Karayılan: Oyun Oynanmamalı!
Röportajlar / 22 Şubat 2010 Pazartesi Saat 14:21
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan Kürt meselesinin Türkiye’nin en ciddi sorunu olduğunu belirterek, ‘’Devlet yetkililerini uyarıyorum.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan Kürt meselesinin Türkiye’nin en ciddi sorunu olduğunu belirterek, ‘’Devlet yetkililerini uyarıyorum. Oyunlar oynanmamalıdır. Girişimler ne ise dosdoğru olmalıdır'' dedi.

 

Kürtleri oyalama, kandırma ve ardından ezme taktiklerine başvurmanın yapılacak en vahim hatalardan biri olacağını söyleyen Karayılan, ''Belli ki bu konuda bir takım girişimler vardır. Devlet ciddi ise buyursun adım atsın. Halkımız pratik adımları görmeden hiçbir biçimde AKP hükümetine ve devletin politikalarına inanmayacaktır. AKP’nin üslup ve dili düşmanlık dili olduğu müddetçe sorunun çözümünde bir milim bile ilerleme kaydedilemez. Barış olacaksa düşmanlığa son vermek gerekiyor. Kürt halkının bugün özgürlük mücadelesinde varmış olduğu düzeyi tasfiye etmeye kalkışmak ya da oyalamak mümkün değildir’’ dedi.

 

Karayılan, bu yıl gerçekleşen 15 Şubat eylemlerinin hem nitelik hem de nicelik olarak daha kapsamlı olduğunu vurgulayarak, Kürt halkı üzerinde yoğunlaşan baskılara rağmen özgürlük mücadelesinde kararlı bir duruş sergilediğini söyledi.

 

Son siyasal süreci de değerlendiren Karayılan, Türkiye’de yaşanan krizi ise 'iktidar savaşı' olarak niteledi. Karayılan ANF’nin sorularını yanıtladı

 

DEVLETİN HEDEFLEDİĞİ 'İŞBİRLİKÇİ KÜRT' HAYALİ SUYA DÜŞTÜ

* Kürt Halkı dört parça Kürdistan’da günlerce 15 Şubat komplosunu protesto etmek amacıyla demokratik eylemlilik süreci içerisinde oldu. Bu yıl ki 15 Şubat eylemlerinin sonuçlarına ilişkin değerlendirmeniz nedir?

 

- Kürdistan halkı uluslararası komplonun 11. yıldönümünü geçen yıllara göre daha güçlü bir katılımla protesto etmiştir. Bu yılki 15 Şubat komplosunun protesto eylemleri hem nicelik hem de nitelik olarak daha kapsamlı ve daha güçlü bir biçimde pratikleşmiştir.

 

Türk devleti geçen yılın Nisan ayından itibaren siyasal ve toplumsal alana dönük yoğun bir operasyon geliştirmiştir. Bu operasyonlarla 1500 civarında kadronun tutuklanarak, Kürt halkının toplumsal alanda öncüsüz bırakılması çabalarına rağmen halkımızın bu denli bir örgütlülük ve kapsamlılıkta 15 Şubat protesto eylemlerini gerçekleştirmiş olması çok önemlidir. Çünkü, Türk devletinin Kürdistan’da yürütmekte olduğu siyasal soykırımın en önemli amacı Kürt toplumunda sindirmeyi ve bastırmayı geliştirerek, toplumu reflekssiz bırakmaktır. Toplumun demokratik eylem gücünü kırmak, önderliksiz, öncüsüz bırakmak ve böylece istediği işbirlikçi Kürt çizgisini daha etkili hale getirmektir. Ancak yurtsever halkımızın ve demokratik siyasetin kadro yapısındaki sorumluluk ve dirayet hiçbir boşluk bırakmadan görev üslenme anlayışı önemli sonuçlar yaratmıştır. Hiç kimsenin gözaltına alınıp, tutuklanmaktan korkmadan, ürkmeden çalışmalara katılım göstermesi ve sehıldanların her yerde geliştirilmesi çok değerli ruhsal bir duruş olmaktadır. Çünkü devlet bu baskılarla halkımızın örgütlü, dinamik gücünü sindirmeyi ve geriye çekmeyi hedefliyordu. Ama tutukladığı her kişinin yerinin daha fazla kişiyle doldurulması, böyle bir duruşun sergilenmiş olması çok önemli bir sonuçtur. Bu sonuç da gösterdi ki 1500 kişiyi değil de 15 bin kişiyi dahi tutuklasalar bu halk kendini yenileyecek ve yeni öncüleri ortaya çıkaracaktır. Örgütlülük ve eylemlilik düzeyini her geçen gün daha da yükseltecektir. 15 Şubat protesto eylemleri bunu çok açık bir biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle bu yıl ki protesto eylemlerinin verdiği ciddi mesajlar vardır.

