24 Nisan 2013 Basın Bültenleri
Basın Bültenleri / 24 Nisan 2013 Çarşamba Saat 08:59
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
23 nisan bir çok şehirde protesto edildi - ROJACIWAN

Li Girtîgeha Tekîrdagê avê nadin girtiyan – DÎHA

Li Girtîgeha tîpa F a Hêjmağr 1 a Tekîrdagê girtiyê bi navê Mustafa Actay, diyar kir ku li dijî ruhê pêvajoyê nêzî avê nadin wan.

Girtîyê bi navê Mustafa Actay ê li Girtîgeha Tîpa F a Hêjmar 1 a Tekîrdagê girtiye diyar kir ku rayedarên girtîgehê li dijî ruhê pêvajoyê tev digerin û avê bi teqsîdan didin wan. Actay, der barê pêkaninên li girtîgehê nameyek ji DÎHA'yê re şand û wiha got: "Rayedarên girtîgehê li ser girtiyên girtîgehê pêkanînên keyfî dike. Girtînameya hêjmar 45/1 a Wezareta Dadê li ber çavan nayê girtin. Li dijî ruhê pêvajoyê tev digerin. Dibêjin mafên mirovan ê herî pîroz av e. Lê avê jî nadin me. Nêzî mehek e bi rêk pêk avê nadin me. Em nikarin serê xwe bişon. Hefteyê 1-2 saetan avê didin me. Hin caran em nikarin biçin lawaboyê.

'Ji ber nivîsa Ocalan Rojnameya Gundemê nadin me'

Actay, di berdewama nameyê de anî ziman ku ji ber nivîsa Rêberê PKK'ê Abdullah Ocalan rojnameya Ozgur Gundemê jî nadin wan û wiha got: "Piştî parastina Manîfestoya Şaristaniya Demokratik" hat çapkirin nêzî mehekê ye rojnameya Gundemê nadin me. Actay, da zanin ku dema ew îraz dikin jî hinceta biryara dadgehê nîşan dide û rojnameyê nadin wan.

Rayedarên girtîgehê jî diyar kirin ku ew nigarin agahiyê bidin derve û pirs bê bersîv hiştin.


Cizre'de gençleri tarayan sivil araç birini ezdi 4 kişiyi silahla yaraladı - DİHA

Cizre'nin Yafes Mahallesi'nde gençler yolu trafiğe kapatıp kimlik kontrolü yaptıkları sırada, sivil bir araçtan inen iki kişi etrafa rastgele ateş açmaya başladı. Açılan ateş sonucu 4 kişi yaralandı, bir kişiyi ise araçla ezildi.

Şırnak'ın Cizre ilçesinde dün gece Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) üyesi yüzlerce genç, Tekirdağ Cezaevi'ndeki açlık grevine destek vermek ve 23 Nisan Çocuk Bayramı protestolarında uygulanan polis şiddetini kınamak amacıyla bir çok yerde yolları trafiğe kapatarak kimlik kontrolü yaptı. Bu noktalardan bir tanesi de Yafes Mahallesi'ndeki Park Sokak'tı. Park Sokak'ta gençler gece saatlerinde yolu kapatıp bir süre kimlik kontrolü yaptığı sırada sivil bir araç gençlerin arama noktasına yaklaştı. Gençlerin aracı durdurup kimlik kontrolü yapmak istemesi üzerine hızlanan araç, önce 17 yaşındaki Sinan Saltukalkp isimli genci ezdi. Ardından da araçtan inen iki kişiden birinin havaya ateş açtığı, diğerinin de rastgele etrafı silahla taraması üzerine Abdullah Onanç (40) ve eşi Meryem Onanç (45), Özgür Tok (12), Nahide Ürper (32) isimli yurttaşlar yaralandı. Yaşanan olayın ardından polislere ait biri 73 DZ 584 plakalı 2 sivil aracın daha hemen olay yerine gelmesi dikkat çekti. Yerde yatan yaralılar ise olay yerine gelen yurttaşlar tarafından Cizre Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

Olay yerinde çok sayıda MKE menşeli boş kovan bulundu

Acil serviste tedavi altına alınan yaralılardan araçla ezilen 17 yaşındaki Sinan Saltukalp'ın durumunun ağır olması nedeniyle Batman Medicalpark Hastanesi'ne kaldırıldığı öğrenildi. Kurşunun Abdullah Onanç'ın kolunu, eşi Meryem Onanç'ın da sırtını sıyırdığı, hastanedeki tedavilerinin ardından Onanç çiftinin taburcu edildiği belirtildi. Diğer yandan göğsünden yaralanan 12 yaşındaki Özgür Tok ve sırtından kurşunla yaralanan Nahide Ürper'in (32) ise ameliyata alınacağı belirtildi. Olay yerinde çok sayıda MKE menşeli boş koavan bulundu.

Görgü tanıklarından Şükrü Yaşar isimli yurttaş, evinin balkonunda oturduğunu ve bu esnada silah seslerinin aşağıdan gelmesi üzerine olayı gördüğünü belirterek, "Ben kargaşayı duyduğumda aşağı baktım. Bir sivil aracı gençler durdurmak istedi. Araç aniden hızlanarak bir genci feci halde ezdi. Ardından araçtan inen iki kişiden biri havaya ateş açtı diğeri de etrafı rastgele taramaya başladı. Tarama üzerine 4 yurttaş yaralandı. Gençler de üzerlerine silahla sıkan araca molotof attılar. Araç yandı. Araç daha sonra olay yerinden hızla ayrıldı" dedi.



