Kürt Soykırımı
Araştırmalar / 01 Ekim 2013 Salı Saat 07:11
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Savaş ve iktidar bloklarının en çok başvurdukları toplumsal politikalarından biri asimilasyondur. En genel deyimiyle kültürel eritme anlamına gelen asimilasyon politikalarındaki temel amaç, tahakküme tabi tuttuklarının tüm karşı direnç yeteneklerini ellerinden almak için, başta zihniyetin temel kullanım aracı olan yerel dili uygulama dışı tutup, hakim dilin yoğun işlenişini ifade eder.

“Savaş ve iktidar bloklarının en çok başvurdukları toplumsal politikalarından biri asimilasyondur. En genel deyimiyle kültürel eritme anlamına gelen asimilasyon politikalarındaki temel amaç, tahakküme tabi tuttuklarının tüm karşı direnç yeteneklerini ellerinden almak için, başta zihniyetin temel kullanım aracı olan yerel dili uygulama dışı tutup, hakim dilin yoğun işlenişini ifade eder. Resmi dil yoluyla yerel dil ve kültür kadükleşip dolaşımda rol oynamayacak kadar daraltılır. Hakim dil-kültür yükselmenin, okumanın, siyaset ve ekonominin ifade dili olarak kullanana kazanım sağlar. Baskı altına alınan dil ve kültür ise kullanana zarar kaydettirir.

Asimilasyon yalnız dil alanında değil, iktidarın şekillendirdiği tüm toplumsal kurumlarda uygulanır. Hakim ulus veya dinin, grubun kurumsal gerçekliğine uyarlanma her düzeyde yaşanır. Siyasal, sosyal, ekonomik, hatta zihniyet alanı resmen tanınıp hukukça korundukça, diğer azınlık ve yenilmişlerin eş kurumları kendilerini hakim kurumlara göre zoraki veya gönüllü asimilasyona uğratarak, resmiyetinin içinde yer alırlar. Baskı ve ekonomik, siyasi çıkar ne kadar devreye girerse, erime o denli rol oynar.

Tüm uygarlık tarihinde kültür unsurlarını bağlamak meşruiyetleri açısından vazgeçilmezdir. Ekonomik ve iktidar erki erkenden bu hususu fark edip tedbir almaktan asla gecikmezler. Kültürün iktidarca asimilasyonu hiyerarşilerin kuruluş dönemlerine kadar gider. Esas yönetim araçlarıdır. Kültürel hegemonya olmazsa, ekonomik ve iktidar tekelleri yönetemezler. Zora ve sömürüye dayalı sistemler zorla olsa olsa kısa süreli talanlarla varlıklarını ayakta tutabilirler ki, talan edilecek bir şey kalmayınca ya birbirlerine girerler ya da yıkılıp dağılırlar.

Ulus-devlet, tüm tekellerin ortak paydası olarak, toplumsal maddi kültürün gaspı, fethetme ve sömürgeleştirilmesi üzerine kurulmakla yetinmez; manevi kültürün asimilasyonunda da belirleyici rol oynar. Ulusal kültür adı altında çoğunlukla hâkim bir etnisite veya dini cemaatin kültür normlarını resmileştirip, geriye kalan tüm kültürel varlıklara karşı savaş açar. “Ulusal bütünlüğe zararlıdır” deyip, binlerce yıldan beri varlığını koruyan ne kadar din, etnisite, kavim ve ulus dil ve kültürü varsa, ya zorla ya da maddi teşviklerle hepsinin sonunu hazırlar. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar dil, din, mezhep, etnik kabile ve aşiretlerle kavim ve uluslar bu politikanın, daha doğrusu soykırımın kurbanı olmuşlardır. Maddi soykırımlar (fiziki imha) manevi soykırımların yanında devede kulak bile değildir. Binlerce yıldan beri süzülüp gelen dil ve kültür değerleri grupları ile birlikte ‘ulusal birlik’ çılgınlığı altında kutsal bir eylemmiş gibi kurban edilirler.”

Ulus-devletlerin asimilasyon politikalarının hedefinde olan dil, bir halkın yaşayan ortak hafızasıdır. Dili yok edilen bir halkın tarihsel referansı, düşünme tarzı, kültürü de yok edilmiş olmaktadır. O nedenle her dil bir halktır. Dil bir iletişim aracı rolünü görürken aynı zamanda toplumsal kimliği-toplumsallığı ifade eder. Toplumsallıkta dil, tarih, toprak, inanç öğeleri öne çıkar. Ortak aidiyette kullanılan dil, tarihten taşıyıp getirdiği kültürlerin sürekliliğinin de garantisi olur.

Yeni doğan her çocuk 0-6 yaş arasında en çok annesiyle ilişkide bulunduğu için annesinin dilini öğrenir. Ulus-devletin sömürgesi altında bulunan topraklarda, okul çağına gelen çocuk için ayrı bir dönem başlar. Çocuk artık ana dilini unutacak hakim sömürgeci ulusun dili asimilasyonu sonucunda, yabancı, başka bir dil öğrenmek zorunda bırakılacaktır. Resmi yazı dili sömürgecilerin dili olduğu için çocuğun kişiliği üzerinde tahribatı büyük olurken bu etkinliği nedeniyle kendi ana dili edilgen bir gelişme içerisine girer. Çocuğun, davranışları kendi diliyle oluşan kültür dokusu, sürekli bir etkinlik içerisinde bulunmadığı için ulus-devletin kültürünün etkisi çocuğun önceden anasından, ait olduğu toplumsal yapıdan öğrendiklerini unutturmaktadır.

Baskı, sindirme ve aç bırakma sonucu gelişen zorunlu göçler buna dayalı oluşturulan merkezlerde asimilasyon en ince yöntemlerle uygulamaya konulmaktadır. Ait olduğu toplumsal yapıdan kopartılan-kişiliği parçalanan çocuk, ulus-devletin hakim kültürüne karşı direnç gösteremeyecek hale getirilmektedir. Bu amaçla oluşturulan yatılı bölge okulları ve bu okullarda zorunlu öğrenimi çekici kılmak, eğitimde hareketliliği hiyerarşik olarak kısıtlamamak, ulaşımı geliştirmek, şehirlerde pazarlama etkinlikleri yaratmak bütün bu çalışmalar ezilen ulusun bireylerini kendi öz kültürlerinden koparıp sömürgeci ulusun kültürüyle donatmanın organize olmayan yaygın asimile etkinlikleridir.

Ulus-devlet, sömürgeci ve asimilasyoncu yüzünü gizlemek için eğitim kurumları aracılığıyla yaptığı kültürel soykırımı ters yüz ederek “Toplumsal değişim…Toplumsallaşma…Modernleşme…” olgularına dayandırarak akla uydurma yöntemlerini geliştirmektedir. Asimilasyon diğer bir adıyla devşirme okullarıyla egemen kültürle fiziki kaynaştırma yolu izlenirken görsel-işitsel yöntemlerle ulus-devletin dili ve kültürü sürekli tekrarla asimilasyonu kabul edilir hale getirmeye çalışmaktadır.

Devşirmecilik

"Savaş esirlerinden asker yetiştirme ve ordu kurma" olan devşirme sistemi  Abbasilerde, Gaznelilerde ve Samanoğullarında uygulanmış daha sonra da Selçuklu devletinde Gulam sistemi, Osmanlı devletinde de  pençik kanunu olarak işlev kazandırılmıştır. Osmanlı devletinde Yeniçeri Ocağı olarak uygulanan devşirme sistemi ilk kez I. Murat tarafından oluşturulmuştur. I. Murat’ın annesi Bizanslı Horofira yani Nilüfer hatundur. Devşirme sistemi Çelebi Mehmet zamanında geliştirilmiş, II. Murat zamanında da bir sistem haline getirilmiştir.

Devşirmecilik ilk olarak Sümer hanedanları tarafından uygulanmıştır. Kendilerini korumak için, kimsesiz küçük çocukları Edubalarda eğiterek onlardan kana susamış-korkunç askerler ve gaddar bürokratlar yarattılar. Benzeri bir devşirmecilik sistemi Spartalılar da görülmektedir. İşgal ettikleri topraklarda çocukları toplayarak kışlalarda acımasız asker olarak yetiştirdiler. Köleliğin yaygın olduğu Mısır’da da kölelerin çocukları yedi yaşından itibaren kışlalara alınarak onlara Furusiye eğitimi verdiler. Kışlalarda Furusiye eğitimi gören çocuklar topluma yabancılaştırılarak insanlık düşmanı savaşçılar haline getirildiler. Osmanlıların Yeniçeri Ocağı da bunlardan çok farklı değildir. Fethedilen yerlerdeki çocuklar devşirilerek Yeniçeri ocaklarında birer savaş makineleri yarattılar.  

Devşirmecilik Osmanlı imparatorluğunun ele geçirdiği özellikle Rumeli ve Balkanlar'daki Arnavut, Bulgar, Ermeni, Macar, Yunan, Sırp, Hersek ve Bosnalı Hıristiyan ailelerin çocuklarının 1/5 ini alarak onları yeteneklerine göre el konulmasıyla oluşturulmuş bir sistemdir. 8, 10 ve 20 yaş arasında bulunan Hıristiyan çocukları Yeniçeri ve Enderun isimli eğitim kurumlarında devletin yönetim kademesi olan vezirler, devlet adamları ve askeri komutanları yetiştiriliyordu.  Osmanlı devletindeki büyük komutanların, devlet adamlarının, elçilerin ve vezirlerin pek çoğu devşirme sisteminden gelmekteydi. Devlet bürokrasisi devşirmelerden oluşurken devletin ticaret ve finans burjuvazisi de Rum, Ermeni ve Yahudiler oluşturuyordu.