 

Bu yıl gerçekleşen 15 şubat uluslar arası komployu protesto eylemlerinin bu kapsam ve nitelikte gelişmiş olması toplumsal ve örgütsel olarak ileri düzeyde bir duruşun ifadesi anlamına gelmektedir. Bu duruşu gösterdiklerinden dolayı, bu eylemlere katılan bütün halkımızı, Kürdistan gençliğini, Kürdistan kadınını, küçük generalleri yürekten selamlıyorum, kendilerini takdir ediyorum. Bu eylemsellik sürecinde rol oynayan bütün demokratik siyasal alanın kadrolarını selamlıyorum. Halkımız bir kez daha herkese gösterdi ki üzerindeki saldırı ve baskı dozajı ne olursa olsun her koşul altında en ileri düzeyde önderliğine ve özgürlüğüne sahip çıkacak ve onurlu bir halk duruşunu sergileyecektir. Halkımızın bu fedakar ve anlamlı duruşu karşısında biz de daha fazla görevlerimize sahip çıkarak karşılık vereceğiz. Sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmek için daha fazla çaba yaratıcılık ve fedakarlık göstererek bu değerli ve güzel halka layık olmayı bileceğiz. Bizim de görevimiz bu biçimde netleşmiş olmaktadır.

 

'KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ EN GÜÇLÜ DÖNEMİNİ YAŞIYOR'

* Bu eylemler aynı zamanda uluslar arası komplonun sonuç almadığını mı gösteriyor?

 

- Hem Kürdistan’ın tüm parçalarında hem de yurt dışında Halkımızın bu denli geliştirdiği kapsamlı protesto eylemleri uluslar arası komplonun yürütülen mücadeleyle sonuçsuz bırakıldığını açıkça ortaya koymuştur. Uluslararası komplonun amacı, Önder Apo öncülüğünde gelişen Kürt özgürlük çizgisini tümüyle güçten düşürmek ve tasfiye etmekti. Ancak İmralı’da gerçekleşen yoğunlaşma, derinleşme, dirayetli ve kararlı duruşla, bütün psikolojik baskı ve işkence uygulamalarına rağmen çok anlamlı, sabırlı, direnişçi bir tutum sergilenmiştir. Halkımız Önderlik çizgisinde yüksek bir fedakarlıkla, sürekli eylemde olmuş ve Önderliğine her biçimde sahip çıkmıştır. Özgürlük gerillası da bu dönemde farklı bir performansla meşru savunma stratejisi temelinde rol oynamış ve tüm bunlar uluslar arası komployu sonuçsuz bırakmıştır.

 

Bugün Kürt özgürlük çizgisi en güçlü dönemini yaşamaktadır. Örgütlenme düzeyi, kitleselleşme boyutu, mevzilenmedeki yayılımıyla kazanmış olduğu derinlik, zenginlik, örgütsel büyüme ve olgunlaşmaya bakıldığında uluslar arası komplonun sonuç almadığı görülecektir. Uluslar arası komplo çizgisi Kürt sorununda herhangi bir tasfiyeyi ya da çözümü geliştirmedi. Tersine çatışmayı ve çıkmazı derinleştirdi. Çözümsüzlüğün boyutlarını daha da ilerletti. Bu açıdan uluslar arası komplo çizgisi Kürt sorununda çözümün önünde bir engeldir. Eğer bugün Kürt sorununda demokratik çözüm ve barışçıl bir süreç geliştirilmek isteniliyorsa öncelikle bu komplo çizgisine son verilmelidir. Komplo çizgisi nedir? Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme, onu terörist görüp hedefleme çizgisidir. Öncelikle buna son verilmeli, nihai olarak Önder Apo’nun özgürlüğü sağlayacak bir süreçle sorunu köklü çözmektir. Eğer sorunun köklü çözümü isteniliyorsa komplonun yaratmış olduğu tahribatları gidermekle işe başlamak gerekiyor.

 

Komplo Kürt sorununun çözümünde bir sapmadır. Şiddete sarılmadır, Kürt özgürlük hareketini yok ederek, teslim alma suretiyle bir çözme anlayışıdır. Geçen 11 yıllık süreç bunun başarılı olmadığını, bu yolun bir çözüm yolu olmadığını açıkça ortaya koymuştur. Bu açıdan uluslar arası komployu geliştiren güçler bu aşamada durup tekrardan kendi politikalarını gözden geçirmek zorundadırlar. Yine bu komploya şu veya bu biçimde dahil olmuş güçler, Kürt güçleri de dahil, herkes bugün gelinen aşamada yeniden durum değerlendirmesi yapmak zorundadır. Gelinen aşamada uluslar arası komplo çizgisinin sürdürülmesi sadece PKK’ye karşı değil, tüm Kürt halkına karşı inkar ve imha siyasetinin devamını istemek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla hiçbir Kürt gücü, barıştan ve demokrasiden yana olan hiçbir güç bu çizgiyi desteklememelidir. Aksine bu çizgiye karşı tavır geliştirerek, mücadele yürüterek, inkar ve imha çizgisinin değil, barış ve demokratik çözüm çizgisinin gelişmesi için çaba göstermelidirler. Uluslar arası komplo Kürdistan’da ciddi tahribatlar yaratmıştır. Halkımızın gösterileri, protesto eylemleri ve mücadele azmi özellikle bu tahribatın boyutlarını açığa çıkarması bakımından çok önemlidir. Bu nedenle bu komployu önderliğimize ve hareketimize karşı geliştiren, değişik düzeylerde bu komplo sürecine dahil olmuş olan başta ABD olmak üzere tüm güçleri ve tüm kesimleri bu komplonun yarattığı tahribatları görmeye ve bu komplo çizgisinden vazgeçmeye çağırıyorum.

