ORTADOĞU’DA DEMOKRATİK MODERNİTE ÇÖZÜMÜ
Özgürlük Perspektifleri / 10 Ocak 2014 Cuma Saat 08:12
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bir toplum için en büyük felaket, kendisi hakkında düşünce üretme ve eylemde bulunma gücünü yitirmesidir. Bunu çok önceden iyi bilen hiyerarşi ve uygarlık güçleri, ideolojik hegemonya diyebileceğimiz zihinsel hâkimiyetlerine öncelik ver-mişlerdir. Hegemonyanın sürdürülmesinde şiddet tek başına kalıcı bir rol oynayamaz.

Bir toplum için en büyük felaket, kendisi hakkında düşünce üretme ve eylemde bulunma gücünü yitirmesidir. Bunu çok önceden iyi bilen hiyerarşi ve uygarlık güçleri, ideolojik hegemonya diyebileceğimiz zihinsel hâkimiyetlerine öncelik ver-mişlerdir. Hegemonyanın sürdürülmesinde şiddet tek başına kalıcı bir rol oynayamaz. Eğer şiddetle amaçlanan toplum üzerinde bir çıkar elde etmekse, bunun için artık-ürüne ihtiyaç vardır. Toplumlar ikna edilmeden uzun vadeli çalıştırılmaları ve artı-ürün yaratmaları beklenemez. İdeolojik hegemonya bu iknayı sağlayarak, toplumu şiddet hegemonyasının öngördüğü ve belki de beklediğinden daha fazlasını sağlayan birikimlere açık hale getirir.

Oryantalizm, Avrupa modernitesinin Doğu ve Ortadoğu için geliştirdiği ideolojik hegemonyanın bilimsel ifadesidir. Çok etkili bir düşünce hegemonyası olarak işlevini sürdürmektedir. Modernitenin küreselleşmesi ideolojik küreselleşmeyle iç içedir. Belki de ideolojik hegemonya daha önceliklidir. Zihinlerin fethi kadar etkili başka bir fetih yoktur. Bu satırları yazarken bile oryantalizmi ne kadar aştığımı kendime hep sordum. Çok iyi biliyorum ki, bu zihniyetle düşünmem beni düşünce köleliğinin fasit dairesinden kurtaramayacak, tersine azap verircesine aynı dairenin içinde döndürüp dolaştıracaktır. Geleneksel anti-modernistlerden İslamcı olanları, İslam’ın bir düşünce tarzının olduğunu ve Garptan bağımsız düşündüklerini 19. yüzyıldan beri ısrarla söylemleştirirler. Yanılma payı yüksek olan bir söylemdir İslamcılık. Anti-modernistliği kesinlikle oryantalist tezler üzerinde yürütmektedirler. Müslüman Kardeşler’den El-Kaide’ye kadar sözde anti-modernist geçinen İslamcı güçlerde bu böyledir. Anarşistler dahil keskin solculuk peşindeki akımlar, tüm karşı idealarına rağmen, genelde modernist düşünce olmaksızın, Ortadoğu’ya ilişkin ise oryantalizmsiz düşünecek durumda değildirler. Reel sosyalizm en aşırı modernizmdi. Çin modernizmi, oryantalizmin zaferidir. Hindistan gelenekçiliği için de durum farklı değildir.

Anti-oryantalist olmak bana ilginç ve çekici gelir. Bunu bu satırlarda deniyorum. Düşünce özgürlüğü kendi başına anti-oryantalizmi ifade etmez. Oryantalizmi aşmak sanıldığı kadar kolay değildir. Kapitalist modernitenin üç sacayağı üzerinden anlatımını reddetmek belki anti-modernistlik olabilir. Ama kendi başına modernizmi, oryantalizmi aşma anlamına gelmez. Daha da önemli olan, reddedilenin yerine neyin konulacağıdır. İslamiyet veya herhangi bir gelenek de moderniteyi redde-debilir. Fakat sıra seçenek olmaya geldiğinde, modernite güçlerine teslim olmaktan başka çarelerinin olmadığını görürler. Açık veya kapalı teslimiyetin çıkarları gereği olduğunu bilerek moderniteye tabi olurlar. Reel sosyalizmin çöküşü, moderniteyi aşmak şurada kalsın, üç sacayağı üzerinden tamamen moderniteye aşırı bağımlı (Özel kapitalizm yerine devlet kapitalizmini uygulamak ret anlamına gelmez) olmasının bir sonucudur. Çin kadar bu yargıyı çarpıcı biçimde doğrulayan başka bir örnek ender bulunur. Ortadoğu’da gerek Marksizm’in gerek dinciliğin kalıcı bir sistem geliştiremeyişi oryantalizmi aşamamalarından, hatta oryantalizmin daha aşırı uygulayıcıları olmalarından ileri gelmektedir.

Aşılması şurada kalsın, modernist ve oryantalist düşünce hegemonyasının çözümlenmesine bile girişilmemiştir. A. Gramsci çözümleme denemesine kalkışmış, fakat denemeden öteye geçememiştir. Anarşist düşünce ekolünden cesur eleş-tiriler olmasına rağmen, bunlar da alternatif üretmede reel sosyalistlerden pek farklı değildirler. Teoride sözü edilen he-gemonyayı aşsalar bile, yapısallığı içinde yaşama konusunda ciddi sorunları olmamıştır. Ortadoğu’da modernist düşünceyle en çok uğraşan İranlı aydınlar, modernist bir Şia’yı inşa etmekten öteye gidememişlerdir. Diğer tüm İslamcılar modernite söylemlerinin hepsinin İslam tarafından çok önceden söylendiğini tekrarlayıp durmaktadırlar. Anti-emperyalist, anti-kapitalist olduklarını ısrarla ileri süren tüm ideolojik akımlar ve iktidar hareketlerinin azami başardıkları şey liberalizmden, özel kapitalizmden sosyal-demokrasiye, reel sosyalizme ve ulusal kurtuluşçuluğa terfi etmek veya mezhep değiştirmekten öteye anlam ifade etmez.

Modernist ve oryantalist akımlar sanıldığından çok daha etkindir. Sadece kültürel düzeyde bir eleştiri bu akımların aşılması anlamına gelmez. Sistemin hegemonik güçlerinden birini yenmek, hatta anti-kapitalist devrim yapmak eleştirisinin yapıldığını ve alternatifinin oluşturulduğunu kanıtlamaz. Ekim Devrimi anti-kapitalistti, ama anti-modernist değildi. Tersine modernizmin endüstriyalizminin ve ulus-devletçiliğinin en aşırı uygulayıcısı olmak suretiyle küreselleşmesine büyük katkı yaptı. Çin Devrimi bu konuda daha tipiktir: Modernitenin 19. yüzyıl biçimlerini uygulamakla devrimi sürdürdüğünü sanmaktadır. Fransız Devrimi’nde de yaşanan benzer yanılmaların etkileri günümüze kadar devam etmektedir.

Modernist ve oryantalist ideolojik hegemonyayı eleştirirken temel parametreleri esas almak şarttır. Üçlü sacayaklarını temel parametreler olarak kabul ettiğimizde, konunun önemi daha iyi anlaşılır. En radikal eleştirinin bu temellerde gelişti-rilebileceği, seçeneklerin de ancak bu temeller üzerinde üretilmesi gerektiği tutarlılık açısından önemle belirtilebilir. Eleş-tirinin kendisi bütünselliği ve yapısal süreleri esas almak durumundadır. Sadece kısa süreli olaylar ve siyasi süreçlerle kişisel rollerin eleştirisi hakikatin açığa çıkartılması için yeterli değildir. Bütünsellik burada süre kavramıyla birlikte eleştirinin temeline oturtulmadıkça, ortaya çıkacak sonuçlar parçalı, zamansız, dolayısıyla anlamsız olmak, hakikati ifade edememek gibi ağır kusurlar ve yanlışlıklar içerecektir. Neyi eleştirirsek eleştirelim, eleştirdiklerimizin bütünselliklerini ve süreliliklerini mutlaka doğru belirlemeliyiz. Söz konusu modernite olunca, en az üç sacayağı temelinde bir bütünlük teşkil ettiğini ve süre olarak beş yüz yıllık uzun, yapısal, sistematik bir zamanı içerdiğini temel almak gerekecektir. Başta Marksistler olmak üzere sistem karşıtlarının en temel hatası, uzun süreli ve üç sacayaklı bir sistemi kısa süreler içinde, hatta bazen süre’yi göz ardı ederek tek boyutu içinde, örneğin yalnızca kapitalizm boyutuyla eleştiriye tabi tutmalarıdır. Hâlbuki bu savunmada kabaca geliştirilen çözümlemeler, kapitalizmin anlaşılabilmesi için mutlaka merkezî uygarlık sistemiyle bağı, uzun süreli yükseliş trendi ve diğer temel iki boyut olan ulus-devlet ve endüstriyalizm olgusuyla birlikte eleştiriye alınması gerektiğini göster-mektedir.

Ortadoğu, hatta Çin ve Amerika uygarlıkları göz önüne alınmadan, 16. yüzyılda çıkış yapan kapitalizm anlaşılamaz. Av-rupa’nın iç potansiyeli kapitalizmin oluşumu için kesinlikle yeterli değildir. Keza ulus-devlet inşası olmadan kapitalist sis-temin kuruluşu mümkün olamaz. Hiçbir sömürü sistemi iktidarsız ve devletsiz mümkün değildir. Sadece iktidar ve devlet değil, iktidarın azamisi ve devletin ulus-devleti oluşmadan, kapitalizmde kâr ve sermaye birikimi gerçekleştirilemez. Kapi-talizmin sistemin hegemonik zaferi için ayrıca endüstri devrimini kendi tekeline geçirmesi ve bunu endüstriyalizm olarak ideolojikleştirmeyle iç içe yapması gerekir. Bu olguların kendi aralarındaki sıkı bütünlük içinde ve uzun süre kapsamında moderniteyi egemen kıldıkları açıktır. Bu konuda eleştirel geçinen tüm düşünce ekollerine baktığımızda, moderniteyi uzun süre ve bütünsellik içinde ele almadıklarını, bölük pörçük ve çoğunlukla süre kavramından habersiz kaldıklarını, sadece birkaç özelliğine (örneğin emek sömürüsü, ücret, kâr, sermaye, devlet, sömürgecilik, emperyalizm, kişiler, olaylar) yükle-nerek sonuç almaya çalıştıklarını görürüz. Yöntem bu olunca, ortaya çıkacak sonuç da fili kıllarıyla tarif etmeye benzeyecektir.

Özellikle içinde yetiştiğimiz reel sosyalizm, modernitenin sadece kapitalizm ayağını, hem de süre kavramını doğru kul-lanmadan eleştiriye alıp devrimcilik yapmaya kalkışmasıyla en büyük hayal kırıklığına yol açmıştır. Şüphesiz bu yaklaşımın sosyal temeli vardır. Modernitenin ulus-devlet ve endüstriyalizm ayağını liberalizmin bile çok ötesinde kullanmanın dev-rimcilik değil, diktatörlük ve hatta faşizm türeteceğini iyi bilmek gerekir. Reel sosyalist ülke deneyimleri (daha çok da ulusal kurtuluşçu devletler) bu yönüyle hayli öğreticidir. İyi niyetli olmak, Lenin’in de dediği gibi cehenneme gitmeyi engellemez, bilakis bazen kolaylaştırır. Ekim Devrimi anti-kapitalizmde yetersiz olduğu için başarısızlığa uğramadı; tersine anti-kapitalizmde başarılıydı. Fakat anti-modernist, dolayısıyla anti-ulus-devletçi ve anti-endüstriyalist olamadığı için, anti-kapitalistliğiyle modernitenin diğer iki ayağını aşamadığı için, yapısal süreyi bir yana bırakıp sadece kısa-sürelerle hareket ettiği için yenildi. Yaşanılan pratikler bu eleştiriyi doğrulamaktadır.

Son beş yüz yılda demokratik ve eşitlikçi amaçlar taşıyan devrimlerin, ideolojik akım ve hareketlerin sistematik bir ba-şarıya, demokratik uygarlık olarak da yorumlayabileceğimiz farklı bir dünya-sisteme erişemeyişlerindeki temel eksiklik, tutarlı, bütünsellik taşıyan ve süre kavramını içeren eleştirel pratiklerden yoksun olmalarıdır. Yani fili hep bir yönüyle tarif ederek tanım yapmak durumunda kalmışlardır. Bu durumda ne fil’den yararlanılır ne de ondan kurtulunur. Marksistler kapitalizmi eleştirip aşmak isterken, ulus-devlet merkeziyetçiliğini ve endüstriyalizmi faşizme ve çevre yıkıcılığına taşır-dıklarının farkına bile varamamışlardır. Ulusal kurtuluşçu akımlar ve hareketlerin modernite karşıtı tutumları çok daha muğlâktır. Ulus-devlet haline geldiklerinde ve bazı sanayi kollarında kalkınmaya başladıklarında, anti-emperyalist ve anti-kapitalistlikleri yerini en aşırı modernizm taraftarlığına bırakır. Hatta modernist ideolojileri (liberalizm, milliyetçilik, reel sosyalizm) din haline getirmede sınır tanımazlar. Ulus-devletçilik ve endüstriyalizm seküler din olarak anlam bulmuş ve yapısallık kazanmıştır.

Anarşistler üçlü sacayağından eleştiri geliştirirken, alternatif olarak demokratik bir sistematiği düşünmek bile isteme-mişler, anarşist bireyi demokratik topluma tercih etmişlerdir. Başarısızlıklarının temelinde bu gerçeğin yattığını görmeleri sınıfsal konumlarıyla bağdaşmamaktadır. Kent küçük-burjuvazisinin anti-toplumcu yanı başka türlü izah edilemez. Sosyal demokratlar moderniteyi reformlarla düzeltebilecekleri düşüncesinden öteye tek bir adım bile atmazlar. Ekolojistler tüm çevre argümanlarını moderniteden aldıklarını göremeyecek denli sığdırlar. Endüstriyalizme yüklenirken kapitalizmi ve ulus-devleti unuturlar. Feministler ataerkilliği eleştirirken, modernitenin kadın üzerinde yarattığı yıkımı aynı keskinlikte eleştirmeye yanaşmazlar; eleştirirken bile akım, hareket ve sistem olarak alternatif kadın ve toplumun üretilmesinde bir nevi çaresizliği oynarlar. Radikal dinci ve kültüralist hareketlerin modernite karşıtlığı akım ve hareket olarak daha da zayıftır. Peşinde koştukları şey azami bir uzlaşmacılıktır.