Devşirme sistemi kapsamında ayrıca fiziği ve yüzü düzgün olan çocuklar özel olarak padişahların zevkleri için ‘oğlan’ olarak saraya alınıyordu. Oğlancılık, devşirilen çocuklar şahsında Rumeli ve Balkan halkları onursuzlaştırılıyordu. Devşirme sisteminin belki de halklar üzerinde etkili olanı oğlancılık olmuştur. Osmanlı saray geleneğinde her padişahın veya vezirin oğlanlardan oluşan haremleri bulunmaktadır. Türk devlet geleneğinde de görülen ve bir sistem haline getirilen tecavüz kültürü halklara karşı Osmanlı devletinin uyguladığı onursuzlaştırma ve asimilasyon politikasının bir sonucuydu.

Devşirmecilikle kendini ayakta tutan Osmanlı devletinin bütün yönetim kadroları da bu sistemin bir ürünüydü. Tahta getirilen padişahların hepsi Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla evlenmişlerdir. Onlardan doğan çocuklar daha sonra tekrar tahta gelmişlerdir. Bu durumda Osmanlı padişahlarının büyük bir çoğunluğu Türk değildir.

Devşirilmiş Yeniçeriler

Orhan Gazi tarafından 1362'de o dönem vezir-i azam olan aslen Yahudi devşirmesi olan Çandarlı

Hayrettin Paşa, Yeniçeri Ocağı ve Enderun adıyla devşirme diğer adıyla asimilasyon merkezlerinin kurulmasını sağlamıştır. Kurulan bu iki devşirme-asimilasyon merkezlerinde geneli Hıristiyan çocukları ve ele geçirilen topraklarda esir edilen halkların çocukları alınmaktadır. İslam hukukunda, harpte elde edilen esir ve ganimetlerin beşte birinin beytülmale ait olması hükmüne dayanılarak çıkartılan Pençik Kanunu gerekçe gösterilerek çocuklara el konuluyordu.  Bu kanunla, savaşlarda elde edilen her beş esirden biri devlet hesabına ve asker ihtiyacına göre acemi oğlanı olarak alınmaktaydı. Daha sonra Devşirme kanunu çıkarılarak, pençik oğlanından başka, devşirme ismiyle, Rumeli tarafındaki Osmanlı egemenliği altında olan Hıristiyanların çocuklarından da acemi oğlanı alınması kararlaştırıldı. Sonraki yıllarda bu kanun Anadolu’daki Hıristiyanlara da uygulanmaya başlandı. Yeniçeri ocağının ilk merkezi Gelibolu’da kuruldu. İstanbul’un fethinden sonra Yeniçeri ocaklarının merkezi İstanbul’a taşındı.

Bu çocuklar içinde nitelikli olanlar Enderun’a alınırken bir kısmı sarayda oğlan olarak kullanılıyordu. Geri kalan da Yeniçeri ocaklarına alınıyordu.  Osmanlı devleti tarafından gasp edilen çocuklar devşirilir devşirilmez sünnet edilip, kendilerine bir Müslüman adı veriliyordu. Devletin dili olan Osmanlıca öğretiliyordu. Devşirmecilikte Bektaşi tarikatı en etkin kurumlardan biriydi. Yeniçerilerin Bektaşi tarikatına girmesi çok yaygın bir gelenekti.

Bu sistemin kurucusu Hayrettin Paşada da Yahudi devşirmesidir. Hayrettin ismini baş vezirliğe getirilmesinden sonra almıştır. Eylül 1364 ile 22 Ocak 1387 tarihleri arasında 22 yıl 4 ay vezir-i azamlık yapmış ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda, Anadolu ve Hıristiyan halklarının asimilasyonunda önemli görevler almıştır.

Devşirme sistemi olan Yeniçerilerin 15. yüzyıl ortalarına kadar sayıları 10.000, Kanûni Sultan Süleyman’ın ölümü sonrasında ise 12.000 dolaylarındaydı. Bu sayı Sultan III. Mehmet zamanında 45.000’e kadar yükseldi. IV. Murat zamanında Yeniçerilerin sayısı azaltılsa da Anadolu’da başlayan Türkmen isyanları nedeniyle 17. yüzyılın sonunda 80.000’ne çıkartılmıştır. Bu sayı 19. yüzyılın başından itibaren 100.000’i geçmiştir.

Yeniçeri ocakları,  II. Mahmut devrinde 15 Haziran 1826’da“Vak’a-i Hayriye olarak tarihe geçen Yeniçerilerin devlet karşı başlattıkları isyan sonrasında kaldırılmıştır. Fakat yerine aynı sistemin bir devamı niteliğindeki Nizamıcedit adında yeni bir ocak kurulmuştur. 

Günümüzde ise Yeniçeri ocakları YİBO’lar olarak güncellenmiştir. Kürdistan’da Kürt; Laz, Çerkez ve diğer Anadolu halklarının çocukları YİBO’larda devşirilerek Türkleştirilmekte, devlet bürokrasisinde ya da asker, polis, korucu, ajan olarak kendi halkına karşı düşman olarak öne çıkartılmaktadır.

Zorunlu İskan Yasası

17. yy sonlarına doğru 1793 yılında zorunlu iskân kanunu çıkarılarak yerleşik düzene gelmeyen, Osmanlı devlet sistemine karşı olan konar-göçer durumda olan Anadolu’daki Türkmenlerin diğer bir ifade ile Yörüklerin, Kürdistan’da ki Koçerlerin ıslah edilmesi ve sistem için zararsız hale getirilmesi kararlaştırılmıştı. Çıkartılan zorunlu iskan yasasının bir nedeni de  Osmanlı devletinin  işgal ettiği ve egemenliği altına aldığı Rumeli, Balkan ve Arap coğrafyasında başlayan bağımsızlıkçı hareketler nedeniyle artan  para, asker ve ordunun temel ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyordu. Aynı zamanda 1. dünya savaşı öncesinde "iç cephesini sağlamlaştırmak" amacıyla Kürtler ve Türkmenler düşman olarak görülüyordu. Bu amaçla Kürdistan’da Muş, Bitlis ve Amed’de 700 bine yakın Kürt zorla göç ettirildi. Savaş öncesinde sınır boylarında başlayan isyanlara bir de Kürt ve Türkmenlerin eklenmesi Osmanlı devletinin parçalanmasını getirecekti. İskan yasası ile kontrol dışında olan Kürtler ve Türkmenler yerleşik düzene geçirilerek halkların mallarını, hayvanlarını kayıt altına alarak vergiye bağlamıştır. Aynı zamanda iskan yasası ile Osmanlı devleti, boş arazileri imara açarak, devletin başına bela olan Kürtleri ve Türkmenleri etkisiz hale getirmek bu şekilde Kürdistan ve Anadolu’nun ekonomik ve sosyolojik yapısını devlet politikası çerçevesinde yeniden düzenlemek amacıyla başlatmıştı. Zorunlu iskan yasasının uygulanması sırasında Anadolu’da Adana, Antalya  taraflarında başlayan Avşar Türkmenlerinin Osmanlıya karşı isyanları tarihe damgasını vurmuştur. İsyan yine kanla bastırılmış, isyana katılan Avşar beyleri katledilirken katliamdan kurtulanlar ise başka yerlere sürülmüşlerdir. Aynı politika Kürdistan’da uygulanmıştır. İskan yasasına karşı çıkanlar katledilmiş veya batıya sürülmüşlerdir. Orta Anadolu’ya sürgün edilen Kürtlerin büyük bir kısmı bu sürgünler sonucu gerçekleşmiştir. Zorunlu iskan yasası diğer bir ifade ile zorunlu asimilasyon politikası gereğince isyana eğilimli potansiyel tehlike taşıyan Kürdistan ve Anadolu’da Kürt ve Türkmen köyleri birbirlerine karıştırılarak yerleştirilmiştir. Bu şekilde Kürtleri ve Türkmenlerin eriterek Osmanlı imparatorluğunun asker ve vergi ihtiyacının karşılanacağı depo haline getirilmesi planlanmıştı.

Zorunlu iskan yasasının-asimilasyonun uygulayıcısı olan Abdülhamit, Kürtlere ve Türkmenlere yapılan hareketi: “Rumeli'de ve bilhassa Anadolu ve Kürdistan'da Osmanlı unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel Kürtleri ve Türkmenleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır” ifadeleriyle savunmuştur.

Aşiret Mektepleri

Osmanlı devletinin II. Abdülhamid döneminde, Kürdistan'da uygulamaya koyduğu asimilasyon politikalarının somut sonuçlarından biri de 1892 yılında kurulan “Hamidiye Alayları” ve aynı yılın 21 Eylül’ünde açılan “Aşiret Mektepleri” olmuştur. Aşiret Mektepleri projesinin teorisyeni Osman Nuri Paşadır. Hamidiye Alayları ise Kazakistan’da Rus Çarı tarafından geliştirilen yerellerden oluşturulan silahlı güçler örnek alınarak örgütlendirilmiştir.