 

Komplonun 12. yılında Kürt sorununda barışçıl demokratik bir sürecin geliştirilmesi kesin gereklidir. Halkımızın eylemleri ve hareketimizin uluslar arası komploya karşı geliştirdiği mücadele düzeyi uluslar arası komplonun 12.yılının güçlü bir mücadele yılı olacağı, Kürt sorununda demokratik çözüm sürecinin çok daha kapsamlı bir biçimde dayatılacağı bir yıl olacağını göstermiştir. Bu anlamda halkımızın êdi besê hamlesinin üçüncü aşaması olarak 'Özgür Önderlik, Özgür Kimlik, Demokratik Özerklik' sloganıyla siyasal ve kültürel soykırıma karşı birleşelim, örgütlenelim, direnelim, kazanalım şiarı temelinde yeni bir mücadele esprisinin gündemleştirmesi gerekir. Bu temelde komplonun 12. yılında komplo çizgisine son verme ve demokratik çözüm çizgisini egemen kıldırma sürecinin pratikleşmesi için çok yönlü bir mücadele sürecinin gelişeceği açık ortadadır.

 

'DEVLET CİDDİ İSE ADIM ATSIN'

* Son MGK toplantısında demokratik açılımın devamı yönünde karar aldığı yansıdı. Hareketinize karşı yeni bir konsept mi geliştirilmeye çalışılıyor?

 

- Evet gerçekleşen son milli güvenlik kurulu toplantısında belli ki temel gündem mücadelemize karşı nasıl bir strateji ve taktiğin geliştirileceği konusu olmuştur. Yapılan açıklamada basına yansıdığı kadarıyla çok boyutlu bir yaklaşım gerektiğinden, mücadelemizi yine terörle adlandırarak, teröre karşı mücadelede kapsayıcı önlemlerden ve uygulamalardan bahsetmelerinden anlaşılıyor ki konu detaylı bir biçimde gündemleştirilerek tartışılmıştır.

 

Burada şunu açıkça söylemek istiyorum. Şimdiye kadar AKP hükümetinin demokratik açılım adı altında yürüttüğü siyaset temelinde Kürt sorununun çözümünün gelişmesi mümkün değil. Yani sorunu sıradan, basit bir takım taktiksel tutumlarla ele alma yöntemi sorunu asla çözemez. AKP de sürekli bu hususun milli bir husus olduğu dolayısıyla devlet politikası olduğu şeklinde açıklamalar yapmıştır. Şimdi anlaşılıyor ki gerçekten Milli Güvenlik Kurulu da aynı kapsamda bir tartışma geliştirmektedir. MGK madem ki konuyu gündemine alıyor, o halde ciddi yaklaşmak zorundadır. Tekrardan, Şeyh Sait döneminde ve Dersim direnişinde olduğu gibi Kürtleri oyalama, kandırma ve ardından ezme taktiklerine başvurmak, yapılacak en vahim hatalardan birisi olacaktır. Belli ki bu konuda bir takım girişimler vardır.

 

Ben burada şunu söylemek istiyorum. Devlet ciddi ise buyursun adım atsın. Bizim 2 Şubat'ta yayınladığımız deklarasyonun içeriği önemlidir. Devlet bunu önemle ele almak zorundadır. 2 Şubat tarihinde yayınladığımız deklarasyon ile Önder Apo’nun hazırlayıp devlete verdiği yol haritası çözümün eksenini ortaya koymaktadır. Eğer AKP ve devlet ciddiyse öncelikle çözüme dönük pratik adım atmalıdır. Ciddi bir güven sorunu olduğu biliniyor. Halkımız pratik adımları görmeden hiçbir biçimde AKP hükümetine ve devletin politikalarına inanmayacaktır. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler hep kandırılmak, angaryaya alınmak istenilmiş ve en büyük trajedilere yol açan uygulamalara maruz bırakılmıştır. Biz şimdi 21. yy da yaşıyoruz, kimse kimseyi kandıramaz. Tekrardan süreci esneterek, yumuşatarak, seçim hesaplarını yapmak, bu temelde soruna yaklaşmak soruna katledici yaklaşmakla eş değerdir. En kötü hesapçı yaklaşım bu olacaktır. Soruna böyle yaklaşılmamalıdır.