Şunu demeye getiriyorum: Günümüz kapitalizminin küresel finans krizinde yılda 600 trilyon Dolar değerinde sanal vurgun gerçekleştirilmesinde, kapitalist modernitenin bütünlüklü ve yapısal eleştirisinin geliştirilemeyişinin ve alternatif bir sistemin üretilememesinin belirleyici payı vardır. Kapitalizmin moderniteyle bağını kuramayan tüm akım, hareket ve devrimler modernite içinde erimekten kurtulamazlar. Anti-kapitalizmi anti-modernizme vardıramayan tüm ideolojik akımlar, politik hareketler ve her renkten devrimler modernite tarafından fethedilmekten kurtulamazlar.

Anti-kapitalizm anti-modernizm olmadığı gibi, anti-modernist olunmadan tutarlı bir anti-kapitalist olunamaz. Ekolojist, feminist, kültüralist, radikal dinci akım ve hareketlerin temel yanılgısı, modernitenin bütünsel yapısını hedeflemeden başarılı olabileceklerini sanmalarıdır.

Tümüyle inkârcı yaklaşmıyorum. Parçalı ve sistemsiz de olsa beş yüz yıllık modernitenin eleştirisi, son yarım yüz yıl içinde zayıf da olsa postmodernist düşünceyi doğurabilmiştir. Postmodernizm, çözümlemeye çalıştığım modernite eleştirisini karşılamaktan uzak olmasına rağmen, sistemin içine düştüğü krizi ve kaotik durumunu yansıtması açısından önemli bir geliş-medir.

Postmodern dönemde moderniteyle faşizm, soykırım, totalitarizm, otoritarizm, toplumsal cinsiyetçilik, milliyetçilik, en-düstriyalizm, iklim değişikliği ve her tür çevre yıkımı, iktidarın azamileşmesi, toplumun karılaştırılması ve metalaştırılması, aklın analitikleşmesi, ruhun boşalması, bireylerin posalaşması, herkesin herkesle savaştırılması, toplumun dağıtılması, tarımın yıkılması, maskeli kral tanrıların yerini çıplak ve maskesiz birey-tanrıların alması, yaşamın büyüsünü yitirmesi, kadının soyluluğunu ve güzelliğini yitirmesi ve azami fahişeleşmesi, ahlâkın yerine tecavüzcülüğün egemen olması, yaşam anlamına gelen farklılaşmanın yerini ölüm anlamına gelen homojenliğin alması, politikanın bitimi ve yerine iktidarın ikame edilmesi ve benzer binlerce olumsuzluk arasındaki ilişkileri çözümlemek daha da kolaylaşmakta ve olasılık dahiline gir-mektedir. Postmodernite kendi başına devrim değildir; ama modernitenin katı dinsel kalıplarını kırılgan hale getirmekte, ortamı yumuşatmaktadır. Anti-modernite devrimi açık ki bütünlük içinde parçalılık, evrensellik içinde yerellik, uzun süre kapsamında anlık yaklaşımı içinde, anti-kapitalizm, anti-ulus-devletçilik ve anti-endüstriyalizm temelinde sosyalist, de-mokratik ve ekolojist amaç etrafında farklı yapılanmaların öz savunma ve kendiliklerini anlamlandırması ve hakikatleştirmesi olacaktır.

Oryantalizmi dar anlamda Avrupalı düşünürlerin Ortadoğu uygarlıklarına ve toplumlarına ilişkin düşünceleri olarak görmemek gerekir. Bölgenin toplumsal doğasına ilişkin bilimsel düşünceler geliştirmek ve aydınlanmasını sağlamak yerine, modernitenin ideolojik hegemonyasına bağlanmak ve onun bilim yapılanmasını esas almak, geniş anlamda oryantalizmdir. Kapitalist modernitenin son iki yüz yıldaki fethi sadece maddi kültür alanında yaşanmamış, manevi kültür alanında daha çok geçerli olmuştur. Ortaya çıkan ideolojik akımlar, politik hareketler ve devrimler Avrupa’daki gerçekleşmelerin silik birer kopyasıdır. Bu nedenle toplum üzerinde etkileri yüzeysel kalmıştır. Gelenek ve modernite arasında sıkışan toplum, sürekli bir gerginlik ve kendini yenileyememe sonucunda sürekli kriz durumunu yaşamaktadır.

Anti-oryantalist olmak anti-modernist olmakla mümkündür. Radikal siyasi İslamcılığı oryantalizm bağlamında ve mo-dernizmin oryantal biçimi olarak değerlendirmek mümkündür. Alternatif oluşturma değeri kesinlikle yoktur. Laik milliyet-çiliğe tepki olarak dinci milliyetçilik argümanını kullanmaktan öteye gitmez. Arap, Türk ve Fars devrimleri tipik oryantalist devrimlerdir. Bu devrimler dinci ve soycu milliyetçiliği ayrı veya iç içe kullanarak modern ulus-devletler kurmayı ilk hedef belirlemişlerdir. Bunu devlet kapitalizmi ve endüstriyalizmiyle bütünleştirerek misyonlarını tamamlayacaklarını sanmış-lardır. Avrupa’yı birkaç yüzyıl geriden takip etmek kaderlerinde yazılıdır. Her bakımdan Avrupaî değerlere erişmek kendi-lerinde bir saplantı halindedir.

Ortadoğu toplumunun kapitalist moderniteyle ilişkisini doğru okumak, alternatif çıkış için belirleyici önem taşır. Önce-likle kapitalist modernitenin yerel bir olgu haline geldiğini anlamak gerekir. Dış değil iç olgudur. Fakat Avrupa’dakinden farklıdır. Küresel kapitalizmin en zayıf halkasıdır. Bu durumda iki temel yanlışa düşmemek gerekir. Bunlardan birincisi, sanki başka bir dünya, başka bir uygarlık mümkün değilmiş gibi kapitalist moderniteyi seküler din gibi benimsemek, moderniteye tapınmak; ikincisi ise sahte selefi İslam gibi topyekûn karşısına alarak reddetmektir. Her iki tutum da sonuçta kapitalist modernitenin daha çok yerelleşmesine hizmet eder.

Savunmamın Özgürlük Sosyolojisi adlı cildinde anti-modernizmin alternatifi olarak demokratik modernizmi sunmaya çalışmıştım. Oradaki tezleri olduğu gibi bu bölüme almak yerine, bölgesel uyarlamasını denemeye çalışacağım. Sistem eleş-tirileri aşılması gereken ile yeniden yapılanması gerekeni anlamlandırmayı amaçlamaktadır. Alternatif olarak demokratik modernizmi daha iyi anlamak açısından moderniteyi bir kez daha tanımlama ve üçlü sacayağı üzerinde değerlendirmenin doğru bir yöntem olacağı kanısındayım.

Bir kez daha moderniteyi yaşanılan çağ olarak değerlendirmek mümkündür. Yapılanmış her uygarlık aşılıncaya kadar kendi döneminin modernitesi olacaktır. Örneğin iki bin yıldan fazla süren Sümerik yapılanmalar Sümer modernitesidir, yani çağıdır (M.Ö. 4000-2000). Greko-Romen modernitesi yaklaşık olarak M.Ö. 500-M.S. 500 dönemini kapsar. Osmanlı-İslam modernitesi 1300-1918 yılları arasındaki dönemde kendi coğrafyasında etkili olmuştur. Kendi dönemleri aşılmışsa, bunlara uygarlık demek uygun düşmektedir. Uygarlık yaşanılandan önceki moderniteleri tavsif eder. Uygarlıkları devlet-sınıf-kent iç içeliği üzerinde yükselen tekelci baskı ve artı-ürün ele geçirme sistemi olarak tanımlamıştık. Bu tanımlamanın doyurucu olduğu kanısındayım. Maddi ve manevi kültür olarak ayrımları uygarlıkları niteler, ama tanımlamaz. Uygarlıklar uzun süreli ve bütünlüklü yapılar, kültürler olarak da nitelendirilebilirler. Hepsine geniş anlamda ‘tanımlama’ demek de pek yanlış sa-yılmaz.

Uygarlıklar için merkezî olan ve olmayan ayrımı da öğreticidir. Merkezî uygarlık kavramı ana nehir uygarlığını, merkez de sürekli yaşayan bütünsel yapıları tavsif eder. Dünya-sistem olarak da adlandırılabilir. Merkez dışında da pek çok uygarlık olabilir. Çin, Hint ve Amerika uygarlık olmuşlar, ama merkez olamamışlardır. Ortadoğu uygarlıkları merkezî bir zincir teşkil ederler. M.Ö. 3500-M.S. 1500 döneminde yaklaşık beş bin yıllık bir merkezî uygarlık zincirlemesi yaşanmıştır. Bunlara değişik adlar verilmiştir. Hanedan ve din adları çoğunluktadır. Sümer, Mısır, Roma, Bizans-Hıristiyan, Arap-İslam, Türk-İslam hemen akla gelenlerdir. Adları ve içerikleri her ne kadar değişiklik arz etse de, tanımlarına uygun bir iç bütünlük ve yapısallık taşırlar. Hegemoniktirler ve merkez-çevre alanları vardır. Dönemsel buhranlar ve kaotik durumları yaşarlar. Fakat boşluk kabul etmeyen zincirleme iktidar yapılanmaları olarak süreklilik arz ederler.

Kapitalist modernite halen içinde yaşadığımız bir dünya-sistemdir. Ortadoğu’dan Avrupa’ya kaydırılmış hegemonik merkezî bir uygarlık olarak yaklaşık beş yüz yıldır (16. yüzyıldan beri) varlığını sürdürmektedir.

Demokratik uygarlık kavramını kent-sınıf-devlet sistemi olarak uygarlığa karşı, içte kölecil sınıflaştırmaya karşı, dıştan kabile ve kavim kimliklerine yönelen baskı, talan ve köleleştirmelere karşı daimi direniş halinde olan kent içi emekçi öz-gürlükçü güçlerle kırsal komünal güçlerin oluşturduğu dünyayı tanımlamak için seçtik. Uygarlık tarihi boyunca bu tanım-lamanın kapsamında belli bütünsellikleri olan ve hep birbirlerine miras bırakan çok sayıda eşitlikçi, özgür ve demokratik oluşumlar ve yapılanmaları demokratik uygarlık olarak adlandırmanın vazgeçilmez tarihsel bir hak ve görev olduğu açıktır.

Demokratik uygarlık kavramını güncel somut duruma uyarladığımızda, bunu kapitalist modernite karşıtlığını içerecek biçimde demokratik modernite olarak belirlemek mümkündür. Kavramın ad olarak kendisinden ziyade kapsamını göz önünde bulundurmak gerekir. Ad değiştirilse bile kapsam kalıcılığını korur. Savunmam boyunca resmi, klasik anlatılarla dile getirilen uygarlıklara daha çok değindim; demokratik uygarlık fenomenlerine daha az yer verdim. Bunun nedeni tarihe bakış açımızın yeniliği ve eldeki malzemenin yeterince işlenmemesidir. Ortadoğu toplumunun güncel durumunu değerlendirmeyi ve sorunlarına çözüm yaklaşımlarımı bu bölümde netleştirmeye çalışacağım. Demokratik modernite, kapitalist modernitenin çıkışı, gelişimi, yapısal krizi ve aşılması temelinde hep ALTERNATİF DİYALEKTİK ANTİTEZİ olarak çözümleme konusu olacaktır. Marksizm’in tarihsel yanlışlıklarına düşülmeyecektir. Özellikle temel çelişkiyi burjuvazi ve işçi sınıfı gibi içeriği sürekli değişen olgulara bağlama tuzağına düşülmeyecektir. Diyalektik mantığın Hegel’den beri ilk defa başarılı bir uygulanışı Ortadoğu toplumsal doğasına uyarlanmaya çalışılırken, bu deneyimin daha başarılı sonuçlar ürettiği görülecektir. K. Marks’ın söyleyip de pratikte başaramadığı ‘diyalektiği ayakları üstüne dikmek’ deyimine daha anlamlı bir yaklaşım sergilenecektir.

a- Kapitalizme Karşı Ekonomik Toplum
 

K. Marks’ın yaşadığı dönem Almanya’nın birliği ve ulus-devleti için yapılan yoğun tartışmaların ve ideolojik-politik akımların koşullanması altındadır. Olgular daha çok ideolojik, politik ve hukuki çerçevede anlamlandırılmaya çalışılır. K. Marks, bu ortamı ekonomik öncüllükle etkilemeyi esas alır. Anlatımında ekonomiyi belirleyici kategori olarak temellen-dirmeye çalışır. Kapitalizmi bilim haline getirmenin baş sorumlusudur. Bununla bağlantılı olarak kapital sahiplerini burjuvazi, ücretli emekçileri proletarya, toplumu ise kapitalist metalaşmanın egemen olduğu kapitalist toplum kategorisiyle karşılamayı bu bilimin köşe taşları sayar. Böyle yapmakla bir taşla üç kuş vurduğunu sanır. İngiliz ekonomi-politiğinden ekonomiyi, Fransız toplumbiliminden pozitivizmi, Alman felsefesinden diyalektik kavramını alıp birleştirerek ‘bilimsel-sosyalizmin’ sentezini yapmayı başardığına güveni tamdır. O dönem her bilimde devrim yapılmıştır. Toplumun bilimsel devrimini de kendisi ve Engels’in yaptığından emindir. Toplumbilimin Darwin’i sayılırlar.

