdoğan konuyla ilgili şunları söyledi:

"Gülen Türkeş tarafından kendisini öldürmek için gönderilen bir kişinin geldiğini söyledi. Ben sizi çok seviyorum ben sizi öldüremem dediğini bana anlattı. Türkeş öldü, baktım Hocaefendi gitti cenazesinde en ön safta yeraldı."

CEMAAT BİR VERDİĞİ YERDEN BİN ALIR

Tayyip Erdoğan kadar ülkemize faydalı olan bir lider gelmediğini söyleyen Erdoğan Cemaate karşı uyarılarda bulunduğunu kaydetti. Erdoğan şu cümleyi söylediğini anlattı "Hocaefendi'nin bir verdiği yerden bin alır"
Efkan Ala'yı 'kahraman' yapan ses kaydı!

İnternette dolaşan ses kayıtlarında İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın 17 Aralık'ta takındığı görülen dik duruş ve kararlılık sayesinde o günlerde Türkiye'nin nasıl bir uçurumdan geri çekildiğini açıkça gözler önüne seriyor. İşte kayıtlarda Ala'nın gösterdiği kararlılık...
17 Aralık'ta başlayan darbe girişimi 25 Aralık'ta yeni bir kalkışmayla sürmüş, ancak Ankara bu girişim karşısında adeta kenetlenmiş, hükümetin de dik duruşu ve kararlılığıyla muhtemel bir darbe engellenmişti.
Özellikle 25 Aralık operasyonuyla, Türkiye'nin en önemli milli projelerine imza atan çok sayıda işadamı gözaltına alınmak istenmiş, devletin önemli noktalarındaki kişiler hedeflenmiş, nihai hedefe de Başbakan Erdoğan konulmuştu. O iki operasyonla birlikte yine aynı günlerde Milli İstihbarat Teşkilatı da yıpratılmaya çalışılmıştı.

17 ARALIK'TAN SONRA DA DEVLETİN EN MAHREM KADEMELERİ HUKUKSUZ OLARAK DİNLENMEYE DEVAM EDİLMİŞ

İşte bu süreçte, 17 Aralık'tan sonra paralel yapının devletin en mahrem birimlerini dinlemeye devam ettiği, bu akşam yayınlanan bir ses kaydıyla ortaya çıktı. Söz konusu kayıtta Efkan Ala ile Selami Altınok'un görüşmesi yer alıyor.

EFKAN ALA'NIN DİK DURUŞU DARBE GİRİŞİMİNİ DURDURDU

Hergün internete montaj, yasadışı ve hukuksuz ses kayıtlarının yüklendiği bu ortamda, eğer bu kayıtlar doğru ise Ala'nın Türkiye'yi dik duruşu ile nasıl bir ihanetten ve kaostan kurtardığı açık şekilde görülüyor.

İçişleri Bakanı Efkan Ala, o günlerde henüz Bakan değil, Başbakanlık Müsteşarı'ydı. Ses kaydında, 17 Aralık'taki gözaltıların ardından paralel yapının bu kez Emniyet'in istihbaratını hedef aldığı, devletin en mahrem ve en kritik noktalarına operasyon yapma girişiminde bulunduğu, Efkan Ala'nın ise büyük bir kararlılıkla bu ihanete fırsat vermediği ortaya çıkıyor.

BU BİR HÜKÜMET MESELESİ

İnternette dolaşıma sokulan ses kaydında, İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok Efkan Ala'yı arıyor, Emniyet İstihbarat Şube Müdürü'nün Savcı Celal Kara tarafından ifadeye çağırıldığını söylüyor. Efkan Ala ise büyük bir dik duruş sergilenmesi gerektiği yönünde görüş belirtiyor, bunun bir hükümet meselesi olduğunu ifade ediyor.

Ala, ayrıca, darbe kalkışmasında ısrarcı davranılması durumunda "(Savcı Kara için) o zaman ben de gönderirim Emniyet'ten adamları, seni aldırır getirtirim burada çete kurdunuz diye" şeklinde kararlı bir cevap vermeleri gerektiğini söylüyor.

Böylece paralel çetenin bu kalkışması akamete uğruyor.

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI'NI DA HEDEF ALMIŞLARDI

17 Aralık'tan sonra Emniyet İstihbarat Şube Müdürü'nü hedef alan paralel yapı, daha önce 7 Şubat 2012'de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan'ı hedef almış, ancak o zaman da Başbakan Erdoğan dik durmuş, Fidan'ın ifadeye çağırılması için kendisinden izin alınması gerektiğini söylemiş, yine büyük bir krizin önüne geçmişti.

SAVCI CELAL KARA BÜYÜK BİR SKANDALA "İMZA" ATMIŞTI

Star Gazetesi'nin bugün yayınladığı bir haberde Celal Kara'nın o makama neden getirildiği detaylıca anlatılmıştı. Buna göre; 17 Aralık operasyonuna zemin oluşturabilmek için paralel yapı delilsiz dinleme kararları çıkartmak istedi. Ancak Savcı Yılmaz Kıstı kötü niyeti farkedip dinleme kararlarını çıkartmadı.
Bunun üzerine, o dönem Başsavcıvekili olan Zekeriya Öz devreye girdi ve dinleme kararı çıkartabilmek için yeni bir savcı transfer etti. Kıstı gönderildi, yerine Celal Kara getirildi.

Celal Kara, gelir gelmez dinleme kararlarını onayladı.

BÜYÜK İHANETİN KORKUNÇ BOYUTU

Geçtiğimiz haftalarda Star ve Yeni Şafak gazetelerinin ortaya çıkardığı 7 bin kişilik dinleme skandalı, medyadan iş dünyasına, bürokrasiden STK'lara kadar binlerce kişinin paralel yapı tarafından dinlendiğini gözler önüne sermişti.

Başbakan Erdoğan'ın "devletin kriptolu telefonlarını dahi dinlemişler" sözünün ardından ihanet sarmalının boyutları daha net ortaya çıkmaya başlamıştı.

Yine Star Gazetesi'nin bu haftaiçi ortaya çıkarttığı bir başka skandal ise TİB (Telekominikasyon İletişim Başkanlığı) ile ilgiliydi.

TİB'DEKİ KAYITLARI ÖNCE ÇALIP, SONRA KAYITLARI SİLDİLER

Haberde, yasal dinlemenin merkezi olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nda yapılan incelemelerde, 2012 yılına kadar yapılan tüm dinlemelerin dijital kayıt kopyalarının alındığı ve 'Kağıt kopyaları var' iddiasıyla arşivden silindiği yazıyordu.

MİLLETİN MAHREMİYETİ VE DEVLETİN İLETİŞİM GÜVENLİĞİNE BÜYÜK İHANET

Bu durum, milletin mahremiyetinin ve devletin iletişim güvenliğinin tehlikede olduğu, çalınan bilgilerin ise gayri milli ellere geçtiği ihtimalini gözler önüne seriyordu.

TİB'İN BAHÇESİNİ YABANCI SERVİSLER İÇİN CENNET BAHÇESİNE ÇEVİRDİLER

Öte yandan söz konusu haberde, TİB'in bahçesine 'özel bir şirket' tarafından kurdurulan üç uydu internet anteninin binada hangi cihazlara bağlantısının olduğu ve kimler tarafından kullanıldığının 'bulunamadığı', bunun üzerine antenlerin kapatıldığı, daha sonra antenlerden birinin yabancı uyduyla bağlantılı olduğunun anlaşıldığı, bu antenlerden dışarıya bilgi aktarılıp aktarılmadığının araştırıldığı bilgisi veriliyordu.

Tüm bu gelişmeler ışığında, akşam saatlerinde yayınlanan ses kayıtlarının doğru olması durumuda, hukuksuzluğun ve ihanetin boyutları daha net ortaya çıkıyor.

Ses kayıtlarında Efkan Ala'nın takındığı görülen dik duruş ve kararlılık sayesinde o günlerde Türkiye'nin nasıl bir uçurumdan geri çekildiğini açıkça gözler önüne seriyor.


SABAH

Cemaat elimizdekine bile göz dikti

Paralel yapının illegal yollarla dinlediği isimlerden Yazar Mustafa İslamoğlu: Mahremiyetimize kulak uzattılar. Diğer müslümanların bir lokmasına bile göz diktiler. Öncelikleri ümmet değil kendileri. Asıl tehdit paralel din anlayışı.

Paralel çetenin, 'Selam Terör Örgütü' bahanesiyle ailesi ve yakın dostlarını teknik ve fiziki takibe aldığı Türkiye'nin önemli kanaat önderlerinden İlahiyatçı Yazar Mustafa İslamoğlu, yapının çirkin yüzünü örnekleriyle ortaya koydu. Üretilmiş delillerle insanların hayatlarının nasıl karartıldığını anlatan İslamoğlu en büyük korkusunun ise 'Parelel devlet' değil 'Paralel din' olduğunu söyledi. Fethullah Gülen ile görüşmesini ve ilişkisini de anlatan Mustafa İslamoğlu, bir süre önce 'Cemaatin menfaat grubu gibi hareket ettiği' yönünde eleştiride bulunduğunu söyleyerek "Bu uyarı sonrası başıma gelmeyen kalmadı" dedi. İslamoğlu, Gülen Cemaati'nin diğer cemaatlerin elindeki lokmaya dahi göz diktiğini, önceliğinin de ümmet olmadığını kaydetti. Star gazetesinin haberien göre; İslamoğlu paralel yapının kendisine kurduğu tuzağı deşifre etti. İlahiyatçı Yazar Mustafa İslamoğlu şu çarpıcı açıklamalarda bulundu:

MAHREMİYETE KULAK UZANDI

"Dinlenildiğimi öğrendiğimde hem yüreğim incindi hem kırıldım hem de bütün bu ülkede yaşayan insanlar gibi endişelendim. Mahremiyetinize bir kulak uzanıyor. Bizi her halimizle dinlemek ve izlemek için Allah'ın yettiğini düşünüyorum ve buna inanıyorum. Semi olan O, Her şeyi işiten O, Her şeyi gören O, O'nun kamerası O'nun mikrofonu yeter diye düşünüyorum. Dolayısıyla Allah dışında bir kul tarafının her halimin gecemin gündüzümün izlenmesini dinlenmesini her kul gibi ben de istemem. İnsanın üçüncü şahıslara açmayacağı meşru olan, helal olan ama açmaması gereken bir sürü hali vardır. Sadece ben dinlenmemişim oğlum da kızımda dinlenmiş, sadece cep telefonum dinlenmemiş ev telefonumda dinlenmiş. Üç yıllık bu dinleme eğer montajcıların eline geçerse binlerce kelimelerden neler çıkarılmaz? Ne senaryolar yazılmaz? Ondan da öte sadece ben değil benim üzerimden derslerimi verdiğim talebelerimi yetiştirdiğim AKABE Vakfı'ndan 60 kişi dinlenmiş. Vakfın genel müdüründen, yönetim kurulu başkanından çaysına kadar, şoförüm ve sekreterim de dinlenmiş."

ÖNCE KURGU YAPILMIŞ

"Dinlenmedik kimse bırakılmamış. Peki, 'ne aranıyor' diye soruyor insan kendi kendine bu dinleyenler ne arıyorlar? Önce kurgu hazırlanmış sonra malzeme bulunmaya çalışılıyor. Selam Terör Örgütü kulağa da çok tanıdık geliyor. Ne değişti de bu gün Selam gibi sözüm ona sabıkalı geçmişte zihinlerde bir takım çağrışımlar yaptıracak.Uydurma bir ihbar mektubu üzerinden yola çıkılıyor, ondan sonra da birbiri ile hiç alakası olmayan yüzlerce binlerce insan bu çuvala doldurulup üzerine Selam Terör Örgütü yazılarla dinleniyor."

TAKİYYE KONUSUNDA ŞİA'YI GEÇTİLER

"Hakikaten benim de tebessümle karşıladığım, Selam Terör Örgütü olarak hayal bir örgüt kuracaksınız İran'la bizi suçlayacaksınız. Ben ümmetin geleceğini her şeyden önce görürüm, mezhepçi holiganlığına karşı çıkmışımdır, Şiiliğin ve Sünniliğin de. Cemaat Şia konusunda çok bölücü ama takkiye konusunda Şia cemaatin eline su dökemez. Ben diyorum ki sizinle karşılaştığımda kendimi neden güvende hissetmiyorum diyorum, taa bu olaydan yıllar önce. Neden benden bir şeyler saklıyorsunuz ya da benden bir şey alıyorsunuz izlenimi veriyorsunuz, neden diplomatça ilişkiler kuruyorsunuz?Bu anlamda Şia'nın takkiye konusunda eline su dökemez. Mesela Bediuzzaman, Şia ile ortkalık kurmak için bir şeyler yaptı. Mesela cevşen, celcelutiye falan Şia ile gelir, Şiilik'te yer alan unsurları Sünnilik ile buluşturdu. Bu güzel bir şey aslında. Birilerini İrancılıkla suçlayıp bunu yapıyorsun ama boynunda Şia unsuru cevşen var."

ARAŞTIRDIK PARALEL YAPI ÇIKTI

"AKABE çatısı altında bir yöneticimizin bir Bağ-Kur davası var, kendi de mağdur. Bağ-Kur memuru primleri topluyor, yiyor, yolsuzluk yapıyor. Dava açılıyor, bu arkadaşlar borcunu ödemiyor deniliyor. Ama derdest ediliyor, zorla getiriliyor. Kayseri'de, Muş'ta, Van'da bir gece kalacak, öyle gidiyor. Paralel yapının işleyişi böyle. Biz çok uğraştık, hakim, savcı, bakan telefon etti. Arkasını kazıyınca paralel yapı çıktı. Şaşırdık. Yine AKABE çatısı altında vergiden muaf olmaları için, yardım kuruluşu var, Ankara'ya gittik, olumlu izlenim aldık ama bir müdür, 'Size olumlu rapor vermem siz cemaati eleştiriyorsunuz' dedi.

