KARASU: MARAŞ KATLİAMI TARİHİN EN BÜYÜK KATLİAMLARINDAN BİRİDİR
Röportajlar / 24 Aralık 2013 Salı Saat 14:33
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasus, “Maraş katliamı tarihin en büyük katliamlarından biridir” dedi. Sosyalizmde milliyetçiliğin olmadığını, bir inancın diğer inanç üzerinde baskı kurmasına neden olan bir anlayış olmadığını belirten Karasu, “Bu gerçeklik belli düzeyde kültürel asimilasyona uğrayan Alevi Kürt gençlerinin Türkiye soluna eğilim göstermesini beraberinde getirmiştir.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasus, “Maraş katliamı tarihin en büyük katliamlarından biridir” dedi. Sosyalizmde milliyetçiliğin olmadığını, bir inancın diğer inanç üzerinde baskı kurmasına neden olan bir anlayış olmadığını belirten Karasu, “Bu gerçeklik belli düzeyde kültürel asimilasyona uğrayan Alevi Kürt gençlerinin Türkiye soluna eğilim göstermesini beraberinde getirmiştir. Kürdistan'ın genelinde ise giderek Kürtlükle ilgili düşünceler filizlenmeye başlamıştır. Doğu Devrimci Kültür Ocaklarına Kürt gençlerinin ilgi göstermesi gelişmiştir.

Bu süreç 12 Mart’la sekteye uğratılmıştır. Ancak 12 Mart’tan kısa bir süre sonra devrimci hareket yeniden filizlenmeye başlamıştır. Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin direnişleri gençleri etkilemiştir. Alevi Kürt gençlerinin 12 Mart’ta direnen devrimci önderlere sempatinin gereği önemli bir kısmı Türkiye sol örgütlerine eğilim göstermiştir” dedi.

Apocu hareketin kısa sürede Kürdistan’ın hertarafında gelişmeye başladığını, 1973’te Çubuk Barajı’nda kurulan bu grubun içinde Alevi Kürt gençlerinin çoğunlukta olduğunu da belirten Karasu şöyle devam etti: ”Altı kişilik topluluğun dördü Alevi Kürt’tür. Yani Apocu grubun ilk grup olma kararı oluştuğunda, grubun ilk üyelerinin çoğunluğunun Kürt Alevi olması da bu hareketin nasıl bir özgürlük ve demokrasi hareketi olduğunu, tüm Türkiye'de özgürlük ve demokrasi mücadelesi geliştirme yanında Kürdistan'da da ulusal Özgürlük Mücadelesini geliştirirken Alevi’siyle, Sünni’siyle bütün Kürtleri kendi kimliğiyle özgürleştirmeyi hedeflediğini ortaya koyar.”

KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, Maraş Katliamı’na yol açan sebepleri, sonuçları ANF’ye değerlendirdi.
24 Aralık 1978’de gerçekleşen ve resmi rakamlara göre iki yüze yakın kişinin yaşamını yitirdiği Maraş katliamının yapılış biçimiyle ne amaçlandı? İnsanların karnının deşilmesi, doğranması ve suikast yöntemleriyle hunharca katledilmesiyle ne mesaj verilmek istendi?
24 Aralık’ta somutlaşan Maraş katliamının hem güncel hem de tarihsel nedenleri vardır. her İkisini anlamadan Maraş katliamını gerçek anlamda değerlendirmek mümkün değildir.

Maraş, Kürdistan'ın Türkiye ile sınırı olan illerindendir. Antep, Adıyaman, Maraş, Malatya, Sivas, Erzincan ve Dersim, Alevi-Kürt şehirleridir. Çoğunluğu Fırat’ın batısı olarak bilinen bu illerde cumhuriyetle birlikte izlenen politika Kürtleri Türkleştirme, Alevileri de Sünnileştirme politikasıdır. Türk devleti mevcut Türkiye sınırlarındaki farklı etnik kimlikleri ve inanç topluluklarını Türk ve Sünni hale getirerek tek renkli bir ulus yaratmayı hedeflemiştir. Türk-İslam denilen böyle bir ulus yaratarak güçlü olacaklarını düşünmüşlerdir.

Özellikle de Osmanlı imparatorluğunun dağılması ve küçülerek Türkiye'nin mevcut sınırlar içinde kalması, Türk yönetici elidinde farklı kimlik ve inançlara karşı bir güvensizlik ve bu temelde onları ortadan kaldırma düşüncesi ortaya çıkmıştır. Araplar, Arnavutlar, Sırplar, Bulgarlar ayrılmış Osmanlı imparatorluğu dağılmıştır. Osmanlı imparatorluğu sonrası kurulan cumhuriyet ve onun yönetici elidi “Türkiye cumhuriyeti olarak bir devlet kuruyoruz, bu devlet sağlam olsun, dağılmasın” düşüncesiyle güçlü olacaklarını düşündükleri Türk-Sünni bir ulus yaratmayı hedeflemişlerdir. Türkiye'nin demokratikleşerek bütün halklarla, inançlarla bir arada yaşayarak bu temelde güçlenme, bu temelde bir arada yaşama yerine, bütün farklılıkları ortadan kaldırarak tek kimlikle var olan bir devlet, bir ulus-devlet yaratma hedeflenmiştir.

Bunun en somut ifadesi cumhuriyetin kuruluşundan sonra bütün farklılıkları ezmek, merkezi bir devlet ve tekleşmiş bir ulus yaratma politikasının sonucu, Şeyh Sait ve arkadaşlarını idam edip Kürtleri sindirerek Türkleşmeye zemin hazırlamak istemişlerdir. Arkasından 1926’da kabul edilen Şark Islahat Planı; tek millet, tek devlet, tek inanç projesinin hangi araç ve yöntemlerle, politikalarla yürütüleceğini ortaya koymuştur. Şark Islahat Planı bütün Kürtleri Türkleştirmeyi hedeflediği gibi, Alevi Kürtleri hem Türkleştirmek hem de inançları üzerinde baskı kurup Sünnileştirmeyi hedeflemiştir. Bunun en somut ifadesi de Dersim soykırımıdır. Dersim soykırımı devletin planlı bir soykırımıdır. Çok önceleri hazırlanan ve bu çerçevede uygulamaya konulan planın somutlaşmasıdır, zirveleşmesidir.