Marksist düşünce Avrupa sosyal biliminin en önemli kanadı olarak doğar. Hegemonik sistem açısından bakıldığında, bu bilimin yeni yükselen ve sisteme damgasını vuran sermaye tekelciliğinin ihtiyaçlarına cevap verdiğini, sermayeyi bilimsel-leştirerek meşrulaştırılmasına iktidar şiddeti kadar, belki de ondan daha fazla katkıda bulunduğunu anlamak zor değildir. İste-dikleri kadar kapitali olumsuzlasınlar, Marks ve Engels kapitalizmi bilim halinde sunmakla onun meşruiyeti için gerekli tarihsel adımı atmışlardır. Çok acıdır ki, her ikisi onca karşı çıkışlarına rağmen, kapitali kapitalizm, sermaye-kâr tekelcilerini burjuvazi, ekonomik toplumu kapitalist toplum olarak ilan etmekle bu tarihsel adımın önde gelen sorumluları durumundadır. Tarihte iyi niyetlerin çoğunlukla tersine sonuç verdirmede kullanıldığını hiç unutmayalım.

K. Marks ve F. Engels’in bu işe girişirken, en çok Hegel’in doruğa taşıdığı diyalektik felsefesinden yararlandıkları bilin-mektedir. Temel hatayı diyalektik felsefeyi uyarlarken yaptıkları kanısındayım. Bunu da tez-antitez-sentez üçlüsünü kapital-ücretli emek-kâr, burjuvazi-işçi sınıfı-kapitalist toplum başta olmak üzere bazı önemli üçlemeleri geliştirirken yaptılar. Hegel’deki diyalektik tez-antitez antitesi (varlıksallaşma)’nin Marksistler (ve bu yöntemi kullanan pek çokları) tarafından tam kavrandığını sanmıyorum. Halen de önemini koruyan ve geliştirilmeyi bekleyen temel felsefi sorun olan tez-antitez antitesi (varlıksallaşma), evrensel-tikel iç içeliğinin anlamını ve dolayısıyla hakikatini ifade etmektedir. Hegel özünde şunu anlatmak ister: Her varlığın özünde bir de zıddı vardır. Varlıksal özler zıtsız olamaz. Zıtsızlık tam hiçliktir. Tam hiçlik var olmamadır. Var olmama da var olmadığına göre tam hiçlik olamaz. O halde varlıklar zıtsız olamaz; tıpkı itimin çekimsiz olamaması gibi. Sorun daha çok zıtlaşmanın mahiyetini doğru kavramakta yatmaktadır. Başarılı bir diyalektisyen, zıtlaşmayı doğru belirle-yendir.

Şu hususun altını önemle çizmek gerekir: Bir varlıktan binlerce antitez çıkabilir. Bir diyalektikçi açısından burada yerine getirilmesi gereken en önemli görev, bu çoklu antitezlerden hangisinin diğerini İLK ELDE, birinci sırada etkilediğini, oluş-turduğunu doğru tespit etmektir. K. Marks ve F. Engels birer diyalektikçi olarak Hegel’i ayakları üstüne doğrultmak isterlerken kafasını koparttıklarını fark edemeyecek kadar kaba bir yanlışlık içine girmişlerdir. İki yüz yıldır aleyhinde çok söylemleş-tirilmesine rağmen, Hegel diyalektiğinin halen bir doruk anlatım olduğunu belirtmek durumundayım. K. Marks ve F. Engels’in üçlemeleri şüphesiz diyalektik yan taşırlar. Ama doğru diyalektik üçleme değerinde anlatım içermekten uzaktırlar.

Konumuz açısından en önemli içerik ve öz belirleme hatası, burjuvazi-proletarya zıtlaşmasında yapılmıştır. Şüphesiz burjuvazi-proletarya zıtlaşması vardır. Fakat bu zıtlaşma sandıkları gibi oluşmamıştır ve işlememektedir. Toplum veritesinde, antitesinde kapitalizmin yol açtığı çelişki, zıtlaşma kapitalist-proletarya çelişkisi değildir. Aralarında böyle bir çelişki olsa bile asıl çelişki değildir. Daha da önemlisi, kapitalizm sanıldığı kadar toplumsal veriteyi tek başına kapitalistleştirecek potansiyelde değildir. Kapitalistin kendi başına bu gücü yoktur. Ayrıca bir toplum hiçbir zaman kapitalist, İslam, Hıristiyan vb. gibi sıfatlarla niteliğini değiştirecek bir varlık değildir. Öz olarak, İkinci Doğa olarak toplum varlığını korur. Bazı sıfatların tarihin çeşitli dönemlerinde TEKİLLER olarak etkili olması o toplumun tümüyle o tekilce tekilleştiğini kanıtlamaz; bir siyah Lale’nin tek başına Lale toplumu olamayacağı gibi.

Kapitalizm bir etken olarak toplumsal antiteden sadece proleter oluşturmaz; toplumsal varlıktan proleter tiplemeyi çeker. Bu çekişte bile bu proleteri çektiği topluma karşı proleterle çoğunlukla ittifak halindedir. Marksistlerin feodal topluma karşı proletaryanın burjuvaziyle geçici ittifakı dedikleri olay, olgu budur. Fakat hatalarının temelini oluşturan bir anlatımdır bu. Kapitalizm ücret denilen taviz karşılığında proletarya adı altında bir ajan kesim derlemekte, oluşturmaktadır. Eski topluma karşı ittifak değil, bir ihanet söz konusudur. Kaldı ki, burada toplum gibi evrenin en harika bir esnek zekâlı doğasına karşı bir istismarcılık, tıpkı bir kadını kullanır gibi efendice bir kullanıcılık yapılmaktadır. Kapitalizm efendilerin (Rablar, krallar, zorbalar) binlerce yıllık mirasını da kullanarak, kâr adı altında sistemli ve sürekli olarak toplumun tümünden varlıksal olarak değer sızdırmakta; sadece kâr olarak değer değil, toplumun tüm maddi ve manevi kültürel değerlerini istismar etmektedir. Bu durumda kapitalizm toplumu en çok ve sistemlice, sürekli olarak karşısına alıp sömüren TEKELCİ DOKU’nun kendisi olmaktadır. Bu anlamda toplumla ilgilidir, toplum üzerinde etkilidir. Ama hâkim sistemini kurarak, eski ticari, parasal ve iktidar sahiplerini kendi önderliğinde eriterek, işçileri ve zanaatkârları yedekleri haline getirerek, entelektüellerden ideolojik hegemonya inşa ederek bu etkiyi yaratmakta ve istismarı gerçekleştirmektedir. Toplumun antitesini, varlıksallaşmasını bilimsel ifadeye kavuşturmak istiyorsak, ‘kapitalist toplum’ olarak adlandırılan dokunun bu özde ve biçimlerde geliştiğini anlamak doğru belirlenimlerin gereğidir. Sürecin bu karakteristik yapısını görmeden, işleyişinin bu niteliğini kavramadan toplum adına ‘BİLİMCİLİK’ yapmak kaba POZİTİVİZM olmaktan öteye gitmez.

Kapitalizmin toplum üzerindeki işleyişini doğru belirlemeyip kaba pozitivist nesnelleştirmelere girişmek, bilim adına bilime, toplumbilim adına topluma karşı büyük bir yanlışlık içine girmek demektir. Söz konusu olan toplum olunca, sonuç-larının vahametini kestirmek için herhalde üzerinde daha çok düşünülmesi gerekir. Konuya ilişkin bu kısa çözümleme ışığında bakıldığında, kapitalizmle ilgili çelişkinin çok tali bir düzeyde oluşan kapitalist-proleter çelişkisi değil, bu çelişkinin de kapsamında olduğu kapitalizm-toplum, kapitalistler-toplumcular çelişkisi olduğu açıkça görülecektir. Zeki Marksistlerden Rosa Luxemburg, “Saf kapitalist toplum asla gerçekleşemez” deyip K. Marks’ı temel bir noktadan eleştirirken, aslında yapmak istediği şey bu dokusal süreci anlatmaktır. Mutlaka bilimsel sosyalizmden (Sosyal bilim demek daha doğru olur) bahsedilmek isteniyorsa, bu temelde radikal bir bilim reformu yapmak ve devrimini devrimini gerçekleştirmek başta gelen görevdir.

Dar anlamda kapitalizm-ekonomik toplum çelişkisinden bahsetmek mümkündür. Tedbirli olunursa, ciddi yanlışlıklara yol açmadan bazı önemli ve doğru sonuçlara götürebilir. Önceki bölümlerde F. Braudel’in ekonomiyi pazarla özdeşleştirdiğini, sermayenin bu pazar üzerinden uzun mesafeler arası ticaretteki fiyat farkından yararlanarak kârı gerçekleştirdiğini söylediğini, dolayısıyla kapitalizmin pazar karşıtı bir konumundan bahsettiğini önemle belirtmiştim. Bu anlatımın yetersiz olduğunu, kapitalizmin özünde sadece anti-pazar olmadığını (eğer pazar ekonomiyle özdeş kılınıyorsa), açıklamalarının kapitalizmin aynı zamanda anti-ekonomi biçimindeki bir değerlendirmeyle tamamlanması gerektiğini vurgulamıştım. Kapitalist sistem hegemonyasının anti-toplumculuğunu inkâr kabul etmez biçimde yol açtığı sömürgeci ve emperyalist savaşlarla, ürettiği ulus-devlet faşizmiyle, endüstriyalizm temelinde yol açtığı çevre yıkımıyla, sürekli krizli yapısıyla, toplumsal uç kutupları derinleştirmesiyle tanımlamak mümkündür. Anti-toplumsal olanın fazlasıyla anti-ekonomik olacağı açıktır. Çünkü kapitalizm ‘azami kâr kanunu’na uygun sömürüyü ekonomik toplum alanında gerçekleştirir. Sistem olarak kapitalizmin anti-ekonomiciliği tüm tarihi boyunca deneyimledikleriyle her alanda doğrulanmıştır. Tarihsel bir doku olarak kapitalizm, tali bir çelişki içinde olduğu kölesi proleter üzerinde değil, maddi ve manevi kültür birikimi olarak toplum ve ekonomik toplum üzerinde bir hegemonik sistem olarak anlamlandırılırsa, gerçekten sadece ‘KAPİTAL’in değil ‘KAPİTALİZMİN TARİHİ’ de doğru yazılabilecektir.

Proleter de dahil, köleden özgürlük kumaşı dokuyan ideolojik ve politik hareketlerin anlayamadıkları husus, güç ve sö-mürü tekellerinin köleyi kendilerinin bir eki, uzantısı olarak varsallaştırdıklarıdır (Antite, varlık haline getirme). Bu tekeller köleyi varsallaştırırken onu kendi toplumsal dokuları olarak dokurlar; kendilerini kemirecek bir unsur olarak kendi dokularına eklemezler. Tarihte bu anlamda kazanan köle sınıfı yoktur. Spartaküs bile kazanmış olsaydı, Roma için yeni bir köleci hanedan kurmaktan öteye gidemezdi. Lenin gibi çok iddialı bir anti-kapitalist bile NEP (yeni ekonomi politikası) ile kapitalizmi uygulamak zorunda kaldı. Günümüz krizinde doğrulanan diğer bir gerçeklik, kapitalist sanayinin yaşaması için (diğer kapitalizm türleri de dahil) işçi sınıfı denen grupların gönüllü bir çaba içine girmekten (ücretlerini düşürme dahil) çekinmedikleridir. Kaybeden ise genel olarak ekonomik toplumla birlikte tüm toplumsal değerler olmaktadır. Kapitalist bireyselleşme bu gerçeği daha çok doğrular niteliktedir. Anti-toplumcu temelde bireyler yığınına dönüştürülen tüm toplumsal alanlarda, en üstteki bir avuç oligarşik tekelci grup dışında, toplum olmaktan çıkarılmış bir durum yaşanır. Diğer ezici ço-ğunluk, işsizler yığını olarak kendini ücret kölesi biçiminde satma imkânından bile mahrum bırakılmıştır. Ücret kölesi olanlar ise ücretlerinin nispi düşüşlerini yaşamaktan bile kurtulamazlar. Gerçek tablonun böyle oluştuğu açıktır.

Dar sınıf hareketlerinin bu gelişimdeki rolleri yadsınamaz. Reel sosyalizm ve sendikacılık hareketleri bu konuda kanıt-lanmış pratiklerin sahipleridir. Özcesi köle hakkındaki değerlendirmemizi gözden geçirmek, köleyi baş çelişkinin öğesi olarak değil, genel toplum çelişkisinin tali bir unsuru rolünde görmek bizi daha doğru sonuçlara götürecektir. Köle diyalektiğinin yeniden değerlendirilmesi toplumbilimcileri bekleyen en temel toplumcu görev durumundadır. Toplumsal diyalektik toplumsal hakikat için temel bilim değerindedir. Ama doğru uygulanması tüm önemini koruduğu gibi, öncelikle yetkin çözümlemelere ihtiyaç göstermektedir.

Genelde (evrensel) olduğu gibi kendi özgünlüğü (tikelliği) içinde kapitalizmin Ortadoğu toplumundaki tahripkârlığı çok daha ileri uçlarda seyreder. Sistem olarak bölgeye fetihçi girişi anti-toplum ve anti-ekonomi temelinde ana-merkez, metropol kent ve ülkelerin sömürgeciliği biçimindedir. Haçlılar döneminden beri Ortadoğu’dan hegemonik uygarlığı kaydırmasından ötürü çok daha planlı yürümek ve kendini inşa etmek durumundadır. Aşırı tekel kârları peşindedir. Temel toplum ihtiyaçlarının çözümüne değil, kârı azamileştiren kaynaklara, usul ve yöntemlere yönelir. Şüphesiz kapitalizmin millisi ve gayri millisinden değil, milliyetçiliğinden bahsetmek daha öğreticidir. Milli kapitalizm denen olgunun özünde en yoğunlaşmış kolektif yabancılık olduğunu derinliğine kavramak gerekir. Kapitalizmin kendisi doku olarak yabancılaşmadır. Milliyetçilik ideolojisiyle kendini ulusal toplum olarak yansıtmak ister. Ulusalcılık, milliyetçilik kavramları genelde tekelciliği, özelde ise kapitalist tekeli maskelemek ve hegemonileştirmek için icat edilmiş ideolojik araçlardır.