YEK-KOM: Pêwîste Tirkiye komkujiyê bipejirîne - ANF

Federasyona Komeleyên Kurd ya li Almanyayê (YEK-KOM) biboneya 98’mîn salvegera Komkujiya Ermeniyan daxuyaniyek da û da diyarkirin ku, pêwîste Tirkiye bi dîroka xwe re rû bi rû were û got: “Pêwîste Tirkiye Komkujiya Ermeniyan bipejirîne.”

YEK-KOM ku navendan wê li bajarê Dusseldorf yê Almanyayê ye, biboneya 98’mîn salvegera Komkujiya Ermeniyan daxuyaniyekî nivîskî weşand. Saziyê di daxuyaniya dayî de balkişande ser ku, komkujiya di sala 1915’an de li dijî gelê Ermenî hatiye kirin êşa wê di roja me de jî berdewam dike û got, ji bo dawî li vê trajediyê were pêwîste hesabê bidin dîrokê. YEK-KOM’ê di daxuyaniya xwe de bang li gelê Kurd jî kir ku, ji bo protesto kirina komkujiyê pêwîste tevlî meşan bibin.

‘YEK JI BÛYERÊN DI CÎHANÊ DE HERÎ TRAJÎK’

YEK-KOM’ê destnîşan kir ku, bi milyonan Ermenî rastî komkujiyê hatine û wiha berdewam kir: “ Di sala 1915’an de komkujiya ku li dijî Ermeniyan hate kirin, yek ji komkujiyên di cîhanê de herî trajedîke. Bi milyonan Ermenî bi zorê hatin koçber kirin, qetilkirin. Û yên mayîn jî belavî gelek aliyên cîhanê bûn. Ev bûyerên ku rûda ne, ji bo Ermeniyan êş û trajediyekî ku nayê tarif kirine.”

Di daxuyaniya ku komkujiya li dijî Ermeniyan hatiye kirin bitundî şermezar kir, hate diyarkirin ku, “gelê Ermenî ye ji gelên herî kevin û qedîm yên herêmêne. Lê belê vê çemka tunehesibandin û komkujiyê, her wiha ji wî gelê qedîm ji wir rake komkujî pêkaniye. Ev kevneşopî di roja me de jî didome. Pêwîste dest ji vê çemkê berdin. Dewleta Komara Tirkiyeyê di serî de bi komkujiyên Ermenî, Elewî, Êzidî û Asûriya re rû bi rû were û ji van gelan lêborînê bixwaze. Pêwîste di demek kurt de dewlet bi dîroka xwe re were rû bi rû û komkujiya Ermeniyan bipejirîne.”

JI YEK-KOMÊ BANGA TEVLÎ ÇALAKIYÊN PROTESTOYÎ BIBIN

Federasyona Komeleyên Kurd yên li Almanyayê di dawiya daxuyaniya xwe de bang li endamên xwe yên li Almanyayê kir ku tevlî çalakiyên 24’ê Nîsanê yê protesto kirina komkujiyê ku li gelek bajarên welat pêktê bibin, kir.

-Bajarên Almanya yên dê meşên protestoyî lê pêkbên evin:

-Hamburg: seet: 17.00 li ber konsolosa Tirkiyeyê.

-Berlîn: seet: 14:00 li ber konsolosa Tirkiyeyê.

Augsburg: seet: 14:00 li navenda bajar.

-Franfurt: seet: 11-12: li ber konsolosa Tirkiyeyê. Di navbera seetên 17:00-19:00 dê meş çêbibe. Di heman seetê de, dê li kilîseye Paul semînerek bê organîze kirin.



Karasu: AKP çözüm yaklaşımını geliştirmeli - ANF
 
KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu geçmiş eylemsizlik ve ateşkeslerde Türk devletinin Kürt sorununa çözüm yaklaşımının PKK’nin tasfiyesi ve silahların susması çerçevesinden çıkmamasının çözüm süreçlerinin başarısızlığında rol oynadığını belirterek AKP hükümetinin bir çözüm yaklaşımı geliştirmesi gerektiğini söyledi.

Geçmiş ateşkes ve eylemsizlik süreçlerini, çözüm süreçlerinin gelişimini değerlendiren Karasu, Kürt hareketinin bugüne kadar birçok kez çözüm projeleri ortaya koyduğunu, ateşkesler ilan ettiğini belirterek “Bu kadar ateşkese rağmen çözülmüyorsa kesinlikle tek nedeni var, Türk devletinin zihniyetidir. Bu konuda bizim eksiklik, yetersizliğimiz olabilir ama zihniyet ve anlayışımız olarak kesinlikle eksikliğimiz yoktur. Çözüm için kesinlikle demokratik çözümden yanayız” dedi.

Bugüne kadar Türk devletinden Kürt sorununun çözümü konusunda tek bir proje ortaya çıkmadığını belirten Karasu “Oslo’da da gördük; bir çözüm anlayışları, yaklaşımları yok” diyerek AKP Hükümeti'nin makul bir çözüm yaklaşımının tam olmadığını, olgunlaşmadığını ifade etti.

Karasu ile Oslo sürecinden günümüze Kürt sorununa çözüm arayışlarını, siyasal gelişmeleri ve çözüm için tarafların nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini konuştuk.