 

Bu sorun cumhuriyetin en temel sorunudur. Oy hesaplarıyla ele alınamaz. Bu sorun Türkiye’nin en ciddi sorunudur. Köklü bir politik değişim ve buna dayandırılmış yeni bir açılım olmadan sorun çözülemez. Bu açıdan MGK’nin “mücadelede çok yönlü, kapsayıcı önlemler uygulanacak” demesi sorunu çözmez. Bir taraftan “terör” diyeceksin, operasyon yapacaksın öbür taraftan sorunun çözümünden bahsedeceksin. Bu böyle olmaz. Bir kere Kürt sorunu bir “terör” sorunu değildir. Hareketimiz bir “terör” hareketi değildir. Milyonlaşan bir toplumsal harekettir. Önder Apo Kürt halkının bir önderidir. “Terör” başı değildir. Öncelikle zihniyette bir değişime ihtiyaç vardır. Özellikle de Türk basınının buna ihtiyacı vardır.

 

‘BARIŞ OLACAKSA DÜŞMANLIĞA SON VERİLMELİ’

Önderliğimize ve hareketimize karşı yürüttüğü düşmanlık politikasına son vermelidir. AKP’nin üslup ve dili düşmanlık dili olduğu müddetçe sorunun çözümünde bir milim bile ilerleme kaydedilemez. Barış olacaksa düşmanlığa son vermek gerekiyor. Üslupta, dilde buna son vermek gerekiyor.

 

Bunu topluma da anlatmak lazım. En başta da Türk toplumuna, Türkiye halkına da anlatmak gerekiyor. Gizli kapaklı bir takım politik taktiklerle bir yere varılamaz. Eğer bu aşamada AKP hükümeti ve devlet bu soruna gerçekten bir çözüm geliştirmek istiyorsa bütün bu konularda samimi olmalı, Türkiye toplumuna da izahatlar yapmalıdır. Bunu yapmadan, işte biz terörü ezeceğiz, yok edeceğiz, terör tehlikesi olduğu müddetçe mücadelemiz devam edecektir, deyip de Kürt halkının bugün özgürlük mücadelesinde varmış olduğu düzeyi tasfiye etmeye kalkışmak ya da oyalamak mümkün değildir. Onun için ben buradan devlet yetkililerini bu konuya ilişkin uyarıyorum. Oyunlar oynanmamalıdır. Girişimler ne ise dosdoğru olmalıdır. Bunun dışındaki yöntemler, şiddetten vazgeçmeyen, Kürt halkını sindirmeyi esas alan, tasfiyeyi ön gören uygulama ve politikalarla sürece yönelmek beraberinde büyük bir çatışmayı getirecektir.

 

Biz Kürt halkı ve özgürlük hareketi olarak sorunu demokratik yöntemlere çözmek istiyoruz. Ama hiçbir oyuna gelmemecesine de ısrarlı ve kararlı davranıyoruz. Eğer ki dün Gabar’da, Dersim’de görüldüğü gibi askeri operasyonlarla süreç geliştirilmek istenirse, yine siyasal soykırım devam ettirilerek demokratik açılım yapıyoruz, diyerek oyunlar oynanmak istenirse bu beraberinde vahim sonuçlar doğuracaktır. Kimsenin önüne geçemeyeceği ağır bir sürecin gelişmesini beraberinde getirecektir. Bu açıdan oyun oynanmamalı, dosdoğru yaklaşılmalıdır.

 

'SALDIRILARA KARŞI SAVUNMA SAVAŞINA HAZIRIRIZ'

Biz bu konuda demokratik çözüme varız ama aynı zamanda gelişebilecek saldırılara karşı kapsamlı bir savunma savaşına da bütün yönleriyle hazırız ve bundan hiçbir biçimde çekinmeyeceğiz. Kendimizi savunmak en kutsal hakkımızdır. Halkımızın kazanımlarını savunmak halkımızın en meşru hakkıdır. Hiç kimse artık Kürt halkını gelinen bu noktada ne askeri ne de siyasi olarak geriletemez. Bunu herkes bilmelidir. Bu noktada bütün sorumluluk Türkiye devlet yetkililerine aittir. 2010 yılı kapsamlı bir savaşla mı geçecek yoksa demokratik çözüm ve barış süreci mi olacak, bu tamamen türk devletinin geliştireceği politikalarla belirlenecek bir husustur. Biz her iki ihtimale de açık ve hazır olmak durumundayız. Çok harbi konuşuyoruz, boş laf konuşmuyoruz, ciddi sorunları konuşuyoruz. Kimseyi tehdit etmiyoruz. Gerçekleri şimdiden ifade ediyoruz. Hareketimizin ulaştığı güç düzeyini dikkate almayan hiçbir politikanın başarılı olma şansı yoktur. Dıştalamaya kalkma ya da ezme politikaları Türkiye’yi yeni ve kapsamlı bir savaşın içine çekme politikası olacaktır.