Bu esasında güç ve nüfuzun tek elde tutulması isteğinden başka bir şey değil."

PEYGAMBERİMİZ İSTİSMAR EDİLİYOR

Asıl tehdit paralel din

"İslam; kitabı Kur'an olan bir din ve kuralları bellidir. Bu dinin en temel kuralı tevhittir. 'Aracısız kulluk' Kur'an sürekli muhatabının aklını kullanmasını ister, iradesini güçlendirir, onu bir kişilik olarak bir şahsiyet olarak görmek ister. Paralel dinden korkuyorum ben paralel devletten değil! Paralel devletten korkması gereken devlet olsun onun çaresi var. Ben bir ilim adamı olarak paralel dinden korkuyorum. Bu paralele din meselesi sadece adı geçen yapı ile ilgili bir şey değil malesef bu toplumda. Düşünün ki Sevgili Peygamberimiz'le birilerinin görüştüğü, gece gündüz hem de bunların onun emri olduğu gibi garabet bir durumla karşılaşıyoruz."

Başımıza gelmeyen iş kalmadı

"Yıllar öncesinden beri ben cemaate yönelik eleştirilerimi iyi niyetimle ifade ettim. Benim oralara gitmeme, Hocaefendi'yle görüşmeme gerek yoktu. Ben dedikoduya dönüşmesini bunun hoşgörmedim. Ben bizatihi hocamıza söylemek istedim. Bunu bir iman borcum olarak gördüm. Birincisi 'Cemaat obez bir abiye dönüştü. Bugünün dünyasında ümmet annesiz ve babasız bir yetime benziyor' dedim. 'Kardeşler içinde iri bir kardeş var fakat bu kardeş küçük kardeşlerine bakacağı yerde onların paylarını da alıyor' dedim. '99 koyunu var, diğer kardeşlerinin 1 koyununu alıyor' dedim. 'Cemaat Allah'ın arslan yarattığını dişi tırnağıyla kuzulaştırıyor. Cemaat insanları akıl ve iradeden muaf hale getiriyor. Dördüncüsü burada cemaatin menfaat grubu gibi hareket ettiğini ve böyle bir izlenim olduğunu' söyledim. Elindeki imkanlarla güç ve nüfuza yatırım yaptığı kanaatimi paylaştım. Bunu ben söylemiştim diye bir mektupla da pekiştirdim. Hocaefendi'ye verildi, iyi ve güzel karşıladı bunu. Ama ondan sonra başımıza gelmeyen iş kalmadı."

28 Şubat, 12 Eylül ve KCK yeni mahkemelere

Ellerindeki dosyaları tamamlamakla görevli Ankara 11. (145 dava) ve 12. Ağır Ceza (53 dava) mahkemeleri ile TMK'nın 10. maddesiyle görevli Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki (88 dava) toplam 286 dava, başka mahkemelere devredilecek. TMK'nın 10. maddesiyle görevli Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği'ndeki yaklaşık 400 dosya da başsavcılığa gönderilecek. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Mart Pazartesi'ye ertelediği 28 Şubat Davası'nı görmeyecek. 28 Şubat, 12 Eylül, faili meçhul cinayetler, Turgut Özal'ın ölümü ve Kumrular'daki terör saldırısına ilişkin davalar, başka mahkemelerde devam edecek. Hangi dosyayı hangi mahkemenin göreceği UYAP üzerinden belirlenecek. Suç yeri Ankara olmayan davalar ise suç yerlerinde görevli nöbetçi ağır ceza mahkemelerine devredilecek. İzmir'de ise TMK 10. maddesiyle görevli 3 mahkemede süren "Gizli bilgi ve belge bulundurma", "İzmir Büyükşehir Belediyesi, "KCK" ve "Gezi eylemleri" davaları ağır ceza mahkemelerine dağıtılacak.

ZAMAN

Erdoğan’ın Gülen iddiası Ricciardone’yi şaşırttı
 

Erdoğan’ın, Hocaefendi’nin iadesine Obama’nın olumlu baktığı açıklaması, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone’yi şoke etti. Gülen’in iadesi hukuken ve siyaseten neredeyse imkânsızken Erdoğan, ısrarla gündemde tutuyor. Çünkü buna olumlu karşılık alamayınca muhtemelen ‘Bakın, ABD himayesindeler’ diyecek.

Perşembe akşamı Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’ne ait tarihî rezidanstayız. Anka-ra’ya tayini çıkan Büyükelçi Namık Tan, Türk ve Amerikalı dostlarına veda resepsiyonu veriyor. Katılım çok renkli ve yüksek düzeyli. Beyaz Saray’dan Başkan Obama’nın Ulusal Güvenlik Konseyi Avrupa İşleri Direktörü Karen Donfried de orada. Fügen Tan Hanımefendi’nin nezaretindeki mutfaktan çıkan Türk yemekleri her zamanki gibi leziz. Ama kulislerde konuşulanlar ağzınızın tadını bozuyor. Zira laf dönüp dolaşıp Türkiye’deki son siyasî krize ve rezaletlere geliyor.
 
Bir anda gözüm ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’ye çarpıyor. Avrupa’nın diğer ülkelerindeki meslektaşlarıyla birlikte rutin istişareler için Washington’a gelmiş. Ve Büyükelçi Tan’ın resepsiyonuna da uğrama nezaketi göstermiş. Resepsiyondaki en taze kulis konusu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ATV röportajında Fethullah Gülen’i Başkan Obama’ya şikâyetine ilişkin söyledikleri. Bir yorum alma ümidiyle Büyükelçi Ricciardone’ye yaklaşıyorum. Selam sabahtan sonra, akıllı telefonumdan Başbakan’ın beyanatını gösteriyorum. Başbakan şöyle diyor:
 
“Sayın Obama ile de bu konuları görüştüm. Oradan da umutluyum. Gereken her şeyi söyledim. ‘Ülkemdeki huzursuzluğun kaynağındaki kişi sizdedir.’, ‘Pensilvanya’dadır.’ dedim, bu kadar açık söyledim. ‘Ben de sizden gereğini bekliyorum.’ dedim. ‘Çünkü benim ülkemin iç güvenliğini tehdit edenler sizdeyse, siz de buna karşı gerekli tavrı koymalısınız. Amerika’nın iç güvenliğini tehdit eden kişiler bende olduğu zaman siz nasıl benden bunları istiyorsanız ben de sizden aynı şekilde bunları isteme hakkına sahibim.’ dedim. Bunları bu kadar açık kendisine söyledim. Olumlu baktı. Yani ‘Mesaj alınmıştır.’ dedi.”
 
Türkçeyi iyi bilen Büyükelçi Ricciardone, metni okuduktan sonra önce gözlerine inanamıyor. Kaynağımın sağlam olduğunu söylüyorum. O anki jest ve mimikleri görülmeye değer. Israrla yorum yapmasını rica ediyorum ama bundan kaçınıyor. Yakınımızda bir Amerikalı emekli diplomat da var. ‘Sözlü yorum yapmasına gerek kalmadı, mimiklerinden her şey anlaşıldı zaten.’ diyor bana. Gerçekten de Büyükelçi ‘Aman Allah’ım, Başbakan nasıl bunları söyler?’ tarzı şoke olmuş bir görüntü veriyor.
 
Washington’da kimse Erdoğan’ın Obama’yla görüşmesinde Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesini istediğini inkâr etmiyor. Amerikalıları şaşırtan, Türk tarafına farklı birçok kanaldan bu talebin iyi fikir olmadığı, hükümetin istediğini elde edemeyeceği söylenmiş olmasına rağmen, Başbakan’ın ısrarla konuyu gündemde tutması. İşin en şoke edici yanı ise olayı Obama sanki bu talebe ‘olumlu’ bakmış gibi yansıtması. İnsanlar, koca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bir ABD başkanıyla yaptığı konuşmayı bile Türk kamuoyuna çarpıtarak yansıtmasına inanamıyor.
 
Görüşmenin çarpıtılması rahatsız etti
 
Obama yönetimi, 17 Aralık sürecinde yaşananları Türkiye’nin iç meselesi olarak gördüğünü, taraf olmadığını açık ve kapalı platformlarda sürekli vurguluyor. Ancak Erdoğan, meydanlarda sürekli 17 Aralık’taki yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının ardında ABD’nin olduğunu ima ediyor. Başbakan bir mitinginde  Ricciardone’yi hedef alarak, “Sizleri ülkemizde tutmak zorunda değiliz.” demişti. ABD bu iddiaları yalanlayarak tepki gösterirken Dışişleri,  Amerikan yetkililerine yönelik bu tarz yanlış suçlamalara itibar edilmediğini iletmişti. Buna rağmen Başbakan’ın ABD’yi işin içine çekmeye çalışması, yönetim çevrelerinde ‘keşke Obama, Erdoğan’la hiç görüşmeseydi’ kanaatinin yaygınlaşmasına vesile oluyor.
 
Fethullah Gülen’in ABD’de yasal kalıcı oturum hakkı var. Türkiye ile ABD arasındaki ilgili anlaşmalara göre, ABD tarafından da kabul edilen bir suç işlemediği sürece, oturum hakkına sahip birinin Türkiye’ye iade edilmesi mümkün değil. İsnat edilen suçun ‘siyasî karakterli’ olması durumunda da iade kapısı kapanıyor. Artı, Beyaz Saray istese dahi, Amerikan mahkemeleri yargı sisteminde şaibeler bulunan, adil yargılama şartları yeterince oluşmayan ülkelerden gelen iade taleplerine sıcak bakmıyor. Kısacası Gülen’in ABD’den Türkiye’ye iadesi hukuken de siyaseten de neredeyse imkânsız.
 
Geçen hafta katıldığım bir düşünce kuruluşu seminerinde de aynı konu kısaca gündeme gelmişti. Türkiye’yi iyi bilen bir emekli Amerikalı büyükelçi, böyle bir talebin Washington’da ‘gülünç’ karşılanacağını söyledi. Türk hükümetinin bunu nasıl ciddi ciddi değerlendirdiğini anlamakta da zorlandığını kaydetti. Ankara’dakiler Amerikan devlet ve hukuk sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor ya da bilmezlikten geliyor. Bilmezlikten gelme ihtimali yabana atılmamalı. Çünkü Başbakan Erdoğan, Gülen’i iade talebine olumlu karşılık alamayınca, muhtemelen ‘Bakın işte, ABD’nin himayesindeler’ diyerek Hizmet Hareketi aleyhine yeni bir nefret kampanyası yapacak. Bundan biraz oy ‘ütmeye’ çalışacak.
 
Peki Amerikan yönetimiyle ilişkileri iç siyaset malzemesi yapmak Türkiye’nin ulusal çıkarlarını zedelemez mi? İtibarını düşürmez mi? Düşürür, ama kimin umurunda ki?..
 
Beyaz Saray Erdoğan’ı yalanladı
 
Beyaz Saray’dan bir yetkili, Zaman’ın sorusu üzerine yaptığı yazılı açıklamada, Başbakan Erdoğan’ın Fethullah Gülen konusunda ABD Başkanı Barack Obama’ya atfettiği karşılığın ‘doğru olmadığını’ söyledi. 19 Şubat’ta gerçekleşen telefon görüşmesinde Obama’nın hukukun üstünlüğünün ve iki ülke ilişkilerinde karşılıklı saygının önemine dikkat çektiğini hatırlatan yetkili, bölgesel meselelerde Türkiye ile işbirliklerinin devam ettiğini vurguladı. Bazı Washington kaynaklarına göre, Başbakan Erdoğan, Gülen konusunu gündeme getirince Obama açıkça, “Biz bu işe karışmak istemiyoruz.” dedi. Ancak Erdoğan, ısrarla şikâyetini sürdürdü. Sözleri bitince de Obama’nın, “Mesajınızı aldım.” dediği aktarıldı.


Şehide kurulan bombalı tuzak, PKK telsizinde

Uzman çavuşun şehit düşmesinin nedeninin basına yansıdığı gibi kaza değil,  PKK’nın tuzağı olduğu ortaya çıktı. Askerî birliğe kaçakçılık ihbarı yapan teröristler bölgeye gelen askere pusu kurdu. Uzaktan kumandayla bombayı patlatan PKK’lıların telsizden, “Tam istediğimiz gibi oldu, bir uzman çavuş öldü.” diye konuştuğu tespit edildi.
 
Önceki gün Kuzey Irak sınır bölgesindeki, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyü yakınlarında 28 yaşındaki Jandarma Uzman Çavuş Musa Somay’ın şehit düşmesine neden olan olayın arkasından terör örgütü PKK çıktı. Teröristler önce, Şırnak’taki askeri birliğe kaçakçılık ihbarında bulundu. Jandarma Özel Harekât taburundan bölgeye bir tim intikal ettirildi. Askerler, Irak sınırındaki Tepe Üs Bölgesi’ne 1,6 kilometre güneybatısındaki Kara Tepe Bölgesi’ne geldiğinde, el yapımı patlayıcı teröristler tarafından uzaktan kumandayla patlatıldı ve bir uzman çavuş şehit oldu. İkinci patlayıcının ateşlenmesi sırasında ise herhangi bir kayıp meydana gelmedi. Teröristlerin olay sonrası kendi aralarında yaptıkları telsiz konuşmalarında, “Tam planladığımız gibi oldu, bir uzman çavuş öldü.” şeklinde konuştukları belirlendi. Zaman’ın edindiği bilgiye göre TSK’nın açtığı ateş sırasında da 3 terörist yaralandı. Öte yandan Genelkurmay Başkanlığı da dün yaptığı açıklamayla bu bilgileri doğruladı. TSK’nın konuyla ilgili açıklaması şöyle: “06 Mart 2014 günü Beyaz Tepe Üs Bölgesi’nin güneydoğusunda meydana gelen olay mahallinde yapılan inceleme sonucu; Şehit Jandarma Uzman Çavuş Musa Somay’ın yola tuzaklanan iki adet el yapımı patlayıcının (EYP) bölücü terör örgütü mensuplarınca uzaktan komutalı olarak patlatılması sonucu şehit olduğu tespit edilmiştir.”