Ortadoğu beş bin yıllık merkezî uygarlığa mekânlık etmesi nedeniyle tüm tekelci güç ve sömürü tekellerine yabancı de-ğildir. Kapital tekelleri de buna dahildir. Fakat başat olabilmelerine ortam yaratılmamış, buna fırsat bulamamışlardır. Avrupa kapitalizmini Ortadoğu için bir yenilik olarak düşünmek pek anlamlı değildir. Yeni olan şey başat fetihçi bir sistem olarak bölgeye giriş yapmasıdır. Yaklaşık iki yüz yıldır süren bu girişin ilk yüz elli yılında ticari ve mali kapitalizm temel rol oynarken, son döneminde sanayicilik hız kazanmıştır. Batı toplumlarına göre daha yüzeysel bir hâkimiyeti vardır. Kapitalizm geleneksel güç ve sömürü tekelleriyle ittifak içinde hegemonyasını sürdürmektedir. Ortadoğu’da egemen olan Avrupa-ABD merkezli kapitalist hegemonik sistemdir. Ortadoğu’nun uzun uygarlık tarihi ve eski toplumun (kabile, aşiret, mezhep toplulukları) güçlü varlığı, Batı merkezli hegemonyacılığın zayıf bir temele dayanmasına yol açmaktadır. Bölgenin sistemin zayıf halka olması bu gerçeklikten ötürüdür.

Kapitalizm karşıtlığını ekonomik toplum olarak belirlememizin önemli sonuçları vardır.

1- Çelişki kapitalizm ile sosyalizm arasında bir çelişki olarak değil, ekonomik toplum-kapitalizm temelli olarak kavran-mak durumundadır. Ekonomik toplum tekelci ittifaktan olumsuz etkilenen tüm toplumsal ekonomik güçleri temel alır. Sosyalist ekonomi modern koşulların ekonomik güçlerini esas alırken, ekonomi toplumu geleneksel ekonomik güçleri de kapsar. Daha da önemlisi, piyasalaşmamış ve doğal, metalaşmamış geniş kullanım değerli ekonomi de bu kapsam dahilin-dedir. Ekonomi toplumunda özellikle kadın ve çocuk emeği çok yaygın olup çoğunlukla kullanım değeri üretir. Reel sosya-listlerin ekonomiyi kapitalizm için metaların üretimine indirgemeleri çok dar bir yaklaşımdır. Ekonomiyi kapitalizmin baş aktörlüğünde bir faaliyet olarak yansıtmaları yaptıkları en büyük yanlışlıktır. Kapitalizme bundan daha iyi hizmet olamaz. Ekonomiyi tahrip etme anlamında kapitalizm baş aktör olabilir, ama inşa edici bir baş aktör olamaz.

2- Toplumsal varlıklar olarak burjuvazi-proletarya çelişkisinin de temel değil, tali bir çelişki olduğunu belirlemiştik. Sosyal çelişki tekelcilerle onların dışındaki tüm toplum arasındadır. Toplumsal eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin doğasını kavramak açısından bu ayrım önemlidir. Burjuvazi-proletarya mücadelesinin yapaylığı reel sosyalizmin yüz elli yıllık deneyimiyle açıkça ortaya çıkmıştır. Hizmetçiler (köleleştirilmiş sınıflar) hiçbir zaman efendilerini aşabilecek ölçüde ideolojik ve pratik bir güç kazanamazlar. Varlık olarak bu yetenekleri yoktur. Ancak hizmetçiliği reddettikleri zaman yetenek sahibi olabilirler ki, o zaman da hizmetçi sayılamazlar. Modernite döneminde sosyal mücadeleleri doğru kavramak için tekelci dokularla onların dışındakiler ayrımını doğru yapmak, bu temelde mevzilenmek, direnmek ve toplumsal inşalara girişmek hayati önem taşır.

3- Yukarıdaki iki ayrım temelinde ‘kapitalist topluma’ karşı inşa edilecek yeni topluma çeşitli adlar vermek mümkündür. Burada önemli olan ad değil içeriktir. Bu yeni topluma demokratik sosyalist toplum denilebileceği gibi demokratik toplum da iyi bir ad olabilir. Hatta anti-kapitalizm anlamında ekonomik toplum da denilebilir. Önemli olan tekelciliğin egemenliğinde olmayan bir ekonomi ve toplumsal inşadır. Ekonomik faaliyeti pazara bağlı olarak gelişen bir meta ekonomisi olarak tanımlamak kısmen doğru olabilir. Meta kategorisine girmeyen muazzam büyüklükte bir kullanım değerleri ekonomisi vardır. Asıl toplumsal ekonomiden anlaşılması gereken de işte bu bölümdür. Kapitalist ekonomi-politiğin (Kimin kurguladığına bakarsak, gerçek niteliğini daha iyi anlarız) ekonomiyi sadece kâr getiren faaliyetlere indirgemesi ekonominin gerçek niteliğini çarpıtan bir mitik yalandır. Kapitalist ekonomi, milli ekonomi, devlet ekonomisi, ticari, finansal veya sınaî ekonomi, tarım, kent veya köy ekonomisi, küresel ekonomi gibi ayrımlar gerçeği fazla yansıtmaz. Özel ve kolektif ekonomi ayrımları da yapaydır. Pazar ve kullanım değeri olarak ekonomi nitelemesi gerçekçi bir tanıma çok daha yakındır. Tarih öncesi kullanım değeri için ekonomi geçerli tek ölçü iken, pazarda değişim için ekonomi daha çok tarihsel dönemde yaygınlık kazanır. Kapitalist modernitenin toplumsal değerlerin ezici bir çoğunluğunu metalaştırması istismar ve kâr amaçlı olup, yeni ama kanserli bir olgudur. Toplumun dağıtılması, sürekli kaotik ve krizli bir hal alması bu gerçeklikten kaynaklanır. İnsan türü yüz binlerce yıl boyunca sadece kullanım değeri etrafında bir ekonomiyi tanıyıp uygulamıştır.

Ortadoğu toplumu her iki ekonomik değer için tarih öncesi ve sonrasında öncülük yapma şansına sahip olmuştur. Eko-nominin ne olduğunu bilir. Anlamakta güçlük çektiği şey kapitalizm denen vampirin ekonomi adı altında başına yağdırdığı felaketlerdir, gerçek ekonomik soykırımlardır. Kapitalizmin başat varlığı ekonomik yaşamın bir vazgeçilmezi değil, bir baş belası, kanserojenidir. Sadece petrol, gaz, su, otomobil gibi yanlış kullanımıyla çevreyi yıkan ve toplumu savaşa boğan kâr amaçlı alanlarda yürüttüğü faaliyetleri çözümlendiğinde bu gerçeklik daha iyi anlaşılır. Yine toplumun yarısından fazlasını işsiz, mesleksiz, göçer, ailesiz yığınlara dönüştürmesi felaketin büyüklüğünü daha anlaşılır kılar.

O halde anti-kapitalist olmak öncelikle anti-tekelci olmayı gerektirir. Bu da beraberinde demokratik, sosyalist (Bu terimi toplulukçuluk olarak anlamak daha doğrudur) ve eşit-özgür toplumsallığı getirir. Söz konusu edilen, bu sıfatlar altında toplumu yeniden icat etmek değildir. Topluluklar olarak (aile, kabile, mezhep, aşiret, ulus) toplumlar binlerce yıldan beri mevcuttur. Gerekli olan, kapitalist modernite koşullarında bu toplulukların savunmasını demokratik modernite koşullarına uyarlamak, gerektiğinde bu toplulukları yeniden inşa etmektir; anti-tekelci ve anti-kapitalist demokratik topluluklar top-lumunu, ekonomik toplumu, demokratik sosyalist toplumu demokratik modernite alternatifi kapsamına almaktır. Tekrar belirtelim: Önemli olan isim çokluğu değil, özsel varlığıdır. Bunda netleşmek demokratik modernite programının birinci öncülüdür. Ortadoğu toplumları bu yaklaşıma yabancı değildir. Söz konusu olan, binlerce yıldır yaşadıkları toplumsal doğanın bilimsel ifadeye kavuşturulmuş olarak kendilerine sunulmasıdır. Kendini bilim aynasında seyretmesi ve özgür yaşam iradesinde yürütmesidir.

Kabile ve aşiret topluluklarını hiç küçümsememek gerekir. Toplumlar yaşadıkça böylesi toplumsal formlar hep var ola-caktır. Günümüzdeki sivil toplum örgütlerini bile modern aşiretler ve kabileler olarak değerlendirmek mümkündür. Gele-neksel mezhepleri güncel planda karşılaştığımız bilimsel akademiler ve enstitüler gibi görmek mümkün ve anlamlıdır. Ulusları sadece ulus-devlet olarak değil, çok dilli, etnisiteli, dinli ve vatanlı demokratik toplumlar olarak değerlendirmek ve inşa etmek de imkân dahilindedir. Ortadoğu’nun bağrında bu geleneksel topluluk biçimlerini kanlı bir kavgaya, çözümsüzlüğe iten genelde tekelcilik, özelde kapitalist tekelciliktir, kapitalist modernitedir. Demokratik modernite kendi kapsamına bu toplulukları geri ve yok edilmesi gereken eski formlar olarak değil, tersine demokratikleştirilerek varlıklarından yarar-lanılması gereken temel toplumsal değerler olarak alır.

Ortadoğu toplumlarında aşiret bünyesinin giderek daralmasından ötürü oluşan ve aşiret ve kabile niteliği giderek silinen Kürt kavmiyetinden Kurmanc halkı, Arap kavmiyetinden Bedevi halkı, Türk kavmiyetinden Türkmen halkı demokra-tikleşmenin ve demokratik toplumun temel harcı durumundadır. Demokratik ideoloji ve politik hareket öncelikle bu kesimleri örgütlemek durumundadır. Bu kesimler demokratik modernitenin temel güçlerindendir. Yine tek tanrılı dinlerin ana mekânı olarak tüm mezhepleri, özellikle azınlık konumunda bırakılmış olan Êzidileri, Alevileri, Süryanileri, Ermenileri, Helenleri, Yahudileri bölgenin kültür hazineleri olarak değerlendirip birer enstitü veya akademi olarak inşa etmek ve mensuplarına her koşul altında eşit, özgür ve demokratik yaşam koşulları tanıyarak demokratik modernite kapsamında değerlendirmek vazgeçilmez tarihsel toplumsal bir görevdir.

Bölgenin büyük Arap, Kürt, Türk ve Fars ulusal toplumlarını milliyetçilik ve ulusalcılık hastalığından uzak tutup ulus-devlet kapanından kurtarmaya çalışarak, demokratik modernitenin kapsamı dahilinde özgünlükleri kadar evrensellikleri olan büyük bir uluslar ulusu (ümmetin modern demokratik yenilenmesi) biçiminde inşa etmek temel tarihsel toplumsal (ulus-devlet ötesi) bir görevdir. İslam’ı ve ümmetini demokratik modernitenin kapsamında gerçek bir reformdan geçirerek, kanlı fetihçi ve iktidarcı (Saltanat İslam’ı) istismarından kurtarıp ulus-devlet ötesi demokratik, eşit ve özgür bir ümmet olarak yenilemek en kutsal tarihsel toplumsal görevlerdendir.

O halde kapitalist modernite ve dayanağı olan geleneksel uygarlıkçılığa karşı demokratik, özgür ve eşitlikçi değerleri esas alan demokratik modernite ve tarihsel dayanağı olan demokratik uygarlık yaklaşımı veya paradigmasının geliştirilmesi sadece mümkün değil, toplumsal varlığın özgürlüğünün yaşamsal hakikatidir. Hakikat toplumsal varlığın özgürleşmesinin ifadesi demektir. Somutlaşması için gerekli olan, sosyal bilimin hakikatinde (doğru ifadesinde) bilimsel inşaya yöneliştir. Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de hiçbir hareket, ideoloji kendi hakikatinde örgütlenip özgür yaşamın vazgeçilmezliği temelinde yürümedikçe başarılı olamaz. Ortadoğu toplumunun insanlık kadar eski tarihini olanca toplumsal zenginliği içinde demokratik modernitenin toplumsal değerleriyle kaynaştırarak, özellikle günümüzde zihniyetini ve iradesini taşırmadığı tek bir toplumsal gözenek bırakmayan kapitalist modernite hegemonyacılığına karşı dikilmek, öz savunma yapmak ve yeniden inşalara yönelmek en kutsal görevdir.

b- Endüstriyalizme Karşı Ekolojik-Ekonomik Toplum

Kapitalist modernitenin sanayi devrimine yüklediği ekonomi üzerindeki sanayi hâkimiyetçiliği sadece ekonomik hege-monyacılık olarak gerçekleşmemekte, ideolojik tekelcilik ve iktidar tekelciliği üzerinde de önemli etkilerde bulunmaktadır. Diğer bir deyişle endüstriyalizmi dar anlamda teknolojik mantık olarak çözümlemekle yetinmek, kapitalizmi ekonomiye indirgemek gibi temel yanlışlıklara yol açar. Kapitalizmin endüstriyalizme yüklediği işlev genelde ekonomik toplumu, özelde de tarım-köy toplumunu çökertmektir. Endüstriyalizm bu konuda ideolojik tekel ve iktidar tekeli olarak pratikleşir. Ekonomik toplum çözüldükçe, kapitalizmin azami kâr kanunu işlemeye başlar. Bu ise ulus-devlet tekelciliğiyle iç içe gelişir. Kapitalizmi çözümlemeyi modernitenin üçlü sacayağı üzerinden geliştirmedikçe, sosyal bilim adına temel yanlışlıkların yapılması ve pratik politikada eksikliklerin oluşması kaçınılmazdır.

İnsan toplumu ve ekonomisinin azami kâr kanununa göre endüstriyalizmin hegemonyası altına girmesinin yol açtığı çözülme ve yıkımın sonuçları son iki yüz yıllık uygulamalarında yeterince açığa çıkmış bulunmaktadır. Sadece küresel ısınmanın yol açtığı yıkımın kendi başına her geçen yıl mahşeri daha da yakınlaştırdığı bilimce de tespit edilebilen bir so-nuçtur. Endüstriyalist şovenizmin körleştirdiği gözler toplumun ekonomik dokusunun ve ekolojik yapısının vazgeçilmezliğini göremiyor; bu nedenle felç olmuş zihinler bu yapının anlamını kavrayamıyor. Azami kâr kanununun sürekliliğini sağlamak hesabına endüstriyalizmi tüm toplumsal dokulara (Toplumsal alanlar, kurumlar da denilebilir) ve ekonomik yaşama uygulamak iktidar şiddetinden daha tehlikelidir.