 

'HALKIMIZIN EYLEMLERİ DEVLETİ ZORLUYOR'

* Kürtlere yönelik gözaltı ve tutuklama operasyonları hemen her gün sürüyor. Sadece gösterilere katıldıkları ve taş attıkları iddiasıyla yüzlerce Kürt çocuğu cezaevinde. Bu çocukların bırakılmasına dönük talepler sürüyorken 15 Şubat protesto eylemlerine katılan onlarca çocuk daha gözaltına alınıp, tutuklandı. Devlet Kürt çocuklarına yönelik sürdürdüğü bu tutuklamalarla ne gibi bir mesaj veriyor?

 

- Devlet halkımızın geliştirdiği kitlesel eylemler karşısında ciddi bir biçimde zorlanmaktadır. Kürt halkının çoluk-çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek bütün kesimlerinden oluşan toplumsal bir tepki olarak gelişen bu kitlesel eylemleri karşısında devlet ciddi bir tıkanmayı yaşamaktadır. Aslında halkımızın göstermiş olduğu bu eylemsellik çok önemli bir toplumsal mücadele yöntemidir. Dünyanın az yerinde bu kadar uzun zamana yaydırılmış, ısrarlı ve kararlı bir kitlesel mücadele örneği vardır. Filistin’de bir süre geliştirilen bu mücadele sürecine “sewretül hacer” (taş devrimi) ve intifada denildi. Bugün Kürdistan’da da serhıldan olarak adlandırılmaktadır. Bu serhıldanın en aktif gücü Kürt gençliği ve Kürt çocuklarıdır. Küçük generallerdir. Türk devleti sözüm ona sindirmek, korkutup-ürkütmek, çocukların, gençlerin bu eylemlere katılımını önlemek için o tür fahiş ve dünyanın hiçbir yerinde örneği bulunmayan ağır cezalarla çocuk yaştaki eylemcileri cezalandırmaktadır. Hemen belirtelim ki bu kanunu çıkaran AKP hükümetidir. 2005 yılında çıkarılan bir yasa çerçevesinde bu çocuklar yargılanmaktadır. Açık ki devletin verdiği mesaj ürkütmeye dönük bir mesajdır. Ama ne Kürt çocukları ne de Kürt halkı her hangi bir ürkme değil, tersine daha yoğun bir biçimde bu eylemlere katılarak cevap vermişlerdir. Bu uygulamalar sonuçsuz bırakılmıştır. Onlar istedikleri kadar cezaları arttırsın, istedikleri kadar panzerleri devreye koysunlar, istediği şiddet ve uygulama yapsınlar, Kürt halkı, Kürt gençliği ve Kürt çocukları kendi kutsal özgürlük amaçlarından vazgeçmeyecek, önderliğine bağlı mücadeleci, direnişçi tutumdan asla geri adım atmayacaktır.

 

'FİLİSTİN'DEKİ ÇOCUKLARA ÜZÜLEN BAŞBAKAN KÜRDİSTAN'DAKİ ÇOCUKLARI GÖRMÜYOR'

Şimdi başbakan Erdoğan zaman zaman Filistin’deki çocukların vurulmasından bahsediyor. Onlara sahip çıkıyor. Fakat Kürdistan’da da bu kadar çocuk şehit edilmiştir, kendi denetimindeki polis tarafından vurulmuştur. Yine kendisinin çıkardığı bu insanlık dışı yasa ile çocuk hakları çiğnenerek çocuklar vicdansız bir biçimde dövülmekte ve cezaya tabi tutulmaktadır. Ama buna rağmen bizi vicdansızlıkla suçlamaya kalkışmaktadır. Burada yavuz hırsız misali bir durum söz konusudur. Kendin, “kadında olsa, çocuk da olsa, güvenlik kuvvetleri gerekenler neyse onu yapacaktır” diyeceksin, çocuklara karşı çifte standart ve vicdansız bir uygulama içinde olacaksın, çocukları terörist olarak tanımlayıp en ağır cezalara tabi tutacaksın. Ardından kalkıp bizi vicdansız olmakla suçlayacaksın. Bu tam bir çarpıtmadır. Bununla siyaset yapmak istiyor. Halkın demokratik tepkilerine terörizm denilerek bu denli sert saldırıların yapılması ve çatışmaların gelişmesi taş atmaya yol açan temel nedendir. Halkımızın yaptığı bir yürüyüşe saldırılmazsa taş da atılmaz. Senin emrinle polis vahşi yöntemlele sokak linçlerini yapıyor, gaz ve cop kullanıyor, kitleye hakaret yapıyor buna karşı meşru olan direnişe de dil uzatılıyor. Halkımızın yürüyüşlerine karışmayın taş da atılmaz. Nitekim bazı yürüyüşlere müdahale yapılmamıştır hiçbir olay da yaşanmamıştır. Yaşanan bütün olaylar başlangıçta polisin müdahalesiyle gelişmektedir. Halkımız elbette ki polis saldırılarına karşı kendisini koruyacak ve tabi ki küçük askerler devreye girecektir. Bunun kadar meşru, toplumsal bir refleks olamaz. Halkımızın polis coplarına karşı gereken tepkiyi göstermesi en meşru hakkıdır. Bunun kadar doğal bir şey yoktur. Ama buna rağmen devlet ve özellikle belirli basın yayın organları bu konuyu çarpıtmak istemektedir.

