Suriye, Rojava ve İhtimaller
Politik Analiz / 24 Ekim 2013 Perşembe Saat 07:22
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Suriye’de iki buçuk yıldan fazla bir zamandır süren iç savaşve karışıklıklarda, dış dinamikler belirleyici konumda olup iç dinamiklerin rolü sınırlıdır. Ülkede yaşanan şiddet olaylarına temel anlamda neden oluşturan ve yön veren ABD-Rusya, ABD-İran, İsrail-İran ve Suudi-İran çelişkisidir.

Suriye’de iki buçuk yıldan fazla bir zamandır süren iç savaşve karışıklıklarda, dış dinamikler belirleyici konumda olup iç dinamiklerin rolü sınırlıdır. Ülkede yaşanan şiddet olaylarına temel anlamda neden oluşturan ve yön veren ABD-Rusya, ABD-İran, İsrail-İran ve Suudi-İran çelişkisidir. Ama ülkedeki tarihi-toplumsal çelişkiler de göz ardı edilmemelidir. Bu temel çelişkiler, ülkenin siyasi ve toplumsal zemininde büyüklü-küçüklü daha birçok çelişkiyi doğurmakta ve ortaya bir kaos hali çıkmaktadır. Buna bir de, “nötr” bir pozisyonda kalmaya daha müsait bir konumda olduğu halde, temelde ABD’ye dayalı bir siyaset ile yaşanan çelişkilerden “Neo Osmanlı” hayaller devşirip bu arada, Rojava’yı da halletmeyi önüne koyarak pratik sahaya inen TC’nin duruşu eklendiğinde durum daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. En önemli sorunlardan biri de Anglo-Sakson literatüründe ideolojik bir ifade olarak kullanılan “İsrail’in güvenliği” konusudur.

Dolayısıyla “Suriye devrimi” kılıfına büründürülen bir aldatmacayla, günden güne boyutlandırılan bir şiddet sarmalı, artık tarifi imkansız son derece kirli bir savaş halini almış bulunmaktadır.

“Askeri Muhalefet”in Yapısı ve Niteliği

Sözünü ettiğimiz uluslararası ve bölgesel güç çelişkilerinin, Suriye’de “muhalefet” olarak lanse edilen siyasi ve askeri düzlemdeki örgütlülükleri çok çetrefil bir hal almış bulunmaktadır. Askeri yapılanmaların, üzerine kurulu oldukları temel argüman “dincilik”tir. Bu yüzden de aralarında katı sınırlar değil geçişkenlik vardır. Kişiler ya da gruplar diledikleri an bir yapıdan başka bir yapıya geçebilmektedirler. Son süreçte en fazla rağbet edilen ise El Kaide ile bağlantılı “Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD)” ve “Cebhet ul Nusra (Nusret Cephesi)”dir. Nedeni ise bu yapılanmanın, sözü edilen temel argümanı en vahşi yöntemlerle en fazla sahiplenen bir pratiğe sahip olmasıdır. Geri planı da Afganistan’a kadar uzanmaktadır. Dolayısıyla bu konuda “otorite” konumuna yükselmektedir. Bu yönüyle benzeri tüm askeri grupların üzerinde bir korku atmosferi oluşturmayı başarmışlardır. Son günlerde bunlara dönük itiraz sesleri “siyasi muhalefet”ten gelmektedir. Onlar da savaş sahasından uzak olmanın verdiği rahatlıkla bunları söyleme cesaretini gösterebilmektedirler. Ama söylediklerinin pratik sahadaki karşılığı sıfırla eşdeğerdir. Çünkü “askeri muhalefet” siyasi olanına hiçbir değer biçmemektedir. Bu konuda çoğu defa, “savaşan ve ölen biziz, konuşan ise onlar, diledikleri kadar konuşsunlar bizim cenahta hiçbir geçerliliği yoktur” ifadelerini kullanmışlardır. Söz konusu bu askeri yapılar kategorik olarak üçe ayrılabilir: Birincisi “radikal dinci” olarak bilinen IŞİD ve Nusret cephesidir. Bu iki grup da aralarında çelişki olmasına rağmen şimdilik ortak hareket etmektedirler. Nusret cephesi daha fazla “yerel” özellikler taşırken IŞİD, “uluslararası” bir niteliğe sahiptir. İkincisi, bilinen ortalama selefi gruplardır. Üçüncüsü, Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütüne yakın gruplardır. İhvanlar, başlangıçta güçlüyken şimdi zayıf bir konumdalar. Bunların dışında ayrıca aşiret ve etkili kişilere bağlı ganimet ve yağma grupları da her yerde mevcuttur. Tüm grupları ifade etmek için kullanılan “Özgür Suriye Ordusu” tabiri, anlamsız bir laf olup pratik bir karşılığı yoktur. Gerçekte ortada ne bir “ordu”, ne de onun “özgürlüğü” vardır. Sözü edilen devletlere bağlı ve bağımlı çete grupları vardır. Bunlar yapı olarak da kullandıkları yöntemler itibarıyla da çetedirler.