2009 SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE KARŞILIKLI ATEŞKES VARDI

2009 yılı 29 Mart yerel seçimlerinden Kürt Hareketi önemli bir başarıyla çıktı ve 13 Nisan'da eylemsizlik ilanında bulundu. Siyasal çözüm için çok elverişli bir ortam yakalanmışken 14 Nisan'da KCK adıyla geliştirilen ve Kürt cephesinde 'siyasi soykırım" olarak tanımlanan operasyonlarla bu süreç neden tersine çevrildi?

Ondan önce bilindiği gibi 2007 seçimlerinden sonra Erdoğan'ın 5 Kasım'da Bush ile Washington'daki görüşmesi var. Her türlü desteği alarak PKK’yi tasfiye etme yaklaşımı var. Ondan sonra Zap operasyonu ve başarısızlık var. O dönemde güçlü serhildanlar var. 2008 yılında ikinci bir Dolmabahçe mutabakatı gerçekleşti. Bu defa taraflar Erdoğan ile yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'du. O da yine Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme, Kürt sorununu ortadan kaldırmaya yönelik bir mutabakattı. Ama bu mutabakatın bir farklılığı vardı. O da şuydu: bu görüşmede belirli psikolojik savaş araçları kullanılarak Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilecekti. Bunun mimarı da İlker Başbuğ'dur. İlker Başbuğ buna 'liberal demokratik' çözüm demektedir. İlker Başbuğ'un çözümüne göre; TRT-6 açılacak, Kürdoloji bölümleri açılacak, kurslar açılacak ve Kürtler bu psikolojik savaş araçlarıyla, bu tedbirlerle kazanılacak. Böylelikle PKK’nin, DTP’nin tabanı zayıflatılacak ve bu tabanın zayıflatıldığı ortamda siyasi ve askeri bir hamle de yapılarak Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilecekti. 2008'den 2009'daki 29 Mart Yerel Seçimlerine gidilirken böyle bir konsept var. Bu konsept şöyle gerçekleşecekti: Bu adımlar atıldıktan sonra, seçimler kazanılacak, arkasından bir Kürt Konferansı gerçekleşecekti. Orada PKK’ye silah bıraktırma kararı alınacak, PKK silah bırakmazsa haksız duruma düşecek, Türkiye daha da güçlü pozisyonda olacak. Çünkü hem belirli adımlar atmış, hem seçimi kazanmış, DTP zayıflamış, hem de Kürt Konferansı'nda PKK’ye silah bıraktırma kararı aldırtmış, PKK silah bırakmadığı takdirde Türkiye'nin tasfiye politikası meşruiyet kazanmış olarak siyasi ve askeri saldırılar yapacak ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edecekti. Nitekim henüz seçimlerden önce, üstelik 15 Şubat'ta Hewlêr'de, Fetullahçıların hazırladığı bir konferans yapıldı. O aslında seçimden sonra PKK’ye silah bıraktırmayı amaçlayan Kürt Konferansı'nın bir hazırlığıydı.

Seçimler öncesinde ilk defa karşılıklı bir ateşkes olduğunu da söyleyebiliriz. Eylül'de Oslo görüşmeleri oldu. Daha sonra Oslo görüşmelerine aracılık yapanlarla görüşmeler oldu. Bu sırada Örgüt yönetimine yönelik suikast niteliğinde hava saldırısı yapılmış olsa da, biz ateşkes konumuna girdik. Hatta şehirlerde eylem yapmama taahhüdünde bulunduk. Oslo görüşmelerinin ilk taahhüdü de şehirlerde eylem yapmama biçiminde bir yaklaşımdı. Bunları dikkate alacağımızı söyledik ve gerçekten de yerel seçimlere kadar dört-beş ay TSK da hiçbir operasyon yapmadı. Kimin ordusu? İlker Başbuğ'un ordusu! Niye? Böyle bir tasfiye planı var da ondan! O iki taraflı ateşkes, hiçbir operasyon yapmama da bu tasfiye planının bir parçasıydı. Güya hem TRT-6 yumuşaması oldu, hem ordu yumuşadı; böylelikle ne oluyor? İşler iyiye gidiyor; işte AKP bu sorunu çözüyor, yumuşatıyor algısı yaratılarak 29 Mart seçimlerinde de başarılı olacaklardı. Nitekim en fazla da Fethullahçılar bunu propoganda ettiler. 'Bakın işte savaş ve çatışma olmuyor, TRT-6 açıldı, adımlar atıldı. Kürt sorununu çözmek için ortam gelişti' biçiminde değerlendirmeler oldu. Seçim öncesi de bir Oslo görüşmesi oldu. Sanıyorum 5 Mart'taydı. O görüşmede de hem seçimlerin, hem de Newroz’un rahat geçmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Hatırlanırsa, 2009'daki Newroz da, seçim ortamı da yumuşak geçti. Bütün bunlar, türk devletinin seçimi kazanıp bir konferansla Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme planıyla ilgiliydi. AKP dışardan ABD’nin, Avrupa’nın, Güney Kürdistan’ın desteğini almıştı; liberallerin ve içerdeki birçok Kürt'ün desteğini almıştı. TRT-6'yı açmıştı. Ama hesaplar tutmadı. Bütün bunların hiçbiri etkili olmadı ve seçimlerden Kürt demokratik hareketi büyük bir başarıyla çıktı. Açıkça TRT-6 gibi adımların Kürt halkının özgürlük talebini karşılayamadığını, İlker Başbuğ'un liberal demokratik çözüm dediği özel savaş imalatı adımların Kürtler üzerinde etkileri olmadığını gösterdi.