‘DERSİM KATLİAMI İLE BÜTÜN ALEVİ KÜRTLER ÜZERİNDE BASKI KURULMUŞTUR’
Kuşkusuz bu katliamla sadece Dersim değil, bütün Alevi Kürtler üzerinde baskı kurulmuş, sindirilmek istenmiştir. Dersim üzerinden bütün Alevi Kürtler üzerinde bir Türkleştirme ve inançlarını baskı altına alma politikası izlenmiştir. Dikkat edilirse asimilasyonun, inkarcılığın en fazla geliştirdiği alan Alevi Kürtlerin bulunduğu alandır. Alevi Kürtleri erkenden ve tümden daha kolay Türkleştiririz düşüncesiyle en fazla buraları hedeflemişlerdir. Kuşkusuz Kürdistan'ın diğer illeri, bölgeleri de kültürel soykırım politikalarına tabii tutulmuştur. Cumhuriyetle birlikte Kürdistan'ın tümünde askeri işgal, siyasi sömürgecilik, ekonomik talan temelinde tam bir kültürel soykırım politikası yürütülmüştür. Öyle ki, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek biçimde Anadil yasaklanmıştır. Türk okullarının, Türk kültürünün teşvik edilmesi, Türk kültürünün yaygınlaştırılarak Kürt dili ve kültürünün yok edilmesi hedeflenmiştir. Çarşıda pazarda Kürtçenin konuşması yasaklandığı gibi, çocukların evlerde bile Kürtçe konuşması yasak edilmiştir. Öyle ki, kapılar dinletilmiş, evinde bile Kürtçe konuşanlar cezalandırılmıştır. Bu bile nasıl bir kültürel soykırımcı politika izlendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kürdistan sadece askeri olarak işgal edilmemiştir; Kürtlerin kendi kimliği ve dilini, ulusal demokratik taleplerini dillendirecek hiçbir siyasi oluşuma izin verilmemiştir. En ağır suç bu tür siyasi talepler dile getirilme olarak görülmüştür. Sosyal alanda da Kürt kültürüyle sosyal yaşam yok edilerek sosyal yaşam tamamen Türkleştirme üzerine kurulmuştur. Türkleşmeyi teşvik eden sosyal faaliyetlere izin verilmiş, bunun dışındaki sosyal faaliyetler geri ve tehlikeli görülerek baskı altına alınmıştır.

Dersim katliamıyla birlikte bu politika daha sistemli hale getirilmiştir. Dersim Tunceli’leştirilerek tümden Türkleştirmek hedeflenmiştir. Öyle bir ruh hali yaratılmıştır ki, insanlar yaşadıkları bu büyük soykırımı bile dillendirmekten korkmuşlardır ya da hatırlamak istememişlerdir. Artık Kürtlüklerinden söz etmek, kendi dillerinde konuşmak bile tehlikeli görülmüştür. İnsanlar bu değerlerinden uzak durmaya başlamışlardır. Zaten bütün Kürdistan'da olduğu gibi Alevi Kürtler açısından da Türkleşmek yaşam alanı bulmak anlamına gelmiş, Kürtlük ise hiçbir değer ifade etmeyen, yaşam alanı tümden ortadan kaldırılmış bir kimlik haline getirilmiştir. Kürtlüğünde ısrar ettin mi karnını bile doyuramayacak duruma düşebilirsin. Siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik ortam budur.

‘ALEVİ KÜRTLER ÜZERİNDEKİ POLİTİKALAR EN FAZLA MARAŞ’TA ETKİLİ OLDU’

Alevi Kürtler üzerindeki politikanın en fazla etkili olduğu alanlardan biri de Maraş’tır. 1960’ların sonuna gelindiğinde Türkleşmeye doğru ilerleme durumu ortaya çıkmıştır. Artık Kürtlüğünü ve Aleviliğini her yerde gizlemektedir, saklamaktadır. Neredeyse Türklüğe gönüllü yürünmektedir. Kimliği gizleme ve saklama, zamanla Kürtlüğün Türklüğe, Aleviliğin de Sünni inanca evrilmesi gibi bir durum ortaya çıkarmaktadır. Belki Aleviliğini daha geç bıraksa da bu konuda da Aleviliğin tüm değerlerini savunma yerine, Aleviliğin de ne kadar Müslüman olduğunu ispatlama gibi bir psikolojik, kültürel eğilim ortaya çıkmıştır.

Kürt gençlerinin sol hareketlere ilgi göstermesi katliamda etkili olmuş mudur?
İşte bu ortamda, 1960’ların sonu, 70’lerin başında Türkiye'de devrimci gençlik hareketi ortaya çıkmıştır. Türkiye'deki sol ve sosyalist hareket tabii ki çıkışıyla birlikte özgürlük isteyen, demokrasi isteyen bütün topluluklara seslenmiştir. Çünkü sosyalizmde bütün inançlara, bütün kimliklere, bütün farklılıklara saygı vardır. Sosyalizmde milliyetçilik yoktur. Sosyalizmde bir inancın diğer inanç üzerinde baskı kurmasına neden olan bir anlayış yoktur. Bu gerçeklik belli düzeyde kültürel asimilasyona uğrayan Alevi Kürt gençlerinin Türkiye soluna eğilim göstermesini beraberinde getirmiştir. Kürdistan'ın genelinde ise giderek Kürtlükle ilgili düşünceler filizlenmeye başlamıştır. Doğu Devrimci Kültür Ocaklarına Kürt gençlerinin ilgi göstermesi gelişmiştir.

Bu süreç 12 Mart’la sekteye uğratılmıştır. Ancak 12 Mart’tan kısa bir süre sonra devrimci hareket yeniden filizlenmeye başlamıştır. Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin direnişleri gençleri etkilemiştir. Alevi Kürt gençlerinin 12 Mart’ta direnen devrimci önderlere sempatinin gereği önemli bir kısmı Türkiye sol örgütlerine eğilim göstermiştir. Bu süreçte haksızlığa, zulme karşı çıkan, sosyalizmi savunan kimliğiyle aynı zamanda Kürt halkına yönelik kültürel soykırıma baş kaldıran, isyan eden, buna karşı mücadeleyi öngören ve bu temelde de bütün farklı inançların, kimliklerin kendi kimliğiyle örgütlenmesini ve özgürlük mücadelesini vermesini sağlayan Apocular grubu ortaya çıkmıştır. Bu grup Türkiye'deki sosyalizm ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak devrimci mücadeleyi geliştirdiği gibi, kültürel soykırıma uğrayan Kürtlerin de kendi kimliğiyle örgütlenmesini, kültürel soykırıma karşı kendi kimliğiyle örgütlenerek bir ulusal demokratik özgürlük mücadelesi verme iddiasını da ortaya koymuştur.