 

'MÜSLÜM DOĞAN'IN KARARLILIĞI KARŞISINDA SAYGIYLA EĞİLİYORUM'

* 18 yaşında Müslüm Doğan adlı bir lise öğrencisi bedenini ateşe vererek komployu protesto etti. Ardında bir mektup bıraktı. Gerek önderliğiniz gerekse hareketiniz bu tür eylemleri tasvip etmediğini açıklamıştı. Ancak buna rağmen bu tür eylemlerin devam ediyor olmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?

 

- Öncelikle Müslim Doğan’ın bu eylemiyle gerçekleştirdiği ruhsal duruş, kararlılık karşısında saygıyla eğiliyorum. Bu değerli, militan ruhlu Kürt gencinin aile çevresine başsağlığı diliyorum. Kendi aile mensupları içerisinde böylesine duyarlı, böylesine vicdanlı, kendi halkının geleceği için kendisini adayabilecek kadar büyük ruha sahip bir insanın çıkmış olması kendileri için de bir gurur vesilesi olmalıdır.

 

Gerçekten Müslüm Doğan küçük değil, büyük ruhlu, düşünceli bir insan olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle yazdığı mektup çok anlamlıdır. Henüz o gencecik yaşında Adıyaman gibi bir yerde lise okurken bu kadar bilinçlenmiş olmak, bu denli inanılmaz bir derinliği yakalamak çok çok değerli olduğunu göstermektedir. Belli ki zeki, duyarlı, büyük hissiyatla dolu bir Kürt genci olarak olgu ve olaylara bakmıştır. Bu temelde önderliğin önemini kavramış, anlamış, erken yaşta süreci kavrayan bir kişilik olarak sivrilmiştir. Normal değil anormal bir gelişme düzeyini yaşadığı açıkça ortadadır. Bu açıdan çok değerli bir kişilik olduğu netçe anlaşılmaktadır. Sorumlu, duyarlı, kendini halkının davasına feda etme ruhunu sergilemiş bir Kürt gencidir. Bu değerli anısını mücadelemizde yaşatacağımız kesindir. Bu ruh mücadelemizin öncü ruhudur. Bunu her zaman yaşatacağımız sözünü veriyoruz.

 

Fakat hiçbir biçimde bu tür bir kendini yakma eylemini tasvip etmiyor ve doğru bulmuyoruz. Çok acı verici bir şeydir. Müslüm Doğan gibi gencecik yaşta bu kadar bilinçlenmiş olmak, bu kadar derinlik kazanmak ve böyle zengin bir ruha, fedai bir duruşa sahip olmuş olmak çok önemli bir şeydir. Bu genç Kürt halkına büyük hizmetler yapabilirdi. Bu hareket içerisinde bir militan olarak mücadelede önemli bir rol üslenebilirdi. Büyük gelişmelere yol açan bir konuma gelebilirdi. Onun mücadeleye katılma şansı vardı. Bunun imkanları mevcuttur. Buna rağmen bu biçimde kendini yakmak doğru değildir, asla tasvip etmeyiz. Hiçbir insanımız bu yönteme başvurmamalıdır. Bundan acı duyuyoruz. Yapmamalıdır. Hiçbir Kürt genci bu tarz bir eylemi düşünmemelidir.

 

'KENDİNİ YAKMA EYLEMLERİ TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE GERİDE KALDI'

 

Geçmişte tarihin önemli aşamalarında kendini yakma eylemleri çok güçlü mesajlar olmuşlardır. Örneğin bir Sema’nın eylemi, en son bir Viyan’ın eylemi. Bunların kendi başına bir çağrı olma özelliği vardır. Baştan bir eylemsel çıkıştır. Fakat artık bu tür tarihsel süreçler geride kalmıştır. Bugün artık halkımıza, önderliğimize yapılan büyük haksızlıkları sadece protesto etme değil aynı zamanda onlara son verme zemini, imkanı ve mücadele platformu doğmuştur. Bir kişi protesto etmekle kalmamalı. Sadece protesto etme dönemi artık aşılmıştır. Esası bu haksızlıklara son verme mücadelesine yönelmek olmalıdır. Bu mücadeleyi yükselterek düşman güçlerini sadece protesto etmek değil, onların sistemini parçalayarak sonuç almak gerekmektedir. Dönem her kürt gencine ve yurtsevere bunu dayatmaktadır. Bu nedenle protesto amaçlı kendini yakmaktansa mücadeleyi yürütmek ve bu haksızlıklara son vermek üzere kendini mücadeleye katmak gerekmektedir.