II. Abdülhamid tarafından açılan, Aşiret Mektepleriyle  Kürdistan’da devletin merkeziyetçilik politikası aşiretlere benimsetilmeye çalışılmıştı. Bu sistemle aynı zamanda asimilasyon politikası aşiretler üzerinden Kürt halkına uygulanıyordu. Kürdistan’da halk üzerinde etkili olan büyük aşiretlerin çocukları İstanbul gibi merkezi otoritenin güçlü olduğu yerlerde açılan ve daha sonra Aşiret Mektepleri ismini alan yatılı okullara alınarak asimile edilmeye çalışılıyordu. Buradaki amaç, aşiret çocuklarını Osmanlı zihniyetine ve otoritesine bağlı birer memur haline getirip, onların nüfuzlarından faydalanarak Kürt ayaklanmaları karşısında siyasi bir güç olarak kullanmak ve sonrasında da tüm aşiretleri Osmanlı Devleti'ne boyun eğdirmekti. Bu şekilde Kürdistan’da meydana gelebilecek ayaklanmaların önlenebileceği düşünülüyordu. 

Aşiret Mekteplerinden mezun olanların hepsi Kürdistan’da görevlendiriliyordu. Başta Hamidiye Alayları olmak üzere, devlet hizmetinde memur, mutasarrıf ve vali olarak görev alıyorlardı. Hamidiye Alaylarında görev yapacaklar, Harbiye askeri kışlasında altı ay staj yaparak teğmen rütbesiyle bulundukları bölgelere gönderiliyorlardı.

Aşiret Mekteplerine Arap aşiretlerinin çocukları dahil edilmeye çalışılsa da asıl olan Kürt aşiret reislerinin 12-16 yaş arasındaki çocuklarına yönelik uygulanıyordu. Çocuklar yılda iki ay evlerine gidiyorlardı. 6-7 yıl bu mekteplerde eğitime tabi tutuluyorlardı.

Aşiret Mekteplerinin hepsi yatılıydı. Öğrencilerin bütün masrafları devletçe karşılandığı gibi, ayrıca her öğrenciye aylık veriliyordu. Sınıf mevcudu 40 öğrenci olarak tespit edilmişti. Öğrencilerin aşiretlerin "itibarlı ve muhterem" ailelerine mensup olmaları okula girmek için başlıca şartlardı. Okulun bütün öğretmenleri Türk’tü.

1892’de açılan Aşiret Mektepleri, aşiretler ve Kürt halkı üzerinde istenilen amacı yerine getirememesi üzerine 1906’da kapatılmıştır.

İttihat Terakkinin Tek Tip Ulus Devletinin Asimilasyon politikaları

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış sürecinde İngiltere’nin devşirerek, Osmanlıya karşı örgütlediği ve Osmanlı devletinin yıkılışını sağladığı İttihat Terakkinin 1923 yılında iktidara gelişi ardından inkar, asimilasyon ve katliama dayalı tek tip ulus-devlet ve  Türkleştirme politikası yeni kurulan Cumhuriyetin resmi ideolojisi haline geldi.

İttihat Terakkinin Alman ulusal faşizminden esinlenerek oluşturduğu “Beyaz Türkçü-milliyetçi” ideoloji ile Kürdistan ve Anadolu'da varlığını sürdüren Kürt, Ermeni, Laz, Pomak, Terekeme ve Çerkez halkların dil ve kültürlerinin inkarı sağlanmıştır. Tek dil, tek kültür; Türkleştirme modeline uygun olarak düzenlendi. “Tekleştirme” politikasının uygulamaya konduğu asimilasyon politikasının kurumlaştırıldığı ilk alan ise okullar oldu. Özellikle Kürtlerin asimile edilmesi için yatılı okulların kurulması kararlaştırıldı.

Kürdistan ve Anadolu halklarının asimilasyonun bir devlet politikası olarak uygulamaya konulması, devletin ve doğal olarak İttihat Terakkinin tek partisi CHP ve İsmet İnönü öncülüğünde yapılmıştır. İsmet İnönü, 5 Mayıs 1925 tarihinde Muallimler Birliği'nde yaptığı konuşmada, “Milli terbiye istiyoruz; bu ne demektir? Bizim terbiyemiz kendimizin olacak ve kendimiz için olacaktır. Bütün bu topraklara Türk mahiyeti veren bir Türk var. Fakat bu millet henüz istediğimiz yekpare millet manzarasını göstermiyor. Bu yekpare milliyet içinde yabancı harslar hep erimelidir. Bu milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Bu vatan işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir. Bu memlekette her şeref ve her nimet Türkçe ve kendisini Türk hissedenlere verilecektir” ifadeleriyle dile getirmiştir.

Türkçülük ve asimilasyon politikasının ideologları ise ‘Türkçülük’ teorisyeni Fransız vatandaşı Yahudi Leon Cohen, Türkçülüğün ve Türk milliyetçiliğinin mucitlerinden Yahudi Armin Herman Vambery, Türk ırkçılardan çok daha ırkçı bir “çizgiyi savunan bir diğer Yahudi ise Avram Galanti ve aslen Kürt Ziya Gökalp’tir.

Kızılderili Soykırımından Kürt Soykırımına

Beyaz Türkçülüğün teorisyenliğini yapan  Avram Galanti ve Ziya Gökalp gibi devşirme ideologlar, üstün ırk olduğunu iddia ettikleri beyaz Türkçülüğün köklerini Sümerlere kadar götürmektedirler. Ziya Gökalp ve Galanti, Türklerin tarihinin Sümerlerden başladığını iddia etmektedirler. Daha sonra Muazzez İlmiyeçığ gibi Türkçü yazarlarda bu tezi doğrulamaya çalışmışlardır. Türk devletinin asimilasyon politikalarının teorisyeni olan Ziya Gökalp ve Galanti, Sümer tapınaklarındaki rahip-kralların Eduba adı altında oluşturdukları okullarda köleleştirdikleri halkların çocuklarını eğitim adı altında eğiterek otoriter rejimlerinin sürdürülmesinde temel güç olarak kullandıklarını ve bunda başarılı olduklarını belirterek benzeri bir yöntemin güncellenerek uygulanabileceğini savunmuşlardır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında ABD’nin Kızılderili halklarının asimilasyonu ve entegrasyonu için uyguladığı politikalar, 1892’de  II. Abdülhamid tarafından, Kürt çocuklarının asimilasyonu için Aşiret mektepleri adıyla güncellenerek hayata geçirilmiştir.

Başka halklardan devşirilmiş beyaz Türkçülüğün teorisyenleri, örnek aldıkları ABD’nin Kızılderili soykırımı tarihin en acı örnekleri arasında yer almaktadır. Avram Galanti ve Ziya Gökalp’in Kürtlerin asimile edilmesi için örnek aldıkları ABD’nin Kızılderili soykırımı 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında ABD ve Kanada devletlerinin Kızılderililere karşı uyguladığı resmi “uygarlaştırma” politikası olarak gündeme gelmişti. Bu entegrasyon politikası ile Kızılderililerin geleneklerini-kültürlerini, dillerini ve kabile yaşamını ortadan kaldırmak amaçlanmıştı. Bunun yerine Avro Amerikan kültürel gelenekleri Kızılderililere öğretilecekti.

ABD ve Kanada devletlerinin Kızılderililere karşı uygulanan asimilasyon politikalarının dört ana hedefi bulunuyordu.

  • Kızılderililerin yerlerinden sürülerek büyük şehirlere ya da toplama kamplarına alınarak ehlileştirilmesi.
  • Tarıma dayalı yaşam biçimi geliştirilerek, avcılığa dayalı, göçebe ve mülkiyet kavramı olmayan yaşam biçimini ortadan kaldırmak.
  •  Geleneksel giyim tarzını ortadan kaldırarak, yalnızca beyazların giyim tarzını geçerli kılmak.
  • Hıristiyanlaştırmak yoluyla Kızılderililerin geleneksel inançlarını silmek. Bütün bunlardan daha da şiddetli olarak uygulanan eğitim yoluyla ‘uygarlaştırmayı’ ise ayrıca incelemek gerekir.

ABD’de de ülke içine hizmet vermek amacıyla “boarding school” isimli yatılı Kızılderili kolejleri kuruluyordu. Bu asimilasyon okulları Kızılderili halkının çocuklarına ‘iyi bir eğitim sağlamak’ amacını güdüyordu. En tanınmışları olan Pennsylvania’daki Carlisle Kızılderili Okulu 1879’da ülkenin dört bir yanından gelen Kızılderili çocuklarını kabul etmeye başlamıştı.

Eğitime dayalı asimilasyon ve beraberinde yürütülen Kızılderili halkının ‘uygarlaştırılarak’ Amerikan kültürüne uyumlu hale getirilmişti. ABD ve Kanada devletleri bunu başarmıştı. Avram Galanti ve Ziya Gökalp, Türk devletinin de bunu başarabileceğini, Kürtlerden tamamen bu şekilde kurtulabileceklerini dile getiriyorlardı.

Devşirmeci İttihatçı Sistemin Asimilasyoncu Politikaları

Yahudi devşirmesi Avram Galanti, Kürdistan ve Anadolu halklarının inkar ve asimilasyonuna önemli katkılar sunmuştur.  Türkiye’deki tüm halkların asimilasyonunu savunmuş, bugünkü “tek”çi anlayışın teorisyeni olmuştur. Galanti’ye göre ulus olmanın temel dayanağı, ortak dildir. Türkçenin, tüm unsurları ‘ulus’ şemsiyesi altında toplayan bir özelliği olduğunu savunmaktadır. Ona göre dil aynı zamanda kültürel yapıyı da belirlemektedir. Türkçe, ‘Türk’ olmanın gereği, ana ilkesidir. Türkiye’de farklı dillerin konuşulmasına asla izin verilmemelidir. Galanti’ye göre, eğitim de Türkçeyi en iyi şekilde yayacak araçtır. Okul, Galanti açısından da temel öğedir. Ancak ulusal okullar açılır, tek dilde eğitim yapılırsa Türk ulusunun birlik olabileceğini savunur. Türkleşmenin bir tek yolu vardır: “Türk mektepleri yolunda kendilerinde tekil tedrisatı Türkçe yapan mekteplerdir.” Tek bir dili, tek bir kültürü tüm Türkiye’ye  yaymak, halklara benimsetmek, onları asimle ettirmek için okullar çok önemlidir. Ulusal birlik açısından bunun gereği yerine getirilmelidir” düşüncesini savunmuştur. Ziya Gökalp'e göre  ise eğitim milli olduğu gün, ister istemez modem de olacaktır. Eğitimin bir amacı da millî bireyler yetiştirmektir. Çünkü bu özellikteki kişiler ulus topluluğunun seçkin sınıfını meydana getirecektir.