Apocu hareket kısa sürede Kürdistan'ın her tarafında gelişmeye başlamıştır. 1973’te Çubuk Barajı’nda kurulan bu grubun içinde Alevi Kürt gençleri çoğunluktadır. Altı kişilik topluluğun dördü Alevi Kürt’tür. Yani Apocu grubun ilk grup olma kararı oluştuğunda, grubun ilk üyelerinin çoğunluğunun Kürt Alevi olması da bu hareketin nasıl bir özgürlük ve demokrasi hareketi olduğunu, tüm Türkiye'de özgürlük ve demokrasi mücadelesi geliştirme yanında Kürdistan'da da ulusal Özgürlük Mücadelesini geliştirirken Alevi’siyle, Sünni’siyle bütün Kürtleri kendi kimliğiyle özgürleştirmeyi hedeflediğini ortaya koyar. Daha doğrusu Alevi Kürt gençleri kendilerini Önder Apo'nun düşüncelerinde, özgürlük ve demokrasi anlayışında gördükleri için Önder Apo’yla birlikte hareket ederler. Bu ilk grup özgürlük ve demokrasi anlayışı nedeniyle oluşumunu ifade eden Çubuk Barajı’nda olduğu gibi, daha sonra da Alevi gençlerin grup içinde yoğunlukla ve aktif bir biçimde yer almasını sağlamıştır. Zaten Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını önceliklerine koyan Kürt örgütleri içinde Alevi Kürtleri örgütleyebilen tek hareket olmuştur. başka bazı örgütlerde de Alevi Kürt gençleri yer alsa da bunların sayısı çok sınırlı olmuştur.

‘ANTEP, ADIYAMAN, MARAŞ VE MALATYA APOCU HAREKETİN İLK ÖRGÜTLENDİĞİ BÖLGEDİR’
Apocu grubun ilk geliştiği yerlerden biri de Güneybatı’dır. Antep’te, Adıyaman’da, Maraş’ta ve Malatya’da gelişme gösterir. Özelikle Antep’te güçlenir. Antep’te de Maraşlılar, Adıyamanlılar, Malatyalılar yoğun bir biçimde vardır. Özellikle de Maraşlılar Antep’te önemli bir nüfus oluşturmuşlardır. Kısa sürede Antep’te yaşayan Pazarcıklılar, Elbistanlılar, Malatyalılar üzerinden Güneybatı denilen Maraş, Malatya Adıyaman’da bu hareket gelişme gösterir. Dersim de Apocu grubun ilk geliştiği yerlerdendir. Kuşkusuz sadece bu alanlarda değil, bütün Kürdistan'da, Urfa’da, Mardin’de, Amed’de, Batman’da, Bingöl’de ve Serhat’ın diğer illerinde de gelişme gösterir.

Apocu hareketin geliştiği 1970’ler dönemi aynı zamanda Türkiye'de de devrimci demokratik hareketin, sol güçlerin geliştiği bir dönemdir. Malatya, Maraş, Adıyaman’da da sol güçlerin önemli bir gelişme potansiyeli vardır. Bir taraftan Apocu grup gelişme gösterirken, Türkiye solundan örgütler de Antep’te, Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta gelişme göstermektedirler. Gelişen Apocu hareket de bu şehirlerde Alevi Kürtleri yoğun bir biçimde içine çekmektedir. Öyle ki, 1978’e gelindiğinde Apocular Alevi Kürtlerin de yoğun olarak yaşadığı Antep’te işçiler arasında da, gençler arasında da, halk arasında en etkin grup haline gelmişlerdir.

‘ALEVİ KÜRTLER 1970’LERDE DEVRİMCİ ÖRGÜLENMELER İÇİNDE YER ALDI’
Türk devleti Şark Islahat Planı’ndan ve cumhuriyetten bu yana özellikle Fırat’ın batısındaki Alevi Kürtleri asimile etmek isterken, 1960’ların sonu, 70’lerin başında bu gençler Türkiye soluna ilgi duymuşlar ve devrimci mücadele içinde yer almışlardır. 1970’lerle birlikte Apocu grupla Maraş’ta, Malatya’da, Anep’te, Adıyaman’da, Dersim’de önemli bir örgütlenme düzeyi ortaya çıkmıştır. Bu örgütlenmenin hem de Türk devletine ve yerel gericiliğe meydan okuyan militan bir karakteri bulunmaktadır. Türk devleti buraları Türkleştirmek isterken, Türk uluslaşması içinde eritmek isterken Dersim isyanı ve diğer politikalarla Alevi Kürtleri sindirmek isterken, Alevi Kürtler Apocular dahil 1970’lerde devrimci örgütlenmeler içinde yer alarak aktif mücadele içinde olmuşlardır. Türk devletinin on yıllardır izlediği politika tersine dönmüştür. Türk devletinin politikalarını boşa çıkaran, on yıllarca yıl yürüttüğü politikalarla ulaştığı sonuçları tersine çeviren bir durum ortaya çıkmıştır. Türk devletini Maraş katliamına götüren etkenlerden biri budur.

Katliama sebep olan uluslararası konjonktür nedir?
Diğer yandan güncel olarak da Maraş ve çevresi Türkiye'de gelişen sol, sosyalist, Kürt Özgürlük Mücadelesi içinde aktif olarak yer almaktadırlar. Mevcut Türkiye'deki rejimin gerilemesi, dağılması, solun, sosyalist güçlerin Kürt Özgürlük Hareketi'nin Türkiye'de ve Kürdistan'da gelişme göstermesi NATO’ya bağlı sömürücü, baskıcı, kültürel soykırımcı rejimi tehdit etmeye başlamıştır. Öyle ki, önü alınmazsa sol, sosyalist güçlerin ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin Türkiye'de ve Kürdistan'da giderek kesin bir hakimiyet sağlaması gündeme gelecektir. İşte Türkiye'nin siyasal kriz geçirdiği, altüst oluş yaşadığı, devrimcilerin, sosyalistlerin, demokratların büyük bir yükselişe geçtiği böyle bir süreçte bunu durdurmak için bir planlama çerçevesinde karşı saldırıya geçmiştir. Maraş katliamı böyle bir saldırıda dönüm noktasıdır. Bir taraftan Türkiye'de gelişen devrimci demokratik sosyalist hareketin gelişmesini, diğer taraftan da gelişen Apocu hareketin bütün Kürdistan'da ve Güneybatı’da etkili olmasının önüne geçmesini engellemek açısından bu katliam planlanmış ve pratikleştirilmiştir.