 

Şimdi bu gerçeklerle birlikte Malatya ve özellikle de Yazıhan halkımız, Semsur halkımız Müslüm Doğan’ın yöreye vermek istediği mesajı da doğru okumalıdır. Müslüm Doğan gencecik yaşında kendini yakarak hem Semsur’a hem de Malatya’ya mesaj vermek istemiştir. Çünkü bu yörelerimizde ulusal mücadeleye katılım zayıftır. Kendi ulusal, toplumsal gerçeğine sahiplenme duruşu yetersizdir. Asıl olarak Müslüm Doğan’ın bu zeminde, böyle bir çıkışı yapması bu açıdan önem taşımaktadır. Dolayısıyla Kürt gençliğinin ve yurtsever kurum kuruluşlarının köyüne kadar giderek, mezarını ziyaret etmesi, anısına sahip çıkması da büyük bir anlam ifade etmektedir. Umut ederim ki Malatya’daki halkımız Kürdistanlı bu gencin mesajını doğru algılayacaktır. Buradaki aydın gençlik müslüm doğan gibi ileri düzeyde zeki bir gencin ne söylemek istediğini doğru anlayacaktır. Özellikle sömürgeciliğin bu yöreler üzerindeki hesaplarını boşa çıkarma çerçevesinde Yöre halkımızı Müslüm Doğan’ın anısını yaşatmaya, onun verdiği mesajı doğru kavramaya ve anlamaya çağırıyorum. Bizlerde bu tür gencecik yoldaşlarımızın verdiği mesajların anlamını daha derinliğine özümseyerek cevap olmaya çalışacağımızı da özellikle ifade etmek istiyorum.

 

'TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ KAVGASI DEĞİL, İKTİDAR KAVGASI YAŞANIYOR'

*Türkiye’de hükümet, muhalefet, ordu ve bürokraside son 2-3 yıldır yaşanan güç mücadelesi her geçen gün ilginç bir hal almaya başladı. Türkiye’de yaşanan bu güç mücadelesinin bu duruma gelmesinde çözülmek istenmeyen Kürt sorununun etkisi nedir? Bu kavganın kazananı ve kaybedeni kim olacak?

 

-Türkiye’de bir asker ve yargı hegemonyasının olduğu açık bir gerçektir. Özellikle yargı adeta bir kast biçiminde örgütlenerek, hegemonyayı geliştiren temel kurumlardan birisidir. Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi için tabiî ki bu kastlaşmış yapıların, hegemonyacı, bürokratizmin aşılması gerekmektedir. Ancak şimdi gelişen şey Türkiye’nin demokratikleşmesi ekseninde yürütülen bir mücadele değildir. Bir iktidar kavgasıdır. Yani daha çok bir iktidar mücadelesi biçiminde gelişmektedir. Bazı çevrelerin bunu farklı yansıtma veya farklı değerlendirme durumları var ama işin gerçeği demokratikleştirme olayından ziyade, güç paylaşımı ekseninde gelişen bir kavgadır. Özellikle AKP’nin hesabı her zaman bellidir. Her şeyi kendisi için isteyen, kendisine dokunduğu vakit tepki gösterip, demokratik söylemi kullanan bir güçtür. Bu yargı bugüne kadar Kürt halkına karşı da bu kadar vicdansız, akla hayale gelmeyecek kararlar verdi. Peki hangi gün birisi çıkıp da buna karşı durdu. Şimdi savcıların birbirini tasfiye etme hamlelerine kıyamet koparılıyor. Yargının politikleştiği belirtiliyor. Bu yargı zaten politik bir yargıdır.

 

Biz bunu bir güç mücadelesi, iktidar kavgası olarak görüyoruz. Elbette ki Türkiye’nin bu tür sorunlardan kurtulması için köklü bir demokratikleşmeye ihtiyacı vardır. Bunun yolu da Kürt sorununun çözümüdür. Kürt sorunu çözülmeden ne askeri bürokrasi ne de yargı bürokrasisinin demokratikleştirilmesi mümkün değildir. Devletin ve sistemin demokratikleştirilmesi mümkün değildir. Bu açıdan biz sürece komple yaklaşılması gerektiğini belirtiyoruz. Sadece yargının bir reforma ihtiyacı yok. Tüm Türkiye cumhuriyeti sisteminin bir reforma ihtiyacı vardır. Öncelikle Kürt halkına karşı hasmane tutumdan ve zihniyetten vazgeçerek kendine korkular yaratmadan, toplumsal bir uzlaşma perspektifi ile yeniden bir yapılanmaya ve reforma ihtiyaç vardır. Taraflardan her hangi birinin bu anlamda bir girişimi var mı? Hayır. Yaptıkları nedir? Yaptıkları güç kavgasıdır. Kürt sorunu çözüme kavuşturulmadan bu tür sorunlar hep süregelecektir. İç kavgalar bitmeyecektir. Sorunun köklü çözümü Kürt sorununun çözümü temelinde gelişir. Kürt halkına dönük uygulanan ayırımcı yargı sistemi, şiddet sistemi, ezme, düşman gösterme ve hedefleme zihniyetinden vazgeçilirse bir rahatlama yaşanacaktır. Bu temelde daha demokratik bir düzen ve sistemin geliştirilmesi de ancak olanak dahiline girebilecektir.