YAZARLAR

RADİKAL

Değişen havanın göstergesi

MURAT YETKİN

İlker Başbuğ'un tahliyesine giden gelişmelerde 17 Aralık sonrası Erdoğan-Gülen ihtilafı rol oynadı.
lker Başbuğ’un 6 Ocak 2012’de ifade vermek üzere gittiği Beşiktaş Adliyesi’nde tutuklanması gündeme bomba gibi düşmüştü.
Başbuğ’un “Türkiye’nin 26’ncı Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurmakla suçlanıyor” diye tarihe kayıt düşmesi bugün de hafızalarda.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ilk tepki olarak Başbuğ’un –yargılanmasına değil- tutuklu yargılanmasına karşı çıkması ilk anda ‘timsah gözyaşı’ olarak da yorumlanmıştı.

Ne de olsa Başbuğ, Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı idi; 2006-2008 arası Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nı, 2008-2010 arası Genelkurmay Başkanlığı'nı yürütüp emekli olmuştu. Suçlamalar daha çok Genelkurmay Başkanı olduktan sonra daha önceki dönemde başlatılmış ve darbe hazırlığı iddiasına yol açan, daha çok internet üzerindeki faaliyetleri durdurmadığı üzerinde yoğunlaşıyordu.
Bu suçlamalarla Başbuğ 2013 yılında Ergenekon davasından müebbet hapis cezası aldı.

Başa dönersek, Erdoğan, Başbuğ’un tutuklu yargılanmasına itirazını tekrar etmeye başladı. İşin içinde başka işin olduğu ise çok sonra, 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunun başlaması ve Erdoğan’ın bu operasyona katılan polis, savcı ve hâkimleri kendisine ‘darbe girişimi’ içindeki Fethullah Gülen taraftarları olarak suçlamasıyla anlaşıldı.

Bir anlamda Erdoğan’ın Gülen ile çatışmasının ilk işareti olmuştu Başbuğ’un tutuklanması, en azından Erdoğan öyle görmüştü.
İkinci ve daha güçlü işaret ise ondan bir ay sonra 7 Şubat 2012’de alınmıştı. O tarihte, yine İstanbul Özel Yetkili Mahkeme savcıları MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı yasadışı KCK (dolaylı olarak PKK) örgütü ile irtibatı nedeniyle sorgulamak istediler. Fidan o sırada zaten Başbakan talimatıyla PKK ile irtibat halindeydi. Erdoğan küplere bindi, MİT yasasını değiştirdi ve Fidan’ı korudu. (İstihbarat kaynakları, o gün sadece Fidan değil 30 kadar ayrı dosyadan 200’den fazla MİT görevlisinin aynı anda içeri alınmasının söz konusu olduğunu iddia ediyorlar.)
Bu çatışmanın kamuoyu gündemine çıkması, 17 Aralık sonrası oldu. Başbuğ’un tahliyesine yol açan bir dizi gelişmede de 17 Aralık sonrası değişen havanın etkisi var.

Bunlardan bir tanesi, Erdoğan’ın hâkim ve savcıların atanmasında hükümetin etkisini arttırmak için HSYK yasasında değişikliğe gitmesi, diğeri de Özel Yetkili Mahkemelerin (ÖYM) kaldırılması kararıydı.

Aslında muhalefet ve barolar ÖYM’lerin kaldırılmasını yıllardır talep ediyordu. Ama işin rengi Erdoğan’ın bu mahkemelerin Gülencilerin yuvası olduğu kanısına –Başbuğ’un tutuklanmasıyla filizlenmeye başlamış kanısına- 17 Aralık sonrası kesinkes varmasıyla değişti.

Tesadüf ya da değil, 6 Mart akşam üzeri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ÖYM’leri kaldıran yasayı onaylayıp yürürlüğe koymasıyla hemen hemen aynı zamanda Anayasa Mahkemesi, Başbuğ’un doyasında hak ihlali olduğuna karar verdi ve dosyayı geri gönderdi. Ancak Gül yasayı onaylamış olduğu için dosya Başbuğ’un avukatlarının aynı kararda ısrar edeceğinden endişe ettiği ÖYM’lere değil, bölge mahkemesine gitti; 7 Mart akşam üzeri de tahliye kararı çıktı. Başbuğ’un yeniden yargılanmasına da Yargıtay bakacak.

Bu karar sayesinde başka tahliyeler de söz konusu olacaktır. Mustafa Balbay’ın tahliyesi de bir dönüm noktasıydı ama orada milletvekilliği hakları gibi özel bir durum vardı.

Her halükârda Başbuğ’un tahliyesinde 17 Aralık yolsuzluk soruşturması ardından siyasi iklimi değiştiren Erdoğan-Gülen ihtilafının payı oldu. Bu durumun 30 Mart yerel seçimleri ve sonrasında siyasi havayı etkilemeye devam edeceği şimdiden söylenebilir.


İslamcılar da laikler de parçalandı

ORAL ÇALIŞLAR

Başbuğ'un, 'paralel yapı'yı tehlike olarak gören tutumu laik cephede yeni parçalanmaya işaret ediyor.
Sosyal medyada, 'bombardıman' geceden başladı. Başbakan, "Gerekirse YouTube ve Facebook’u kapatırız" dedi. Yasakçı bir anlayışı ortaya koyan bu yaklaşım kabul edilemez. Son dönemde yapılan yasal düzenlemeler içinde, 'demokrasiyi geliştirici' yönde olanlar bulunduğu gibi, 'kısıtlayıcı' hükümler de var. Bütün bunlar, tartışılıp, konuşulabilecek konular. Tabii, ruh hallerimiz makul durumdaysa.
 
'Sosyal medyadaki egemen kutuplaşma dili'ne bakınca, huzursuzluğa kapılmamak zor. Oradaki dünyaya kendinizi kaptırırsanız kafayı yiyebilirsiniz, dünyayı şaşırabilirsiniz. En 'aşırı çıkarım'lardan, büyük bir zevkle kurgulanan felaket senaryolarından, az da olsa makul bulunabilecek yorumlara, tehdide, hakarete, 'aşırı övgü'ye kadar uzanan bir acayiplik diyarı sosyal medya. Tabii, bir yandan da herkesin rahatça istediğini söyleyebildiği bir alan, yani bir özgürlük meydanı...

Sosyal medya

17 Aralık’tan bu yana, normal günler yaşanmıyor. Klasik oyun kuralları devredışı. Artık her şey 'extrem spor' havasında gerçekleşiyor. Sosyal medya, kaosun zirveye ulaştığı alan. 'Paralel yapı'nın, yıllardır arşivleyip, kullanmak için beklettiği dosyalar, sosyal medya üzerinden servis ediliyor.

Hükümet, ataklara karşı, kendini koruma refleksi içinde. Polis ve yargıdaki atamalar üzerinden, duruma hâkim olmaya çalışıyor. Yasa değişiklikleriyle yargıya egemen olduğu görülen 'paralel yapı'yı dağıtmak istiyor. Bütün bunlar, 'demokratik alanın ciddi ölçüde daralması'na neden olan sonuçlar da doğuruyor.Hükümet, "En iyi savunma hücumdur" mantığıyla Başbakan’ın öncülüğünde, elindeki bütün olanaklarla, 'karşı taraf'ı 'dağıtmaya' çalışıyor.

Tabii, şu da ayrı bir soru: Olaylara tarafsız ve yukarıdan bakmak, taraflara eşit mesafede durmak, böyle bir ortamda ne kadar mümkün veya ne kadar doğru?

İlker Başbuğ

Hapisteki eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, son olayları değerlendiren açıklaması, çarpıcı. Merakla okudum. Ama baktım ki sosyal medya, bu açıklamayı, neredeyse hiç görmüyor ya da 'karalama yoluyla önemsizleştirme' çabası göze çarpıyor. Benzer şekilde, hükümet karşıtı gazetelerin web siteleri de düne kadar 'kahraman' ilan ettikleri Başbuğ’u, son açıklamaları nedeniyle bir anlamda yok sayıyorlar.
Başbuğ, tabloya şöyle yaklaşıyor: "Kumpas kapsamında mağdur edilen yüzlerce, binlerce insan var. Paralel yapı tehlikesi bizim mağduriyetimizden daha önemli. (...) Yolsuzluk varsa elbette üzerine gidilsin. Ancak seçimle gelen iktidar seçimle gitsin. Seçim dışı manevralarla iktidardan uzaklaştırma girişimleri darbeye girer."

Başbuğ’un, 'paralel yapı'yı tehlike olarak gören tutumu, laik cephedeki yeni parçalanmaya işaret ediyor. Nasıl 'İslami kesim'de bir parçalanma yaşanıyorsa, benzer şekilde, 'laik cephe' de son kamplaşma üzerinden, yeniden şekilleniyor. Düne kadar birlik olanlar, karşı tarafa geçiyor, karşı taraftakiler yan yana. Cemaat’i yıllarca 'asıl tehlike' olarak görmüş olan bazı laik çevreler, 'AK Parti karşıtlığı' temelinde, onlarla bir ittifak içinde. Bu ittifakın merkez üssü, CHP.

Öte yandan, bir süre öncesine kadar AK Parti’yi 'baş düşman' görmüş olan, Ergenekon, Balyoz, Kafes ve başka davalardan yargılananlar, aileleri ve bazı laik çevreler ise asıl tehlike olarak 'paralel yapı'yı gördüklerini söyleyerek, kamplaşmada saf tutuyorlar.
 
Yeni cepheleşme, yeni saflaşma; kendisini ilk kez, net olarak, MGK açıklamasında gösterdi: 'Paralel yapı', 'milli güvenliğe karşı tehdit' kapsamı içine alındı. İlker Başbuğ’un tavrı da bu doğrultuda değerlendirilebilir.

30 Mart seçimleri üzerinde yoğunlaşan 'güç birikimi' belli ki saflaşmayı zorlamaya devam edecek. 'Sürpriz ittifaklar', şimdiye kadarki tahmin ve alışkanlıklarımızı çok aşan boyutlara, rekor düzeylere ulaşabilir. Kader ve tesadüfler, normalde en 'alakasız' görünen grupları, birbirine yaklaştırabilir. Bu bağlamda, Başbakan’ın Koç ailesiyle olan görüşmesi de bir diğer 'dikkat çekici' nokta.

'Tarihsel kırılma' dönemlerinde, beklenmedik ayrışma ve ittifakların oluşması, yeni sosyal bileşimlerin şekilenmesi, şaşırtıcı değil.
Umarız, Türkiye, 'paralel yapı'nın basıncını bertaraf etmeye çalışırken, 'otoriterleşme' yönüne savrulmaz.


MİLLİYET

Rusya’nın “böl-yönet” taktiği

Sami Kohen

Kırım’da 16 Mart’ta yapılacak referandumdan ne sonuç çıkacağı şimdiden belli. Ukrayna’nın bir parçası olan bu özerk bölgede yaşayan 2.2 milyonluk nüfusun yüzde 60’ı Rus kökenli olduğuna göre, Kırım halkının çoğunluğu Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya bağlanmak konusunda yerel meclisin verdiği kararı muhakkak ki onaylayacaktır.

 Sandıktan böyle bir sonuç çıktıktan sonra esas mesele Rusya’nın ne yapacağıdır. Devlet Başkanı Vladimir Putin “hayır biz onların Rusya Federasyonu içinde yer almasını istemiyoruz” diyecek değil herhalde. Rus lideri Kırım’daki olayları boşuna mı tezgâhladı?
Şu ana kadar Kırım’da her şey Moskova’nın tam istediği (ve de yönlendirdiği) gibi oldu. Ukrayna yönetiminin Kırım hükümetinin kararını anayasaya karşı sayması, ABD’nin, AB’nin bu durumu kınaması, Putin’in umurunda değil. Moskova Kırım’ı Ukrayna topraklarından koparmak ve Rusya’ya bağlamak için adım adım ilerliyor.

Bölücüler atakta

 Rusya’nın Kırım’ı tamamen kendi hâkimiyeti altına almakta neden bu kadar kararlı olduğu biliniyor. Burası Moskova açısından hayati bir stratejik öneme sahip. Akdeniz’e açılan Rus Karadeniz filosunun üssü Sivastopol’de. Kiev’de ne olacağı belli değil; Rusya Kırım’daki güçlü askeri varlığını mutlaka güvence altına almak istiyor.

 Moskova’nın Kırım’a olağanüstü ilgisinin orada yaşayan Rusların can ve mal güvenliği endişesinden kaynaklanmadığı, bunun boş bir propaganda olduğu malum. Kırım’da güvenlik endişesi taşıyan varsa, o da Tatar toplumudur, çoğunluktaki Ruslar değil...

 Ama Rusya’nın müdahale için kullandığı bu argümanın ne kadar tehlikeli olabileceği, şu son Kırım olayında ortaya çıktı. Moskova bu argümanla Ukrayna üzerinde bir nevi “böl-yönet” stratejisi uyguluyor. Kırım’ı -oradaki Rusları da kullanarak- Ukrayna’dan koparıyor. Ukrayna’nın Doğu bölgesinde yaşayan Rusları da aynı şekilde gerekçe göstererek buralarını da Kiev’den ayırıp kendisine bağlamayı planlıyor. Böylece bir nevi “salam taktiği” (dilim dilim) uygulayarak ilerliyor.