Bu katliam her zaman tahrik edilebilecek Alevi-Sünni gerilim noktalarının olduğu Maraş gibi bir yerde gerçekleştirilmiştir. Maraş’taki gericilik ve MHP örgütlenmesi Kürt Alevi halkının üzerine sürülmüştür. Kısa sürede MHP’lilerin ve her türlü gerici güçlerin ve bu tür provokasyonlar ve komplolar yapan derin devlet birimlerin de harekete geçmesiyle birlikte yüzlerce Kürt insanı vahşice katledilmiştir. Kürtlüğün ayağa kalkması, Kürt halkının zulme karşı baş kaldırması, mevcut Türkiye rejimini kabul etmemesi, bu rejimi kabul etmeyerek özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi verenlerin yanında yer alması bu devleti öfkelendirmiştir. İşte Maraş’ta da bu öfke Alevi Kürt halkının vahşice katledilmesiyle sonuçlanmıştır.

‘DARBENİN PSİKOLOJİK VE SİYASAL ORTAMINI YARATMAK İÇİN KATLİAM GERÇEKLEŞTİRİLDİ’
Maraş katliamından hemen sonra bütün Türkiye'de, Kürdistan'da sıkıyönetimin yaygınlaştırılması bu nedenledir. Maraş katliamından sonra sıkıyönetimin geniş bir alana yayılması bu katliamın kapsamlı bir planlamanın parçası olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim Maraş katliamı 12 Eylül’e giden yolun en temel dönüm noktasıdır. Zaten sonradan anlaşılmıştır ki, Maraş katliamının olduğu dönemde bir darbe kararı alınmıştır. Darbenin psikolojik ve siyasi ortamını yaratmak için böyle bir katliam gerçekleştirilmiştir. Bu katliamın gerçekleştiği siyasal ortam iyi irdelendiğinde katliamın amacı da net olarak anlaşılmıştır. Nitekim Kürt Halk Önderi daha 1978 Maraş Katliamı’ndan hemen sonra yazdığı Maraş Katliamı Üzerine Değerlendirme adlı broşürde Maraş katliamının faşist bir darbeye gitmenin başlangıcı olduğunu, eğer devrimciler, sosyalistler, bütün demokratik güçler bir araya gelip örgütlü hareket etmediği takdirde bu sürecin sonunun bir faşist darbeyle sonuçlanacağını vurgulamıştır. Bunu öyle herhangi bir sağ-sol çatışması olarak görmemiş, bütün Kürdistan ve Türkiye'de bir faşist diktatörlüğe giden yolun başlangıcı olarak görmüştür. Ne var ki Türkiye'deki sol güçlerin büyük çoğunluğu Maraş katliamını böyle algılamamışlardır. O yıllarda şurada-burada MHP’lilerin halka saldırarak yaptığı katliamlardan, saldırılardan biri olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle de Maraş Katliamı’na o dönemde daha örgütlü bir cevap verme, tedbirler alarak katliamın hedeflerini boşa çıkarma politikası yürütülememiştir.

Maraş katliamıyla böyle bir askeri darbe amaçlandığı gibi, topluma da devrimci güçlerin, demokratların yanında yer alınırsa katliama uğrayacakları, öldürülecekleri mesajı verilmiştir. Özellikle de Alevi Kürtlere bu mücadelenin içinde yer alırsanız, devlete karşı mücadele eden örgütlerin yanında yer alırsanız, onlarla birlikte devlete karşı mücadele ederseniz başınıza bu tür katliamlar gelir biçimindeki bir mesaj da verilmek istenmiştir. Açıkça Alevi Kürtlere “Bizim 1926 yılından beri Şark Islahat Planı çerçevesinde uyguladığımız politikalara boyun eğeceksiniz, Türkleşeceksiniz, kimliğinizi ve inancınızı bırakacaksınız, bu devlet sizlere nasıl bir gelecek çizmişse o yolda yürüyeceksiniz mesajı vermiştir. Bizim politikamıza karşı çıkanların sonu bu olur, demişlerdir. Bu saldırı ve katliamlarla Alevi Kürtlerin yavaş yavaş Maraş’a yerleşmesi, Maraş’ta giderek nüfus dengesini Kürtlerden yana çevirecek bir gelişme göstermelerinin önüne engel olmuşlardır. 1979’da Kürtler Maraş’ta artık yerleşik bir hale gelmişlerdir. Ticarete girmişlerdir. Köylerden göç eden Alevi Kürtlerin yerleştiği bir şehir haline gelmiştir. Bu katliamla birlikte şehir merkezinden başlayarak Maraş Kürtlerden arındırılmıştır. Zaten bir yönüyle de sonuçlarına bakarak Maraş katliamının hangi amaçla yapıldığı, neyi hedeflediği görülebilir.

Katliam Maraş başta olmak üzere bölgedeki Kürt Aleviler üzerinde nasıl sonuçlar ortaya çıkardı? Sosyal ve psikolojik açıdan nasıl bir etkiye yol açtı?
Maraş katliamı kuşkusuz başta Maraş olmak üzere çevredeki Alevi Kürtler üzerinde çok ağır bir travma ortaya çıkardı. Önemli bir psikolojik baskı yarattı. Alevi Kürtleri kendilerini güvende hissetmemeye başladılar. Mevcut Türk devletinin varlığı ortamında her zaman yaşamlarına kast edilecek katliamlar olabileceği biçiminde bir psikolojik etki altına girdiler. Sadece Maraşlılar değil, bütün Aleviler içinde ne zaman, nerede, nasıl katliama uğrayacakları konusunda kaygılar, kuşkular arttı. Bu durum neredeyse Alevi Kürtlerin Türkiye'de yaşam hakkı ve imkanı kalmadığı gibi bir izlenim ortaya çıkardı. Kültürel soykırımcı sömürgeci Türk devleti de böyle bir ruh hali yaratmayı hedefliyordu. Zaten 1950-60’lardan daha sonraları da Alevi Kürtler ilk önce metropollere daha sonra da Avrupa’ya göçertiliyordu.

Kuşkusuz Kürtlerin Kürt bölgelerinde ekonomik sorunların da vardı, ama benzer ekonomik sorunlar Türkiye'nin birçok bölgesinde de bulunmaktaydı. Sadece Alevi Kürtler değil, Alevi Kürtler çevresinde yaşayan Sünni Türkler için de benzer koşullar söz konusuydu. Ancak Aleviler 1960-70’li yıllarda yoğun olarak göç ediyorlardı. Kendilerini daha güvenli görebilecekleri, kimsenin kendilerini bilmeyeceği, tanımayacağı metropollere atıyorlardı. Ya da Avrupalara atıyorlardı. Maraş katliamından sonra bu eğilim daha da arttı. Artık kaldıkları yerleri, binlerce yıldır atalarının, analarının, dedelerinin oluşturduğu vatanları ve güzel köyleri kendilerine geçici bir yer olmaya, yabancı gelmeye başlamıştı. Artık kendilerini buralara ait görmemeye başlamışlardır. Bu, gerçekten de çok kötü bir ruh hali, psikolojik durumdu.