Endüstriyalizm özünde fizik, kimya ve biyolojinin teorik-pratik ilke ve kurallarını topluma ve özellikle ekonomik yapısına uygulamak anlamını taşır. Bu ise çok farklı olan toplumsal doğanın yadsınmasını beraberinde getirir. Toplumsal doğa sürekli azami kâr peşinde koşan bir sistemi uzun süre üzerinde taşıyamaz. Özellikle nesnel doğanın kurallarının uzun süreli uygulanışı toplum olmaktan çıkmadır. Kapitalist bireycilik bu gerçeği doğrulamaktadır. Toplumsal doğanın işleyiş kuralları kendine özgüdür; ahlâkî ve politik olarak işler. Endüstriyalist yaklaşım er ya da geç ahlâkî ve politik işleyişi tasfiye etmek durumundadır. Ekonomideki işsizlik, kriz ve gelir uçurumundan sorumludur. Ekolojiyi doğuran ana etkenler endüstriyalizmin kısaca tanımlanan bu gerçekliğinden kaynaklanmaktadır. Endüstriyel çağın toplumu bütün alanlarda ekolojisini geliştirmeden yaşamını sürdüremez. Nasıl ki demokratik anayasalar Leviathan’ı (ulus-devlet canavarı) sınırlamak amaçlı iseler, endüstriyalizm canavarını sınırlayacak olan da ekolojidir. Çok iyi bilmek gerekir ki, endüstriyel çağ öncesi dönemde, insan türü de dahil, bütün canlıların yaşamı içgüdüsel bilinçle (en keskin duygusal zekâ) ekolojiktir. Ekolojik olmayan canlı tasfiye olmaktan kurtulamaz. Şüphesiz her canlının kendine özgü bir ekolojik zekâsı vardır. Endüstriciliğin hâkim olduğu dönemi ekolojik yaşama başkaldırma çağı olarak da değerlendirmek mümkündür. Ekolojiye başkaldırmak ise kıyamete gidiştir. Dinlerin çok öncesinden haber verdikleri ‘mahşer’, özünde toplumların ekolojik olmaktan çıkmasıyla ilgilidir.

Ortadoğu toplumu kendini ekolojik yaşama uyarlamada öncülük rolüne sahiptir. Adem ile Havva ve Nuh öyküleri ekolojik felaketi haber vermektedir. Peygamber kültüründe ekolojik yaşam başat rol oynar. Peygamberlerin ekolojik olmaktan çıkmış bir yaşamı mahşer, firavun, nemrut ve lanetlilik sıfatlarıyla değerlendirmeleri halen geçerli olması gereken temel bir toplumsal kuraldır. Bu kurallar olmadan toplumların sürdürülebilirlilikleri tehlikeye girer. Ortadoğu ekonomik toplumunda binlerce yıldan beri kullanılmasına rağmen sınaî tekniğin endüstriyalizme vardırılmaması bölgenin manevi kültürü ve ahlâkî yapısıyla bağlantılıdır. Doğaya başkaldırmak Tanrıya başkaldırmakla özdeş sayılmıştır. Oysa Batı kültüründe doğaya başkaldırmak, ona hükmetmek felsefelerinin (Descartes Felsefesi) en temel çıkış ilkelerinden biridir. Doğu toplumunda ise doğa ile uyum temel ilkedir. Doğaya karşı çıkış, hükmetmekten vazgeçmeyiş kapitalist modernitenin yükselişinin özüdür. Gelinen aşama daha şimdiden toplumsal yaşamın her alanda sürdürülemezlik sınırlarına dayanmasıdır.

Dolayısıyla Ortadoğu toplumsal geleneği ekolojiye duyarlı ve uyumludur. Yerine getirilmesi gereken görev, kapitalizmin ve endüstriyalizmin fethedici, imhacı ve işgalci yaklaşımlarını ekolojik toplumun yeniden inşasıyla karşılamaktır. Demokratik modernitenin temel silahı ekolojik özde bir ekonomiyi ve toplumu esas almasıdır. Endüstriyalizmin Ortadoğu’daki tarihsel rolü on bin yıllık geleneksel tarım toplumunu çözmek ve tasfiye etmektir. Daha elli yıl öncesine kadar ekonominin ve genel toplumun ana bölümünü teşkil eden tarım-köy toplumu ve ekonomisi günümüze doğru gelirken hızla çözdürülmekte, iflasa ve işsizliğe sürüklenmekte, borca batırılmakta, göçertilmektedir. Çözdürme, çökertme ve tasfiye etme bu topluma duyulan düşmanlıktan ötürüdür. Küresel kapitalizm tarım-köy toplumunu dağıtmadan dünyanın diğer bölgelerinde sağladığı başarıları tekrarlayamayacağı gibi, daha şimdiden yaşandığı üzere tehdit altına (İslam toplumundan duyulan korku, İslamofobi) girmek durumunda kalır.

Emperyalizmin, kapitalist modernite hegemonyacılığının Ortadoğu savaşlarında endüstriyalizm başat rol oynar. Su ve petrol savaşları tipiktir. Su savaşları ilerde yoğunlaştırılacaktır. Kapitalist temelde dönüşüme uğratılıp işlenen tarımsal topraklar, gelişecek olan diğer temel bir savaş alanıdır. Köylünün topraktan koparılışını bir savaş olarak anlamak gerekir. Kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya yönelik son iki yüz yıllık fethinin amacı, on beş bin yıldır insanlık ana nehrini oluşturan ve ana bölümünü tarım toplumunun oluşturduğu yaşam kültürünün varoluşunu sonlandırmaktır. Kültürel soykırımcılığı bu gerçeklikte aramak gerekir. Toplumu savunmak bu büyük yaşam kültürünü, modernitenin soykırımına karşı özgürleştirerek, demokratikleştirerek korumak anlamına gelir. Uygarlık tarihi tekelcilik savaşları olarak yorumlandığında, kabile ve dinsel cemaatlerin varlığını korumalarının demokratik uygarlığın temel güç formları olarak önemi daha iyi anlaşılacaktır. Açık ki uygarlık tarihi böylesi bir diyalektikle anlamlandırıldığında, şimdiki savaşımların çözümlenmesi daha doğru yapılabilir. Aşiret ve mezhep savaşları denilen şeylerin çarpıtılmış da olsa toplumun kendi varlığını ve kimliğini savunması anlamına geldiği görülecektir. Bu karmaşık anlatımdan çıkarılması gereken sonuç, kurtuluşun en gözde aracı olarak sunulan endüstriyalizmin gerçek Leviathan olduğunu kavramaktır.

Ortadoğu toplumları ve uygarlıkları denince akla gelen iki temel ekolojik öğe, Toros-Zagros dağ silsilesi ile Nil-Fırat-Dicle-Pencab nehir sistemleridir. Bu iki sistemin beslediği toplum şimdi yaşamının en trajik bir döneminden geçmektedir. Milliyetçilik, dincilik, reel sosyalizm ve komünizm akımları kendilerini hep kurtarıcı olarak sundular. Ortaya çıkan sonuç, şimdinin geçmişi katbekat arattığıdır. Çözümleme yanlış olunca, sonucun böyle çıkması kaçınılmazdır. Kapitalist moderniteyi ne bütün olarak, ne de ‘yapısal süre’ olarak kavramanın kenarından bile geçmeyen bu tekelci ideolojiler, sıra endüstriyalizme gelince ortak tanrılarında buluşmuş gibi önünde secdeye kapanmaktadır. Sözü edilen ideolojiler cennetin kapısını (Seküler tanrının ulus-devletten sonra ikinci büyük sıfatı endüstriyalizmdir) açacağından emin olarak endüstriyalizme tapınmaktadır. Yanlış kurgulanmış hayatın doğru yaşanamayacağını da en çok bu yeni seküler tanrı ümmetinin kaotik durumundan çıkarsayabiliriz. Tereddütsüz denilebilir ki, bu tanrı önceki çağların tanrılarından çok daha acımasızdır. On beş bin yılı aşkın süredir insanlığa öncülük eden bir yaşam kültürünün sonlanmasını bir nevi mahşer olarak yorumlamak mümkündür. Demokratik modernite, antitezi olarak geliştiği kapitalist moderniteyi aşarken, bu tarihsel perspektif içinden bakmak durumundadır. Kendisini bu tarihin şimdisi olarak özgür-eşit ve demokratik olarak inşa etmenin tüm bilimsel ifadesini ve örgütsel yapısını edinmekle yükümlüdür.

AB (Avrupa Birliği), korkunç mezhep savaşlarından sonra ortaya çıkan kaotik duruma çare olarak 1648’de düzenlenen Westphalia sisteminin (ulus-devlet dengesinin ilk nüvesi) tam üç yüz yıllık katılaşması sürecinde yaşanan tüm insanlık tarihinden daha çok savaşlar ve yıkımların bilançosundan çıkardığı derslerin sonucu olarak inşa edilmeye girişilmiştir. Westphalia sistemi nasıl ki mezhepler savaşının antitezi olarak geliştiyse, AB sistemi de katılığını devrimle değil reformla değiştirmeye çalıştığı Westphalia ulus-devlet sisteminin antitezi olarak geliştirilmektedir. AB sistemi İkinci Dünya Savaşı döneminde doruğa çıkan ve soykırımla sonuçlanan ulus-devlet faşizminden reformcu çıkışla kurtulma, insan hakları hukuku temelinde ve demokratik ulus-devletler topluluğu olarak kendini yeniden inşa etmenin adıdır. Fakat çıkışını yanlış bir temelden başlattığı için amacında derinleşme sağlayamamakta, çok esnek bir konfederasyonu bile oluşturamamaktadır. Bunun nedeni ‘Çelik ve Kömür Birliği’ gibi tamamen endüstriyalist bir zihniyetten yola çıkmış olmasıdır. Böylesi bir birlik etrafında, insan hakları ve demokratik ulus-devlet hedefleri kapsamında özgür ve eşit toplum inşa edilemez. Burada önemli olan, kapitalist modernitenin kendi anavatanında kendini reformdan geçirme ihtiyacını duymasıdır. Dünya-sisteme eski katı hegemonik yapılanmayla önderlik edemeyeceğini deneyimledikten sonra AB’nin reform sürecine girmesi, yine de sisteme belirleyici etkisi olacak bir gelişmedir. AB dışında hiçbir modernite gücünün kendini reformdan geçirme ihtiyacını duymaması ve özsel olarak kendini dönüştürme yeteneğini gösterememesi hegemonyanın katı biçimlenişinden kaynak-lanmaktadır. Öteki modernite güçlerinin sistemin temel sacayaklarına bağlı kaldıkça AB’yi izlemekten başka çareleri yok gibi-dir.

Dolayısıyla Ortadoğu’da kendini iki yüz yıldır inşa etmeye çalışan kapitalist modernitenin kendisinden bir reformist dönüşüm beklemek gerçekçi gözükmemektedir. Ancak AB ile işbirliği içinde reform olanağı yaşayabilir. Bu durumda ise bölgenin krizli ve kaotik durumu sürekli derinleşir. Güncel gerçeklik bu yargıyı doğrulamaktadır. Bu nedenle reform yapmak için AB sistemini aşmak şarttır. Ortadoğu’nun ne tarihsel akışı ne de güncel toplumsal koşulları AB türü reformlar yapılmasına elvermektedir. Yeni yollar aranması bu gerçeklikten kaynaklanmaktadır. Defalarca vurguladık: Radikal İslam, İslamî Cumhuriyet, cemaat arayışları ne teorik ne de pratik olarak kapitalist moderniteyi aşmak derdinddir. Azami programları İslamî cilalı bir kapitalist modernitedir. Yani İslam’ın ya yeni selefleri ya da Protestanları –Calvinist- olmak, devleti ve toplumu bu temelde ele geçirmek derdindedirler. Laiklerin seküler dini olan milliyetçilikle yapmak isteyip de tam başaramadıklarını İslamî maskeyle tamamlamak istemektedirler. Özleri aynıdır ve kapitalist modernitedir.
Laikliğin sol kolu olarak reel sosyalizmin zaten modernite karşıtlığı diye bir sorunu yoktur. Tüm başarmak istediği liberal kapitalizmin yerine devlet kapitalizmini geçirmektir. Bunun sonucu ise liberal kapitalizmden daha acımasız, yıkıcı bir modernite inşası olmuştur.

O halde Ortadoğu’da demokratik modernite antitezini kapitalist moderniteye karşı geliştirmek, her geçen gün derinleşen kriz ve kaotik durumu aşmak için geçerli olasılıkların başında gelmektedir. Tarihsel ve toplumsal koşullar bu olasılığın gerçekleşme şansını arttırmaktadır. Yaşanan somut koşullara ilişkin belirlenebilecek temel slogan “Ya sürekli kriz ve kaos, ya demokratik modernite”dir. AB deneyiminden alınacak önemli bir ders, ekonomik toplum kökenli bir reformcu çıkış halkası yakalamaktır. Buradan alınacak mesafeyle diğer toplumsal ve siyasal inşalar mümkün kılınabilir. Çelik ve kömürün endüstriyalizmin temel malzemesi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, ekolojik toplumla çelişkisini daha iyi anla-yabiliriz. AB’nin ekolojik topluma erişimini engelleyen yapısal neden de budur. Çelik ve kömür üzerine inşa edilen topluluklar anti-ekolojiktir. Demek ki sistemde reform yapmak kendi başına yeterli değildir. Eğer amaç ekolojik toplumsa tabii!

Ortadoğu’da demokratik modernitenin güncel somut bir adımı bölgenin tarihsel ve toplumsal koşullarına dayalı olarak atıldığında gelişme şansı olabilecektir. Dışarıdan kopyalama elbette tutunamaz. Son iki yüz yılın modernite kopyalamalarının tutunmakta zorlanması bu yargıyı doğrulamaktadır. Neolitik toplumun ve antitezi uygarlığın boy verdiği ekolojik ortam demokratik uygarlığın ve modernitesinin de alanı konumundadır. Nil, Dicle, Fırat ve Pencab nehir vadilerinde gelişen beş bin yıllık merkezî uygarlık alanları günümüzde bölgesel kriz merkezleridir. Son iki yüz yılda kapitalist modernitenin en tutucu ayakları olarak inşa ettirilen ulus-devletler bu krizin temel etkenidir. Bu devletlerin AB’nin izinde gidip reformlara girişme yetenekleri olmadığından, şiddetli kırılmalarla kriz ve kaotik aralık büyümektedir. ABD ve AB sistemin ittifak halindeki hegemonları olarak yüklenmelerine rağmen kaos aralığından çıkış bulmakta zorlanmakta ve bu yüzden ulus-devletin yeniden inşası gerçekleşememektedir. Bu durum hem küresel krizi derinleştirmekte ve sürekli kılmakta, hem de tersinden krizden etkilenmelerine yol açıp kaotik karmaşayı arttırmaktadır. Dolayısıyla sistemin yapısal krizi en çok merkezî uygarlığın anavatanında kalıcılaşmakta, adeta intikamını almaktadır.