 Kırım’ın referandum kararını ilan etmesinden sonra, Ukrayna’nın Doğu kesimindeki Ruslardan da “biz de aynı şeyi yapalım” sesleri duyulmaya başladı. Yani Ukrayna’da bölücülük yayılmaya başladı artık...

Geri tepebilir

 Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya bağlanmasını önlemek açıkçası imkânsız. Yani eğer Putin böyle bir planı hayata geçirmeyi aklına koymuşsa, ne Ukrayna’nın protestoları, ne Batı’nın kınamaları -ve hatta ekonomik yaptırımları- sonucu değiştirmeyecektir. Daha önce Gürcistan’dan koparılan Güney Osetya ve Abhazya için de öyle olmadı mı?

Ama Rusya’nın gene de düşünmesi gereken bazı olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir. Kırım’da Rusya’ya bağlanmak istemeyenler sert tepki gösterebilir, ülkede sürtüşmeler patlak verebilir... Batı ile ilişkiler gerginleşebilir ve Soğuk Savaş ortamına dönülebilir... Ve Moskova için en kötüsü: Rusya Federasyonu içindeki bazı cumhuriyetler (Çeçenistan, Dağıstan gibi) kendi ayrılıkçı eğilimlerini göstermek için ayağa kalkabilirler...


Doğrular, yanlışlar

Serpil Çevikcan

Anayasa Mahkemesi’nin önceki gün, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında verdiği karar kamu vicdanınca alkışlandı.

Oysa ki Yüksek Mahkeme, olağan yargı yetkilerini elinde toplayan herhangi bir mahkemenin yapabileceği basit bir yoruma işaret etmekle yetindi.

 Neyse ki Anayasa Mahkemesi var. Parlamentonun kurtaramadığı tutuklu milletvekillerinin özgürlüklerine kavuşmasını sağladıktan sonra Başbuğ için de tahliye kapısını açtı.

Derin bir hukuk bilgisi olmayan herhangi birisi bile Başbuğ’un hakkının ihlal edildiğini söyleyebilirdi aslında.

 Hakkında karar verilen bir sanıkla ilgili gerekçeli kararın tam 7 ay kaleme alınamaması, bu nedenle o sanığın tahliye talebinde bulunamaması ve dosyasının Yargıtay’a da gönderilmemesi herhalde olağan karşılanamazdı.

Sonuçta Başbuğ için tahliye yolu böylece açılmış oldu.

 Bazen bir doğru, yanlış giden birçok şeyin açığa çıkmasını da sağlayabiliyor.

 Dün kamuoyu Başbuğ’un tahliye haberini beklediği saatlerde, bir başka isim özgürlüğüne kavuştu:

Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi Erhan Tuncel.

Tahliye gerekçesi ise Anayasa Mahkemesi’nin Başbuğ hakkındaki kararı verdiği saatlerde Cumhurbaşkanı’nca onanan, yıllardır ısrarla yaşama geçirilmesi istenen bir düzenlemeydi.

 Uzun tutukluluk süresini örgütlü suçlarda 10 yıldan 5 yıla indiren, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını düzenleyen kanun.

 Ortada iki doğru var.

 Biri, azami tutukluluk süresinin 5 yıla indirilmesi, diğeri Anayasa Mahkemesi’nin Başbuğ kararı.

Ve bu iki doğrunun açığa çıkarttığı dört yanlış:

Yıllardır karara bağlanamayan Hrant Dink cinayeti davası gibi, tetikçinin belli olduğu, perde arkasındakilerin açığa çıkartılamadığı davalar.

 Özel yetkili mahkemelerdeki en basit davanın bile 3-4 yıldan önce bitirilemeyişi.

 Gazetecilerle, cinayet işleyenlerin aynı davada yargılanmasına yol açan iddianameler.

 Aslında kaçma imkanı olmadığı net biçimde bilinen isimlerin bile tahliye edilmemesi.

 Hrant Dink davasının yıllardır bitirilememesi, dün Erhan Tuncel’in azami tutukluluk süresinin 5 yıla indirilmesinden ilk yararlanan isim olmasını sağladı.

Hemen ardından, sırada Malatya’daki Zirve katliamı davasının tetikçi sanıklarının olduğu haberleri geldi.

 Kamuoyu, gazetecilerin, yazarların tahliyesini beklerken, yargının yapısal sorunlarının sonuçları, olumlu bir adım atıldığında hemen karşımıza çıktı.

Anayasa Mahkemesi kararının ise bir yandan Başbuğ’un tahliyesi için kapı aralarken, diğer yandan Ergenekon davasının diğer sanıklarıyla birlikte yargılanan Danıştay suikastinin tetikçisi Alparslan Arslan için de aynı kapıyı araladığı anlaşıldı.

Başbuğ’un dünkü tahliyesinin, aynı durumda olan Ergenekon davasının sanıkları için emsal oluşturması yüksek ihtimal. Ancak bu durumda, mahkemeleri zor bir denklem bekliyor.

 Çünkü sanıklar arasında gazeteci, yazar ve komutanlar da var; Danıştay tetikçisi Arslan ve Cumhuriyet gazetesine bomba atan isimler de.

 Ve Anayasa Mahkemesi’nin işaret ettiği hukuki durum tümü için geçerli.

 Çok garip bir ülke Türkiye.

 Öyle bir ülke ki demokratikleşme için atılan adımlardan önce bunu en son hak edenler yararlanıyor.


VATAN

Cemaat ve hükümet birlikte batıyor, Türkiye’yi de batırıyorlar

Ruşen Çakır

 Önceki günkü yazımı (http://www.rusencakir.com/Basbakan-Erdogan-da-kendi-gucunun-kurbani-oluyor/2530) “hem cemaat, hem hükümet, ama en önemlisi tüm Türkiye kaybediyor” cümlesiyle bitirdiğim için olumlu ve olumsuz çok tepki aldım. Olumluları bir kenara bırakalım. Bu yazıda, yaşananların son tahlilde Türkiye’nin hayrına olacağına inananlarla tartışmak istiyorum.

Mesela demokrat kişiliğine hep saygı duyduğum Hüseyin Ergün tespitime “Hayır; tam tersine, Türkiye kazanıyor çünkü irin dışa akıyor“ diye itiraz ediyor. Bir okurum da “Bu şekilde anti-demokratik icraatlar sergileyen ve seviyeyi oldukça düşüren, varlıklarının ülkeye son tahlilde çok da yararı olmadığını düşündüğüm iki kurumun birbirlerini zayıflatması, uzun vadede ülkemiz için neden kötü olsun?“ diye soruyor.

İrin içeriye mi dışarıya mı akıyor?

Tartışmanın eksenine Ergün’ün “irin dışa akıyor” önermesini almak işimizi kolaylaştırabilir. Gerçekten de teorik olarak, birbirini çok yakından ve iyi tanıyan; birbirlerinin defolarını ortaya çıkarma imkânına sahip iki gücün böylesine amansız mücadelesinin ülkenin arınmasına katkıda bulunması beklenir.

Fakat pratikte işlerin tam tersine geliştiğini, irinin dışa değil içe aktığını düşünüyorum. Örneğin her iki tarafın sosyal medya üzerinden dolaşıma soktuğu dinleme kayıtlarını ele alalım: Bu kayıtlar sayesinde, bir yandan rüşvet, yolsuzluklar ve bunların beraberinde getirdiği her türlü ahlaki çöküntüyü; ayrıca Başbakan’ın basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi demokrasinin evrensel değerlerini umursamadığını; öte yandan Fethullah Gülen’in bir dini cemaat liderinin çok ötesinde, dünya işleriyle ve dolayısıyla siyasetle fazlasıyla ilgili kişi olduğunu öğrendik.

Öğrendiğimizle kalıyoruz

Peki sonra ne oldu? Galiba öğrendiğimizle kaldık. Bu kayıtların, tarafların karşılıklı olarak birbirlerini yıpratmalarına yol açtığı muhakkak. Fakat kayıtlar aracılığıyla edindiğimiz bilgilenmelerin ülke olarak arınmamıza katkıda bulunduğunu söylemek çok zor, hatta imkânsız. Çünkü her iki taraf da bu kayıtları topluma iyilik yapmak için değil, düşmanına kötülük yapmak için, denetimli bir şekilde dolaşıma sokuyor.

Eğer sahiden toplumun iyiliğini düşünmüş olsalar, bu kayıtları hiç bekletmeden, sıcağı sıcağına devreye sokar ve olayların başka türlü akmasına neden olabilirlerdi.

Farkındayım, epey karışık oldu. Ancak şu basit soruyla meramımı daha iyi anlatabilirim sanıyorum: Eğer cemaat-hükümet çatışması olmasaydı, vatandaşlar, titizlikle istiflendiği belli olan bu kayıtlardan haberdar olabilirler miydi?

Bir diğer soru da şu olabilir: Taraflar ellerinin altındaki kayıtları ayıklarken ve bunların yayınlanacağı zamanı hesaplarken neyi gözetiyor: kamu yararını mı, yaşanan savaşın gidişatını mı?

Hep birlikte batıyoruz

Girişte atıfta bulunduğum yazıma ilkin “Cemaat ve hükümet birlikte batıyor, Türkiye’yi de batırıyorlar” başlığını atmayı düşünmüştüm. Nasip bu yazıyaymış! Normal şartlarda cemaat ile hükümetin birbirlerini tüketmesiyle Türkiye’nin önünün açılması beklenirdi. Ama 17 Aralık’tan bu yana yaşadıklarımıza baktığımızda böyle olacağının herhangi bir garantisi bulunmadığını görüyoruz. Çünkü onların birlikte batmalarından da istifade ederek kendisini Türkiye toplumuna bir iktidar alternatifi olarak sunabilecek üçüncü bir güç ortaya çık(a)madı ve yakın zamanda çıkacağa da benzemiyor.

Akla ilk olarak CHP geliyor, ancak ana muhalefet partisi yerel seçim kampanyasını büyük ölçüde cemaatin, iktidar partisi ve özellikle Başbakan Erdoğan’a indirdiği darbeler üzerine inşa etmiş durumda. Bu kampanyanın başarılı olması hâlinde CHP’nin cemaate hayli borçlu kalacağını ve Cemaat-AKP ittifakı deneyiminden hareketle, bunun da yeni tür bir vesayet ilişkisini beraberinde getireceğini düşünebiliriz.

Cemaat-hükümet savaşından olumsuz anlamda etkilenmeyen yegâne gücün, bütün tereddütlerine rağmen Kürt siyasi hareketi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat BDP’ye kardeş olarak devreye giren HDP’nin henüz emekleme aşamasında bile olmaması nedeniyle bu hareket tüm Türkiye’ye hitap etme imkânına sahip değil

Sonuç olarak 17 Aralık sürecinde irin dışa değil içe doğru akıyor ve Türkiye hızla dibe doğru yol alıyor.
Umarım tersi doğru çıkar ve ben de mahcup olurum.
 

Erdoğan yerine ikinci kez Gül

Güngör Mengi

 Türkiye neredeyse her Allah’ın günü küresel ekonominin pusulası Financial Times gazetesine manşet oluyor.

Batı medyasını dertlendiren sebep Türkiye’nin on yılda elde ettiği yüksek büyüme hızını, kurumlar ve değerler alanındaki kazanımlarını kaybetmeye başlamasıdır.

Gazete, Başbakan Erdoğan yerinde kaldıkça yakın geçmiş günlerine dönülemeyeceğini söylüyor.

Erdoğan değişmedikçe hukukun üstünlüğüne inanan toplumsal taban genişlemeyecek, kurumlardaki zayıflama devam edecektir.

Başbakan Erdoğan’ın Gülen cemaati ile başı derde girince koalisyonda ortaya çıkan güçsüzlük ve bölünme hâli muhalefet cephesinde ümit yaratmıştır.

Çatışan güçler bağlamında en büyük zayiat, geri çekilme (ricat) hareketinin kontrolden çıkması durumunda verilir.

Sosyal medyanın AKP ve cemaat üstündeki muhtemel etkileri korkutucu olmaktadır.

Başbakan, geçen gün teknoloji tarihine geçecek bir şey söyledi:

“Bu halkı Youtube’a ve Facebook’a yedirtmeyiz” dedi.

Yanlış bir müdahaledir bu. İnternete sansür uygulamak, oradan üreyebilecek fesata karşı savunma sağlar mı; iyi düşünmek gerekir.

Son model silâhlara bedduanın gücü ile karşı koymaya kalkmak ancak bir güldürü oyununa malzeme sağlar. Böyle bir iktidar mücadelesinde rakiplerinize alay malzemesi olursunuz.

Financial Times bu noktada aynı gerekçeden ilham alan biryol tavsiye ediyor; halk içinde önemli desteği bulunan Tayyip Erdoğan’ın gözden çıkarılamayacağını savunurken alternatifin gerekçesini de ortaya koyuyor.

Türkiye’nin muhtaç olduğu kaliteler, hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş bir devlet ve toplum hayatı, kurumlarını güçlendirecek çağdaş ilkelere bağlı bir yönetim anlayışı...

Tabii buna bir de yolsuzluk iddialarının ne yönde gelişeceği ve ne etki yaratacağı sorusunun cevabını da eklemek lâzım.

Gazete Başbakan Erdoğan’a dönük seçmen desteğinin aşınması durumunda çıkacak krizi aşma yolunun Gül’ü bir dönem daha Cumhurbaşkanı seçmek olacağını yazıyor.

Gül de cemaatle ilişkilerinin iyi olduğunu her fırsatta göstererek ve interneti kapatmanın çare olmadığını söyleyerek “çare tükenmez” duygusu yaratıyor.

Rolünü iyi oynuyor.

Komünistlik!.

Birkaç gündür internette Mao’nun bir sözü dolaşıyor..

Diyor ki; Bir ülkede sık sık dinden ve Tanrı’dan bahsediliyorsa, ya malınıza ya canınıza kasıt vardır!