SEÇİM SONRASINDA ÇÖZÜM YAKLAŞIMINA SİYASİ SOYKIRIM OPERASYONUYLA YANIT

29 Mart seçimlerinden Kürt demokratik hareketi güçlü çıkınca, hem PKK Yürütme Komitesi toplantısı, hem de KCK Yürütme Konseyi toplantısı yapıldı. Toplantılarda şu yaklaşım benimsendi: Seçim oldu, DTP de büyük bir oy aldı, böyle bir demokratik, yumuşak ortam doğdu; biz bu ortamı demokratik çözüm için değerlendirelim. Herhalde bu ortamda Türkiye'nin tutumu da yumuşak olmalıydı. Kürtler, Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümünü istiyor. Türk devleti de herhalde buna cevap verir, bu yumuşak ortam da devam eder ve bu temelde Kürt sorununun demokratik yollardan çözme imkanı doğar düşüncesiyle biz 13 Nisan'da resmi ateşkes ilan ettik. Türk devletini demokratik ortamı geliştirmeye, demokratikleşme adımları atmaya, Kürt sorununu demokratik temelde çözmeye çağırdık. Dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle bir seçim olsaydı ve Kürtler bu kadar belediye başkanlığını kazansaydı, böyle bir yumuşak ortam olsaydı; o devlet, 'demokratik ortamda demokratik bir seçim oldu, oylar Kürt demokratik partisine gitti; o zaman bizim de bu seçimin sonuçlarına ve seçim mesajına uyarak yumuşamamız ve demokratik yoldan çözümün yollarını aramamız, demokratik siyasetin önünü daha fazla açmamız gerekir, derdi. Yani 'Kürtler demokratik siyasete bu kadar önem verip demokratik çözümde ısrar ediyorlar, o zaman biz de demokratik siyasetin önünü açalım, sorunu demokratik temelde çözelim' demeleri beklenirdi. Herhangi bir normal devlet aklı dünyada böyle düşünürdü. Ama ne oldu? Biz demokratik siyasetin, demokratik çözümün önünü açmak ve ortamı yumuşatmak için yaptığımız ateşkes ilanından bir gün sonra 14 Nisan'da BDP’lilere, Kürt demokratik siyasetine yönelik siyasi soykırım operasyonları gerçekleşti.

Aynı gün, 14 Nisan'da siyasi operasyonların olduğu gün İlker Başbuğ gazetecileri karşısına alarak bir basın toplantısı yaptı. Daha doğrusu yeni Kürt politikasını açıkladı. Kim açıklıyor? Başbakan değil, Hükümet değil, İlker Başbuğ açıklıyor! Atatürk, 'Türkiye'de yaşayan herkese Türkiye halkı denir; ama bunların tümü de Türk milletini oluşturur' demiş! Başbuğ; 'farklı kimlikler olabilir, ama hepsi Türkiye halkını oluşturuyor ve Türk milleti oluyor' diyerek aslında kendisinin ve devletin yeni Kürt politikasını izah etti. 14 Nisan'da bu operasyonlar niye yapıldı? Şunun için: İlker Başbuğ'un ilan ettiği Kürt politikası seçimden önce kabul edilmişti. Bu politika çerçevesinde Kürt sorunu halledilecekti; daha doğrusu Kürt Özgürlük Hareketi ezilecekti. Ama 29 Mart seçimlerinde neyi gördüler? 29 Mart seçimlerinde DTP'ye bu kadar oy veren, her tarafta DTP’yi destekleyen bu Kürt halkına, bu Kürt demokratik hareketine İlker Başbuğ'un ortaya koyduğu çözüm projesi kabul ettirilemezdi. İşte büyük politikleşmiş ve DTP’ye bu kadar oy veren Kürt halkına ön gördükleri Kürt politikasını kabul ettiremeyeceklerini gördükleri için Kürtlerin örgütlenmesini, iradesini kırmak ve İlker Başbuğ'un liberal demokratik çözüm dediği Kürt politikasını kabul ettirmek için bu siyasal soykırım operasyonları yapılmıştır. Siyasal soykırım operasyonlarının yapılmasının amacı, tamamen 29 Mart seçimleri sonucu ortaya çıkan Kürt gerçeğine o tasfiye politikasının kabul edilmeyeceği görüldüğünden -zaten tasfiye politikaları da gündemdedir- o tasfiye politikasını kabul edecek toplumsal, siyasal, psikolojik zemini ortaya çıkarmaktı. Bu yüzden siyasal soykırım operasyonları yoğun olarak gerçekleşmiştir.

OSLO GÖRÜŞMELERİNE ULUSLARARASI BİR KURUM ARACILIK YAPTI

Oslo görüşmeleri çok tartışıldı. Ne zaman, nerede başladı? Buna kim-kimler öncülük etti? Neden Oslo?