Günümüzde kendine özgü bir Üçüncü Dünya Savaşının yaşandığı inkâr edilemez. Bu savaş kapsam ve süre olarak ilk ikisinden daha derin ve uzundur. Bölgede sistemin kendini yenileme potansiyeli ne bulunmakta ne de oluşmaktadır. Gelişen şey çürüme ve dağılmadır. Bu koşullar altında Sümer uygarlığının neolitik çağın antitezi olarak gelişmesinden günümüzün kapitalist modernitesine kadar geçen sürenin bastırılan tüm kültürel birikimlerini temel alan demokratik modernitenin kendini öncelikle tezleştirip sonra antitez olarak sisteme yüklenmesi en güçlü çıkış olasılığını teşkil etmektedir.

Tarihin merkezî akışında tez-antitez-sentez döngüsü bir kez daha harekete geçmek durumundadır. Somutlaştırırsak, öncelikle Dicle-Fırat vadilerini paylaşan ve tarihte hep bütünlük halinde yaşamış olan kültürün mirası üzerinde yeniden bü-tünlüklü bir çıkışa şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır. Bugün adına Suriye, Irak ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları denilen yapay çizimlerin Birinci Dünya Savaşının galipleri olan İngiliz ve Fransız hegemonyasından miras kaldığı, tarihsel toplumsal kültürün bu temelde parçalanmasının jeostratejik böl-yönet politikasının gereği olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bu sınırların yapaylığını derinliğine ve bütün sonuçlarıyla kavramadan, tarihin Verimli Hilal’inde anlamlı kültürel birlikler inşa edilemez. En büyük ahmaklık bu sınırların (en kutsal olmayan, yabancı hegemonyanın en uğursuz çizimleri) kutsallığına inanıp bütünlüklü bir kültürel çıkış yapmaya niyet etmemek, bunu aklına getirmemektir. Kültürel bütünlükten kasıt eşitlik, özgürlük ve demokratik değerler etrafında örülen maddi ve manevi kültürdür. Böylesi bir kültür, milliyetçi olmayan bir ulusallık, dinci olmayan bir dinsellik, cinsiyetçi olmayan bir toplumsallık ve pozitivist olmayan bir bilimsellik zihniyetiyle yorumlanmak ve inşa edilmek durumundadır.

Bu konuda ilk adım olarak Dicle-Fırat Tarım-Su-Enerji Komünü’nün oluşumuna gitmek hem tarihselliğin hem de top-lumsallığın bütünsel gelişimine uygun bir yanıt olabilir. Bu birlik sağlandığında, tüm kutsallıkların beşikliğini yapan bu alanda yaşayan tarihsel toplumun mucizeler yaratacağını tarihinin kendisinden çıkarabiliyoruz. Böylesi bir komünün ekolojik-ekonomik toplumun gelişimine yeterli bir temel sağlayacağı ve güçlü bir potansiyel oluşturacağı açıktır. Bu ekonomik komünal modelle birlikte toplumsal yaşamın her alanında benzer komünler geliştirmek mümkündür. İsrail’de uygulanan Kibbutz modeli de gücünü komünün bu özelliğinden almaktadır. Tarih boyunca ekonomik yaşam, ağırlıklı olarak komün tarzındadır. Kapitalist liberalizm her ne kadar ‘özel girişimcilik’ adı altında bireycilik damgasını vursa da, üretim yine ağırlıklı olarak başta fabrikalarda olmak üzere komünal birimler temelinde gerçekleştirilir. Fark bireyci kârcı sistemdedir. Kârcılık aşıldığında veya asgari düzeye indirildiğinde geriye komünal düzen kalır. Komünal sistem sadece ekonomik alanda değil, tüm toplumsal alanlarda da geçerliliği olan evrensel yapısal özellikler taşır. Komünlerin temel sorunu ahlâkî ve politik olabilmektir. Uygarlık ve kapitalist modernitenin dayattığı bu değerlerden dışlanmayı demokratik moderniteyle aşabilmektir.

Dicle-Fırat havzaları temel ihtiyaçlar olan tarımsal ürünler için gerekli su, enerji ve toprağı fazlasıyla sunmaktadır. Or-tadoğu’nun ekolojik ve ekonomik toplumsallığı bu materyaller yeterince sağlanmadan gelişemez. Fakat yeterli bir zihinsel anlam birikimi oluşmadan bu yapısal materyaller yapısal toplumu tek başına oluşturamazlar. Dolayısıyla bu alandaki top-lumlar reel sosyalist toplumlar gibi kapitalist moderniteye hizmet etmekten ve onun içinde erimekten kurtulamazlar. Zihinsel anlam birikimi için hem tarihte, hem de modernitenin demokratik kefesinde oluşmuş birikimin akademik örgütlenmesi sağlam bir başlangıç olabilir. Unutmamak gerekir ki, tarihin ilk akademileri olarak Sümer zigguratları, Nippur, Babil, Nusaybin, Urfa, Bağdat Bilge Evleri uygarlıkların onlarsız edemeyeceği gerçeğin de ifadesidirler. Demokratik modernite akademiyasız gelişemez. Kapitalist modernitenin kriz içindeki akademik dünyasına alternatif olarak örgütlenmek durumunda olan yeni bilimsel ve anlamsal dünya, ekolojik ve ekonomik toplumun vazgeçilmezidir. Bilimin ideolojik tekel olmaktan ve iktidar aracı olarak kullanılmaktan kurtulması ancak eşit (farkındalıkla birlikte), özgür ve demokratik toplumun inşasıyla, yani farklılıklar temelinde eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin iç içe yaşanmasıyla mümkündür. Her eko-topluluk ancak kapitalist moderniteyi aşmış bir bilinç ve örgütlülük olarak inşa edildiğinde anlamlı olabilir. Kapitalizmi, endüstriyalizmi ve ulus-devletçiliği aşan bilinç, örgüt ve eylemsel irade oluşmadan, eko-topluluklar ve ekonomik toplum oluşamaz. Bilim ve bilincin ayrı, toplumun ayrı olduğu anlayışı bir uygarlık çarpıtmasıdır. Bu da toplumun köleleştirilmesiyle bağlantılıdır.

Özgür ve demokratik toplum ancak kendisi için gerekli anlam bilinciyle yaşayabilir. Her ekonomik birim ekolojik bilin-ciyle yaşanabilir. Ekolojik bilince dayanmayan ekonomik birimler, yaşamlar kapitalist modernite içinde erimekten ve ya-şanmaktan kurtulamazlar. Ekolojik-ekonomik birimleri basit, teknolojiden yoksun birimler olarak düşünmemek gerekir. Gerektiğinde en karmaşık ve gelişkin teknolojiler de ekolojik-ekonomik birim ve birliklerde kullanılabilir. Hatta ekolojik-ekonomik birimler ideal teknoloji birimleridir; teknolojinin en yararlı toplumsal kullanım alanlarıdır. Ortadoğu toplumunda teknolojik devrim en çok ekolojik-ekonomik toplum için gereklidir. Bu anlamdaki bir teknolojik devrim anti-endüstriyalisttir. Endüstriyalizmin hizmetindeki teknoloji köleliğe ve yıkıma götürürken, ekonomik ve ekolojik toplumun hizmetindeki tek-noloji daha fazla özgür ve demokratik yaşama götürür. Özcesi teknolojiyle ekoloji arasındaki en anlamlı dengeyi demokratik modernite koşulları sağlar. Bu nedenle ideolojik savaşım moderniteler arası savaşımın vazgeçilmezidir. Bu mücadeleyi başarıyla vermeden, kapitalist modernite karşısında demokratik modernitenin yaşam şansı ve kalıcılığı hep zayıf bir olasılık, umut ve ütopya olarak kalır.

Ortadoğu coğrafyasında neolitik çağdan başlayarak tüm uygarlık çağları boyunca toplumu, maddi ve manevi kültürü besleyen, ekolojik ve ekonomik toplum yaşamıdır. Kapitalist modernite mahşerin üç atlısı olarak sermayeciliğiyle, endüst-riciliğiyle ve ulus-devletçiliğiyle bu toplumsal kültürü çiğnemiş, hançerlemiş ve parçalamıştır. Buna karşılık yerine getiril-mesi gereken temel görev, demokratik modernitenin demokratik-sosyalist, ekolojik-ekonomik ve ahlâkî-politik toplum üçlü sacayağı üzerinde inşa edilmesidir.

c- Ulus-Devletçiliğe Karşı Ahlâkî ve Politik Toplum

Kapitalist modernite Ortadoğu toplumlarını ulus-devletle sadece güçlü bir kazığa bağlamadı; Hiroşima’ya atılan atom bombasından onlarca kat daha fazla etkide bulunan ulus-devletçiklerle bombaladı. Denilebilir ki, binlerce yıldan beri oluşan ortak kültürel değerler son iki yüz yılın ulus-devlet bombardımanıyla paramparça edildi. Hiçbir fiziki silahın gösteremeyeceği etkinlikte bir dağılma ve parçalanmaya yol açıldı. Ne devletli uygarlık sistemleri olarak, ne de karşıtlarınca yaşanan komünal sistemler olarak Ortadoğu toplumları, tarihlerinin hiçbir döneminde kapitalist modernitenin hegemonyası altında yaşandığı kadar kimliklerinden ve bütünselliklerinden soyundurulmadılar, parçalanıp birbirlerine ve varoluşlarına yabancılaştırılmadılar. Britanya İmparatorluğu bu en etkili sistemi (gerçek atom bombası) sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın her tarafında uygulayarak hegemonyasını sürekli kılabildi.

En trajik uygulamalardan biri Fransa Kralı 16. Louis’ye karşı gerçekleştirilenidir. Yanlış anlaşılmasın; Fransa Devrimi’ni Britanya İmparatorluğu’nun bir komplosu olarak değerlendirmiyorum. Ama o dönem Britanya’sının Fransa Krallığı’nın hegemonik emellerini kırmak için her oyunu denediği ve kralın başının koparılmasında bu oyunların önemli rol oynadığı inkâr edilemez. Elde birçok veri bulunmasının da ötesinde, 1792’de Jakoben teröründe kralın başının koparılmasıyla birlikte ulus-devletin resmi tarihinin başlatılması bu rolün en önemli kanıtıdır. 1792’de resmen başlatılan ulus-devletçilikle Fransa’nın tüm hegemonik emelleri nesnel olarak boşa çıktı. Terör Britanya’ya yaradı. Napolyon’un çıkışı ve savaşları sadece Avrupa’yı dümdüz etmekle kalmadı, Britanya hegemonyasına baş kaldırabilecek tüm güçleri etkisizleştirdi. Napolyon’un kendisi de bu ulus-devlet savaşlarının kurbanı oldu. Günümüze kadar Fransa Beşinci Cumhuriyeti’ni yaşamaktadır. Ama bunların hepsinde de güç kaybederek hep Britanya’nın arkasında kalmışsa, bunda Hollanda ve Britanya’nın damgasını taşıyan orta sınıfın ve bürokratik ulus-devletçiliğinin belirleyici payı vardır. Aynı gerçeklik İspanya, Avusturya-Macaristan, Rus, Osmanlı, hatta Çin, Hint ve Japon İmparatorlukları için de geçerlidir.

İşin tuhafı, aynı oyunların 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın başlarında dünya genelinde olduğu gibi, özellikle Or-tadoğu’da kapitalist modernitenin (ABD-İngiltere önderliğindeki) küresel hegemonyasına karşı ulus-devletlerin artık engel haline gelmesiyle yeniden daha feci ve trajik biçimler halinde ulus-devlete karşı oynanmaya başlamasıdır. Adeta 16. Louis’nin güncelleşmiş ve Ortadoğu’da Irak ulus-devletinde yeniden diriltilmiş bir simgesi haline getirilen Saddam Hüseyin’in trajik sonu aynı oyunun mükemmel bir versiyonu oldu.

Ortadoğu kültüründe ulus-devletçiliğin tarihsel-toplumsal rolünü derinliğine çözümleyip kavramadan hiçbir toplumsal soruna çözüm bulabilmek mümkün değildir. Son iki yüz yıllık ulus-devletçi uygulamaları sadece kapitalist modernitenin hegemonik gücü Britanya İmparatorluğu’nun ‘böl-yönet’ komploları olarak değerlendirmek olayları ve olguları aşırı basit-leştirmek olur. Bu yanlışlığa düşmemeye özen göstermek gerekir. Şüphesiz ulus-devlet komploya çok uygun bir devlet biçimidir. Fakat daha önemli olan, hakikat olarak değerini kapsamlıca belirleyebilmektir. Aksi yöndeki tüm pozitivist pro-pagandaya rağmen, ulus-devletin içeriği en sırlı ve metafizik unsurlarla doludur. Tarihteki rolü aydınlatılamamıştır. Toplum üzerindeki etkisi daha da karanlıktır. Tüm anti-teolojik idealarına rağmen, en çok teokratik özellikleri taşıyan devlet biçimidir.

Ulus-devletin Ortadoğu’daki görünümünü çeşitli yönlerden aydınlatmak büyük önem taşır. Aydınlatıldıkça ahlâkî ve po-litik görevler daha iyi belirlenir.