Bu amaçla 3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Yasasıyla inkar ve asimilasyonu temel alan “eğitim-öğretimin” yolu açılmıştır. Ayrıca “Şark Islahat Planı”da uygulamaya konulmuştur. Bu planın 14. ve 17. maddesi şöyledir:

  • Madde 14. Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Varto, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Adıyaman, Besni, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kazalarında hükümet ve belediyelerinde, dairelerinde ve diğer kuruluşlarında, okullarında çarşı ve pazarda Türkçe'den başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine aykırılıkla suçlanarak cezalandırılmalıdır.
  • Madde 17. Fırat'ın batısındaki illerin batı bölümlerinde dağınık biçimde yerleşmiş Kürtlerin Kürtçe konuşmaları mutlaka yasaklanacaktır ve kız okullarına önem verilerek, kadınların Türkçe konuşmaları sağlanmalıdır.

Mustafa Kemal’den sonra Cumhurbaşkanı seçilen Yahudi devşirmesi beyaz-Türkçü  İsmet İnönü'nün CHP’nin azınlıklardan sorumlu 9. bürosuna hazırlattığı Anadolu ve Kürdistan halklarına karşı uygulamaya koyduğu Şark Islahat Raporu Ziya Gökalp ve Galanti’nin hükümete sunduğu öneriler dikkate alınarak hazırlandı. Özellikle  Kürt çocuklarının ailelerinden uzaklaştırılıp asimile edilmesi ve Türkleştirilmesi için  yatılı eğitim merkezlerinin kurulması kararlaştırılmıştır.

Türk devletinin tekçi-ırkçı partisi Cumhuriyet Halk Partisi'nin azınlıklardan sorumlu 9. Bürosu tarafından Eylül 1925’te hazırlanan ve CHP Genel Sekreterliği'ne sunulan Şark Islahat Planının bir maddesinde Kürtçe konuşmanın cezalandırılması istenirken, bir maddesinde; "Aslen Türk olan ve fakat Kürtlüğe tenessül etmek üzere bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızların mekteplere rağbetlerinin suver-i adide ile temini lazımdır" denilirken, yatılı okullarında 'Türkleştirme' politikaları ile kurulduğunun kanıtı ise planın; "Dersim, tercihan ve müstacelen leyli iptidailer (yatılı okullar) suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır" maddesi olmuştur. Aynı raporda şu belirlemelere de yer verilmiştir: “Tek bir dil konuşan; kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı bulunan yurttaşlardan mürekkep (oluşmuş) siyasi ve içtimai bir bütün meydana getirmek, yani vatan içinde ana- dili tek, ülküsü tek birlik bir millet yaratmaktır. Bu memlekette her şerefin ve nimetin Türkçe ve kendisini Türk hissederek Türkçülükten başka bir kavmiyete bağlılık göstermeyenlere has olduğunun tam bir şuurla zihinlere nakş edilmesinin sağlanması gerekmektedir. Bir topluluğun temsilinin (asimilasyonunun) ilk şartının o topluluğa kendi dilimizi öğretmek olduğu bir mütearifedir.  Bir dilin de ilk evvel bu mantık ve müessir yayın ve vasıtası okuyup yazmaktır. İnsanlık, büyük kitlelerin okuyup yazmasının henüz okuldan başka bir vasıtasını bulamamıştır. Binaenaleyh bizim de bu vasıtaya müracaatımız zaruridir. Yani biz de bu Bölge'deki insanlara kendi dilimizde okuyup yazmak öğreteceğiz ve bunun için Maarif Teşkilatı yapacağız” denilmektedir.

Şark Islahat Planının "Temsil İşinde Maarif Teşkilatı'nın Rolü" bölümünde ise asimilasyon için bir dizi önlem önerisinde bulunulmuştur:

-          Mecburi ilköğretimin devlet yardımıyla tam tatbiki.

-           Bu bölgede ilk ağızda münhasıran Kürt olan köylerde okul açılmayarak ilk önce nüfusu karışık olan köylerde açılması. Şimdiye kadar yapılan tecrübelerden okul bulunan muhtelif köylerde Kürt çocuklarının Türkçe konuştukları ve Türkçenin evlere girdiği, okul bulunmayan muhtelit (karışık) yerlerde ise Türk çocuklarının Kürtçe konuşarak Türklerin Kürtleştiği her zaman görülen ve idare adamlarımızca tespit edilen hadiselerdir.

-          Bir taraftan muhtelif köylerde ilköğretimi yayarken diğer taraftan da hususi bir Maarif Teşkilatı'yla sakinleri münhasıran Kürt olan köylerin çocukları için Bölge Yatılı İlkokulları tesisine başlanmalıdır. Bu okulların hedefi bu çocukları anadillerini unutturarak, Türkçe'yi ana dili yerine ikame etmek olacaktır. Bunun için bu okullar yarı yarıya Türk çocuklarından teşekkül etmelidir.

-          Bir dili en iyi ve kolay öğreten anadır. Bunun için bu mıntıkalarda kızların tahsiline bilhassa itina etmek temsili (asimilasyonu) bir kat daha kolaylaştıracaktır. Aslen Türk olan ve fakat Kürtlüğe tenessül etmek üzere bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızların mekteplere rağbetlerinin suver-i adide ile temini lazımdır.

-          Kurulacak olan Maarif Teşkilatı'nda çalışacak öğretmenlerin anadillerinin Kürtçe olmamasına hususi surette itina ve dikkat edilmelidir.

-          Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Erganimadeni vilayetleri, Ergani, Hekimhan, Birecik kazaları merkezlerinde maarife çok ehemmiyet vermek, oradaki Türklere Türklüklerini anlatmak, Türk Ocakları, Belediye ve Hükümetler vasıtasıyla kasabalara gelen Kürtleri Türkçe öğrenmeğe mecbur kılmak, bu mahallerde mevcut olan ve yeniden açılacak olan orta mektepler ile leyli iptidai (yatılı) mekteplerine garp vilayetlerimiz halkından mefkure sahibi muallim intihab ve tayin etmek ve bu veçhile Türkler üzerindeki Kürt lisanı hakimiyetini refetmek.

-          Bir topluluğun temsilinin (asimilasyonunun) ilk şartının o topluluğa kendi dilimizi öğretmek olduğu bir mütearifedir (bilinen şeydir). Bir dilin de ilk evvel bu mantık ve müessir yayın ve vasıtası okuyup yazmaktır. İnsanlık, büyük kitlelerin okuyup yazmasının henüz okuldan başka bir vasıtasını bulamamıştır. Bizim de bu vasıtaya mürecaatımız zaruridir. Bölgedeki insanlara kendi dilimizde okuyup yazmayı öğretmek zorundayız. Bu şekilde  leyli iptidailer (yatılı okullar) suretiyle tercihan ve müstacelen bölgeler Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır.

-          Bu memlekette her şerefin ve nimetin Türkçe ve kendisini Türk hissederek Türkçülükten başka bir kavmiyete bağlılık göstermeyenlere has olduğunun tam bir şuurla zihinlere nakş edilmesi.

-          Şehir ve kasabaların temsil işindeki rollerini arz ederken buralarda mecburi ilk öğretimin devlet yardımıyla tam tatbikini teklif etmiştim. İlk iş olarak bunun ele alınması.

-          Bu esaslar dahilinde kurulacak olan Maarif Teşkilatı'nda çalışacak öğretmenlerin anadillerinin Kürtçe olmamasına hususi surette itina ve dikkat edilmelidir.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin azınlıklardan sorumlu 9. Bürosu tarafından  hazırlanan ve İsmet İnönü’ye sunulan Kürt halkının asimilasyonu esas alan Şark Islahat Planının uygulanması için Bitlis, Diyarbakır, Van, Hakkari,Muş, Mardin, Urfa, Siirt vilayetlerini kapsayan Birinci Umumi Müfettişliği kuruldu. Müfettişlik, yakın bir dönemde Kürdistan’da uygulanan Olağanüstü Hal Valiliği niteliğini taşıyordu. CHP döneminde Kürdistan’daki valiler aynı zamanda CHP’nin il başkanı durumunda oldukları için Kürdistan’a atanan müfettiş hem genel vali hem de CHP’nin “Azınlıklardan sorumlu büro”nun başkanlığını yapıyordu. Kürdistan’dan sorumlu birinci umumi müfettişliğine İsmet İnönü’nün talimatıyla Abidin Özmen atanmıştır. Özmen, Kürdistan’a gelir gelmez hükümete bölgesinin iç siyasal durumunu anlatan ayrıntılı bir rapor hazırlamıştır. Raporda, bölge insanının Türkçe ile konuşur hale getirilmesi ve köy çocuklarının kurulacak yatılı okullarda eğitim görmesi için çalışmaların başlatıldığı belirtilmektedir. Bu süreçte Erzurum’da 139 okul açılmıştır. Okul oranının bölge ortalamasından yüksek olduğu diğer yerler ise Erzincan, Antep, Malatya, Elazığ, Kars, Ağrı, Iğdır, Maraş, Muş, Siirt ve Urfa olurken Hakkari sonuncu sırada yer almıştır.