 

'ANADİL HAKKINA SAHİP ÇIKIN'

*Son olarak dün dünya ana dil günüydü. 40 milyonluk bir halk olan Kürtlerin dilleri halen yasaklı. Gün vesilesiyle neler belirtmek istersiniz?

 

-Çağımızda ana dil hakkı, ana dilde konuşma ve eğitim görme hakkı insan hakları kapsamında değerlendirilmektedir. Ana dil hakkı bir toplumun doğal hakkıdır. Dolayısıyla bir insan hakkı olmaktadır. Ve günümüzde nüfusu 40 milyonu aşkın olup da ana dili yasaklanan tek halk Kürt halkıdır. Bu nedenle dünya ana dil gününe en çok sahip çıkması gereken halklardan birisi Kürdistan halkı olmalıdır.

 

Nitekim dün Kürdistan’ın her yerinde TZP’nin öncülüğünde yapılan kitlesel eylemler ve açıklamalar oldukça anlamlıydı. Halkımızın ana dili bugün baskı altındadır ve ana diliyle eğitim görme hakkı yasaktır. Bu açıdan ana dil gününe en çok sahip çıkması gereken bizler olmaktayız. Ben bu temelde tüm halkların ve Kürt halkının ana dil gününü kutluyorum. Halkımızın özgürlük mücadelesi aynı zamanda bir ana dil mücadelesidir. Çünkü ana dil bir toplum için aynı zamanda varlık-yokluk anlamına da gelmektedir. Ana dilde eğitim görme hakkı en temel insani haktır. Çağdaş bir devlet bunu sağlamakla yükümlüdür. Ancak Türk devleti ve AKP hükümeti sözüm ona demokratik açılım adı altında iyileştirici politikalar gündemleştirirken kırmızı çizgileri arasına ana dil hakkını vermemeyi koymuş bulunmaktadır. Bu çağ dışı, sömürgeci, asimilasyoncu bir zihniyetin sonucudur. Halkımız buna karşı ana dillerine çok daha fazla sahip çıkmalıdır

 

Kürdistan’da ana diliyle yayın yapan Azadiya Welat gazetesi var. Çoğu zaman Türk devlet liderleri Kürtçenin serbest kılındığı yönünde uluslar arası düzeyde propaganda yapmaktadırlar. Bu propagandalarına dayanak olarak da Azadiya Welat gazetesini gösteriyorlar. Fakat bu konuda büyük bir çifte standart durumu söz konusudur. Kürt dil kurumlarına, yayın organlarına karşı Her türlü baskı, dıştalama, sürdürülmektedir. Buna çarpıcı en son örnek ise, Azadiya Welat yazı işleri müdürü Vedat kurşuna toplam 525 yıl ceza istenmesidir. Bir gazetenin yazı işleri müdürüne bu kadar ceza istemek dünyada eşi benzeri görülmeyen bir şeydir. Bu da Türk devletinin ana dil düşmanlığına ve açılımın sahteliğine çarpıcı bir örnektir. Bunun için de halkımız hem ana dil gününe güçlü sahip çıkmalı hem de her koşul altında ana dilini yaşatmalıdır. Ana dilini yaşamın bütün alanlarında temel bir iletişim dili olarak kullanmalıdır.

 

Ben buradan bütün halkımıza bu vesileyle bir kez daha çağrı yapıyorum. Tüm halkımız sosyal, siyasal, ticari ve tıbbi ilişkilerini hatta yaşamın tüm iletişimini kendi ana diliyle yapmalıdır. Çocuklarına öncelikle ana dilini öğretmelidir. Bu konuda özellikle Amed rolünü oynamalıdır. Demokrasinin kalesi, öncüsü ve Kürdistan özgürlük mücadelesinin bir merkezi ise o zaman ana dile sahip çıkmada öncü bir rol oynamalıdır. Bu tutum bir milliyetçi, ayırımcı anlayıştan ileri gelmiyor. Bu tutum politik bir tutumdur. Demokratik enternasyonal bakış açısına sahip Türkiyeli tüm arkadaşlar ve dostlar da bunu desteklemelidir. Çünkü bir devlet var ve ana dile, ana dilde eğitime yasak koyuyor, ayrımcı yaklaşıyor. Ancak sorunun çözümünde de ana dil en önemli bir halka olmaktadır. Eğer biz sorunun demokratik çözümünden yana isek öncellikle ana dilde iletişimi yaşamın temel bir hususu haline getirmeliyiz.

 

Bugün bizim ana dile sahip çıkmamız, milli giysileri öne çıkarmamız, Kürt toplumsal milli dili ve davranışını esas almamızın gerekliliği politik bir içerik kazanmış olmaktadır. Bu açıdan ben bütün yurtsever kurum ve kuruluşları, şahsiyetleri özellikle dünya ana dil günü vesilesiyle Kürtçenin toplumda konuşma ve yazışma dili olması için daha fazla çaba göstermeye çağırıyorum. Herkesin bu konuda üstüne düşeni yapması gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum. – ANF

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.