Çetelerin Arkasındakiler ve Amaçları

Çete yapılanmalarının geri planında ve derinlerde “İngiliz aklı” işlemektedir. “Temel organizatör” ABD’dir. Bunun taşeronları Suudi Arabistan, Türkiye, Katar, Ürdün ve diğer bazı bölge ve Körfez ülkeleridir. Suudi’nin İstihbarat bakanı “Bender bin Sultan” bu konuda en aktif kişi durumundadır. ABD “devlet adamı” Dick Cheney ile birlikte çalışmaktadır. Esasta ise CIA-MOSSAD ortaklığı işlemektedir. Amaç, soğuk savaş döneminde Afganistan ve Pakistan’da yaptıkları gibi El Kaide’yi üstü örtülü destekleyerek, İran ve Rusya’nın bölgedeki aktör ve üslerine saldırtmaktır. Birincil hedeflerden biri Hizbullah’tır. Bu konuda şimdilik başarılı oldukları belirtilebilir. Çünkü El Kaide ile Hizbullah savaşı, İsrail’in en çok istediği bir durumdu. Bu iki grup şimdi Suriye’de kıyasıya çatışıyorlar ve görünen o ki bu savaş daha da tırmanacak. Amaçlardan biri, İran’ın bölge ayaklarını kırmak. Bu yönüyle Irak’taki mezhep savaşının Suriye versiyonu da devreye konuyor. Daha doğrusu Irak’taki savaş buraya da taşırılıyor. Nitekim Irak’ta en fazla korunan yerlerden olan Ebu Gureyb ve Taci hapishanelerinin bir gecede boşaltılıp yüzlerce azılı El Kaide çetesinin Suriye’ye yönlendirilmesi bu planın bir parçasıydı. Suriye’deki strateji ve taktik mücadeleleri içerisinde kendi çıkarlarını da eklemlemeye çalışan hatta bu yönüyle baş taşeron ülkelerden biri de TC’dir.

TC’nin Rojava Manevraları

1990’lı yıllarda uluslararası güçler tarafından Güney Kürdistan’a bir “siyasi statü” zemini oluşturulmasını hazmedemeyen Türk devleti yıllarca, bunu boşa çıkarmaya çalıştı. Bunun için stratejiler oluşturdu. Boşa çıkaramayınca içselleştirme planlamaları geliştirdi ve gelinen noktada bunların önemli ölçüde başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Güney hükümeti siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer alanlarda Türkiye’nin çizdiği eksende hareket ediyor.