Abidin Özmen’in İsmet İnönü’ye gönderdiği raporda, Kürdistan’da (Şark’ta) açılan okullara tayin edilen  yerli ve eski öğretmenlerin batıya tayin edilerek yerlerine  Türk kültür ve geleneklerini iyi bilen idealist ve ruh sahibi öğretmenler tayin edilmesinin bir zaruriyet olduğu belirtilmektedir.

İsmet İnönü’nün, Kürdistan’dan sorumlu genel müfettişi Abidin Özmen’in özellikle Serhat bölgesinde yaptığı çalışmalar ve gönderdiği raporlara ilişkin yaptığı değerlendirmede yürütülen asimilasyon politikasının amaçlarını ve boyutlarını ele almaktadır:

-          Ağrı’da Kürtlerin medenileşip, sükunet bulmaları bile kardır. Karaköse, hükümete bağlı bir Kürt şehridir. Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan'ın kurulmasından korkarım.

-          Iğdır'da Kürtlerin yerinden oynatılmasına ne lüzum, ne imkan vardır. Türklüğe hevesli bir Arap şehri olan Siirt'in doğuya naklini tercih ederim.

-          Van ve Erzincan'da acele olarak, Muş Ovası'nda tedricen ve Elazığ Ovası'nda kuvvetli Türk kitleleri vücuda getirmek zorundayız.

-          Türklerle Kürtler aynı okulda okumalıdır. Bu Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır.

-          Şark illerinden kız alıp vermelerin yaygınlaştırılmalıdır. Bu şekilde aile ve çevresinin Türkleştirilmesi sağlanmalıdır.

-          Şark illerinde Türkçe konuşmayı sevdirecek kapsamlı bir program uygulanmalıdır.

Kürt halkının asimilasyon politikalarına yönelik İttihat Terakki üyesi olan CHP’nin Çankırı milletvekili ve aynı zamanda Meclis Başkanı Abdülhalik Renda'da bir Kürt raporu hazırlayarak meclise sunmuştur. “Şarkı kendimize mal etmek için en mühim tedbir olarak bunları görüyorum. Arz edeceğim tedabir-i saire ile beraber bu tedbirin icrası bize Şark vilayetlerimizi kazandıracaktır” dediği, “Şark vilayetlerindeki Kürtlerin tem sili ” başlıklı raporda şu önerilere yer verilmiştir:

-          Türk lisanının hakimiyeti temin edilir edilmez kız alıp vermek, başka lisanı men etmek, Türkçe konuşmayanlara muamelatta suubet (zorluk) göstermek, Türkçe konuşanlara suhulet (kolaylık) göstermek, mükafat vermek gibi birçok vesait ile ovalara inecek olan Kürtleri temsil (asimile) etmek imkanı hasıl olur.

-          Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Erganimadeni vilayetleri, Ergani, Hekimhan, Birecik kazaları merkezlerinde maarife çok ehemmiyet vermek, oradaki Türklere Türklüklerini anlatmak, Türk Ocakları, Belediye ve Hükümetler vasıtasıyla kasabalara gelen Kürtleri Türkçe öğrenmeğe mecbur kılmak, bu mahallerde mevcut olan ve yeniden açılacak olan orta mektepler ile leyli iptidai (yatılı) mekteplerine garp vilayetlerimiz halkından mefkure sahibi muallim intihab ve tayin etmek ve bu veçhile Türkler üzerindeki Kürt lisanı hakimiyetini refetmek.

Kürt halkının inkarı-yok edilmesi ve asimilasyonu üzerine kendi iktidarını  inşa eden İttihat Terakki zihniyetiyle kurulan Türk  devletinin ‘tek’çi partisi CHP tarafından, son olarak 14 Haziran 1934'de Kürtlerin tehciri ve asimilasyonuna yönelik "Mecburi İskan Kanunu” ve “Soyadı” kanunu çıkartılmıştır. Bu kanunlar, devletin Kürtlere yönelik Cumhuriyet tarihi boyunca ve günümüze kadar süren devletin resmi politikası olarak da kabul görmüştür.

Mecburi İskan Kanunu ile Kürtler Orta Anadolu'ya sürülür. Kürdistan’a da devlet için tehlike oluşturan Yörük olarak da bilinen Türkmenler yerleştirilerek onlara ekonomik ayrıcalıklar tanınır. Toprakların kopartılmış Türkmenlerle Kürtler asimle edilmeye çalışılır. Sistem dışında olan Türkmenler ehlileştirilirken, bunlar üzerinden Kürtler asimilasyona tabi tutulur.

İskan kanunun dört maddesine göre Kürtlerin Akdeniz, Ege, Marmara ve Trakya bölgelerine yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır.

-          Madde 11-A. maddesi: Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri (verilmesi) yasaktır.

-          Madde 11. B. Türk kültürüne bağlı olmayan ve Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkındaki harsi (kültürel), askeri, içtimai, ve inzibati sebeplerle toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil edilecektir.

-          Madde 12: Kürtler ufak ufak kafilelere ayrılıp, silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada genel nüfusun yüzde beşini geçmeyecektir.

-          Madde 13. 3. fırkası: Türk ırkından olmayanların, serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil edemeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskanı mecburidir.

Çıkartılan diğer bir kanun ise Soyadı ve Kılık-Kıyafet kanunu olmuştur. Bu kanuna dayalı olarak Kürdistan’da Türk ırkçılığını ifade eden ya da aşağılayıcı soy isimleri kullanılmıştır. Özellikle direniş ve isyanların olduğu bölgelerde bu tarz bir politika yürütülmüştür. Kılık-kıyafet kanunu ile de Kürtlerin ulusal kıyafetlerini kullanmaları yasaklanmıştır. Her iki kanunun çıkartılmasındaki temel amaç Kürtleri temsil eden bütün değerler yok edilmek isteniyordu.

Son olarak İttihat Terakki zihniyetiyle kurulan devletinin başbakanı tarafından 5 Ağustos 1942'de okunan, inkar ve asimilasyon politikasının resmi belgesi niteliğindeki programda: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir” ifadelerine yer verilmektedir.

İttihat Terakki’nin CHP üzerinden kurulan Cumhuriyeti ele geçirmesi ardından Şark Islahat Planı, Mecburi İskan ve Soyadı kanunları ve İstiklal Mahkemeleri ile Kürtlerin inkarı, asimilasyonu için devletin bütün imkanları seferber edilmiştir. 

Beyaz Asimilasyon

1924’ten sonra İttihat Terakki’nin iktidara gelişi ardından uygulamaya konulan sürgün ve asimilasyon politikası Rumeli, Anadolu ve Kürdistan’da bulunan halklara karşı acımasız bir şekilde uygulandı.

Cumhuriyet döneminde azınlıklara yönelik baskıların ve onların Anadolu ve Kürdistan'dan kovma siyasetinin iki belirleyici nedeni vardı; bunlardan biri Anadolu'nun Türkleştirilmesi, diğeri ise, ekonomik yaşamın bir çok alanında kurumlaşmış, sermaye ve gayrimenkul biriktirmiş azınlıkları kovarak, onların mallarına el koyulmasıydı.

İttihatçılar, Ermenileri Tehcir'le, Rumları ve Bulgarları Mübadele'yle temizlediler. Tehcir Kanunu 27 Mayıs 1915'de kabul edildi ve dört gün sonra 1 Haziran'da uygulanmaya başlanmasıyla, Anadolu tarihinin en acı, en utanç verici sayfalarından biri açılmış oldu.

Mübadele, 1923'de yılında Lozan Antlaşması'na ek protokol uyarınca Kürdistan ve Kürt inkarı uluslar arası devletlerin desteğiyle gerçekleştirilirken, Anadolu’da ki Rumların Yunanistan’a, Yunanistan'daki Türklerin Anadolu’ya zorunlu göçün adı oldu. Türk ve Yunan hükümetleri arasında imzalanan Mübadele Sözleşmesi’ne göre “1 Mayıs 1923'ten itibaren Türkiye'deki Rum Ortodoks dinine mensup Türk vatandaşları ile, Yunanistan'daki, İslam dinine mensup Yunan vatandaşları zorunlu mübadeleye tabi tutulacaklar.” denilmişti.

İttihatçılar, öncelikle Edirne ve İzmir'i Rumsuzlaştırmaya çalıştılar. Bu çerçevede Rumlara yönelik Teşkilat-ı Mahsusa tarafından  örgütlendirilen çeteler tarafından katliamlar gerçekleştirildi. 1913'te, Arnavutlar, İttihat ve Terakki'nin kararıyla sınır dışı edildiler.

Aynı dönemde, Boşnaklar, İç ve Doğu Anadolu'ya mevcut nüfusun yüzde 10'unu aşmayacak oranda yerleştirilerek asimile edilmelerine başlandı. Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu Çingeneler'e kapatıldı. 1917 ve 1935 İskan Kanunları'nda da Çingeneler'e yönelik bu yasak sürdürüldü.

1916'da  bir çok önderleri idam edilen ve sürgüne yollanan Araplar, İç ve Batı Anadolu'da zorunlu iskana tabi tutuldular. Dürziler de iç kesimlere gönderildi. Trakya bölgesinde yaygın olarak yerleşik bulunan ve Türkleştirilemeyen Yahudiler, 1918'de sürüldüler veya terk etmek zorunda bırakıldılar. Çoğu Rusya'dan gelen Gürcü ve Lazlar, Anadolu'da yerleşik Pomak, Süryani, Keldani ve Sırplar da, İttihatçılar'ın sürgün ve asimilasyon politikaları çerçevesinde Anadolu içinde oradan oraya sürüldüler.