Oslo görüşmeleri resmi olarak 2008 Eylül'ünde başladı. Ama önceden dolaylı görüşmeler var. Oslo görüşmelerinin gerçekleşmesine aracılık yapan, uluslararası bir kurumdur. Dolayısıyla bazı büyük devletlerle ilişkili olma olasılığı da vardır. Görüşmeler Oslo'da olduğu için Norveç devletinin de bilgisi dahilinde olduğunu söylemek gerekir. Dünyanın birçok yerinde, Srilanka-Tamiller, Filipinler, işte meşhur Filistin-İsrail görüşmeleri, en son Kolombiya-FARC görüşmelerinin hepsi bu ülkede olmaktadır. Aslında Norveç’e itilaflı konularda böyle bir rol verilmiş. Türk devleti ve PKK arasındaki ilk görüşme Eylül 2008'de yapıldı. İkincisi ya da üçüncüsü Mart 2009'da yapıldı. Seçimlerden sonra Mayıs'ta da görüşmeler oldu. 14 Nisan operasyonlarına rağmen Yürütme Konseyi Başkanımız Hasan Cemal ile yapılan söyleşide demokratik çözüm iradesini bir kere daha ortaya koydu. Mayıs'taki görüşmede Hareketimiz, 14 Nisan operasyonlarına rağmen yumuşak mesajlar gönderdi. Yine çözümü zorlamak istedi. Önder Apo da 'bir Yol Haritası hazırlayacağım' dedi. Daha sonra Temmuz'da görüşmeler oldu. 2009 yazındaki Oslo görüşmeleri, aynı zamanda Önder Apo’nun bir Yol Haritası hazırlayarak devlete sunduğu sürece tekabül ediyordu. Devletin soykırım operasyonlarını yürütmesine rağmen Hareketimiz makul ve yumuşak yaklaşımlar gösterdi. Biraz da Önder Apo’nun hazırladığı Yol Haritası'na devletin vereceği cevap beklendi diyebilirim. O zaman MİT Müsteşar Yardımcısı ekibiyle geliyordu. Daha sonra 2009 Ağustos’unda, Yol Haritası'nın devlete verildiği süreçten sonra Hakan Fidan da görüşmelere katıldı. O zamanlar Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı/Başbakan Temsilcisi olarak görüşmlere katılıyordu. Görüşmeler böyle sürdü. Önder Apo, 22 Ağustos'ta Yol Haritası'nı sundu. Buna hiçbir cevap verilmediği gibi Yol Haritası'nın verilmesinden sonraki ilk Oslo görüşmelerinde Yol Haritası'nın verilmeyeceğini söylediler. Belirli bölümlerini okuyabileceklerini söylediler. Sadece şuradan buradan hep Hareketin atacağı adımların söylendiği bölümleri pasaj pasaj okuyorlardı. Yol Haritası'nın verilmemesinden de anlaşıldı ki bir çözüm politikaları yok.

Yol Haritası'ndan önce de 2007'de, Önderlik 125 sayfalık bir çözüm önerisi, bir nevi Yol Haritası'nın daha öz bir biçimini sunmuştu, o da verilmemişti. Yol Haritası'nı da vermedikleri gibi Beşir Atalay tarafından olumsuz değerlendirmeler oldu. Yol Haritası da verilmeyince, Önderlik, AKP'nin bir çözüm politikası olmadığını gördü ve bir girişim daha yaptı. Bildiğiniz gibi Habur’dan barış gruplarını gönderdi. Meclis'te görüşme olacaktı. Barış grupları bu süreçte Hareketin görüşlerini kamuoyuna aktaracaktı. Hatta Meclis'e bile gidip hareketin düşüncelerini aktarabilecekleri söylenmişti. Öyle bir şey planlanmıştı. Ama Habur'da milyonlar ovalardan kasabalardan yollara dökülüp barış gruplarını karşılayınca, aynı 29 Mart seçimlerinden sonraki tepkiyi gösterdiler. 29 Mart seçimleri yumuşak bir seçimdi, ama hemen ardından 14 Nisan operasyonlarını yaptılar. Habur'da da aynı 29 Mart seçimlerinden sonraki tepkiyi gösterdiler. Habur’u asıl olarak bozan bu yaklaşım olmuştur. "Biz bu halka tasfiye politikasını kabul ettiremeyiz" dediler. Böyle bir halk AKP'nin istediği çözümü kabul etmez diye düşündükleri için Habur’dan sonra siyasi soykırım operasyonlarını arttırdılar. 29 Mart seçimlerinden sonra neden siyasi soykırım operasyonları yapıldıysa, Habur'dan sonra da siyasi soykırım operasyonları aynı nedenle yapılmıştır. Bu halka kendi çözüm politikalarını ya da kendi tasfiye etme politikalarını kabul ettiremeyeceklerini gördükleri için bu halkı ezerek, zindanlara doldurarak kendi tasfiye politikalarını kabul ettirecek duruma getirmek istediler. Bilmem Habur'da şöyle tahrik yaptılar, işte bilmem Silvan'da tahrik yaptılar, şurada şunu yaptılar... Bunların hepsi hikayedir! Bahaneler aradılar. 12 Haziran seçimlerinden de Kürt demokratik hareketi büyük bir başarıyla çıkmadı mı? Kendi düşündükleri çözümü kabul ettiremeyeceklerini düşündükleri için 29 Mart seçimlerinden sonra, Habur'dan sonra hangi tepkiyi vermişlerse, 12 Haziran seçimlerinden sonra da aynısı oldu. Geçmiş dönemde yaşananların ve ortaya konulan tepkilerin izahı böyle yapılırsa doğru anlaşılır, yoksa doğru anlaşılamaz.

GÖRÜŞMELERDE DEVLET ADINA TAAHÜT VERİLMİYORDU

Hareket adına sizden Oslo görüşmelerinde kimler yer aldı, kimlerle nasıl görüşüldü?