İnterneti yasaklayacağını söyleyen siyasetçilere gelin de hak vermeyin şimdi!


TARAF

Murat Belge

Yaklaşan seçim

Yerel seçimler yaklaşırken “seçimi kim kazanır” spekülasyonları da arttı --bana öyle gelmiyorsa. “Yerel seçim” diyoruz ama, şu gergin havada buna “yerel” demek pek kolay değil. Erdoğan kendini öyle bir attı ki her işin orta yerine, seçim de, “Erdoğan’ın varlığını onaylama ya da onaylamama” oylamasına dönüştü. Yalnız Erdoğan değil; her gün dolaşıma düşen kasetlerle karşı cephede de aynı kararlılık görünüyor. İki tarafın da birbirine oynayacağı daha çok oyun var gibi. Bunlarla, bayağı bayağı gerginleşmiş bir ortamda seçime gireceğiz.
 
“Kim kazanır” konusuna girenler, genellikle, AKP’nin kazanacağı görüşünde. Bana da böyle görünüyor. Yani, 2002’deki seçimden birinci parti olarak çıkan AKP’nin bu sefer de bu yeri koruyacağı kanısındayım. Zaten sorun, bence, bu sıranın bozulup bozulmaması değil, oy oranında değişim olup olmamasında; olursa, bu olanın anlamlandırılmasında. AKP’nin de bir düşüş beklediği, kendi öne sürdükleri rakamlardan anlaşılıyor. Bir önceki yerel seçimin oranını ölçü almaya karar verdiler. Onu tuttururlarsa “başarılıyız” diyecekler.

Bu oy oranı spekülasyonlarından pek hoşlanmam, kendi isabetime de pek güvenmem. En büyük hayal kırıklığını 12 Eylül Anayasası’nın referandumunda yaşamıştım. Orada, serinkanlı bir “tahmin” yapmam da zaten epey güçlü çünkü öyle değil de böyle bir sonuç çıkmasını istiyordum.
 
Şimdi, yolsuzluk iddialarının yarattığı büyük bir gerginlik ortamında seçime giriyoruz. Erdoğan’ı mutlu edecek bir sonuç ne anlama gelecek? “Türkiye toplumu hükümetin yolsuzluk yaptığı iddialarına inanmadı.” Bu sonuç mu çıkarsanmalı? Öyleyse, bütün bu “komplo” iddiaları, “iç ve dış ortaklar” edebiyatı falan da toplumda kabul görüyor demektir.
 
Böyle olduğu kanısında değilim. Bir kere, o zamandan beri Başbakan’ın söyledikleri bir yana, yaptığı bunca şeyden hiçbir tanesi bu iddiaların “asılsız” olduğunu göstermiş, kanıtlamış değil. Tersine, öyle ya da böyle gösterilmesinin, kanıtlanmasının yolunu tıkamaktan ibaret.
 
Ama bir “debelenme” izlenimi veren bu tedbirler bir yana, Türkiye toplumunun bu olayları saf saf izlediği ve “acaba doğrumu?” diye düşündüğü kanısında değilim zaten. Seçimde yapacağı şeyin de böyle bir “acaba doğru mu” sorusuna verilecek cevaba bağlı olduğunu hiç düşünmüyorum. Oranını şimdiden kestiremediğim, ama bir hayli yüksek olduğunu tahmin ettiğim bir kesim, iddiaların büyük ölçüde doğru olduğuna inanır ve oyuna gider AKP’ye verir.
 
Çünkü pragmatisttir. Kestirmecidir. “AKP iktidar olalı benim cebime giren ne oldu?” Elcevap: “Arttı.” O halde, iktidarda kalsınlar. Bu arada onların arasında şunu yapan, bunu yapan olabilir, olmuştur, ama benim gelirim arttıkça ben onların yaptığına aldırmam.”

Bu “argüman”ın “garnitürü” de hazırdır: “Kim yapmadı ki?” Evet. Geçmişe baktığımızda, bunu dedirten olaylar dizisini hepimiz görüyoruz. Ve hepimiz, görünenden çok görünmeyen olduğunu biliyoruz.

Yolsuzluk ahlâkdışıdır, göz yumulmamalıdır, falan filan. Bunlar, “ilkeler”; ilkelere uygun davranmak iyidir. İyidir de, toplumların yaşadığı somut tarih var bir yanda. İnsanların davranışlarında, o ilkelerden çok bu somut tarihin payı var.

Erdoğan da bunları bilerek --ya da hissederek-- yolsuzluğun devletin kasasını yağmalamak olduğunu söylüyor ya. Öyle yaparsan topluma --böyle düşünen seçmenlere-- gidecek bir şeyin önünü kesmiş oluyorsun. Bu kötü! Ama kendi girişiminle bir yerde bir değer yaratmışsın; bir kısmına da kendi adına el koymuşsun. Bu olabilir; hattâ, yaptığın iyi işin ödülü de sayılır. Bunu helâl ederiz.

Hak verilir bir akıl yürütme değil, belirli bir siyasî kültürden bakınca, ama anlaşılır bir akıl yürütme. Yaşanmış tarih buysa, varılmış akıl da bu.
Peki öyleyse, bütün bu iddialar (ayrıca, çıkan konuşma kayıtlarının bir kısmı ekonomiyle değil, bir “siyasî üslûp”la ilgili) toplumda hiçbir etki yaratmadı sonucuna mı ermemiz gerekiyor?
 

O kadar da değil.

Çok daha incelikli, karmaşık bir noktadayız. Ama yer kalmadığına göre yarın devam edelim.


T 24

Hasan Cemal

Hiç mi utanma duygunuz kalmadı? Sözün bittiği yerdeyiz!

Adam Başbakan. Ne özgür medya, ne bağımsız yargı, ne kuvvetler ayrılığı, ne şeffaf ihale düzeni takıyor. Bir telefonla haber attırıyor. Gazeteci attırıyor. Patron ağlatıyor. Bir telefonla Danıştay Başkanı belirliyor.  “O işadamını mahkûm ettir!” diye bastırıyor. İhaleye fesat karıştırıyor. Kural tanımayan bir Başbakan o. Ben yaptım oldu, diyor. Devlet benim, diyor. Peki dünün mağdurları ne yapıyor?

Adam Başbakan, açıyor telefonu Adalet Bakanı’na:
 
- Beraat kararını değiştirin, diyor.
 
- O işadamını mahkûm ettirin, diyor.
 
Açıyor telefonu Adalet Bakanı’na:
 
- Danıştay’ın başına şu gelsin, diyor.
 
Açıyor telefonu:
 
- O ihaleyi iptal edin, diyor.
 
Açıyor telefonu iş adamına:
 
- Sen merak etme, gir ihaleye, diyor.
 
Akıl da veriyor:
 
- Biraz fiyat indir, diyor.
 
Yol yordam da gösteriyor:
 
- Oraya değil buraya yaz, diyor.
 
Yetinmiyor, güvence de veriyor:
 
- Sen merak etme, İsmet’i de (Savunma Bakanı) toplantıya göndereceğim, diyor.
 
Milyar dolarlık ihale böylece, Başbakan’ın devreye girmesiyle el değiştiriyor.
 
Adam Başbakan, açıyor telefonu:
 
- Atın o haberi, diyor.
 
- Sansürleyin o programı, diyor.
 
- Muhalefet adayının haberlerini o kadar çok vermeyin, diyor.
 
Gazete patronuna ağlatana kadar hakaret
 
Adam Başbakan, açıyor telefonu gazete patronuna ağlatana kadar baskı yapıyor, hakaret ediyor.
 
Buyrun, bir kez daha okuyun Başbakan Erdoğan’la Milliyet-Vatan gazetelerinin sahibi Erdoğan Demirören arasında, geçen yılın mart ayı başlarında, İmralı Zabıtları’nın Milliyet’te yayımlanması üzerine yapılan konuşmayı.   
     

Demirören: Üzdüm mü seni patron?

Erdoğan: Valla duman ettiniz her tarafı, rezil ettiniz.

Demirören: Ne zaman bir araya gelelim seninle?

Erdoğan: Valla, neyini bir araya geleyim ben yani, böyle bir rezillik olur mu ya…

Demirören: Bunu sızdıranları bulmamız lazım onun için…
 
Erdoğan: Siz bırakın sızdıranları yani sızdıran sızdırmış size o ayrı mesele de, yani sizin gazetenizin görevi böyle bir provokasyonu yapmak mı?
 
Demirören: Yok böyle aklımızın ucundan geçer mi sayın Başbakanım.
 
Erdoğan: Ne demek geçer mi canım, işte geçti daha ne olacak. Üç tane beş tane fazla satayım diye böyle namussuzluğu yapıyor. Hangi adamın yapıyorsa, ondan sonra siz hâlâ bunları savunuyorsunuz.
 
Demirören: Savunmuyorum. Bütün gece ben bununla uğraştım. Benim senden bir ricam var, sen bana bir yarım saatini ver.
 
Erdoğan: Valla çok sana yarım saatler ayırdık ya… Yani ayıp oluyor ya… Böyle bu şey olur mu ya… Bundan sonra zaten bir tane gazetenizden adam almayacağım yurtdışı seyahatlerime... Kaç kere oturduk konuştuk. Derya efendiyle (Genel Yayın Yönetmeni) ben de konuştum, arkadaşlarım da konuştu. Yani bu güzel bir sürecin içerisine girmişiz, bir çözüm süreci diyoruz, riskler alıyoruz, bilmem neler yapıyoruz. Ve yalan yanlış bir tane şey orada, atıyor manşeti, ahlaksız, adi herif, kepaze herif… Bu sürecimizi bizim baltalamak istiyor, siz de bunun patronusunuz.
 
Demirören: Peki, benden ne istiyorsun?
 
Erdoğan: Benim senden isteyeceğim, bu adamların, bu namussuzların hepsine ne yapacaksan yapman lazım. Yani bu başlığı nasıl atarsınız demen lazım. İşyerinizde size birisi bir namussuzluk yapsa acaba bir saat tutar mısınız?
 
Demirören: Tutmayız.
 
Erdoğan: Hemen kapıya koyarsınız.
 
Demirören: Ama ben söyleyeyim bak.
 
Erdoğan: Bu kadar risk alacağız, bilmem ne yapacağız, dün atılan başlık yenilir tutulur değil.

Demirören: Alo.
 
(Görüşme kesildi)
 
Erdoğan: Alo?..
 
Demirören: Gerekeni yapacağım ben Sayın Başbakan’ım, ben seni…
 
Erdoğan: Siz takdir ederseniz, nasıl şey yaparsınız.
 
Demirören: Ben sana söz…

Erdoğan: Derya (Sazak) bu işin birinci derecede sorumlusudur. Haberi yapan terbiyesiz (Namık Durukan) bunun sorumlusudur. Bunu kim ona sızdırdıysa…
 
Demirören: Ben onu bugün…
 
Erdoğan: İyi niyetliyse, kim sızdırdıysa onu söylesin, acil, onun hakkından gelelim. Eğer bu benim ekibimden birisiyse, ben gereğini yaparım. Ama bu BDP’den birisiyse onu da söylesin. Onu da, biz de gereğini yapalım.
 
Demirören: Ben size bugün akşama kadar kimden geldiğini önünüze getireceğim.
 
Erdoğan: Tamam.
 
Demirören: Tamam mı Başbakan’ım?
 

Erdoğan: Tamam tamam.

Demirören: Sen kendini üzme.

Erdoğan: Tamam tamam.

Demirören: Hadi bakalım.
 
Erdoğan: Peki hadi, hayırlı günler. Alo…
 
Demirören: Nasıl girdim bu işe ya, kim için… (Ağlıyor)
 
Erdoğan: Hayırlısı olur inşallah, peki, hadi hayırlı günler…
 
Demirören: Sağ olasın (Ağlıyor)
 
Erdoğan: Hayırlı günler.
 
Kural tanımayan bir Başbakan
Adam Başbakan.
 

Ne bağımsız medya takıyor.

Ne özgür medya takıyor.

Ne bağımsız yargı takıyor.

Ne kuvvetler ayrılığı takıyor.

Ne şeffaf ihale düzeni takıyor.

Bir telefonla haber attırıyor.

Gazeteci attırıyor.

Patron ağlatıyor.

TV’de program sansürletiyor.
 

Bir telefonla Danıştay Başkanı belirliyor.

Beraat kararını tersine çevirmek istiyor.

“O işadamını mahkûm ettir!” diye bastırıyor.

İhaleye fesat karıştırıyor.

Bütün bunları, bir Başbakan, Tayyip Erdoğan yapıyor bu memlekette.

Kural tanımayan bir Başbakan o.

Ben yaptım oldu diyor.

Devlet benim diyor.

Uzun lafın kısası:
 
Sözün bittiği yerdeyiz!

Dünün mağdurları ne yapıyor?

İhsan Dağı dün şöyle yazmıştı:
 
“Televizyonların yayınlarına, gazetelerin haberlerine karışan, gazete alıp satan, savcı atayan, mahkemenin kararlarını belirlemeye çalışan, kendi icraatlarını denetleyecek Danıştay'a kimin başkan olacağına kendisi karar veren, TV'de kimlerin program yapamayacaklarını belirleyen, muhalif partinin seçim afişlerini astırmayan, ihale bozup ihale dağıtan, yaptığı yasayla yargıyı hükümete bağlayan, internet yasasıyla hükümet sansürünü süreklileştiren, vatandaşı fişleyen, ötekileştiren, sürekli iç düşman imal eden, insanlara kolayca hain yaftası yapıştıran bir liderin ülkesinde liberaller ne yapar?
 
İtiraz ederler...
 
Dün, otoriter Kemalizm'e, militarizm’e ve 28 Şubat’a itiraz etmişlerdi. Mağdurun kimliğinden, inancından, düşüncesinden bağımsız olarak otorite karşısında özgürlükten, ceberut devlet karşısında toplumdan ve bireyin tercihlerinden yana durmuşlardı.
 