‘MARAŞ KATLİAMI 12 EYLÜL’ÜN BAŞLANGICI GİBİYDİ’
Bu durum 12 Eylül’le daha da pekiştirildi. Zaten bir buçuk iki yıl sonra 12 Eylül geldi. Maraş katliamı 12 Eylül’ün başlangıcı gibiydi. Maraş katliamından sonra da baskılar sürmüştü. 12 Eylül’le birlikte Türk devleti Kürtleri tümden kültürel soykırıma uğratma kararı almıştı. Kürdistan’da yoğun baskıların amacı buydu. Amed’de sembolleşen büyük baskı ve zulmün amacı da Kürt’ün iradesini kırmak, Kürt’ü iradesiz kılarak tümden kültürel soykırıma uğratarak Türkleştirmeyi hedefliyordu. 12 Eylül’ün Kürtler üzerindeki politikası kesinlikle buydu.

Türk devletinin, Türkiye cumhuriyetinin başından itibaren tek tipleştirme, tek inançlaştırma politikası 12 Eylül’de daha da katı hale getirildi. Kürtler tümden Türkleştirilecek, Aleviler de Sünnileştirilecekti. Aslında 12 Eylül bir yönüyle de geçmiş dönemde belirli düzeyde devletin dışında tutulan İslami kesimleri de devletin içine alarak Türk-İslam sentezinin gerçek anlamda pratikleşeceği bir dönem başlattı. Başta Fetullahçılar olmak üzere Türk-İslam sentezcilerinin gelişme göstermesi 12 Eylül’de daha da hızlandı. Bu politika çerçevesinde özellikle Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Dersim, Erzincan’da yaşayan bütün Kürtlerin göçertilmesi hedeflendi. Bu yönlü açık politikalar izlendi. Halkı göçertmek için insan tacirliği yapan çeteler kuruldu. Bunlarla Alevi Kürtlere el attırılarak ülkeden kaçırttılar. 12 Eylül’ün belki de en fazla uğraştığı yer Güneybatı oldu. Maraş merkezli olmak üzere çevre illerdeki halkın topraklarından koparılması, yurtdışına kaçırtılması, metropollere göçertilmesi gerçekleşti. Kuzey Kürdistan’ın Güneybatısı insansızlaştırmanın en fazla sonuç aldığı bölge oldu. Tarihte topraklarından bu kadar hızlı biçimde giden, koşan örnekler az görülür. Ermeni tehciri daha farklı bir biçimde buralarda uygulandı. 12 Eylül’den sonra Maraş, Malatya, Sivas ve çevre illerde uygulanan tamamen bir tehcirdi. Ancak trajik olan ise bu tehcirin, bu binlerce yıldır atalarının, analarının vatan haline getirdiği topraklardan çıkma ve Avrupa’ya göçertilme “Umuda yolculuk” olarak değerlendirildi. Ülkeden kaçış, vatandan kaçış, emeğinden kaçış, kendi kültüründen, değerlerinden, daha doğrusu kendinden kaçış bir umuda yolculuk olarak gösterildi. Kültürel soykırımın, bir toplumun yok edilişinin bu hale getirilmesi kadar trajik bir şey olamaz. Umut değil, tümden kendi olmaktan çıkma, kendini bitirme, tüketme olma olan bu topraklardan kaçış gerçekleşti. Güzel köyler viraneye döndü. Sadece birkaç yaşlının kaldığı köyler haline geldi. Çalışabilecek düzeyde olsaydı herhalde onlar da bu toprakları tümden bırakıp gideceklerdi. Gençliğin, eli iş tutanların göçertilmesi, sadece ihtiyarların bırakılması bir nevi bu toplumun kendi topraklarında ölmesinin sembolik haliydi.

Yaşlılık demek ölüme doğru yol almak demektir. Ölüme doğru gitmek demektir. Maraş başta olmak üzere çevre şehirlerde Kürdün ölüme doğru yol alışı bir nevi böyle sembolik hale gelmişti. Maraş Katliamı’yla ortaya çıkarılan, artık bu toprakların kendilerine ait olmayacağı, buralarda yaşamayacakları fikri 12 Eylül’le birlikte daha da derinleştirildi. Bir nevi Maraş’taki bu psikoloji salgın bir hastalık gibi hızlı biçimde bütün Alevi Kürtlere yayıldı. Bütün Alevi Kürtlerde kendi topraklarından göçme ve bunu kurtuluş görme eğilimi gelişti. Bugün Alevi Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya bakılırsa geçmiş nüfusun çok gerisinde bir Alevi Kürt nüfusunun var olduğu görülür. Bir dönemler Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta, Erzincan’da Alevi Kürtler yoğunlukken, giderek azalmışlardır ve bunun sonucu Türk nüfusu yoğunlaşmış ve buraları tamamen Türk şehri haline getirilme durumuyla karşılaşmıştır. Demografik yapı tümden değiştirilmişti. Türk köylerin nüfusu artarken, Alevi Kürt köylerinde nüfus azalmıştır. Öyle ki, çevredeki bir Türk köyün nüfusu onlarca Kürt köyünün nüfusu kadar olmuştu. Bunun bir kültürel soykırım olduğu açıktır.

Ha Ermeniler 1915’te tehcir edilerek zorla topraklarından göçertilmiş, ha bazı katliamlarla Kürt toplumu üzerinde ağır bir travma, baskı ve psikolojik etki yaratılmış ve göçertilmiş! Arada yöntem dışında pek fark yoktur. Sonuç itibariyle Ermenilerin bu topraklardan göçertilmesi gibi Alevi Kürtler de göçertilmiştir. Bu da Ermeni tehciri gibi, Ermeni soykırımı gibi bir soykırımdır. Ermeni soykırımını soykırım görmek, ama Güneybatıdaki bu göçertmeyi bir kültürel soykırım olarak görmemek kabul edilemez. Kaldı ki bu göçertmeler bir katliam yapılarak hızlandırılmıştır. Sanki Kürtlerin bu toprakları gönüllü olarak bıraktığı gibi bir izlenim vermek kadar yanlış bir şey olamaz. Kesinlikle gönüllü gitmemişlerdir. Eğer üzerlerinde o kadar ağır bir baskı olmasaydı, katliamlar olmasaydı, psikolojik harekat olmasaydı Alevi Kürtler varlıklarını ve yaşamlarını sürekli tehdit altında görmeselerdi herhalde onlar da komşuları olan Türkler gibi kendi topraklarında kalırlar, kendi kimlikleri ve kültürleriyle yaşarlardı. Yaban ellerde tükenmezlerdi. Kendi kimliklerinden, kültürlerinden koparak bir kimlik bunalımına girmezlerdi. Bu açıdan Maraş katliamının yarattığı psikolojiyi, yarattığı sonuçları bugün daha iyi görmek lazım, amacını daha iyi görmek lazım. Ortaya çıkardığı sonuçlara bakarak Maraş katliamını değerlendirmek ve ona göre bir tutum geliştirmek çok çok önemlidir.

Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarları hala kayıp, gömülenlerin mezarında isim yazılmamış olması sizce ne ifade ediyor?
Katliamda yaşamını yitirenlerin bir kısmının mezarları kayıp. Bir kısmının da gömüldükleri yerler belli, ama hangi mezarın kime ait olduğu belli değil. Bunlar da ölenlere yaklaşımı gösteriyor. Nasıl ki Alevi Kürtlüğün bu topraklardan kökünü kazımak amaçlanmışsa, mezarların olmaması, mezarlara isim yazılmaması da Alevi Kürtlere nasıl yaklaşıldığının somut ifadesidir. Dersim katliamında idam edilenlerin hala mezar yerleri belli değildir. Yine Şeyh Sait ve idam edilen arkadaşlarının yeri belli değildir. Kürt gerillalarının mezarlarına nasıl yaklaştıkları biliniyor. Açıkça bu katlettiklerinin mezarının belli olmasını istemiyorlar. Ya da kendilerine karşı direnenlerin mezarlarının yerlerinin belli olmasını kabul etmiyorlar. Bir nevi Alevi Kürtlere yaklaşımın bir parçası olarak hafızasız, belleksiz bırakmak, tarihinden koparmak istiyorlar. Çünkü bu yaşadıkları acıları hatırlarlarsa, Türk devletinin uyguladığı bu katliamları ve uygulamaları hatırlarlarsa o zaman kimliklerini hatırlarlar, kendilerini hatırlarlar, bu da Türk devletine karşı mücadele olarak döner. Bu nedenle mezarlarının yerlerinin bilinmesi, katledilenlerin mezarlarının yapılması, mezarların anıta dönüşmesini, buralara halkın gelerek geçmiş anılarını, hafızlarını tazeleyip tarih bilinci oluşturmasının önüne geçmek istiyorlar. İstiyorlar ki Alevilerin tarih bilinci olmasın, Kürtlerin tarih bilinci olmasın. Tarihi olmayanların herhangi doğru bir şey yapmaları mümkün olamaz. Tarihi bilince sahip olamayanlar varlıklarını koruyamazlar, yok olmaya mahkumdurlar. Bu nedenle de Maraş’ta katlettiklerinden hangilerinin hangi mezarda gömüldüğünü kayıt altına almamışlardır. Zaten bir kısmının mezarı bile belli değildir.

‘HALKIN KENDİ DEĞERLERİNE, GEÇMİŞİNE SAHİP ÇIKMASINA İZİN VERİLMİYOR’
Gömülenlerin kime ait olduğunun belirtilmemesi bilinçlidir. Bunu sıradan, bilinçsiz bir yaklaşım olarak görmemek gerekiyor. Herhangi bir yerde DNA tespiti yaparak mezarların kime ait olduğu açığa çıkarılırdı. Ama buna da izin verilmemiştir. Bırakın bunu, Maraş’a girilmesine bile izin verilmiyor. Maraş katliamının 35. yılında bile çok az bir kişi dışında izin verilmemiştir. Bunlar bilinçli yaklaşımlardır. Halkın kendi değerlerine, geçmişte yaşadıkları acılara, babalarına, analarına, dedelerine, atalarına sahip çıkmasına izin verilmiyor. Böyle olursa o zaman tarih hatırlanacak, bilinç oluşturulacak, bu da Alevi Kürtler üzerinde hangi uğursuz amaçların olduğu açığa çıkacak, bunun sonucu da Alevi Kürtler bu bilinçle Türk devletinin politikalarına karşı çıkacaklardır. Yeniden bu topraklarda var olma mücadelesi vereceklerdir. Bu topraklarla bağlarını arttıracaklardır. Mezarlar bir yönüyle de toplumların kendi geçmişleriyle bağlarıdır.

Bugün Kürdistan'ın birçok yerinde mezarlar neredeyse yok olmaya yüz tutmuştur. Mezarların yok olmaya yüz tutması, aslında geçmişle bağların giderek kopması anlamına gelmektedir. Mezarların belli olması, oralara ziyaretler yapılması, oraların yeşertilmesi, mezarlara bakmak, mezarlara değer vermek geçmişe, yaşadıkları yere değer vermektir. Ama Türk devleti Alevi Kürtleri topraklarından uzaklaştırarak tümden yok etmek istedikleri için mezarla bağını kurmasını bile kabul etmemiştir. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Nasıl ki hayvanlar ölür bir tarafa atılır, kimse bilmez, bir nevi Maraş katliamında ölenlere de böyle yaklaşılmıştır. Ölen insanların bir topluma ait olduğu düşünülüp ona göre davranılmamıştır. Ölülere hayvan gibi bakmışlardır. Bu nedenle şu anda bir kısmının mezarları kaybolduğu gibi, diğerlerinin de kimin hangi mezara gömüldüğü bilinmemektedir. Halbuki mezarlıktaki görevlilerin bile bunlar kime ait diye sorup bunun peşine düşmesi gerekirdi. Ölenlere yaklaşım böyle değil midir? Türkiye'de Türk insanının, Müslümanların mezara yaklaşımı böyle değil midir? Mezarlar varsa, o mezarların kime ait olmasını istemezler mi? Aileleri kimse gelip o mezarlarda dua etmesini dua etmesini veyahut anmasını istemezler mi? Eğer Alevi Kürtlere gerçekten de bir insan gibi baksalardı, değer verselerdi, eşit bir toplum olarak görselerdi herhalde bu 35 yıl içinde hangi mezarın kime ait olduğu da belli olur, o mezarlar şimdi sürekli ziyaret edilen, anılan bakımlı mezarlar haline gelirdi. Bu olmamışsa, bu da Maraş katliamındaki anlayışın, yaklaşımın bugün de devam etmesini göstergesi olarak görülmelidir.