Artık kamuoyu kimlerin katıldığını bildiği için belirtmekte sakınca yok. Hareketin yönetimi bir heyet tespit etti. Bu heyetle Oslo görüşmelerine katılındı. Daha önce zaten böyle bir süreç başlatmak için Hareketin yönetimiyle dağ alanında bazı öngörüşmeler yapılmıştı. 2006'dan beri olgunlaşan bir durumdu. Yani İki-üç yıla dayanan öncesi var. Oslo görüşmesine heyet olarak Sozdar arkadaş, Avrupa’dan KNK Üyesi ve Diplomat Adem Uzun arkadaş ile yine Dışilişkilerden sorumlu ve aynı zamanda KCK Yürütme Konseyi Üyesi olan Zübeyir Aydar arkadaş katılıyordu. Zaman zaman Remzi Kartal arkadaşımız da görüşmelere katıldı. Birkaç görüşmeden sonra da (3. Görüşme ile birlikte) Sabri Ok arkadaş da görüşmelere katıldı. En son iki üç görüşmeye ben katılmadım. Sabri Arkadaş katıldı. Onlar (devlet tarafı) beş-altı kişilik bir heyetle geliyorlardı. Onlar ilk önce devlet adına geldiklerini söylüyorlardı. Ondan sonraki süreçte biraz sıkıştırınca, 'biz her şeyi bilemeyiz, devletin farklı kurumları var' diyerek çözüm adına somut yaklaşımlar içine giremediler. Devletin taahhüt altına girmesinden ziyade, daha çok bizden istenen, ateşkes olsun ortam sağlansın, ortam sağlanırsa, devlet bazı şeyleri yapar, gibi taleplerde bulunuyorlardı.

Ne gibi talepler?

Siz ortamı yumuşatırsanız dil, kimlik ve kültür konusunda devlet adımlar atabilir, belli yumuşamalar olabilir diyorlardı. Çok genel geçer, somut olmayan ve Kürt halkının taleplerini karşılamayacak düzeydeydi. Somut şeyler söylemiyorlardı. Biz her defasında somut şeyler yapmak istiyorduk. Hatta biz her defasında diğer görüşmelerde daha somut adımları tartışalım diyorduk, o da olmuyordu. Hatta biz bazı somut maddeleri koyuyorduk, devlet şunları şunları yapmalı diyorduk. En son çok zorlandılar, biz de 14 maddelik bir talepler manzumesi sunduk. Tamam biz bunları alır devlete götürürüz, dediler. Görüşmeler çok da çözüm sürecinin tartışmaları gibi değildi. AKP Hükümeti'ne ve devlete adım attırma konusunda çok verimli geçtiğini söyleyemeyiz. Aslında Önderlik de biz de Hareket olarak AKP'nin ve devletin bir çözüme hazır olmadığını görüyorudk. Ortamı kısmen de olsa yumuşatarak, devleti toplumu çözüme hazırlamak, bu temelde de AKP'yi de acaba bir çözüm sürecine sokabilir miyiz, yaklaşımıyla hareket ettik. Yoksa Oslo görüşmelerinden beli oluyordu ki, somut bir çözüm politikaları yok. Ama o görüşmelerle biz gerçekten de toplumu, devleti çözüme hazırlayabilir miyiz, AKP'yi böyle bir çözüme zorlayabilir miyiz, yaklaşımıyla hareket ettik. Uluslararası güçlere de bakın biz çözümden yanayız mesajı vererek, onları da çözüm sürecinin destekçisi yapma yaklaşımı ile hareket ettik. AKP’nin hiç bir çözüm yaklaşımı olmadığı halde çözümü zorlayan, çözüm konusundaki yaklaşımlarını bu toplantılarda gösteren hep biz olduk.

Çözüm süreci için herhangi bir takvim netleştirildi mi?

Görüşmelerde bir çözüm takvimi belirlenmedi. Her defasında bir dahaki sefer geldiğimiz zaman çözüm projesi ile gelelim. Siz de getirin, biz de getirelim, dedik. Ama onlar öyle bir çözüm projesi ile gelmiyorlardı. En son dediğim gibi biz 14 maddelik bir çözüm taleplerimizi ortaya koyduk. Yani çözüm için neyi düşündüğümüzü ortaya koyan yaklaşımımızı sunmuş olduk. Bu arada Önder Apo daha aktif devreye girdi. Görüşmeleri sonuca doğru götüren, bir projeye, çözüm perspektifine bağlayan yaklaşımlarını mektuplarla adım adım geliştirdi. 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi hükümete sunulan protokoller böyle ortaya çıktı.

GARANTÖR ÜLKE YOKTU

Oslo ve İmralı’da gerçekleşen görüşmelerde Kürt Halk Önderi ile mesaj alış-verişiniz nasıl oluyordu?

Önderlik ile mesaj alış verişimiz şöyle oluyordu. Yani o dönem heyet geliyordu, mektuplarını getiriyordu. Biz de o heyetle toplantının sonuçlarını gönderiyorduk. O dönemde bu mektupların gidişinde gelişinde bir sıkıntı yaratmıyorlardı. Bazen daha geniş yazılarak, bazen de daha kısa yazılarak görüşme sonrası notlar gönderiliyordu. O süreçte aracılar da mektuplar götürüp getiriyorlardı. Dediğim gibi uluslararası bir kurum aracılık yapıyordu. Zaten hemen hemen her görüşme öncesi o aracılar, hem gidip Türk devleti ile hem de bizimle görüşüyorlardı. Bir nevi yeni görüşmenin ortamını hazırlıyorlardı. Böyle bir trafik vardı. O trafik herhangi bir aksamaya uğramadan 2011’in yazına kadar sürdü.