TC, her ne kadar hazırlıksız yakalansa da şimdi benzeri stratejileri Batı Kürdistan konusunda da geliştirmeyi hedefliyor. Bunun için dört bir taraftan “askeri ve siyasi çeteleri” hazırlayıp destekleyerek Rojava’ya saldırtmaktadır. Suriye ve Rojava’da önüne koyduğu tüm politikaları sonuçsuz çıkan TC önümüzdeki ay Cenevre’de yapılması planlanan ikinci Suriye toplantısına Kürt halkının kendi bağımsız iradesiyle katılmaması (katılsa da önceden etkisizleştirilmesi) için farklı planları devreye koyuyor. Amacı Kürtlere ikinci bir “Lozan” yaşatmaktır. Bunun için Güney Kürdistan hükümeti ve KDP’yi taşeron olarak kullanmaktadır. Son olarak Rojava’dan iki farklı heyeti bilinçli olarak eşzamanlı davet eden TC, bunlardan KDP’li Abdülhekim Beşar öncülüğünde olanını “üst düzey”de karşılarken, Kürt Yüksek Konseyini temsil eden heyetle “alt düzey”de görüştü. Burada amaç, KDP üzerinden Kürt tarafını parçalamak, zayıflatmak ve hatta başarabilirse Arap şemsiyesi altında görünmez kılmaktır. Genel ve özel savaşı tüm yoğunluğuyla devreye koymasına rağmen Rojava’daki özgürlük iradesinin yükselmesini önleyemeyen Türk devleti, şimdi de Kuzey ile Batı Kürdistan sınırına duvar örmek gibi ilk başta mantıksız olarak görünen bir girişimde bulunmaktadır. Elbette 900 km’den daha fazla olan sınıra duvar öremez. Belli yerleri duvarla kapatabilir. Fakat buradaki amaç “fiziki” tedbirden ziyade “psikolojik” bir saldırıdır. Ağrı isyanından sonra Kürdistan hayalini kendince “mezara gömen” Türkiye, şimdi de bu hayali psikolojik “duvar”larla parçalamak istiyor. Aynı tutumu KDP de kendi cephesinden sınırı kapatarak ortaya koyuyor.

KDP, Rojava’da TC Eksenli Bir Siyaset İzliyor

Rojava’ya dönük derin planlamalar İstanbul ve Ankara’da çizilirken, Hewlêr’de de bu doğrultuda pratik planlamalar geliştiriliyor. KDP’nin Rojava’daki siyaseti tam bir çifte standart örneğidir. Görünürde “Kürdistani” bir üslup kullanmakta perde gerisinde ise “Türki” bir siyaset izlemektedir. Tıpkı Türk devletinin sınırda yaptığı gibi KDP bağlantılı bazı siyasi parti ve gençlik oluşumlarından bazı kişi ve gruplar da Rojava’da Dêrik, Çelaxa, Tirbespiyê, Qamişlo, Amûdê, Serêkaniyê, Kobanî, Efrîn ve diğer yerlerde, Cebhet ul Nusra çeteleriyle beraber Kürt halkına ve değerlerine saldırmaktadır. KDP’nin Rojava için ileri sürdüğü “federasyon” tezi bir aldatmacadır. Federasyon ya da benzeri bir kaygısı yoktur. Nitekim KDP’ye bağlı oluşumların Rojava’da siyasi, sosyal ve kültürel anlamda ciddi bir pratiği olmadığı gibi olanlar da şekilden ibarettir. Bu duruşun pratikteki örneği de Kerkük’tür. 2003 yılında Kerkük neredeyse tümüyle Kürtlerin denetimindeyken şimdi Arap ve Türkmen güçleriyle paylaşılmaktadır. Bunun sorumluluğu da Güney hükümetine aittir.

Diğer taraftan bundan bir süre önce Güney Kürdistan’ın başkenti art arda saldırılar ile sarsıldı. Olaya ilişkin yapılan açıklamalar soru işaretlerini gidermek yerine daha da artırdı. Hewlêr’deki saldırılara ilişkin Neçirvan ile Mesrur Barzani’nin farklı ve çelişkili açıklamaları, IŞİD’in (ya da onun adına birilerinin) bunu gecikmeli olarak üstlenmesi ve Mesut Barzani’nin bu üstlenmenin hemen ardından yaptığı açıklamalar olayı daha da kuşkulu hale getirdi. Mesut Barzani olayla ilgili yaptığı açıklamada Güney’den ziyade Rojava’ya odaklandı. El Kaide’ye karşı Kürtleri her yerde savunacaklarını ileri sürerek, askeri olarak eğittikleri Rojavalı gençlerini de buraya yollayıp güvenliği sağlayacaklarını iddia etti. Rojava’daki çete katliamlarını ve halkın büyük direnişini inkar eden, görmezden gelen Barzani’nin bu sözleri çelişkili olduğu kadar düşündürücüdür.

Önümüzdeki Sürece Dair

Kürt halkı ve onun savunma güçlerinin Rojava’daki muazzam direnişi yapay ile gerçek olanı, devrimci olan ile olmayanı, özgürlükle ilgili olan ile ilgisiz olanı açığa çıkardı, netleştirdi. Yanı sıra Suriye’de gerçekte kimin neyin peşinde olduğunu ve ne yaptığını da deşifre etti. Bu yönüyle TC’nin gerçek yüzünü ve Kürt işbirlikçiliğinin kirli planlarını da ortaya koydu. Yine El Kaide’yi dünyaya öcü olarak gösteren güçler ile onu ileriye süren güçlerin aynı olduğunu da bir kez daha açığa vurdu.