Katliam sonrası Türkiye'de sembolik yargılama yapıldı. Bu katliam hala uluslararası mahkemelere taşınmadı. Sizce bunun nedeni nedir?
Maraş katliamı tarihin en büyük katliamlarından biridir. Hem de vahşice işlenmiştir. Bir savaş olur, savaş ortamında binlerce insan ölür. Toplu öldürmeler de görülür. Suçsuz, sivil insanlara bir gün aniden komşularının ya da çevresindekilerin saldırması, katletmesi kadar dramatik bir şey olamaz. Almanlar bile Yahudilere böyle yapmamıştır. Alınmıştır, başka yere götürülmüştür, oralarda olumsuz koşullarda ölüme terk edilmiştir. Burada ise karanlık güçler bizzat paramiliter örgütleri ve sivilleri kışkırtarak bu katliamları yaptırmıştır. Asker ve polisler tarafından değil de, kışkırtılarak bir sivil kesim diğer sivil kesimin üzerine sürülerek vahşice katlettirilmiştir. Ama planlı ve örgütlü yaptırılmıştır. Yoksa sivil insanların rastgele diğer sivillerin üzerine saldırılması ve katliamlar yapması gibi bir durum söz konusu olamaz. Zaten MHP’liler öncülük etmiştir. MHP’liler örgütlü bir topluluktur. Paramiliter bir topluluktur. Devletin devrimcilere, solculara, bütün muhaliflere karşı kullandığı bir çete güçtür.

Katliamın nasıl olduğu bilinmektedir. 12 Eylül askeri darbesinin yapılmasında da bir dönüm noktasıdır. Arkasında darbeciler de vardır, derin devlet de vardır. Türkiye'de şimdiye kadar derin devletin işlediği katliamlar açığa çıkmadığı gibi, Maraş katliamının da gerçek failleri, neden yapıldığı açığa çıkmamıştır. Çünkü bu katliamların açığa çıkarılması Türk devlet gerçeğinin açığa çıkarılmasıdır. Türk devlet gerçeğinin nasıl komplocu bir devlet olduğu, nasıl soykırımcı ve katliamcı bir devlet olduğu bu katliamlar açığa çıkarsa netleşecek, bu da bu devlet karakterinin tasfiyesinin başlangıcı olacaktır. bu katliamlar ortaya çıktığında bu devlet artık eski karakterini koruyamaz; tümden değişmek zorunda kalır. Ama değişmeyen, değişmemekte direnen, zihniyet devrimi yapamayan, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadarki devlet zihniyetini, amacını, projelerini gerçekleştirmeye yönelen bir devlet ve onun siyasal yapısı hala var olduğu için bu katliamlar açığa çıkarılmıyor. Bu katliamların açığa çıkarılması zor değildir. Gerçekten demokrasiye duyarlı bir devlet olsa, ya da katliamları ortaya çıkarmada kararlı bir siyasal yapı olsa şimdiye kadar bu katliamların sorumluları açığa çıkarılabilirdi. Arkasındaki güçler açığa çıkarılabilirdi. Ama ne olmuştur? Sembolik bir yargılama olmuştur, birkaç kişi cezalandırılmıştır ve böylelikle dava kapanmıştır.

‘KATLİAMIN SONUÇLARININ AÇIĞA ÇIKARILMAMASI BİR DEVLET POLİTİKASI’
İki yüz kişiye yakın insanın acımasızca, canice katledildiği bir katliamın üstü böyle örtülebilir mi? Bu kadar insanın öldüğü bir katliamın üstü örtülürse o ülkede kimin canı güvencede olabilir? Aleviler kendilerini nasıl güvencede hissedebilirler? Eğer katliamların üstü örtülüyorsa, sorumluları bulunmuyorsa bu, komplocu katliamcı devlet zihniyetinin devamı demektir. Böylelikle Aleviler de, Kürtler de kendilerini güvencede görmezler. Güvencede görmedikleri için de topraklarında yaşama isteği, umudu ortaya çıkmaz. Eğer Maraş katliamı tüm gerçekleriyle ortaya konulup tüm suçlular açığa çıkarılmıyorsa nedeni, bugüne kadar izlenen devlet politikasının ortaya çıkarılmak istenmemesidir. Devletin bugüne kadar izlediği zihniyetin açığa çıkmasını istemediklerinden, nasıl bir komplocu devlet olduğunun, nasıl kötü amaçlara sahip olduğunun açığa çıkmasını istemediklerinden bu katliam doğru dürüst sorgulanmamış ve katilleri yargılanmamıştır, cezalandırılmamıştır. Yoksa şimdiye kadar bu katliamın sorumlularının hepsi bulunurdu ve gerçekler ortaya çıkarılırdı.

‘SUÇLU HALA ALEVİLER OLARAK GÖRÜLÜYOR’
Bu katliamı yapanlar açığa çıkarılmadığı gibi, hala valisi, savcısı, polisi, jandarması Alevileri Maraş’a sokmamakta ısrar ediyorlar. Maraş’a sokmamakta niye ısrar edilir? Nedeni açıktır: hala suçlu görülen Alevilerdir, Kürtlerdir. Burada ne işiniz var deniyor. Alevi Kürtler Maraş’a konmayarak bu katliamcılar korunuyorlar, o katliamcı zihniyet meşru görülüyor. Katliamcı zihniyet devam ettiriliyor. O dönemde bu katliamın içinde yer alan çevreler ve Maraş’ın ileri gelenleri “O dönemde yanlışlıklar yapıldı, bazılarımız kullanıldı, bir kısmımız ağır suçlara ortak edildik” deyip özür dileyeceklerine, bu topraklar sizindir de, gelin beraber yaşayabiliriz diyeceklerine, mezarlarının ziyaret edilmesine ve cem evi açılışına bile müsaade edilmiyor. Alevilerin Maraş’ta yaşamasına izin verilmiyor. Bu, açıktan açığa katliamcıların korunması, katledilenlerin de hala suçlu olarak görülmesinden başka bir anlam ifade etmez.