İngiltere’nin garantör devlet olarak görüşmelerde yar aldığı basına yansıdı, bu doğru mu?


Biz böyle bir şeyi kesin söyleyemeyiz. O görüşme heyetinin içinde İngiliz kökenliler de vardı. Başka kökenliler de vardı. Hatta görüşmeye katılan Asya kökenli de vardı. Ama doğrudan devletle gerçekten de ilişkili midir buna bir şey diyemeyiz. Norveç devleti içinde olduğuna göre, belki Norveç üzeri de bu görüşmelerle bazı büyük devletler ilişkili olabilir. BM Konseyi olan Avrupalı devletlerin ve ABD'nin bu tür görüşmelerin arkasında olduğu hep söylenir. Herhalde bu görüşmelerle iligilenen bu tür güçler vardır; ama garantörlük gibi herhangi bir durum yoktur. Yani öyle bir şey olmadı. Biz esas olarak aracı heyeti biliyoruz. Olsa olsa bazı tahminler söylenebililir.

SEÇİMLERDEN SONRASI GÖRÜŞME İPTAL

Protokoller konusu var, basın da çok işledi, Oslo'da ya da İmralı'da kaç protokol hazırlandı? Bu protokoller hangi konuları kapsıyordu? Devlet neden imzalamadı?

Bu protokolleri Önderlik hazırladı. Yani Oslo görüşmeleri sürecinde en son görüşmelerde de arkadaşlar Önderliğe bilgi veriyorlar. Zaten bilgi alışverişi sürekli oluyordu. Bütün görüşmelerin sonucunda Önder Apo üç protokol hazırladı. Sanırım 2011’in Nisan ayında bize geldi. Biz her üç protokolü de uygun gördük, onayladık. Sadece bir iki maddesine değişiklik yaptık, eklemeler yaptık. Nasıl ki bu son gelen mektuplarda esasını değiştirmeden bazı rötuşları yaptıysak, o zaman da böyle bir iki madde konusunda görüşlerimizi belirttik. Temelde üç protokol vardı, anayasal çözüm, barış ve hakkikatleri araştırma protokolüydü. Yani geçmişte yaşanan cinayetleri araştıran bir komisyon da kurulacaktı.

12 Haziran 2011 seçimlerden önce Oslo’da bir görüşme daha olacaktı. Fakat o görüşme olmadı. Devletin hazır olmadığı söylendi. Seçimden önce olması gereken görüşme olmadı ve zaten seçimden sonra da hiç görüşme olmadı. Oslo görüşmeleri seçimden önce bitti. Önder Apo’nun sunduğu protokolleri hükümetin de kabul etmeyeceği belli oldu. Hükümetin o görüşmeleri onaylamadığı aracılar vasıtasıyla duyuruldu. Aracılar geldiler, devletin bu protokollerin altına resmi olarak imza atmayacaklarını, söylediler. O zaman da anlaşıldı ki, bir taahhüt altına girmeyecekler.

OSLO GÖRÜŞMELERİ MUHATAPLIĞI ORTAYA KOYDU

Çözüm arayışlarınızda Oslo görüşmeleri ne anlam ifade ediyor?

Oslo görüşmeleri tabi şunu ifade ediyor; devletin ve AKP’nin çok sıkıştığını. Devlet ve AKP sıkışmasaydı, oyalama düşüncesi ile de olsa -ki biraz öyleydi- böyle bir görüşme içine girmezdi. Sıkıştığı için devlet bu görüşmeleri kabul etti. Diğer yandan uluslararası güçler de -ki o güne kadar PKK teröristir, şöyledir böyledir biçimindeki politikalarına rağmen-, PKK ile Türkiye arasında yaşanan bu sorunda arabulucu olma, girişimlerine bulunmuşlardır. Yani onlarda da PKK’ye karşı beli bir yaklaşım değişikliği olmuştur. Bu mücadelenin etkili biçimde sürmesi, bütün tasfiye hareketlerine rağmen, bu tasfiye saldırılarını hem Türk devleti, hem de uluslararası güçler ortak yaptığı halde başarılı olmadığını ve PKK’nın sadece Kuzey Kürdistan da değil, bütün parçalarda Kürtlerin üzerinde etkili olduğunun görülmesi sonucu böyle bir görüşme başladı. Yani Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesinin ulusal alanda ve uslulararası alanda etkili hale geldiğini, muhatap bir güç olduğunu ortaya koymuştur. Bizim açımızdan eğer bir dönemeç anlamında ifade edilecekse böyle söylenebilir.

SİLVAN’A RAĞMEN GÖRÜŞMELER İLERLEYEBİLİRDİ

Oslo görüşmelerinde masayı devirenin PKK olduğu söyleniyor. Buna da Silvan'da gerçekleşen olay örnek gösteriliyor. Masayı siz mi devirdiniz?