1- Ulus-devlet tüm bilimsellik idealarına rağmen toplumsal hakikat açısından en zayıf ve olumsuz bir antite (varoluşsal-lık)’dir. Esas rolü toplumsal doğanın çok zengin olan zihniyet kodlarını homojenleştirme adı altında tekleştirmedir. Tek dil, tek tarih, tek bayrak, tek millet, tek tip siyaset, tek tip yaşam, tek tip ideoloji toplumsal doğanın homojenleştirilmesiyle iç içe yürür. Karmaşık ve farklı toplumsal yapılar basitleştirilip tek tipleştirilince, hakikat yerini değeri zayıflatılmış ve olumsuz-laştırılmış siyah-beyaz türünden bir ikileme bırakır. En tutucu, şoven, softaca, faşist görüş denilen dünya bakış açısı bu basit ikilemli yapı üzerinden gelişir. Ulus-devletçi iktidarın bu tek tipleştirici uygulamaları kapitalizmin azami kâr eğilimi nedeniyledir. Toplumun çok farklı yaşam grupları özgürlüklerini ve onurlarını korudukça azami kâr yasası işlerliğini sür-düremez. Ancak farklı çıkarlara dayalı tüm yaşam alanları tek tip ulusal hâkimiyet altında eritildikçe, toplumda iki sınıflı bir kutuplaşmaya (burjuva-proleter) doğru gidilir. Kapitalist kâr süreci bu tip sınıflaştırmayla genelleşir ve gelişir. Tarih boyunca birikmiş maddi ve manevi kültür birikimleri iki sınıflı homojenleştirmeye kurban edilir. Bu gerçek bir kurbanlaştırmadır. Ne kadar farklı dil, düşünce, inanç, ahlâkî ve politik zihniyet ve yapı varsa, hepsi bu kurbanlaştırma kapsamındadır. İki yöntem uygulanır: Fiziki ve kültürel soykırım ile asimilasyon. Asimilasyon istenilen sonucu sağlayamazsa, fiziksel ve kültürel soykırımlar devreye girer. Yöntemler genellikle iç içe uygulanır. Tek tip zayıf ve olumsuz hakikatleştirme denilen süreç böyle işler.

Marksizm’in yanlış olarak olumlu yansıtmaya çalıştığı iki sınıflı toplum hakikatinin doğrusu budur. Proleter denilen sı-nıfın hakikat değeri çok zayıf ve olumsuzdur. Genel olarak köleleşmiş bireyin toplumsal hakikati yok denilecek kadar zayıf-latılmıştır. Kendisi efendi sınıfı içinde eritilmiş, eki durumuna indirgenmiş olduğu için, özgür iken taşıdığı hakikat efendi kesime aktarılmış oluyor. Marksizm’in bunu kavramaması büyük bir eksikliktir. Marks’ın Hegel’in kötü bir öğrencisi olduğu nokta, en çok bu hakikat konusunda karşımıza çıkar. Hegel Marks’a göre hakikati çok üstün düzeyde belirleme yeteneğindedir. Eserleri esas olarak hakikati açıklanmaya yöneliktir. K. Marks’ın köleyi hakikat taşıyıcı öğe olarak saptaması, öğretisinin önemli doğrular taşıyan diğer kısmını da yararsız bırakmıştır. Kapitalizm sadece kâr temelinde maddi güç biriktirmez. Onunla birlikte toplumsal hakikati de (toplumun zihniyet gücü) gasp eder. Kendi çıkarları doğrultusunda süzgeçten geçirip efendi sınıfa mal eder. Hakikatçe de kendini müthiş güçlendirir. Ulus-devlet denilen olay, olgu özünde bu hakikati dönüştürme ve aktarma sürecidir.

O halde hakikat anlamında iki değil, tek sınıf geçerlidir. İşçi sınıfının fiziki varlığı, hatta parti ve sendika tipinde dar ör-gütlenmesi toplumsal demokratik örgütlenmenin bütünselliği içinde bir parça olarak değerlendirilmedikçe, ücret kırıntıları dışında güçlü bir toplumsal hakikat değeri kazanamaz. Reel-sosyalizmin tarihi, hakikatin kazanılması ve kaybı konusunda da son derece öğreticidir. Özetle ulus-devlet ne kadar homojenleştirilirse, tekelci oligarşik sınıf adına o denli tek tip hakikatler belirlenir. Bu belirlemelerin içeriğinin spekülatif, kurgusal olması hakikat olmadıkları anlamına gelmez. Metafiziğin de bir hakikat belirleme türü olduğunu iyi bilmek gerekir. Mitolojiler de hakikat değeri taşırlar. Karşılığını doğada bulamamak, hakikat değerini taşımadıklarını kanıtlamaz. Unutmamak gerekir ki, hakikatin insanın zihniyet oluşumuyla her zaman bir ilişkisi vardır. İnsan zihniyeti hakikatin bilinebilen en gelişmiş biçimi olarak kavranmadıkça ciddi bilimsel, sanatsal ve felsefi çalışmalar yapılamaz. Şüphesiz insan zihniyetinin toplumsal koşullu olması hakikatin aynı zamanda toplumla ilişkisini zorunlu kılar. Hiçbir devlet ve toplum formunda hakikat ulus-devletteki kadar tahakkümle ilişkili, zayıf ve olumsuz kılın-mamıştır.

2- Ulus-devletin teokratik ve teolojik unsurları, üzerinde daha büyük bir önemle durmayı gerektirir. Hegel, ulus-devleti yeryüzüne inmiş tanrı olarak tanımlarken, salt simgesel bir değerlendirme yapmış olmuyordu. Ulus-devleti tüm çağlar boyunca tanrı adına biriktirilmiş fikirlerin bir gerçekleşmesi olarak yorumluyordu. Bunu anlamak için sadece Fransız Dev-rimi’ne yol açan fikirler toplamını incelemek yeterlidir. Pozitivistler ulus-devletle egemenliğin tanrıdan alınıp ulusa devre-dildiğini söylerken ne denli tanrıcılık yaptıklarının farkında değildirler. Çünkü egemenliğin kendisinin ne olduğundan ha-bersizler veya açıklamasını doğru yapmak çıkarlarına uygun düşmüyor. Egemenliğin kendisi tarih boyunca gelişen hiyerarşik ve devlet iktidarlarının toplamı olarak tanrı (efendi) adına toplum üzerinde yürütülen tekelci tahakküm ve bu temelde sağla-nan artık-ürün ve değerler sömürüsüdür. Tanrısal kaynaklı egemenliğin kendilerini efendi (Rab demektir) kılmış insanlardan kaynaklı olduğu gerçeği çözümlenmeyi gerektirmeyecek kadar açıktır. Kalkıp da “Fransız Devrimi ile birlikte egemenlik tanrı kaynaklı olmaktan çıkıp ulus kaynaklı oldu” demek sosyal bilim adına yapılan en büyük sahtekârlıktır. Pozitivizm bu tür sahtekârlığın mucididir.

İlk ve orta çağların egemenliği ve tahakkümü ne denli tanrı kaynaklıysa, kapitalist modernitenin ulus-devlet egemenliği de katbekat fazlasıyla aynı kaynaktan beslenir. Burada üzerinde durulması gereken şey, millet ve milliyetçilik (ulus-ulusçuluk) kavramlarının tanrısallıkla bağıdır. Bilindiği gibi millet İslam’da din anlamına gelir. Tanrı ve millet özdeştirler. Milletin uluslaşması sonucu değiştirmez. Bir dil oyunu yapılmıştır, o kadar. İster Kutsal Kitaplarda ister kapitalist liberalizmin öğretilerinde geçsin, millet veya ulus, tanrının (efendinin, rabbin, egemen olanın, buyruk altına alanın) emrini yerine getiren cemaati veya toplumu ifade eder. Kapitalistler seküler, laik kavramıyla dinden, tanrıdan ve egemenden çıkmış, onu inkâr etmiş olmuyorlar. Milliyetçilik, ulusçuluk veya yeni bir dinsel mezhep adıyla kendi çıkarlarına uyarlanmış bir dinsellik geliştirmiş oluyorlar. Hatta faşizm sınırlarında seyreden milliyetçilik tarih boyunca görülen en bağnaz din konumunu alma ayrıcalığına sahiptir. Önemli olan dinin Hıristiyanlık, İslamiyet, Budizm, Musevilik biçiminde eski formlarda olup olmaması değildir. Toplumu tapınma düzeyinde saran her düşünce ve inanç rahatlıkla din olarak ifade edilebilir. Tanrılı olup olmaması da bu konuda belirleyici değildir. Esas özü bir toplumun mensuplarını kutsallık derecesinde ortaklaşa ve çok yoğunca yaşanan duygu, inanç ve düşünce dünyasına, ibadet denilen davranış biçimlerine, törenlerine bağlayabilmesidir. Ulus-devlet kapsamında ulus ve ulusçuluğun çok aşırı biçimde bu tanımlar gereği inşa edildiği açıktır. Dolayısıyla bunlar dinsel karak-terleri tartışmayı gerektirmeyecek denli açık kavram ve öğretilerdir.

Ulus ve ulusçuluk teolojisinde önemle göz önünde bulundurulması gereken husus, bilimsellik maskesini takan poziti-vizmin sanki din ve metafizik değilmiş gibi kendisini yansıtması, hatta din ve metafizik karşıtı olmayı temel kural olarak belleyerek ‘bilimcilik’ adına ulusçuluk ve ulus-devlet konusunda dinsel bir soyutlamaya girişmekten çekinmemesidir. Ulus-devlet hakikatçiliğiyle dinciliği birbirleriyle sıkıca bağlantılıdır. Ortak amaçları toplumsal gerçekliğin farklı, çeşitli yaşam biçimlerini eritmek, tasfiye etmek, karartmak ve tarihsizleştirmektir; zengin hakikat ifadelerini bu temelde zayıflatıp kendi hegemonik sistemini tek meşru hakikat gibi sunmaktır.

3- Ortadoğu kültürel yaşamına dayatılan ulus-devletçi zihniyet ve yapılanmaların sonuçları henüz bütünlüklü ve tarihsel süre perspektifiyle irdelenmeye alınmamış bir konudur. Bizzat bu zihniyet ve yapılanmaların sahipleri bile neyi uyguladık-larının çok az farkındadırlar. O da dar bir mekân ve kısa süreyle sınırlı iktidar ve maddi çıkardır. Ulus-devleti ideoloji ve yapılanma olarak uygulayanlar aslında “Kapitalist modernite hegemonyasından neyi kopardıysak kârdır” mantığıyla hareket ederler. Tüm stratejik ve taktik yaklaşımları bu bakışla sınırlıdır. Hegemonik sistem başka tür gelişmesine fırsat vermez. Özünü vermeye çalıştığımız hakikatinden ve teolojisinden habersiz oldukları için, bir yandan keskin ulusal dogmatikler, diğer yandan sürekli şüpheciler olarak yaşamaktan kurtulamazlar. Daha da somutlaştırmaya çalışırsak, Ortadoğu’nun en eski toplumsal gerçeklerinden olan Arap kabile ve dinsel düzenlerine dayatılan yirmiyi aşkın ulus-devletçik sadece ortak kültürel yaşamı bölmekle kalmıyorlar, varlıksal özlerine görülmemiş boyutlarda bir yabancılaşmayı aşılıyorlar. Ortaya çıkan yeni Arap kimliği çokça eleştirilen eski ve ortaçağların kimliğinden daha yetkin değildir. Ulus-devlet temelinde bölünen Arap en zayıf, çarpıtılmış ve tarihsel-toplumsal hakikatlerden koparılmış Arap’tır. Ne kadar keskin ulus-devletçilik yaparlarsa yapsınlar, sandıkları gibi güçlenmeyip daha da zayıflarlar. Kaldı ki, Arapçılık da güçlenmenin değil, zayıflamanın ve hakikatlerden uzaklaşmanın nedenidir.

Hiçbir milliyetçilik hakikatle beslenmediğinden güçlenmenin etkeni değildir. Bu durum en çarpıcı biçimde Hitler prati-ğinde yaşanmıştır. Ulus-devlet bakış açısından kutsallık atfedilen sınırlar tamamen uydurmadır ve küresel hegemonyanın çıkarlarınca belirlenmiştir. İçerdiği ülke ve millet kavramları yeni teolojinin simgeleri olarak aynı çıkarların kapsamı dışına çıkamazlar. Çıktıklarında hegemonik tanrının gazabından kurtulmaları çok zordur. Aslında son iki yüz yıldır inşa edilmeye çalışılan bölgedeki bütün sınırlar, vatanlar, milletler, orta sınıf ve bürokrasiler ulus-devlet tanrısallığıyla körelmiş durum-dalar. Yaşadıkları gerçekliği ezeli ve ebedi gerçeklik sanırlar. Hâlbuki zihni biraz hakikate açık bir kişi tüm bu gerçeklerin son iki yüz yılın hegemonik çıkarlarını meşrulaştırmaya yönelik fantastik icatlar olduğunu bilir. Türkî ve İranî ulus-devlet inşaları aynı hegemonik çıkarların ürünüdür. Bu ulus-devletler kapitalist modernitenin fetih damgasını taşıdıkları halde, meşruiyet krizlerini aşırı dinci ve milliyetçi ideolojilerle aşmak isterler. Hepsinde laik ve dinsel milliyetçilik iç içe geçirilerek ulus-devlet sağlam bir ideolojik zırhla kaplanmaya çalışılır. Azınlık durumunda bırakılan tarihsel kültürler, etnisiteler, din ve mezhepler ulus-devlete karşı varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıyalar.

Ortadoğu kültürünün bütünselliği kapitalist modernitenin ulus-devlet parçalayıcılığıyla köklü bir çelişki içindedir. Mo-dernite ortak yaşam gerçekliklerine dayatılan demirden kafes rolünü oynamaktadır. Şiddetin sürekli gündemde olması bu gerçeği doğrulamaktadır.