Şimdi de aynı ilkelerle aynı yerde duruyorlar.
 

Devlete karşı toplumu, otoriteye karşı özgürlüğü, zulme karşı adaleti savunuyorlar...

Peki, dünün mağdurları?..” (Dünkü Zaman’dan)

İhsan Dağı’nın sorusu yerinde.

Ben de soruyorum:

Hiç mi utanma duygunuz kalmadı?..


YENİ ŞAFAK

AKİF EMRE

El Cezire devrinin sonu mu?

Körfez'in küçük Arap şeyhliklerinden biri olan Katar'ın yıldızı bir zamanlar çok parlaktı. Özellikle Arap baharında adeta süreci yönlendiren, etkileyen, stratejik adımlar atan bir siyasi aktör haline gelmişti. Dev gibi (parasal ve coğrafi olarak) Arap ülkeleri dururken ne kadar zengin olursa olsun jeo-stratejik ve jeo-kültürel hinterlandı son derece kısır bir şeyhliğin bir anda devrimleri yönetecek kadar öne çıkabilecek bir siyasi akıl ve vizyonu var mıydı? El Cezire gibi küresel marka olmaya yönelen bir haber kanalına sahip olmak, bu misyon ve vizyon için yeterli miydi?

Bu soru asılı dururken Türkiye'nin de Körfez'de yakın işbirliği içinde olduğu ülke, Katar'dı. Türkiye'nin önünün açıldığı, kimi heyecanlı stratejistlerde 'yeni Osmanlıcılıktan' çok bir tür 'neo-İttihatçılık' söylemine çokça rastlandığı dönemde, adeta 'stratejik partner' durumundaydı. Türkiye apolitik devrimler sonunda oluşan siyasi yapılanmalara rol model olurken bunun finansal ve lojistik desteğini de adeta Katar üstlenmiş görünüyordu.

Suriye'ye de sıçrayan muhalif gösteriler silahlı mücadeleye dönüşüp bir anda iç savaş manzarası ortaya çıktığında etkili görünen aktörler için de bir dönemin sonu gelmişti. Önce Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri etkin rol alarak muhalefetin siyasi ve askeri vizyonunu rehin alacak, sonra da radikalize edilmiş marjinal unsurlar öne çıkarılarak yeniden şekillenecek Ortadoğu'da iki aktör devre dışı bırakılmış olacaktı. Mısır darbesinin ayak sesleri duyulmadan önce provası Suriye'de yapılmıştı. Mısır ve Tunus'tan başlayarak bölgeyi dizayn edeceğine, bu bölgeye model olacağına inanan ve inandırılan Türkiye ve partneri Katar'ın bastığı zemin, önce Suriye'de sonra Mısır'daki operasyonla ayaklarının altından çekilmiş oldu.

Mısır darbesi öngörülen bölge dizaynının önünü kesmeye yönelik ilk büyük stratejik hamle oldu. Bu nedenle geçenlerde bu sütunda belirttiğimiz hususu tekrarlamakta yarar var: Mısır'da düzen/denetim kurulmadan Suriye'de her hangi bir gelişme beklememek gerekir. İşte tam da bu nedenle Mısır darbesini bölge içi dinamiklere dikkat kesilerek okumakta yarar var.

Tam bu süreçte, son birkaç gün içinde, bu stratejik rol kapma oyunu uluslararası boyut kazanacak, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez emirlikleri Katar'dan büyükelçilerini peş peşe çekeceklerdi. Ve dün de Mısır bu kervana katılarak büyükelçisini Katar'dan çektiğini açıkladı.

Büyükelçilerin çekilme gerekçesi ile Mısır darbesinin nedeni ve perde arkasındaki aktörü çok daha net ortaya çıkıyor. Ortadoğu'da kimin belirleyici olacağı ve ne yönde şekillendireceği meselesi aynı zamanda Suriye'de kanın akmaya devam etme nedenidir.

Bu arada Katar'da babasını devirerek işbaşına gelen yeni kralın küresel aktörlerle iyi ilişkileri ve daha prensken milyarlarca dolarlık askeri projeler hazırlamasına rağmen bu ülkenin diğer Arap ülkeleri tarafından cezalandırılıyor olması, petrolün ve bölgenin küresel petrol sistemiyle bağlantısının şakaya gelir yanının olmadığının en iyi göstergesi.

Elçilerin çekilmesinin gerçek nedeni şu; Katar'da hala Müslüman Kardeşler'in rahatça faaliyet gösterebiliyor olması. Bunun anlamı çok açık: Petrol şeyhliklerinin ve Suud, Mısır gibi büyük Arap ülkelerinin İhvan gibi küresel sistemle anlaşmaya hazır, Batı'yla belli düzeyde ilişkiyle işbirliği yapmaya önem veren bir siyasal İslam'a bile tahammülleri yok.

Mısır da İhvan'ın önünün kesilmesi, özellikle Suud için stratejik bir adımdı: zira ne kadar ılımlı, Batı ile barışık olursa olsun İhvan gibi siyasal bir örgütlenme her halükarda Suud ve Körfez emirliklerinin denetim altında tuttukları siyasal dinamizmi harekete geçirebileceği gibi, kendi din anlayışları açısından da tam bir meydan okuma sayılabildi.

Bu süreçte manidar olan; her ne kadar Araplar arası iç mücadele gibi görünse bile en fazla etkilenen Türkiye'nin kendine biçtiği 'ağabey' rolünü oynamasına izin verilmeyeceğidir.

Yeni durum İsrail'in Ortadoğu'daki konumunu da yeniden belirleyecektir. Değişik yazı ve konuşmalarımda altını çizdiğim hususlardan biri; Mısır'ın geleceğini belirleyecek olan ana maddelerden birinin Camp David denklemi olduğudur.

Komplo teorilerinden, yahut nostaljik heveslerden öte, sahayı ve aktörlerin konumunu doğru okuyabilirsek ancak geleceğe dair bir şeyler söyleyebiliriz. Müslüman Kardeşler'in temsil ettiği İslamcılığa bile izin vermeyen yeni bir dizayn gerçekleşiyor. Arap baharına olduğundan fazla anlam yükleyen ve erkenden rol kapmaya çalışanlar açısından bölge tekrar eski günlerine dönüş yaşıyor.

Son olarak, dün iki gelişme yaşandı: Suudi Arabistan'ın İhvan'ı 'terörist örgüt' ilan etmesi, Mısır darbesinin ardında neden 'Suud eli' aramamız gerektiğine de bir işaret. Buna ilaveten El Cezire televizyonun Suud'da yasaklanması Katarı aşan biçimde bölgenin içe kıvrık yapıya geri dönme işareti olarak okunabilir.

Mısır'ın ardından Körfez de dizayn edildikten sonra, İsrail'in de devreye girmesiyle artık Suriye'ye sıra gelebilir. Üstelik Ukrayna'daki Rus hamlesine karşı Amerika'nın İsrail'e eski rolünü iade etmesiyle yeni sayfalar açılabilir. Katar'a yönelik diplomatik operasyonun devamı, Suriye'ye askeri olarak yansıyacak mı, göreceğiz.

AKŞAM

Özel harp diliyle siyaset

KURTULUŞ TAYİZ

Ana muhalefet partisi, seçimler yaklaştıkça siyasi zeminden uzaklaşıyor. Birkaç gündür bu noktanın altını özellikle çiziyorum; CHP seçim sandığına çalışmıyor, oylarını artırma hesapları yapmıyor, sandıktan umudu çoktan kesmiş. CHP, siyaset dışı müdahalelerle hükümeti yıkma senaryoları peşinde koşuyor. Bu yüzden de gittikçe siyaset zemininden uzaklaşıyor.

 Bunun en açık örneklerinden biri (doğrusu beni çok şaşırtan) CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu'nun, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın yanıtlaması isteğiyle TBMM Başkanlığı'na sunduğu soru önergesi. Tanrıkulu, “Başbakan Erdoğan ve ailesinin Malezya'dan sığınma hakkı istediği doğru mu?” diye soruyor! Bu soru önergesi sayesinde dün gün boyu kara propaganda yapan internet siteleri “Erdoğan'ın Malezya'dan sığınma istediğini, oraya kaçacağını” çevirip durdu. Kemal Kılıçdaroğlu'nun önceki grup toplantısında “Başbakan Erdoğan'ın helikopterle kaçacağı” sözleri de benzer nitelikteydi. 

 Bu dile, üsluba aslında Türkiye hiç yabancı değil; Özel Harp Dairesi, yakın tarihte geliştirdiği operasyonlarda bu dili kullandı. 27 Mayıs öncesi ve sonrasında Adnan Menderes hakkında aynı kara propaganda yürütüldü. 12 Mart ve 12 Eylül'de, 28 Şubat'ta siyasi iktidarlara karşı benzer psikolojik harekât taktikleri uygulandı. Özel Harp Dairesi, PKK'yla savaşta, özellikle Abdullah Öcalan'a karşı aynı yöntemleri kullandı. Bu Özel Harp'çi dil, Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'ye getirdiği Hüseyin Aygün tarafından uzun bir süredir kullanıyordu. Tahrik, kışkırtma, tehdit, aşağılama, gözdağı, provokasyon, korkutma, sindirme vb. gibi psikolojik harekat özelliği taşıyan bu dil, seçimlere doğru CHP'nin siyaset diline dönüştü.

 Bu üslubun bir siyasetçi üslubu, dili olmadığı açık. Bu dil, bir darbe dilidir; siyasetin canına okumak için seçilen özel harp dilidir. Bu dil, siyasetçileri tehdit, sindirme, korkutma, iradesini kırma, psikolojisini çökertme için belirlenmiş özel bir dildir. Bu dil, derin devletin dilidir.

 Seçim yarışında ipi önde göğüslemek isteyen bir partinin kullanacağı propaganda dili de böyle olamaz. CHP, 30 Mart Yerel Seçimleri'ni, paralel devlete verdiği desteği, cemaat ile yaptığı ortaklığı gizlemek için bir kılıf olarak kullanıyor. CHP, AK Parti iktidarının oylarını aşağı çekmek için çalışıyor görünüyor ama aslında Başbakan'ı devirecek devlet içi müdahaleyi zorluyor ya da bir sokak kalkışmasını körüklüyor. CHP seçim sandığını sadece yeni provokasyonlar için kullanmayı planlıyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Mustafa Sarıgül, meydanlarda defaatle sandığa hile karışacağını belirtiyor. Peki, seçime hazırlanan, sandıktan çıkmayı uman bir parti, sandığa niye gölge düşürüyor? CHP, sandığı neden itibarsızlaştırma gereği duyuyor? Siyasi bir partinin yapacağı iş mi sandıktan çıkacak sonuca aylar öncesinden çamur atmak? Demek ki CHP'nin sandıktan hiç beklentisi yok!

 Bu tabloya bakınca CHP'nin derin devletin Meclis şubesi gibi çalıştığı görülüyor. Kemal Kılıçdaroğlu, partisini derin devletin hizmetine sunmuş durumda. Kemal Bey'in bunu zoraki yapmadığı da belli.  Hatta son günlerde Kılıçdaroğlu'nun CHP'yi cemaat adına ulusalcılardan çaldığını düşünmeye bile başladım. AK Parti'den devleti çalmaya kalkan cemaatin, ulusalcılardan da CHP'yi çalması aslında hiç tuhaf değil. Ne de olsa en usta oldukları iş bu.

Gökten üç tane ananas düşmüş…

Turgay GÜLER

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde…

Kudretli mi kudretli bir işadamı varmış.

Hükümetler kurar, hükümetler devirirmiş.

Kendini her şeyin hâkimi zannedermiş.

Babası da kudretliymiş, babasının babası da.

 Günün birinde durduk yere bir televizyon kanalına yüklü mü yüklü miktarda bir ödeme yapmış.

Miktar öylesine yüklüymüş ki, birilerinin dikkatini çekmiş.

Uzatmayalım, ilgililer, yetkililer konuyu mercek altına almışlar.

 Kudretli mi kudretli bu işadamına gidip sormuşlar, "Hayırdır, bu kadar parayı bu televizyona niçin aktardınız?" demişler.

 Kudretli işadamı cevap vermiş:

"Neyini merak ediyorsunuz, reklam parası bu?"

 Yetkililer bu cevabın ardından oturup yeniden incelemişler.

 Bir de ne görsünler?

 Televizyon kanalının bir yıllık reklam geliri bile, kudretli işadamımızın aktardığı paradan azmış!

Anlamışlar ki bu iş de bir bit yeniği var!

İncelemeyi biraz daha derinleştirmişler.

 O sıra bu televizyon kanalının sahibi Ergenekon diye bir terör örgütüne üye olmaktan tutuklanmış.

Anlaşılmış ki, kudretli işadamının bu televizyona ödediği para Ergenekon terör örgütü içinmiş!

Örgüte maddi destekmiş!

İşin aslı ortaya çıkınca da kudretli işadamımızın etekleri tutuşmuş.

 "Arkadaşlar" sonra hiç vakit kaybetmeden meseleyi yargıya taşımışlar.

 Dava dosyası oradan oraya, buradan şuraya dolaşmış durmuş.

Aradan tam altı yıl geçmiş.

İşadamına altı yıl boyunca "şantaj" yapmışlar.

 Bu arada "tatlı meyveler yemişler, tatlı tatlı konuşmuşlar"!

 Hülasa, bu kudretli işadamımızla paralel bir çizgiye gelmeyi başarmışlar.

Gel zaman git zaman tam altı yıl sonra bu dava dosyası, gençliği sağda solda bildiri dağıtmakla geçmiş kudretli bir savcının eline düşmemiş mi?

Kudretli savcımız evirmiş çevirmiş dosyayı kapatmış.