Anadolu ve Kürdistan’da 73 milletin olduğu söylemi 1800’lerin sonundan itibaren değişmiş, Osmanlının son mirasçısı İttihat Terakki tarafından "Anadolu ve Kürdistan'ı  Türkleştirme" siyaseti çerçevesinde saldırıya uğramayan, topraklarından sürülmeyeni, katledilmeyen, asimilasyona tabi tutulmayan hiçbir halk kalmamıştır.

Abdülhamit’ten, İttihat ve Terakkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca iktidara gelen bütün hükümetler halklara karşı aynı devlet politikasını sürdürmüşlerdir. Başta Kürtler olmak üzere halklara karşı sürdürülen sürgün-inkar ve asimilasyon politikasının tarih boyunca uygulanışı, dönemsel amaçları her birinde farklı  olsa da her zaman bir süreklilik içindedir. Bu süreklilik özellikle 12 Eylül süreciyle başlayan ve günümüzde AKP hükümetine kadar uzayıp gelen bir sürekliliktir.

Halkların inkarı ve kanı üzerine kurulan bir devlet; farklı halkların, tehcir, mübadele veya asimilasyonla yok edilmesi üzerine inşa edilen bir devlet, nihayetinde sömürücü, ırkçı ve faşist bir devlet olmuştur. AKP’de işte böyle bir ırkçı-inkarcı ve asimilasyoncu zihniyetin sürdürücüsü konumundadır.

Öğrenci Andı

19 Eylül 1932'de İttihat Terakki’nin partisi CHP’nin Milli Eğitim Bakan olan Yahudi kökenli Dr. Reşit Galip göreve getirildikten kısa bir süre sonra Kürdistan’da Türkleştirmenin-asimilasyonun köyden başlatılması gerektiğini düşünerek üç sınıflı köy okullarını beş sınıfa çıkarmış, köylerde yatılı pansiyonlu okulların açılmasını sağlamış ayrıca köylere göre öğretmen yetiştirme girişiminde bulunarak köy enstitüsü uygulamasının temeli olan bu düşünceleri uygulamaya koymuştur.

Yahudi devşirmesi Dr Reşit Galip’in en önemli icadı ise 77 yıldır İlkokullarda okutulan ırkçı-şoven sözlerden oluşan “Öğrenci Andı” olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Talim Terbiye Kurulu tarafından 10 Mayıs 1933 tarih ve 101 sayı kararı ile “Öğrenci Andı”nın okullarda okutulması kararlaştırıldı.

1930’lu yıllarda Türk Tarih Tenkit Cemiyeti başkanlığına atanan ve yine Yahudi devşirmesi olan Dr. Arın (Safet) Engin’in şu sözleri, Öğrenci Andı’nın asimilasyondaki önemini açıklar niteliktedir: “Şimdi onları (Kürtleri) ‘Öğrenci Andı’mız ile Türklüğe kaynaştırma baş ödevimizdir.”

Öğrenci Andı, İngilizlerden örnek alınmıştır. İngilizlerde bir dönem İskoçya ve İrlanda’da ilkokullarda böyle bir sistemi uygulamıştır.

İttihat Terakki üyesi ve aynı zamanda CHP’nin milli eğitim bakanının 23 Nisan’da “Kürt çocuklarına armağan ettiği” ırkçı sözler şöyledir: “Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun”.

Bu ırkçı sözler Kürdistan’daki Kürt çocuklarına, 77 yıldır tekrarlatılmaktadır. Bu sözlerin eksik kalan kısımlarına da, 29 Ağustos 1972 tarih ve 14291 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan ilkokullar yönetmeliğinin 78. Maddesinde "Öğrenci Andı"na aşağıdaki son bölüm eklenmiştir.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım; yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.”

Her gün okullarda çocuklara zorla ezberletilen Türk ırkçılığını simgeleyen and, istiklal marşı ve Türk tarihi ile Türk egemenleri,  kendi tarihlerini yüceltip, Anadolu ve Kürdistan’daki halkları aşağılayacak şeklide çocuklarda şoven duygular geliştirmeyi öncelikli görev olarak görmüşlerdi. Bu ideoloji ve kültürle büyüyen bir çocuk, Kürt olsun, başka bir halktan olsun kendini Türk olarak görür, “Ne mutlu Türküm diyene”, “ Bir Türk Dünya’ya bedeldir”, “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sözleriyle diğer halkları düşman olarak görür.

Güneş Dil Teorisi  

Güneş Dil Teorisi, 1930 yılında Türk Tarih Tenkit Cemiyeti başkanı yapılan Yahudi devşirmesi  Dr. Arın (Safet) Engin tarafından araştırılması teşvik edilmiştir.

Türk dilini ve tarihini yüceltmek ve geliştirmek ayrıca Kürt ve diğer halkların dilini ve tarihini yok etmek ve aşağılamak için, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi geliştirilmiştir. "Ne mutlu Türküm diyene, Bir Türk Dünyaya Bedeldir, Bu Vatan Bizim, Türk Yurdu, Vatan Sana Canım Feda" ırkçı sözleri bu işin sihirli vecizesi olmuştur. Ayrıca bu sözlerin özellikle Kürdistan’da şehirleri gören tepelere yazılması kararlaştırılmıştır.

Güneş Dil Teorisi ile dünyadaki bütün dillerin kökeninin Türk dili olduğu, dünya dillerindeki birçok kelimenin de Türkçeden türetildiği savunulmuştur.

Türk Tarih Tezi

Türk Tarih Tezi beyaz Türk ırkının kökeninin Orta Asya olduğu hipotezinden yola çıkmaktadır. Buna göre değişik çağlarda, çeşitli göç dalgaları halinde Orta Asya'dan dünyaya yayılan beyaz Türklerin de atası olan halklar, dünya medeniyetlerinin önemli bir kısmını kurmuştur denilerek Türk ırkının üstünlüğü savunulmuştur.

Türk Tarih Tezi ile tarihte yaşamış büyük medeniyetler kurmuş kavimlerin Hititlerin, Sümerlerin, hatta Yunan Medeniyetinin Türk oldukları, bundan yola çıkarak Kürtlerin de Türk olduğu kanıtlanmaya çalışılmıştır. Tarih öncesinde uygarlık izlerine rastlanmamış diyarlara medeniyeti Türklerin yaydığı fikri savunulmuştur.

Türk Tarih Tezi’de, Güneş Dil Teorisi gibi Yahudi ve Ermenilerden oluşan ve hepsi de batıda eğitim görmüş kişiler tarafından yazılmıştır. “Türk Tarihinin Ana Çizgileri” isimli 4 ciltlik Türk Tarih Tezi: Afet İnan, Tevfik Bıyıkoğlu, Semih Rıfat, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Reşit Galip, Hasan Cemil, Sadri Maksudi Arsal, Şemsettin Günaltay, Vasfi Çınar ve Yusuf Ziya Özer  tarafından oluşturulan bir kurul tarafından hazırlanmış ve 30 bin adet bastırılarak okullarda okutulmasına başlanmıştır.

“Kürtlerinde aslında Türk olduğu” savını kanıtlamak amacıyla kurul adına araştırmaları, kendisi de bir Kürt olan Ziya Gökalp yapmıştır. Kurul başkanı aynı zamanda Türk Tarih Tenkit Cemiyeti başkanı olan Yahudi devşirmesi Dr. Arın (Safet) Engin, bu konudaki amacını şöyle anlatıyordu:  “…maksadım bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtler’e Türk olduklarını anlatmak... onlara (Kürtler'e) bunu (Türk olduklarını) bildirmek, öğretmek lazımdır...” demektedir.

 Bu kurulda yer alanların hemen hepsi daha sonra CHP hükümetinde ve devlet bürokrasisinde görevlendirilmiştir.

Asimilasyoncu Köy Enstitüleri

Cumhuriyet döneminde Kürdistan’da uygulamaya konulan Umumi Müfettişliğin (Olağanüstü Hal Valiliği) 25Haziran 1927 tarihinde Türkiye Meclisi tarafından kabul edilmesi ardından bakanlık düzeyinde bu göreve Aydın Mebusu Abidin Özmen getirilmiştir. Kürtlerin asimile edilmesi için en iyi yöntemin Köy Enstitülerinin kurmaktan geçtiğini Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye rapor eden Abidin Özmen, Sovyetlerde uygulanan Köy Enstitüleri şeklindeki eğitim sistemi ile Osmanlı devletinde Kürtlere karşı bir dönem uygulanan Aşiret Mekteplerini bir araya getirip Kürtlerin asimilasyonunu hedeflemiştir. Bu proje ile devlet zorla kız ve erkek çocukları toplayarak birer askeri kışla görünümünde olan Yatılı Köy Enstitülerine göndermiştir. Bu okullardan mezun olanlar öğretmen ve memur olarak köylerine devletin asimilasyon politikasını yürütmek üzere yerli misyonerler olarak gönderilmişlerdir.

Uygulamaya konulan bu plan ile aynı zamanda Sovyet taklidi gibi gösterilen Aşiret Mektepleri ile Sovyetlerden yüklü miktarda para ve tarım aletleri yardımı alınmıştır.