‘MARAŞLILARIN GERÇELEŞME YÜZLEŞMELERİ GEREKİYOR’

Aleviler oraya giderse Maraşlıların gururuna dokunurmuş! Maraşlılara hakaret olurmuş! Böyle bir şey düşünülebilir mi? Maraşlıların gerçekle yüzleşmeleri gerekir. Geçmiş katliamda kendi sorumluluklarını görmeleri gerekir. Bunları görmek ne gururunun incinmesidir ne de onlara hakarettir. Onların yanlışlıklarından, kirlerinden, geçmişteki kötü şeylerden bağını kopararak Alevi Kürtlerle, bu insanlarla barışmaktır. Sadece Alevi Kürtlerle değil, insanlıkla bile barışmaları ancak böyle olabilir. Ama yapılmıyor. Onun yerine, Aleviler gelir orada tören yaparsa, gezerse Maraşlılara hakaret olurmuş, yaklaşımı gösteriyor. Bu zihniyette olan bir yerde Maraş katliamı doğru dürüst yargılanabilir mi? Maraş katliamı gerçeği ortaya çıkarılabilir mi? Maraş katliamında gerçeğin açığa çıkarılması açısından ilk önce o halkın nasıl kışkırtıldığının, nasıl galeyana getirildiğinin, nasıl o katliama alet olduğunun açıkça ortaya konması gerekiyor. Maraşlıların bu gerçeği kabul etmesi gerekir. Bu gerçek kabul edilmeden Maraşlılar nasıl rahat edecek, vicdanları nasıl rahat olacak? Maraşlılar bu gerçeği kabul etmeden vicdanı da rahat olamaz, üstlerindeki töhmet de, kirlilik de devam eder. Böyle olduğu için, gelmesinler deniyor. Şu anda psikolojik olarak rahat değiller, psikolojileri bozuktur. Çünkü itiraf ederek, bu suçlara nasıl bulaştıklarını görerek, bunu bilerek, bunu öğrenerek, bunu hatırlayarak, bunu çocuklarına anlatarak, geçmişte yanlış yapıldı, Alevilere karşı suç işlendi, şimdi bunları gördük, özür diledik, kurtulduk diyerek rahatlayacaklarına, Alevilerle yan yana yaşama iradesi ortaya çıkaracaklarına, haksızlığa uğramış Alevilerin Maraş’a gitmesine bile izin verilmiyor. İşte katliamın yargılanmamasının nedeni budur.

Bu katliamın gerçeği açığa çıkarılırsa Maraşlılara hakaret olacakmış! Kuşkusuz Maraşlıların çoğunluğu bu katliam içinde yer almamıştır. %20-30’u katılmıştır. Herkesin katıldığını söylemek de mümkün değildir, ama bir katılma gerçeği vardır. Bu da az değildir ve Maraşlıların içinden çıkmıştır. Katılmayanların bu katliamı mahkum etmesi, katılanların da suçlarını itiraf etmesi gerekir. Böyle olursa o zaman gerçek yargılama olur. Gerçek yargılama da, gerçek mahkum etme de budur. O zaman Avrupa’ya da gitmesine gerek yok, dünya herhangi bir mahkemesinde de yargılamasına gerek yoktur. Çünkü Alevilerin amacı insanlar cezalandırılsın, ömür boyu cezalı kalsın değildir. Bu gerçekler açığa çıksın, itiraf edilsin, özür dilensin, bir daha böyle bir duruma yol açmayacak bir zihniyet Maraş’ta ortaya çıksın. Aleviler için gerçek ve doğru yargılama da, sorgulama da budur. Aleviler bununla yetinebilirler.

Eğer bu olmazsa tabii ki yargılanmasını isterler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de giderler, Dünya İnsan Hakları Mahkemesi’ne de giderler. Çünkü bu katillerin bu dünyada değil, öteki dünyada da yargılanması gerekiyor. Bu yönüyle Maraş katliamı yargılamaları bitmemiştir. İnsanlık suçu yargılanmadan bitmez. Bu gerçekler ortaya çıkmadan Türkiye de temize kavuşamaz, Maraş toplumu da. Türkiye de töhmet altında kalır, Maraş da. Tabii ki Maraş katliamının bir yolunun bulunup Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de götürülmesi gerekiyor, insanlığa karşı işlenen suçlara bakan mahkemelere de götürülmesi gerekiyor. Bildiğimiz kadarıyla insanlığa karşı işlenmiş suçların, insan toplumuna karşı işlenmiş suçların zaman aşımına uğraması diye bir şey yoktur. Burada bir toplu kıyım vardır, bir soykırım vardır. Nasıl ki Yahudi soykırımı, Ermeni soykırımı ya da başka bir soykırım zaman aşımına uğramamışsa, Dersim’deki de, Maraş’taki de bir soykırımdır, zaman aşımına uğrayamaz. Maraş katliamının sonuçları tam bir soykırım düzeyinde olmuştur. Sadece iki yüz kişi ölmemiştir, Maraşlı Alevi Kürtlerin kökü kazınmıştır, o topraklardan arındırılmıştır. Kürtlerin yaşadığı şehirler, köyler, kasabalar, insanlardan arındırılmıştır. Bu da soykırımdır. Bu açıdan bir hukuk çalışması yapılmalı, bu konuda hukukçular heyeti ortaya çıkarılmalı, Maraş katliamını kesinlikle uluslararası mahkemeye götürmelidir.

Türkiye'deki mahkemeler zaten taraflıdır. Hala Alevileri Maraş’a sokmayan ordu, polis, yargı, Emniyet Müdürü, validir! Bu zihniyetle oluşturulmuş mahkemeler de tabii ki doğru karar veremezler. Nitekim vermemişlerdir. Vermedikleri gibi, neredeyse Maraş katliamına bulaşanlar Maraş’ın kahramanları haline gelmiştir. Ökkeş Kenger Maraş’ın hala itibar gören bir adamıdır. O dönemin bütün MHP’lileri suçludur. Hadi diğerlerini bırakalım, MHP’lilerin kim olduğu bilinmektedir. Devletin derinliklerindekini bilemiyoruz, kimlerin katıldığını tümden tespit edemeyiz, ama o devletin kendisidir biliyoruz. Devlet suçludur. Ama çok açık ve somut olan da MHP’lilerdir. O dönemdeki MHP’lilerin itibarı varsa bu şu demektir; hiçbir zihniyet değişimi olmamıştır, yargılama olmamıştır. Eğer ciddi bir yargılama olsaydı Maraşlılar bu konuda utanç duyarlar, özeleştiri verirlerdi. İtiraf edip özür dilemeyen MHP’liler Maraş’ta kolay gezemezlerdi. Bırakalım Alevilerin Maraş’a girmesini engellemeleri, Alevilere gelin bu topraklarda yaşayın, mezarlarınıza gidin, cem evlerinizi açın, yan yana yaşayalım derlerdi. Denilmemişse demek ki Türkiye'de gerçek bir mahkeme, sorgulama olmamıştır. Mahkeme sorgulamayı da ifade eder. Bir mahkeme oradaki cinayetin toplumsal köklerine inmemişse, bunu mahkum etmemişse o yargılama olabilir mi? Bu açıdan Türkiye'de Maraş katliamı yargılanmamıştır. 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.