Kudretli işadamımız da bunun üzerine hayırlı mı hayırlı bir organizasyona sponsor olmuş.

Tam 15 milyon dolar vermiş.

Bundan böyle kudretli savcılarla kudretli işadamı arasında sıkı bir dostluk başlamış. Kudretli işadamının başı ne zaman dara düşse bu kudretli savcılar hemen yetişmiş.

Sonra gökten üç ananas düşmüş.

Masalın kahramanları bu ananasları gönüllerince pay etmiş.

Ve son bir not.

 Bu masalın medya patronu, gazeteci, siyasetçi, bürokrat versiyonları da var.

 Onları da bir başka sefere anlatırız.

 Hadi şimdi kalın sağlıcakla.



ZAMAN

Ali Bulaç

Neye yarar?
 
Kırgızistan gezisi (Şubat-2011) sırasında “BOP’un toplumu aşağıdan yukarıya değiştirmesi projesi olup olmadığı” yönündeki bir soruya Başbakan Erdoğan’ın verdiği cevap şu olmuştu: “BOP, Türkiye’deki kadar hiçbir yerde yanlış anlaşılmadı…

Projede ilk aşamada üç ülke, Türkiye, İtalya ve Yemen eşbaşkandı. Ama proje doğmadan öldü. Bize düşen bu projede kadın hakları ve demokratikleşme idi. Proje ilerleseydi, kazanımlar sağlasaydık, fena mı olurdu? Projenin yol açtığı sonuçlar ağır ve aslında Müslümanların örfüne karşı ağır suç teşkil etmektedir.
 
AK Parti iktidarı 2011 yılına kadar iktisat, sosyal ve aile politikalarında önüne konulan yol haritasını takip etti. 2011’den başlamak üzere, ne yapması gerektiği konusunda en ufak bir fikri, zihni hazırlığı, medeniyet tasavvuru, felsefi derinliği, bölgesel ve küresel perspektifi olmadığı halde, bir yandan taahhütte bulunduğu uluslararası güçlerin kendisine çizdiği sınırları aşmaya kalkışırken, diğer yandan  “küçük bir kliğin partiye hakim olması”ndan sonra içeride kendisine destek veren paydaşları, ortakları tasfiye etmeye niyetlendi, ülkenin tamamını temellük etmeye kalkıştı.
 

BOP çerçevesinde takip edilen “kadın ve aile politikaları”nın yol açtığı vahim sonuçlar ortada: Aile itibardan düştü, kadın bir daha dönmemek üzere macunun tüpten çıkması gibi evinden çıktı; annelik ve ev hanımlığı rolünü reddetti; genç kızlar daha iki ayağı üzerinde durmayı beceremezken ayrı evlere çıkmak üzere ailelerini tehdit etmeye başladı; zinanın suç olmaktan çıkarıldığı bu ülkede nikahlı evliliklerin yerini beraberlikler aldı; erkek “kavvam” vasfını kaybetti, bundan da memnun olarak kadına, aileye karşı sorumluluklarından kurtulmanın engin rahatlığı içinde canı çektiği gibi hovardalığa yol buldu; çalışmak, geçimini temin etmek zorunda bırakılan yüz binlerce kadın ve genç kız kayıtdışı piyasada sömürü nesnesi oldu; sıcak, korunaklı bir yuva ve çocuk sevgisinden mahrum bırakılan bu bahtsız kadınlar küresel kapitalizmin metaı haline getirildi; beden profanlaştırıldı, her bir organı reklam, tanıtım ve kitlesel cinsel tüketime sunuldu; eğlence, magazin, spor ve pazarlamanın enstrümanı haline getirildi; kürtajla yüz binlerce cenin bıçakla doğranarak öldürüldü; doğan çocukların, aylık bebeklerin temel hakları çiğnenerek annelerinin sıcak kucağından koparıldı, evlerinden sürülerek onlara kreş cezası verildi; kadın-erkek arasındaki fıtri düzen sarsıntıya uğratıldı, kendini savunamaz hale getirilen kadınlar şiddete maruz bırakıldı, kadın cinayetleri seri halde işlenmeye başlandı; cinnet geçiren babalar aileyi toplu intiharlarla yok etme dönemine girdi.

Bu iktidar döneminde dinin ruhuna ve beşeriyetin sahih ve Müslümanların Sünnet’ten gücünü alan örfüne karşı öylesine ağır suçlar işlendi ki -demek oluyor ki bütün bunlar ‘günah işleme özgürlüğüymüş ve kimse bu özgürlüğe karışamazmış’-, bu yozlaşma dindar-muhafazakâr kadının da zihnini altüst etti. Hz. Meryem’den Hz. Hatice’ye, Hz. Fatıma’ya kadar Ed Din’in kişiliklerini inşa ettiği örnek kadınlar “feminist okuma”ya tabi tutuldu.

Dinî hükümlerin rafa kaldırılıp “dindar görüntü”nün öne çıkarıldığı, dinin içinin boşaltıldığı, ibadet ve menasikin gösteriye dönüştüğü bu süreçte “dindar-muhafazakâr kadın yazarlar”ın kendilerini korumaları beklenirken, bu dönemde ruhlarına ekilen çatışma tohumları ile iktidar beklentileri onları da sakatladı. Son Hizmet-hükümet kavgasında, yatıştırıcı, birleştirici, teskin edici roller üstlenmeleri beklenirken takındıkları şahin tutumları ibret verici!
 
Yüce Allah “Celal ve Kayyum” isminin erkekte, “Cemal ve Rahman” isminin kadında tecelli etmesini dilemiş, ikisinin fıtratını böyle var etmiştir. 10 senedir takip edilen politikalar iki cinsin fıtratını bozdu; neslimizin devamı için erkek ve kadın birbirlerine bağlı ve bağımlı halde yaşamaları gerekirken bilinçli bir biçimde birbirlerine karşı özerkleştirildi, rakip hale getirildi. Kadın erkekleşti, erkek kadınlaştı. Giderek ‘üçüncü cins’ türetilmeye başlandı. Kadın öldürüldü, erkek katil oldu, aile dağıldı, toplum çözüldü. Ahlaki ve sosyal çürüme içinde ve adaletsiz bir düzende muhafazakarlar zenginleşiyormuş. Neye yarar!


Abdülhamit Bilici

Erdoğan’a bu gurur yeter!
 

Atatürk Olimpiyat Stadı’nda 1 yıl önceki Türkçe Olimpiyatları törenine katılan Başbakan Erdoğan, yurtdışındaki eğitim gönüllülerine övgüler yağdırmıştı.

Erdoğan şöyle diyordu: “Kendilerini Türkiye’nin barış mücadelesine adamış, dönmek için değil, kutlu bir ideal uğruna yollara çıkmış sevgili öğretmenlerimize teşekkür ediyorum… Sizler bozkırdaki fidan gibi, çölün ortasındaki vaha gibi, kuruyan dudaklara bir damla su gibi, pörsümüş dimağlara aydınlık bir ifade gibi en dar günlerde bize güzeli hatırlattınız… Bu olimpiyatlar 11 yıldır yapılıyor ama bu gönül davası binlerce yıldır dünyayı kucaklayan kökü derinde, kökü Selçuklu’ya dayanan kökü ta Osmanlı’da kökü Sakarya’da, Dumlupınar’da, Kurtuluş Savaşı’nda bulunan bir büyük hareket vardır.. Bize bu gururu yaşattığınız, tıpkı ecdadımız gibi gönüller arasında bu güzel Türkçe köprüsünü inşa ettiğiniz için sizlere teşekkür ediyorum. Hepimiz aynı gönül davasının sarsılmaz neferleriyiz.”

160 ülkeye milletimizin değerlerini taşıyan Türk okullarına vatandaşların bakışı da farklı değil. Olimpiyatları düzenleyen Uluslararası Türkçe Derneği’nin yaptırdığı ankete göre ülkemizde halkın yüzde 78’i ‘Türk okullarına’ olumlu bakıyordu. AK Parti tabanında bu oran çok daha yüksek: Yüzde 86. CHP’lilerin de yüzde 68’i olumlu. MHP tabanının büyük destek verdiği okullara BDP’lilerin de yüzde 64’ü sıcak.

1990’ların başında rahmetli Özal bu okulların açılmasını teşvik etmiş; gittiği her yerde bu fedakâr insanlara kefil olmuştu. Yine Cumhurbaşkanı Demirel, bu gayretleri desteklemiş, muhataplarına tavsiye mektupları yazmıştı. Rahmetli Ecevit, derin yapıların MGK’da Hizmet’i imha çabasına cesurca karşı çıkmış; 2000’de Davos’a giderken Başbakanlıkça hazırlanan tanıtım broşürüne 154 Türk okulunun hizmetlerini de eklemişti. Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve pek çok yetkili, okulları ziyaret edip başarılarını alkışlamıştı. Türkiye’de farklı kesimlerin desteğini alan okulların, bulundukları ülkelerde de ne kadar el üstünde tutulduğunu kaç kez kendi gözlerimle gördüm. Bir iki hafta önce gittiğim Pakistan’da, Milli Eğitim Bakanı Rahman, “Halkımız Türk okullarını bağrına basıyor.” demişti. Ankara’daki üçlü zirveye gelen Pakistan ve Afganistan liderleri de aynı görüşteydi. Karzai, “Türk okulları Afgan çocuklarına kaliteli eğitim veriyor. Bundan çok mutluyuz ve takdirlerimizi sunuyoruz.” derken, Navaz Şerif de “Türk okulları mükemmel iş yapıyor. Eğitim kalitesi çok yüksek. Dostluk bağlarımızı güçlendiriyorlar.” diyordu.

Ülkesindeki altıncı Türk okulunun açılış törenine 8 bakanıyla katılan Uganda Cumhurbaşkanı Museveni’nin sözleri de hâlâ hafızamda: “Öncülere çok teşekkür ediyorum. Hep yanınızdayız ve size her türlü desteği vereceğiz. Bir sorunla karşılaşırsanız, getirin hemen çözelim.”

Sadece Pakistan, Afganistan, Uganda gibi gelişmekte olan ülkeler değil, okullar, gelişmiş ülkelerde de büyük itibara sahip. Mesela, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Reginald Brothers, Virginia’daki Türk okulu Pinnacle Academy’nin velilerinden. Erdoğan’ın, Hizmet Hareketi’ni ve Hocaefendi’yi telefonda Obama’ya şikâyet ettiği gün, Reginald Brothers’ın Türk okulunu Kongre’de ağırlıyor olması ibretlik.

Ergenekon çizgisinde marjinal bir siyasi yapı dışında, şimdiye kadar dindar, muhafazakâr, sosyal demokrat tüm devlet adamlarımızın desteklediği, farklı siyasî görüşlere sahip vatandaşlarımızın alkışladığı, bulundukları ülkelerde beğenilen bu okullar, bir süredir maalesef Erdoğan’ın hedefinde. Büyükelçilere bu yönde talimat veren Erdoğan, çok değil 1 yıl önce övdüğü idealist öğretmenler için miting meydanlarında ağza alınmayacak hakaretlerde bulunuyor. Türkiye’nin başbakanı sıfatıyla ülkemizin önemli küresel markası ve yumuşak gücünün en önemli unsuru Türk okullarına karşı, liderler düzeyinde bizzat uğraşmasını ve bu amaçla devleti de seferber etmesini vatanseverlikle bağdaştırmak çok zor.

Milliyetçi camianın efsane isimlerinden Yılma Durak, dünyada Türkiye’yi başarılı şekilde temsil eden bu okullara yardım etmek yerine karalayıp ihbar etmenin vatana ihanet olduğunu söylüyor. Kültür adamı, şair Yavuz Bülent Bakiler de farklı düşünmüyor. Dünyada devletin yapamadığını yapıp yüzümüzü ağartan okulların, adını bilmediğimiz ülkelerde dilimizi, kültürümüzü öğrettiğini söyleyen Bakiler’e göre bu hizmetlere vesile olan Fethullah Gülen Hocaefendi, karalama kampanyalarının aksine “tam bir vatansever”.
Önceki olağanüstü dönemler gibi, bugünler de elbet geride kalacak. Ancak destansı bir fedakârlığın meyvesi olan okulların başına bir şey gelirse, unutmayın ki, Erdoğan hayatı boyunca bu gururla(!) yaşamak zorunda kalacak.”



LEKOLİN.ORG

ERDOĞAN GEÇMİŞTEN DERS ÇIKARACAK MI?

Fırat Bezar


Diyalog ve ateşkes süreci bir yılını doldurdu. Erdoğan ve AKP’si bir adım atmış değil. Müzakere ve kalıcı barış için güven verecek adımlar atması dayatılıyor ve bekleniliyor. Sürecin bu şekilde, tek taraflı yürüyemeyeceği söyleniliyor. En son Kürt Halk Önderi Öcalan, Erdoğan’a seçimlere kadar zaman verdi.

 Diyalog ve ateşkes süreci bir yılını doldurdu. Erdoğan ve AKP’si bir adım atmış değil. Müzakere ve kalıcı barış için güven verecek adımlar atması dayatılıyor ve bekleniliyor. Sürecin bu şekilde, tek taraflı yürüyemeyeceği söyleniliyor. En son Kürt Halk Önderi Öcalan, Erdoğan’a seçimlere kadar zaman verdi.

Görülen o ki, Erdoğan ve yandaşları kendilerine tanınan bu fırsatı doğru değerlenmeyecekler. Atılması gereken en kolay ve en pratik adımları bile atma dürüstlüğünü göstermeyecekler. İki adım ilerisini göremiyorlar. Siyasi miyopluğa yakalanmış durumdalar. Erdoğan, kendi postunu nasıl kurtaracağının derdine düşmüş. Bu panikle sağlıklı düşünemiyor ve göremiyor.