Umumi Müfettişi Abidin Özmen’in hem Sovyetleri kandıran hem de Kürtlerin asimilasyonu için hazırlanan bu projesine İsmet İnönü’de onay vermiştir. Ardından Köy Enstitüleri kurulmuş başına da İttihat Terakki üyesi ve aynı zamanda sabetays olan İsmail Hakkı Tonguç getirilmiştir. Köy Enstitüleri Türkiye ve Kürdistan’da 21 merkezde açılmıştır.

2. Dünya Savaşının sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliğinin İsmet İnönü’den Kars, Artvin ve Ardahan'ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, yeni Emperyalist güç ABD devreye girerek, Türk devletini Sovyetlerden uzaklaştırmak için Truman Doktrini ile Türk devletini kendi yanına çekmeyi başarmıştı. Fakat bunun karşılığında Sovyetlerle her türlü ilişki kesilecek, Sovyet uygulamaları kaldırılacaktı. ABD, Türkiye'de Sovyet taklidi olduğunu söylediği "5 yıllık kalkınma planları" ve "Köy Enstitüleri" gibi uygulamaların kaldırılmasını talep etti. İttihat Terakkinin Kürdistan’da mantar gibi çoğalmasını sağladığı Köy Enstitüleri, kurulduğu günden itibaren Türk ırkçılığı temelinde eğitim yapıyordu. 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde, çoğunluğu Kürdistan’da olmak üzere 1308 kız ve 15,943 erkek toplam 17,341 köy öğretmeni yetiştirildi. Bunların önemli bir kısmı yoğun asimilasyon sonucu kendi Kürtlüğünü inkar eder duruma getirildi.

27 Mayıs

İttihat Terakkinin tek partili CHP döneminde Şark Islahat Planı, Takriri Sükun Kanunu ve Mecburi İskan Kanunu gibi önlemler alınarak 1924’ten itibaren Kürdistan’da ordu-şiddet korkusuna dayanan yoğun bir devlet terörü estirildi. Kürdistan’da 1950'ye kadar devam eden bir mezar sessizliği hakim oldu. Fırat'ın doğusu-Kürdistan yasak bölge ilan edildi.

1946 yılında kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti ardından 1961 yılında KDP’nin Baas rejimine karşı başlattığı silahlı eylem kararı gibi birçok gelişme Kuzey Kürdistan’da Kürt iradesinin yeniden canlanmasına neden oldu. Fakat Kürtlerin bu uyanışı, Demokrat Partinin iktidarda olduğu 27 Mayıs 1960 tarihinde, Türk ordusunun darbe yapmasına neden oldu. Türk ordusu, Milli Birlik Komitesi (MBK) adıyla kukla bir hükümet kurarak yönetime el koydular.  Türk ordusunun yaptığı bütün darbelerin söylenmeyen gerekçesinin Kürtler olduğu artık bilinen bir gerçek haline gelmişti.

DP iktidarı döneminde Kürdistan’da uygulanan "Türkleştirme" programı 27 Mayıs cuntası ve Milli Birlik Komitesi tarafından da hızından hiçbir şey kaybettirilmeden devam ettirildi. Kürtçe isimler ve köy isimlerinin değiştirilmesi kanunla karar altına alındı. 1920'lerin sonunda yapılan "Vatandaş Türkçe konuş" kampanyası yeniden güncellendi. Kürtçe konuşana para cezası verilmesi kararlaştırıldı. Kürdistan'a yayın yapan radyo istasyonlarının açılması, yatılı bölge okullarının kurulması 27 Mayıs iktidarının gündeme getirdiği başlıca uygulamalar oldu.

Bu politikaların temel amacı  tek dilli, tek kültürlü, tek kimlikli ve tek inançlı bir ‘milli Türk devleti’, yani Türklerden oluşan bir ‘ulus-devlet’ kurmaktır.

Darbeci Milli Birlik Komitesi’nin kukla cumhurbaşkanı Cemal Gürsel başta olmak üzere MBK üyeleri Kürdistan’a giderek, asker zoruyla meydanlara toplanan halka hitap ederken, “sizler öz ve öz Türksünüz, Kürtlüğü kabul etmeyin, reddedin! Size Kürt diyenlerin yüzüne tükürün” tarzında açıklamalarda bulunuyorlardı.

MBK iktidarı öncelikli olarak Devlet Planlama Teşkilatı içinde, uzmanlardan oluşan  “Doğu Grubu”nu kurdu. Bu grup, Kürtlerin nasıl asimile edileceğine ilişkin yol ve yöntemleri araştıracak, bu konulara ilişkin MBK’ya rapor gönderiyordu.

Doğu grubunun ilk raporu yer isimlerinin Türkçeleştirilmesine yönelik oldu. 1961 yılında çıkarılan 1587 sayılı yasayla, Kürtçe, Rumca ve Ermenice olan köy, bölge ve insan isimlerinin değiştirilerek yerine Türkçe isimler verilmesini kararlaştırıldı. Kürdistan’da bulunan nüfus müdürlüklerine özel komisyonlar gönderilerek, insanların, yerleşim yerlerinin isimlerinin, "Türk milli kültürüne, ahlak kurallarına, örf ve adetlerine” göre değiştirilmesi sağlanıyordu. Yasada ve buna bağlı çıkarılan yönetmelikte isimlerin nasıl değiştirileceği, Türkçe adların nasıl konulacağı da karar altına alınmıştı. Yeni isimlerin konulması da halka bırakılmayacak, isimleri "devlet" koyacaktı.

Doğu grubunun hazırladığı raporlar, MBK kabinesi tarafından oy birliği ile kabul edilerek uygulanması için kararname haline getirilmişti.

1961 yılı sonuna doğru Doğu grubunun hazırladığı raporlardan en önemli olanı İsmet İnönü''nün başkanlığındaki AP-CHP koalisyonuna gönderilmişti.

Bu raporda şunlar yer alıyordu:

-           Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü Türk lehine çevirmek için, Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla, memleket dışından gelen Türkleri bu bölgeye yerleştirmek, bölgedeki kendilerini Kürt sananları bölge dışına hicrete teşvik ve bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocuğu bulunan yerlerine iskân etmek...

-          Türkiye’de kendilerini Kürt sananlar ile İran, Suriye ve Irak’taki Kürtlerin irtibatını kesme bakımından bölgeyi, kendilerini Kürt sananların çoğunluğunu dağıtmak üzere, sistemli bir şekilde bölecek iskân sahalarına ayırmak...

-          Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatmak...

-          Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak, kendini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması...

-          Planlanan bölge okulları, köy okulları ve meslek okullarının faaliyete geçirilmesi... Kız ve erkek misyoner yetiştirilmesi ve bunun için hususi müessese kurulması... Bölge halkından kabiliyetli ve küçükten asimile edilen gençlere yüksek tahsil imkanları sağlanması...

-          İslam Ansiklopedisi'ndeki Kürt maddesi tashih edilerek Kürtlerin dağlı Türkler olduğu yazılması…

-          Kürtlere ırk bakımından Türk siyasal düzeninin en elverişli, en emin, en çok imkan sağlayan bir düzen olduğunu telkin eden (radyo vb., araçlarla) yayınlar yapılması…

-          Doğuya atanan memurların 6 seneden fazla aynı görevde kalmaları önlenmesi…

-          Bölgede feodal değer yargıların devam ettirilmesi. Aşiretçiliğin ve dinin güçlendirilmesi…

-          Bölgeye ekonomik yatırımlar yapılmayarak, bölgenin ekonomik kalkınmasının önüne geçmek…bu şekilde iş bulmak için kendiliğinden batıya göçün hızlandırılması…

27 Mayıs’ın MBK’sı, Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi çerçevesinde başlattığı faaliyetlerini de yoğunlaştırarak Kürtlerin asimilasyonu devletin öncelikli çalışması haline getirildi. MBK’nın başına getirilen Cemal Gürsel’in Kürdistan’da uçaklarla dağıttırdığı ve gazetelerde yayınlattığı tehdit dolu bildirisinde şunları söylüyordu: “Türk-Kürt ikiliği yoktur, Kürt diye bir varlık tanımayız. Kürt lafını vaktiyle icad eden Ermenilerdir. Kürt lakabını taşıyan Türklerin geçmişi. Kürt lakabını taşıyan Türkler, Ermeniler'i nasıl mağlup Ettiler. Doğulu gençler okuyup Atatürk ilkelerini kavrayınca doğu illeri cennete dönecektir…Sen Kürt değil Türksün. Eğer hala Kürt’üm demekte ısrar edersen kan gölü içinde boğarız.”  Bu ölüm kokan sözler, on binlerce Kürt'ün öldürüldüğü katliamlar, Türk devletinin hala medet umduğu çözüm yollarıydı.

Türk devleti, Kürtleri asimile etmek için devletin bütün imkanlarını seferber ediyordu.  Bu politikalardan biri de 1960’lı yılların sonlarında Amed, Van, Erzurum, Kars, Malatya ve Antep’te TRT'nin güçlü vericilere sahip radyo istasyonlarının kurulması oldu. Artık devlet  Kürdistan’a duyurduğu sesiyle “Türkçe konuş, Türkçe dinle!” diyordu. Ve başka da bir seçenek bırakılmıyordu.

Irkçı Türk devletinin 359 No’lu TRT yasasına göre de, TRT'nin yayın ilkelerinden biri “Türk milliyetçiliğinin hizmetinde olmak” bulunuyordu.

Kürdistan’da devlete ait radyo istasyonlarının kurulmasının bir başka nedeni de Kürtlük bilincini canlı tuttuğu iddiasıyla Erivan’dan Kürtçe yayın yapan ‘Erivan Radyosu’nun yayınlarını engellemek amacı taşıyordu. Bu yayınları teknik olarak engellemenin yanında, dinleyenlere karşı her türlü baskı, işkence de uygulanıyordu.  