Kürt halkı Rojava’da şimdiye kadar ağır bedeller verdi. Bunun karşılığında da özgür yarınlara uzanan yol biraz daha sağlamlaştı. Fakat henüz görünen-görünmeyen birçok tehlikenin de pusuda beklediğinin farkında olmak gerekir. Suriye rejimi, muhalefet, dış güçler ve diğer yapılanmaların tümünün Kürt ve Kürdistan konusundaki duruşu ve tutumu bilinmektedir. Nitekim Rojava’ya yönelik saldırı dalgalarında, birbirlerine karşıt gibi görünseler de tümünün Kürt halkına karşı zımni olarak birlik içerisinde oldukları çok net biçimde görüldü.

Netleşen bir durum daha var. Suriye’de nispeten daha zayıf konumdaki güçler yavaş yavaş tasfiye olmaktadır. Bunlardan biri de sözde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) olarak bilinen bazı yapılanmalardır. Bu nedenle ABD öncülüğünde, Irak’taki Sahva (Uyanış) güçleri tarzında bir oluşum geliştirilmektedir. Bununla “yeni Suriye” ordusunun temeli oluşturulmak isteniyor. Bu da El Kaide bağlantılı çetelerin büyük tepkisini çekmiş durumdadır. Bu nedenle IŞİD/El Nusra güçleri bu projede yer alacak güçleri “kafir” ilan ederek saldırıya geçti. Azaz, İdlib, Halep, Rakka ve diğer yerlerde bu nedenle yoğun çatışmalar yaşanmaktadır. Bu çatışmalarda El Kaide güçlerinin genelde baskın çıktığı görülmektedir. Yanı sıra rejim güçleri de son süreçten aldığı büyük moralle saldırı halindedir. Paralelinde İran’ın alana yaptığı takviyeler ile Hizbullah’ın mevzilenmesi de sürüyor. Tüm bu gelişmeler, Suriye’nin daha çatışmalı bir sürece sürükleneceğinin işaretleri olmaktadır. Ama yanı sıra ABD ile Rusya arasında kısmi bir uzlaşma da gerçekleşmektedir. Bu uzlaşma sonucu Cenevre’de ikinci bir Suriye toplantısına karar verildi. Tarafların alandaki güç ve konumlanma dengesi böyle bir uzlaşmayı doğurdu. Suriye’nin Rusya için öneminin de bunda etkili olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Amerika ve Rusya’nın alanda dinci çetelerin tasfiyesi ile birlikte rejim ile muhalefetin ortaklığında yeni bir düzen inşasında uzlaşmayı daha da geliştirmeleri beklenebilir. Ama bunu başarabilirler mi? Çünkü Suriye’de köprünün altından çok sular aktı. Çok kan döküldü ve çelişkiler iyice derinleşti. Araya birçok güç karıştı. Dinci çeteler ülkeyi bir ağ gibi sardı. Afganistan ve Irak tecrübeleri ve şimdiki durumları da göz önünde bulundurulduğunda meselenin çok da kolay olmadığı görülecektir. Kısacası ABD ile Rusya’nın “şimdilik” tutturduğu denge sağlam sütunlara dayandırılamazsa, Suriye denilen ülke şiddet sarmalında Afganistan ve Irak’ı kat be kat katlayabilecek “koşul”lara sahip durumdadır. Cenevre’de yeniden toplanma kararı son derece önemli olmakla beraber sürecin oldukça kırılgan olduğunu da görmek gerekir. Nitekim muhalefetten bazı kesimler arkalarındaki güçlerin telkinleri sonucu şimdiden “oyunbozanlık” yapmaya başladılar bile. O halde bu süreçten özgürlük ve direniş ilkelerine bağlı güçler zaferle çıkacaktır. Diğerleri ise kan gölü oluşturmaya ve burada boğulmaya devam edeceklerdir.

Lekolin.Org Haber Merkezi

Navenda Lêkolînên Stratejîk a Kurdistanê

www.navendalekolin.com www.lekolin.org -www.lekolin.net - www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.