Erdoğan, çıkardığı yasa, yönetmelik ve kanunlarla postunu kurtaracağını sanıyor.   17 Aralık’tan sonra, atak panikle polislerin yerlerini değiştirme ve görevden almalarla Gülencilerin önünü alacağını sandı. Aynı paralelde savcılara yöneldi. Yetmedi, MİT yasasını çıkardı. O da yetmedi HSYK. Daha da ileriye giderek İnternet yasasını, peşi sıra gündeme koyarak meclisten geçirdi. Daha bir sürü yasa çıkaracağa benziyor.

İyi ama bu yasalar Erdoğan’ı kurtaracak mı? Kesin bir hayır. Erdoğan, daha halen neyle ve kimlerle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Birkaç yasayla, birkaç kişiyi görevden alarak, sürgün ederek, bağırarak-çağırarak, Kasımpaşalık yaparak bu operasyonun üstesinden geleceğini sanıyor. Geçmişten, Ortadoğu’dan ve dünyadan olup bitenlerden habersizdir. Olup bitenleri görmüyor ve anlamıyor.  Hemen yanı başında, Saddam’ın başına gelenleri bilmeyen yok. Saddam, istihbaratından ordusuna, yargısından yasamasına, polisinden gazetecisine, işadamından öğretmenine kadar her şeyin sahibiydi. Kendisini bir tanrı ilan etmediği kalmıştı. İşte Suriye’nin Beşar Esat’ı. Saddam’dan geri kalır bir yanı var mı? İşte Mısır’ın Mursi’si ne halde. Bunlardan ders çıkaramıyorsan, al sana Ukrayna. Ukrayna’nın Yanukoviç’inin başına neler getiriliyor ve şimdi nerede. Anlaşılan o ki Rusya postunu kurtarmış. Peki, Erdoğan’ınkini kim kurtaracak. Erdoğan Saddam’ın, Beşar’ın, Mursi’nin, Yanukoviç’in yolunu takip ederek bir yere varamaz. Faşizan yasalar çıkartmakla, sağı-solu tehdit etmekle ancak kendi sonunu getirir. Keskin sirke küpüne zarar verir.

Ayrıca, Erdoğan’ın birkaç noktadaki ciddi yanılgısının altını çizelim;

Birincisi, Kürt Özgürlük hareketinin ve Türkiye demokrasi güçlerinin sabrı sınırsız değildir.  Erdoğan ve AKP’sine şans ve fırsat veriyorlar. Ancak Erdoğan, bu güçlerin “çantada keklik” olduğunu sanıyor. Rüya görüyor. Savaş kapıya dayandı. TSK’nin geliştirdiği askeri operasyonlar bu mesajı veriyor. Şırnak’ta başlayan çatışmaları görmüyor. Eğer Erdoğan Kürt Özgürlük hareketini ve Türkiye demokrasi güçlerini kandıracağını sanıyorsa avucunu yalar. 30 Mart’a kadar yapacakları, kaderini tayin edecek. “Hükümete saldırı var, darbe yapacaklar” söylemine kimse inanmaz.

İkincisi, Erdoğan, eğer demagojik üslubu ve popülaritesiyle kendisini kurtaracağını sanıyorsa,  yine yanılıyor.  Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Dilbazlık ve sihirbazlık postu kurtarmaya yetmez. Bu işler, öyle mitinglerde bas bas bağırmak ve nutuk atmak kadar kolayı değil. O yollarda nice kişiler, katiller geçti; Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan, Özal, İnönü, Çiler, Yılmaz, Baykal, Karayalçın. Erdoğan, bunların nasıl tarihin çöp tenekesine atıldığını iyi okumalı. Bu yakın geçmişten ders çıkarmalı. Kürt özgürlük hareketinin öyle hafife alır bir yanı yok. “Ben gidersem çözüm süreci de gider” kandırmasını kimseye yutturamaz. Bu halk ve mücadelesi, senin gibi daha nicelerini çöp tenekesine atacak.

Üçüncüsü, Erdoğan ve AKP’si 30 Mart seçimlerinde, istedikleri oranda oy alırlarsa, bu operasyondan kurtulacaklarını sanıyorlar. Tarihi bir yanılgıdır bu. Anlamadığı bu operasyonun oy oranıyla alakalı olmadığıdır.  Yüzde 60 oranında da oy alınırsa bu hiçbir şeyi değiştirmez. Erdoğan’a, kendi yaşadığı bir tecrübesini hatırlatıp soralım; Erbakan’ı nasıl bitirdin? Senin sonun daha da trajik olacağa benziyor. Bugün ortaya çıkan ses kayıtlarıyla (Erdoğan ve Oğlunun) verilen mesaj nettir.  “Ya bitireceği ya bitireceğiz” deniliyor.

Erdoğan anlamasa ve inanmasa da biz yinede söyleyelim. Erdoğan ve taifesini kurtaracak olan tek yolu demokrasidir. Kurtuluş ve çözüm reçetesidir. Tam da bu zamanda, faşizan yasalar yerine demokratik yasalar çıkarmalı. Kürt Halk Önderi Öcalan’la müzakereleri başlatmalı ve adım atmalıdır.  Bunları yaparsa “paralel devlet” söylemi inandırıcı olur. Aynı zamanda paralel devlet boşa çıkar. Çünkü paralel devletin beslendiği kaynaklar anti demokrasi ve anti Kürtlüktür. Derin devletin-Gülencilerin şah damarıdır bunlar. Varlığı bu iki gerekçeye dayanıyor.  “Demokrasiyle ve Kürtlerle savaşan bir mekanizmadır bu. Formül şu: Çözüm süreci ne kadar uzar ve ne kadar anti demokratik yasalar çıkarılırsa, Paralel Devlet-Gülenciler o kadar güçlü olur.  Erdoğan ve tayfası da o kadar erken gider. Eğer Erdoğan’ın birazcık aklı varsa bu iki noktadan Cemaati boşa çıkarabilir.  Kendi postunu da kurtarabilir. Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümü  Kürtlere ve Türkiye halklarına ne kadar lazımsa o kadar da Erdoğan ve taifesine da lazım.  


Çözüm Yasası

Engin Kartal Dereli

Halkların özgürlük mücadelesini yürüten hareketlerle onları bastırmaya çalışan devletlerin yenişemedikleri durumlarda sorunun çözümü için girişimlerde bulunulur, taraflar veya arabulucular yeni yol ve yöntemlerin arayışına girerler. Bu girişimin önce kimden, hangi taraftan geldiği önemli değildir. Önemli olan her iki tarafında yeni yol ve yöntemle çözüm konusunda ikna olmuş bir noktaya gelmeleridir. Zaten iki taraf bu konuda bir eğilim göstermezse tek taraflı kimse böyle girişimde bulunamaz. Bunun ilk temasları genellikle gizli olur. Bir dönem için özelikle ilk dönemlerinde gizli görüşmeler yürütmelerinin anlaşılır nedenleri vardır. Çünkü her iki tarafta kendileri için belirsiz bir sahaya adım atmaktadır. Karşılıklı güvensizlik, düşmanca duygular üst safhadadır. Henüz niyet ve amaçlar tam anlaşılmış değildir. Biri diğerine komplo kurmanın tedirginliği ve hesabı içindedirler vb. ilk görüşmeler ve temaslar bu tedirginlik içinde ve ne olacağı bilinmeyen atmosfer içinde başlar.

Süreç ilerledikçe taraflar birbirlerine alışır ve tanışmış olurlar. Karşılıklı niyetler anlaşılır. Pozisyonlar ve tutumlar açığa çıkar. Tarafların anlaşabilecekleri momentler belirginlik kazanır. Görüşmeler bu noktaya vardıktan sonra iki yol ortaya çıkar. Ya karşılıklı ve daha şiddetli bir çatışma sürecine girilir yada görüşmeler bir üst evreye sıçrayıp legalleşerek çözümle sonuca varır. Dünya pratiğinde şimdiye kadar her iki durumda görülmüş ve pratik sonuçları ortaya çıkmıştır. Birinci seçeneğin en yakın trajik örneği Tamil örneği ve Srilanka pratiğidir.
Çözüm konusunda ikinci aşamanın zorunlulukları ortay çıkmış olduğu halde eğer kendi gücüne güvenen taraf ipe un serpiyor ve sudan bahanelerle sorunun etrafında dolanıyorsa orada bir bit yeniği var demektir. Orda bir art niyet ve hesap vardır. Kötü bir dolap dönmektedir. Şimdi AKP’nin içinde bulunduğu durum böyle bir manzara göstermekte, akılara kötü ve uğursuz fitneler olduğunu getirmektedir. Eğer AKP hayır böyle değil diyor ve çözümde samimiyse o halde olup bitenleri doğru okumalı ve yapılması gerekenleri ciddiyetle yapmalıdır.  Öncelikle, Kürt Halk Önderliğinin ısrarla dile getirdiği görüşmelerin yasal zemini nedir ve nasıl geliştirilir?  “toplumsal müzakere ve barış yasası” ne anlama gelir? BDP’nin sunduğu bu paket nasıl okunmalı? Gibi  sorulara mutlaka doğru cevaplar vermelidir.

Yasal zemin demek, tarafların karşılıklı meşru varlıklarının kabul edilmesi demektir. Taraflar birbirlerini meşru varlıklar ve taraflar kabul etmedikleri ve bunun yasal hukukunu oluşturmadıkları müddetçe hiçbir görüşme, ilişki, mutabakat resmiyet kazanmaz ve güvence altında olmaz. Ayrıca kalıcı da olmaz. Her an yasa dışı ilan edilerek suç kapsamına alınabileceği gibi buna yeltenenlerde suçlanabilir ve cezalandırılabilinirler. Örneğin PKK ve Kürt özgürlük hareketi, devlet literatüründe hala terörist, hareketin önderliği de onun başı olarak anılmaktadır. Türkiye’nin sömürgeci inkarcı hukuk mevzuatında PKK ve Kürt özgürlük hareketi bir “suç örgütüdür” Yine Kürt ve Kürdistan kavramları bölücülük anlamına gelmekte dolayısıyla suç teşkil etmektedirler. O halde devlet, Kürt özgürlük hareketi ve onun önderliği hakkında yeni bir hukuki tanım getirmeden ve onu hukuki olarak meşru bir varlık, yasal bir taraf olarak kabul etmeden bu haliyle görüşmeler yürütmesi suçlu konuma düşmesi ve kendi kanunlarına karşı suç işlemesi anlamına gelir. Mevcut T.C hukukuna göre sürdürülen görüşme biçimi suç kapsamına girmektedir. Ama devlet ve AKP bilerek bu suçu neden işlemektedir?  Neden görüşmeleri yasal bir zemine ve konuma getirmemektedir? Bu görüşme ve ilişki biçiminin yasal bir zemine yani hukuksal bir çerçeveye kavuşmadığı müddetçe, önce kullanılıp sonra bir kenara atılacak taktiksel bir yaklaşım olduğunu akla getirecektir ve getirmektedir. Kalıcı, samimi ve sorunu içten benimseyerek çözen yeni bir devlet politikası olarak değil de, parti olarak AKP’nin bir dönem için taktiksel başvurduğu ancak işine gelmediği zaman vazgeçilip bir kenara atılabileceği basit partisel çıkarcı yaklaşımı düşündürmektedir. Şimdi AKP yaklaşımının görünümü böyle seyretmektedir. Bu ise her an sorunu yeni bir krize dönüştürebilir ve asla çatışmasızlığı birkaç aydan öteye götüremez.

Eğer AKP çözüm konusunda samimiyse bu sürecin resmileşerek yasal bir zemine oturması için iktidar partisi olarak üzerine düşen görevleri yapmalıdır. Yandan, sağdan, soldan ve hep sorunun etrafından dolanacağına doğru dürüst ciddi bir çalışma yürütür. Bu konuda BDP ile birlikte bir yasa teklifi hazırlar. Bu yasa teklifinin adı “Türkiye’yi Şiddetten Arındırma, Barış ve Demokratik Çözüm Yasası” olabilir. Geçmişte de buna benzer “İzale-i Şekavet” (şiddetten arındırma) yasaları çıkarılmıştı. Bu yasanın kısa bir gerekçesi olarak, Kürt sorunun toplumsal tarihsel ve sosyal nedenleri izah edilir. Bütün bu hatalı ve inkarcı politikaların sonucu olarak ortaya çıkan PKK hareketi ve onunla bağlantılı şiddetin ortaya çıkarmış olduğu sonuçlar belirtilir. Barış ve demokratik çözüm süreci ile artık bu şiddet ortamına bir son vermenin zamanının geldiği söylenir. Bundan böyle inkarcılığın kalktığı, Kürt toplumsal varlığının tanındığı ve temel haklarına sahip olması gerektiği, bunun için demokratik siyasal çözüm imkanlarının doğduğu belirtilir. PKK ve Önderliğine bu süreci destekleyip katılmaları için çağrıda bulunulur. Bu temelde PKK ve Önderliği ile görüşme ve müzakereler yürütmek için hükümete yasal yetki vermek için meclis onayı alınır ve yasa meclisten geçirilir. Böylece süreç meclisin onayı ve oluruyla yasallık kazanmış olur ve resmi olarak tüm kamuoyu nezdinde hukuki meşruluk kazanır.

Demek ki, hükümetin öncelikle yapması gereken sürece böyle yasalık kazandırmak ve hukuksal zemine kavuşturmak olmalıdır. Ondan sonra yol haritaları geçerli hale gelebilir ve anlam kazanırlar. Süreç gerçek anlamda rayına girer. Sürece bu yasal ve hukuki çerçeve kazandırılmadan yürütülen hiçbir çalışmanın geleceği, anlamı, güvencesi ve fazla ciddiyeti yoktur. Her şeyin her zaman tersine dönmesi ve tüm iyi niyeti kötü vurması olasıdır.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info
Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.