 MBK’nin asimilasyon politikaları bunlarla sınırlı değildi. İttihat Terakkinin 1924 yıllarında Kürdistan için çıkardığı Şark Islahat Planında yer alan yatılı okullar yani Türkleştirme kampları MBK’nin gündemindeydi.  Çıkartılan bir kararname ile Kürdistan’da yatılı bölge okulların açılmasına karar verildi. 222 sayılı ilköğretim ve eğitim kanunun 6 ve 9 maddelerinde değişikliğe gidilerek asimilasyon politikasına göre güncellendi. Bu maddelerde şöyle deniliyordu: “Doğu ve Güneydoğu illerimizin mahrumiyet bölgelerinde kurulmakta olan Yatılı Bölge İlkokulları, okulsuz köy çocuklarını okula kavuşturmak, Türk dilini ve kültürünü yayma faaliyetine yardımcı olmak amacı ile geçirilen ilköğretim kurumlarıdır.”

1970’li yıllara gelindiğinde yatılı bölge okullarının sayısı70’e ulaşmıştı. Bunların 60 tanesi Kürdistan’da bulunurken geriye kalan 10 tanesi de Karadeniz’de Laz halkını Türkleştirmek için açılmıştı.

27 Mayıs Darbecilerinin Nazi Toplama Kampı

MBK, Doğu ve Güney Kürdistan’da yükselen Kürt Ulusal Hareketlerinin Kuzey Kürdistan’ı da etkisi altına almasından korkuluyordu. Güney Kürdistan’da Molla Mustafa Barzani önderliğinde yürütülen mücadeleye Kuzey Kürdistan’ın sınır kesimlerinden destek verilmekteydi. Bu durum karşısında darbeci generaller, “Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanıdır. Başka gayeler taşıyan birkaç kişiye zorla da olsa benimsetilecektir” açıklamalarıyla Kürt halkını tehdit etmekteydiler.

Askeri darbeden dört gün sonra Kürdistan genelinde tutuklanan yaklaşık 485 kişi Sivas Kabakyazı’da bulunan 5. Er Eğitim Tugayı’nda askerî garnizon içinde oluşturulan kampa dokuz ay kapatıldılar.  Darbecilerin kukla Cumhurbaşkanı olarak yaptıkları Celal Bayar "Kürtlerden bin tanesini Taksim Meydanı’nda sallandıralım ki diğerlerine ibret-i âlem olsun" perspektifini alan kukla hükümetinin İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu Babam Şarkın cellâdıydı, ben de sizin cellâdınız olacağım" diyerek Nazi kampı ve sürgün fikrini MBK gündemine getirerek uygulanmasını sağlamıştır.

1963’te Kuzey Kürdistan’dan MİT tarafından tehlikeli görülerek isimleri  belirlenen 55 kişi, MBK emriyle Türkiye’nin batı illerine sürgün edilmesi kararlaştırıldı.  Bu konuda MBK tarafından yayınlanan bildiri de şunlar deniliyordu: “Şarkta, ağa, bey, şeyh denilen 35-40 kadar köye sahip kişiler, derebeylikler hâlâ mevcuttur. Bölgelerinde Türk harfleri ile tedrisata muhaliftirler. Köylüyü her surette baskı altında tutarlar. Köylülerimiz Türklüklerini müdriktirler. Kürtlük propagandası sırf derebeyliklerinin devam edebilmesi için şeyh ve beyler tarafından halka yayılmaktadır.”  Bu bildirinin yayınlandığı 7 Ekimz1960 tarihinde, yürürlükteki 2510 Sayılı İskân Kanunu’na ek olarak çıkarılan "Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yıkmak" gayesi ile çıkarılan 105 Sayılı Kanun’la 55 kişi Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli’de zorunlu ikamete tabi tutuldular.

27 Mayıs darbecilerin Sivas kampı olarak oluşturdukları Nazi toplama kampına alınanlardan bazıları devlet tarafından teslim alınarak devşirilmiştir. Bu kişiler üzerinden devlet inkar ve asimilasyonu geliştirilmiştir. Teslim alınan-devşirilenlerin çocukları ve torunları da daha sonra devletin-kurulan hükümetlerin destekçileri haline getirildikleri gibi devlet ve hükümet içerisinde önemli mevkilere getirilmişlerdir. Bunlar üzerinden inkar ve asimilasyon politikası sürekli hale getirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

AKP Adana Milletvekili olan Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Zeynel Turan, Cem Vakfı Başkanı İzzetin Doğan’ın babası Hasan Hüseyin Doğan, Sedat Bucak’ın babası Hakkı Bucak, HAKPAR eski Genel Başkanı Sertaç Bucak’ın babası ve Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kurucu başkanı Faik Bucak ve diğer Bucak’lar, Bayburt’tan Demokrat Parti Yöneticisi olan Baki Tuğ’un babası Necati Tuğ, Mardin’den Zeynel Abidin Erdem’in amcası Bahattin Erdem ve avukat M.Necati Kerimoğlu, Ağrı Tutak’tan Kazım Yıldırım, Malatya’dan Sait Çekmegil, Van CHP Milletvekili Tevfik Doğuışıker, Amed’den  Ensarioğullar’ı, Mehmet Kayalar, Elazığ’dan Septioğulları, Bozo Kemal lakaplı Kemal Yıldırım, Cemil Küfrevi, Batman’dan Sait Ramanlı, Kubbettin Septioğlu, Zeynel Abidin İnan, Mustafa Işık, Rıfat Ökten, Turhan Bilgin ve daha birçok tanınmış kişiler bulunmaktaydı.

Sakıncalı kişiler olarak tespit edilen 485 kişi ile olası bir Kürt muhalefeti sindirilmeye çalışılıyordu.  Sivas-Nazi kampına getirilenlerin hepsinin menkul ve gayrimenkul mallarına el konulmuştu

12 Eylül Darbesi ile “Uygarlaştırılan Toplum”

27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 Askeri darbelerinin devamı olan12 Eylül Askeri darbesinde de devletin Kürtlere yönelik inkâra dayalı geleneksel politikası devam etti. Devletin geleneksel inkar ve katliamlara dayalı Kürt politikası,12 Eylül darbesiyle daha kaba ve yontulmamış enstrümanlarla sürdürüldü. Kürtlere dair kardan 'kırt-kürt' teorileri üretilerek Kürtlerin "Dağ Türkleri" olduğu ispat edilmeye çalışıldı.

Kürtçe, cahillerin ve köylülerin dili olarak tanıtıldı. Halkı Kürtçe'den soğuttular. İnsanların Kürtçe'ye psikolojik bakış açısını etkilediler. Kürt halkı, Kürt kültürü her türlü yöntemlerle asimile edilmeye çalışıldı. Anayasa'da geçen Türkiye'ye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür tekçi ve ırkçı söyleminin yanında 'Vatandaş Türkçe konuş' gibi kampanyalar varolan inkârı ve asimilasyonları derinleştirdi.

Kürtlere yönelik kitlesel tutuklamalar ve yargılanmalar yapıldı. Kürt yurtseverleri açıkça katledildi. Darbe yönetiminin Kürt halkına yönelik kirli politikaları bunlarla da sınırlı kalmadı. Amed başta olmak üzere Erzurum, Elazığ gibi bir çok ilde işlev görmeye başlayan askeri cezaevleri açıldı. Amed zindanlarında yaşanan ağır işkenceler 12 Eylül faşizminin Kürt halkını yok etme hedefini apaçık sergilemekteydi.

“İşkencenin adı ve merkezi olarak anılan "Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi" bu cezaevlerinin başında geliyor. Bu cezaevi; cezaevinden çok, muameleleri ile Hitlerin Nazi kamplarını andırıyordu veya aratıyordu… 24.5.1993 tarihli Fransız Le Monde gazetesi, bu gerçeği satırlarına şu şekilde taşımıştır: 5 Nolu Diyarbakır Askeri Cezaevi: "Türk zindanları ve sorgu salonlarında tutuklulara yönelik, dünyada tüm zamanların rekorunu kıracak kadar, sayısız saldırılarla ad yapmıştır, Diyarbakır Cezaevi."

Bu darbeyle Kürtlerin hedef tahtasına oturtulduğunu, bu cezaevinin duvarında asılı olan bir tabela üzerinde; "Uygarlaşmamış uluslar, uygar uluslar tarafından ayaklar altına alınmaya mahkumdurlar" sözünden dahi anlayabiliyoruz. Buna göre -sözüm ona- uygarlaşmamış Kürt toplumunu, ayaklar altına alma ve ıslah etme yolu da 5 No'lu Askeri Cezaevleri'nden geçiyordu… Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen bu zindanı görenler, yaşadıklarını bugün dahi unutamamışlardır.

 Aradan 25 yıl geçtiği halde insanın ruhunu karabasan altında tutan Amed askeri cezaevine değindikten sonra 12 Eylül döneminde kabul edilen sıkıyönetimin de en son Kürdistan illerinde kaldırıldığını bilmekte fayda var. Sıkıyönetim 19 Mart 1986’da Bingöl, Elazığ, Tunceli ve Şanlıurfa’da, 19 Mart 1987’de Van’da, Mardin, Siirt ve Diyarbakır’da ise ancak 19 Temmuz 1987 yılında kaldırıldı.

Yasin Kılıçkaya

Navenda Lêkolînên Stratejîk a Kurdistanê

www.navendalekolin.com www.lekolin.org -www.lekolin.net - www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.