Demokratik modernitenin çözümleme ve çözme gücü ulus-devlet karşısında çok daha nettir. Eski ve yeni hegemonik güçlerin sürekli tarihlerini unutturmaya çalışarak uyutmaya terk ettikleri toplumsal gerçeklikler, demokratik modernite yaklaşımıyla öz tarihsellikleri içinde varlıklarının hakikatini ifade edebilme imkânına kavuşmaktadır. Hegemonik güçlere ilişkin çözümleme, karşıtlarına ilişkin tarih ve hakikat olarak yanıt bulmaktadır. Toplumsal gerçeklikler hiçbir dönemde tarih-siz olmadıkları gibi hakikatsiz de değildir. Ortadoğu’nun tarihsel bütünlük taşıyan toplumsal kültürüne dayatılan ulus-devlet hegemonyacılığına karşı demokratik modernitenin antitezi ahlâkî ve politik toplumdur.

a- Ulus-devlet ahlâkî ve politik toplumun inkârı olarak gerçekleşir. Ahlâk yerine ulusal hukuk denilen güç kurallarını ikame eder. Güç düzenlemelerini ifade eden hukuk, azami gelişmesini ulus-devlet çerçevesinde yaşar. Ulus-devlet politik toplumun yerine katı bürokratik idareyi hâkim kılar. Politik toplumun inkârı somut olarak demokratik sistemin işlemeyişinde kendini gösterir. Her ne kadar parlamento ve seçimler söz konusu edilse de, geçerli olan bürokratik oligarşinin idari yapılanmasının yazılı olmayan anayasasıdır. Toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan ulus-devlet iktidarı kendini hukuki kılıf altında kamu idaresi olarak sunar. Seçim ve parlamento bu idarenin meşruiyet cilası rolü oynamaktan öteye pek anlam ifade etmez. Toplum, halk ve ulus ulus-devletle özdeş kılınır. Kapitalist modernitenin evrensel kıldığı bu hegemonik gerçeklik karşısında ahlâkî ve politik toplumu savunmaktan başka çözüm yolu yoktur.

Toplumsal doğalar öz olarak ahlâkî ve politiktir. Ahlâksız ve politikasız toplum ve birey düşünülemez. Toplum ahlâksız ve politikasız kılınmaya zorlanabilir. Ahlâkî ve politik yetenek kötürümleştirilip rolünü oynayamayacak denli zayıf kılınabilir, ama asla yok edilemez. Bu yeteneğin yok edilmesi ancak toplum olmaktan çıkmakla mümkündür. Ahlâk ve politika toplumsal hakikatin güçlü araçlarıdır. Ahlâk ve politikadan yoksunluk hakikatsizliğe yol açtığı gibi, güçlü ahlâkî ve politik eylemin olduğu alanlarda hakikatin kendini ifade tarzları da güçlü, şeffaf olur. Ahlâkı ve politikayı üstyapı olarak sunmak, Marksist-lerin önemli yanılgılarından biridir. Ahlâkî ve politik olmayan hiçbir toplum birimi ve bireyi yoktur. Her toplum birimi ve bireyi hem ahlâkî hem politiktir. Demokrasi ahlâkî ve politik toplumla orantılıdır. Demokrasi ahlâkî ve politik toplumun işleyen halidir. Toplumsal hakikatler kendini azami olarak demokratik toplum halinde açığa vurur. Hakikatlerin bilim, felsefe ve sanat halinde ifadeleri demokratik toplumla en iyi hallerine kavuşur. Bu belirlemeler ahlâkî ve politik toplumda neden hakikatin azami ifadelerine kavuştuğunu açıklamaktadır.

Ortadoğu toplumunda hala güçlü olan direniş unsurları ahlâkî ve politik unsurun sanıldığı kadar zayıf olmadığını kanıt-lamaktadır. Ahlâksız ve politikasız birim ve bireyler direnemez. Sadece boyun eğmeye alıştırılmışlardır. Aile, kabile, aşiret, mezhep ve ulus boyutlarındaki direniş, göçerlik, varoşçuluk ulus-devletin reddi olduğu kadar demokratik toplumun inşasına çağrıdır da. Ortadoğu kültüründe bu boyutlardaki gelişmeler oryantalizmin kabul ettirmeye çalıştığı gibi gerilik, ortaçağcılık, anarşi olmayıp demokratik modernitenin potansiyel zenginliğini teşkil etmektedir. Toplumsal olguların zenginliğini görmezden gelmek, toplumun anlam ve hakikat gücünü azaltma sonucunu doğurur. Kültürel zenginlik ne denli homo-jenleştirilirse, anlamından ve hakikat olarak ifade edilmesinden o denli yoksunluk yaşanır. Ulus-devletin tek tip vatandaş üretme idareciliği anlam bakımından potansiyelini yitirmiş, ezberlenmiş birkaç dogmadan öteye zihni çalışmayan, resmi törenleri yeni ibadet biçimi olarak algılayan, hakikat açısından içi boşaltılmış bireyciliğe götürür.

Demokratik toplumla işleyişine kavuşan ahlâkî ve politik değerler, anlam zenginliği olan bir potansiyelden hakikat üretir. Sürekli hakikatle beslenen bir toplum ise ideal birey-topluluk dengesinde yaşar.

b- Ulus-devletin pozitivist teolojisine karşılık ahlâkî ve politik toplum bilim-bilgelik anlamında felsefeyi esas alır. Laiklik ve sekülerlik ilke olarak dinsel dogmalardan pek farklı değildir. Ulus-devlet kılığına girmekle dinci olmaktan kurtulmuş olmuyorlar; sadece biçim değiştirmiş oluyorlar. Pozitivist bilimciliğin hızla ürettiği ulus-devlet dogmaları ortaçağın dinî dogmalarından daha katıdır. Ulus-devletin yol açtığı savaş ve sömürü gerçeği bu hususu açıkça kanıtlar. Çok iyi bilmek gerekir ki, teoloji, kapitalist modernite de dahil, esas olarak sınıflı-devletli uygarlığın ideolojik meşruiyet aracı olarak inşa edilmiştir. Ahlâkî ve politik toplumdaki bilim-bilgelik unsurlarına karşıt (antitez) olarak gelişir. Ahlâkî ve politik değerler bilim ve bilgeliğe yol açarken, bilim ve bilgelik de ahlâkî ve politik toplumu sürekli besler. Theo (Tanrı) ve logik (akıl) olarak kendini dıştan dayatan toplumsal ifade ise tanrı-kral devletidir. Bunu netçe ifade etmemesi Batı sosyolojisinin aynı sınıfsal-devletsel özden beslenmesiyle bağlantılıdır. Pozitivist adımıyla teolojiyi en tehlikeli aşamaya taşır. Özellikle ulus-devlet tanrısının son muhteşem iki yüz yıllık deneyimi gözler önündeyken, tanrının dünyevileşmesinin gökselliğinden bin kat daha fazla sömürü, gözyaşı ve kan ürettiğini kim inkâr edebilir! Neydi bu tanrının sıfatları? Sınırlar, milletler, bayraklar, marşlar, orta-sınıf ve bürokrasiler, monolitik yurttaşlar… Bu sıfatlar altında ulus-devlet tanrısı ne yaptı? Tarihte eşi görülmemiş savaşlar ve sömürüler gerçekleştirdi. Demiurg (Mimar Tanrı) olarak dünyada ulus-devlet düzenini kurdu. Böylelikle putçu özellikleri en gelişkin tanrı olduğunu kanıtladı.

Ahlâkî ve politik toplum yaşamak için bu tür tanrısallıklara ihtiyaç duymaz. Bilgeliği teolojiden daha değerli sayar. Hikmet, bilgelik teolojiden değil, bilimsellikten kaynaklanır. Bir nevi sosyolojidir. Ortadoğu toplumunda bütün teolojik dayatmalara rağmen, bilgelik damarları hep var olagelmiştir. Bilgeliği felsefe ve sosyolojinin bütünselliği ve yaşamla iç içe hali olarak değerlendirmek gerekir.

Sokrates’e kadar bilgelik temel form iken, daha sonraları geliştirilen ekoller bu geleneği yozlaştırdı. Öğreti ile yaşam arasında kopukluk oluştu. Bu ise, ahlâkî ve politik toplum için darbe oldu. Bilgelik felsefe olarak devletin hizmetine koşturuldu. Peygamberlik geleneğinde egemen yan hep bilgelik olmakla birlikte, teolojiye de gittikçe açılım gösterilmesi yozlaşmayı beraberinde getirdi. Elçiler, vaizler ve rahipler ne denli teolojiye saparlarsa, o denli bilgelikten kopar ve ahlâkî-politik toplumdan uzaklaşırlar. Ortadoğu kültüründe bu ikilemin unsurları arasında yoğun bir mücadele vardır. Bu mücadele özünde devletli uygarlıkla demokratik uygarlık dünyası arasındaki gerilimi yansıtır.

Tanrı kavramına içerilmiş kral ve despot dayatmalarına karşı tasavvufla daha da belirginleşen toplumsal kimliğin savu-nusu bilgeliğin asıl işidir. Böylelikle ahlâkî ve politik toplumun savunulması yapılmaktadır. Keramet, hikmet toplumda aranmaktadır. Ortadoğu tarihinin bu tarz yorumu önemlidir. Bu tarihin güncellenmesi demokratik moderniteyi daha anlaşılır kılacaktır.

c- Ahlâkî ve politik toplum, ulusal toplumun inkârı değildir. Toplumların sürekli biçim değiştirmeleri doğaları gereğidir. Form çeşitliliği yaşamın zenginliğidir. Karşı çıkılan, toplumsal formların kapalılığı ve katılığıdır. Tutuculuk esas olarak form kapalılığı ve katılığındaki ısrardır. Özgürlük formların ucu açıklığı ve esnekliğiyle bağlantılıdır. Toplumsal kimlikler ne kadar ucu açık ve esnekse, o kadar çeşitlilik kazanır ve dolayısıyla özgür yaşarlar. Ulus-devletin kimlik anlayışı tekli, ucu kapalı ve katıdır. Faşizm bu kimlik anlayışından kaynaklanır. Toplumsal kimliklerin böyle algılanışı, ulusal toplumun içinde ve dışında sürekli savaş hali olarak yaşanır. Toplumsal kimliklerin ucu açık ve esnek doğası yapay, kapalı ve katı kimlik dayatmalarıyla karşılaştıkça bu tür savaşlar kaçınılmazdır. İster dinsel ister ulusal (Her ikisinde de ucu kapalılık ve katılık kimliklerinin temel özelliğidir) savaşlar olsun, bu kimlik çatışmasını ifade ederler. Ortadoğu’nun son iki yüz yılında dinsel ve ulusal kim-likli savaşların yoğun yaşanması kapitalist modernitenin dayatmak istediği kimlik anlayışıyla bağlantılıdır. Kendi hegemonik süzgecinden geçirdiği ulus-devlet kimlikleri özünde merkezî kimliğin uzantıları, ajanları konumundadır. Merkezî kimlik hep ana karargâh gibi çalışır. Kendi sömürge ve bağımlı acenteleriyle yakından ilgilenir; gerektiğinde onları yeniden düzenler.

Günümüz Ortadoğu’sunda dünya genelinde de olduğu gibi son iki yüz yıllık ulus-devlet kimlikleri yıpranmış ve küresel-leşmeyi yoğunlaştırmak isteyen kapitalizmin önünde bir engel konumuna gelmiş bulunmaktadır. Yapısal krizin temelinde ulus-devletin tutucu direnci yatmaktadır. Sistemin kendi içinde yaşadığı baş çelişki budur. Fakat çözüm bulamamaktadır. Afganistan’dan Fas’a, Kafkasya’dan Hint Okyanusu’na kadar ulus-devletçilik ile küresel kapitalizm arasındaki çelişkiler bir yandan artarken, diğer yandan sıkça yaşanan savaşlara yol açmaktadır. Kapitalizm yayılmasını önemli oranda borçlu olduğu ulus-devleti tam tasfiye edemeyeceğini gayet iyi bilmektedir. Reformdan geçirmek istediğinde ise sürekli bu devletlerin direnişiyle karşılaşmaktadır. Ulus-devletle aşırı ölçüde palazlanmış kesimler daha rasyonel bir kapitalizme karşı direnmekte; bunun sonucu da daha çok kriz ve savaşlar olmaktadır. ABD’nin son Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bu gerçekten kay-naklandığı gibi, neden yürütülemediğini de yine bu gerçekliğe bakıp anlayabiliriz. Bölgedeki tıkanma sistemin Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarındaki bunalımından daha derindir. Öyle olduğu içindir ki, bir türlü çözümlenemiyor. Yapısal kriz kavramı da anlamını gerçeğin bu niteliğinden almaktadır.

O halde Ortadoğu, gerek tarihsel-toplumsal kültürün bütünlüksel gelişiminden, gerekse kapitalist modernitenin iç çe-lişkilerinden yansısın, kapalı ve katı ulus-devlet kimliği aşılmadan, hiçbir soruna anlamlı bir çözüm bulma olasılığına sahip değildir. Irak’ta ve Afganistan’da ulus-devletin yeniden inşası için gösterilen tüm çabalar boşa gitmektedir. Savaşta yıkılan Avrupa’nın yeniden inşası için İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marshall Planı çerçevesinde ABD tarafından verilen sınırlı bir yardım yeterli olduğu halde, Irak gibi küçük bir mekân için katbekat daha fazla destek sunulmasına rağmen bu ülkenin yeniden inşası gerçekleşememektedir. Irak’ta olup bitenler aslında tüm bölge gerçeklerini yansıtmaktadır. O da kapitalist modernitenin her üç sacayağı üzerinde de iflasını ve krizini haber vermektedir. Sonuç olarak Ortadoğu, sahip olduğu onca ulus-devleti, endüstriyalizmi ve kapitalizmiyle ancak kriz ve savaş üretir.

Fakat tekrar belirtilmeli ki, yaşanan kriz ve savaşlar sadece iki yüz yıllık kapitalist modernitenin değil, aynı zamanda beş bin yıllık sınıflı-devletli uygarlığın da yapısal krizi ve savaşlarıdır. Olası çözümler bu gerçekliği esas almak durumundadır.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Ciwan Kurken
Soykırım
Soykırım, "tek bayrak, tek din, tek devlet, tek marş, tek millet, tek dil''(Hitler- 1934, R.T Erdoğan-2015) kompleksini taşımanın bir ürünüdür.
24 Nisan bir soykırımdır.

Tepeden, devşirme kalıntılarından oluşturulan Türk ulusu, varlığını; Ermeniler'in, Rumlar'ın, Kürtler'in, Süryaniler'in, yokluğu üzerine inşa etmiştir. II. Abdülhamit döneminde ortaya atılan Pan-İslamizm doktrinine, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eklediği ve bugün TC yöneticilerinin de her adımda tekrarladığı 'tekçi' Pan-Türk
22 Nisan 2015 Çarşamba Saat 07:03