Görüşmeler 4 yıla yakın sürdü. Herhalde sekiz-dokuz görüşme olmuştur. Devletin çözüm politikası olmadığı halde Oslo görüşmelerini ısrarla sürdürdük. Sonuç çıkmayınca 2010’un 31 Mayısı 4. Mücadele Dönemi dediğimiz Devrimci Halk Savaşı sürecini başlattık. Hükümet yine zorlanınca 2010 Anayasa referandumu öncesinde tekrardan heyetlerini gönderdi, görüşmeler yeniden başladı. Aslında AKP’nin 2008-2009- 2010’daki görüşmelerde çözüme ilişkin bir politikasının olmadığı görülmüştü. Onun için 2010'da yeniden savaş başladı. Ama AKP savaşı kaldıramayacağını görerek tekrardan heyetlerini gönderdi. Önder Apo, seçimden önce tekrardan AKP’ye bir şans tanıdı. 2011 Haziran seçimlerine kadar bunu böyle ortayaya koyabiliriz. Belki biz Devrimci Halk Savaşı kararını aldık, 2010 da 4. Döneme girdik, ama o süreçte de referandum dönemine denk geldi. Araya seçim girdi, seçim konusunda bir şans tanıyınca zaten yine ortam yumuşadı. Yani mücadele yumuşak ortamda geçti. Önderlik 2011 seçimlerinden sonra Meclis'in devreye girmesini ve komisyonların kurulmasını istedi. Kendisinin önünün açılmasını söyledi. Biz de aynı yönde çağrılar yaptık. Önderliğin önü açılsın ve Türk devleti, Kürt sorununun çözümünde demokratik iradesini ortaya koysun biçiminde iki madddelik bir istekte bulunduk. Meclis karar alsın Önderliğin önü açılsın. Çünkü protokollere göre komisyonlar kurulacaktı ve komisyonlar Önder Apo ile görüşmeler yapacaktı; Kürt sorunu demokratik yollarla çözülecekti. AKP buna cevap versin, dedik. AKP sürece cevap vermedi. Seçim oldu, yüzde 50’ye yakın oy aldı; kendisini güçlü hissetti ve 'ben sizin taleplerinizi kabul etmiyorum; ne protokolleri imzalıyorum, ne Meclis'ten karar çıkarıyorum, ne de Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda kamuoyuna bir deklarasyon sunuyorum', yaklaşımı içinde oldu. Bunların hiç birisini yapmadı. Hiçbir bağlayıcı karar içine girmeyeceğini gösterdi. Zaten 2008- 2009'da bu öyleydi. Ama 2011 seçimlerinden sonra kendisini güçlü görünce, Oslo görüşmelerine artık katılmadı, ciddiye almadı. Yani seçimlerden sonraki süreci bozan AKP’dir. Yoksa Silvan bir tesadüftür, bizim talimat verdiğimiz bir eylem değildir.

Seçimden önce dört-beş ayda 60 gerilla şehit düştü, operasyonlar zaten vardı. Seçimden sonra da devlet operasyon yaparken, operasyon gücüne yapılan bir eylemdir. Bunu herkes biliyor. Böyle olunca 'Silvan'da bilmem eylem oldu, süreç bozuldu' dediler. Önceden zaten bozulmuştu. Artık devlet hem Oslo’da görüşmelerine gelmedi, hem de hiçbir adım atmadı. Silvan olayı olunca tam bunu bahane yaptı. Fırsat buldu, saldırıya geçti. Gerçekten de çözüm iradesi olsaydı, bir Silvan olayıyla hemen her şey bozulmazdı. Bu yönüyle Silvan kesinlikle bahanedir. Hiç alakası yoktur. Tamamen AKP Hükümeti'nin seçimlerde kendisini güçlü hissederek Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme politikası yürütülmüştür. Daha seçimlerden önce başlamışlardı, hemen seçimden sonra da Sri Lanka modelinden bahsetmeye başladılar. Bütün bunlar aslında AKP’nin beli bir oyalama yapıp kendisini güçlendirdikten sonra Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme, parçalama politikasının bir parçasıydı. 2011'deki başlayan saldırlar bunun ifadesidir.

BARIŞI İSTEMEYENLER GÖRÜŞMELERİ BASINA SIZDIRDI

Oslo görüşmesinin basına sızdırıldı, taraflar karşılıklı birbirlerini suçladılar. Oslo görüşmelerini kim sızdırdı?

Oslo görüşmelerinin sızdırılması 2011’in sonlarında oldu. Oslo görüşmelerinin sızdırılması, aslında o görüşmeleri istemeyen çevreler tarafından yapıldı. Biliyorsunuz, o dönemde ve daha sonra Oslo görüşmelerini istemeyen en çok da Fethullahçılardı. Hala o Emre Uslu PKK ile görüşmeye gerek yok, bir şey yapılacaksa devlet kendisi yapmalı, diyor. PKK’nin ne olursa olsun muhatap alınmasını, PKK’nin Kürtlerin temsilcisi gibi görünmesini istemeyen kesimler var. Bumların başında Fethullahçılar geliyor. Bu açıdan o görüşmeleri Fethullahçılar sızdırarak aslında hükümetin, devletin niyeti ne olursa olsun, bir daha PKK ile görüşüme yapmasını engellemek istediler. Bunu kesinlikle böyle görmek lazım. Görüşmeleri sızdıran aynı çevreler sonradan bu defa da MİT Müsteşarı hakkında soruşturma başlatmak istediler. Bunlar, Türk devletinin ne kadar zorlanırsa zorlansın, ne olursa olsun, PKK’yı muhatap almaması gerektiğini söyleyen çevrelerdir. Fethullahçılar var, bazı yeminli Apo ve PKK düşmanları var - isimlerini vermek istemiyorum- onlar da PKK’nin muhatap alınmasına, görüşülmesine gerek olmadığını söylüyorlar. "PKK ile ilişki olacaksa sadece silah bırakma üzerine yapılmalı, PKK'nin teslim alınması üzerine konuşma yapılabilir; ama Kürt sorununun çözümü, özerklik, anadilde eğitim, kimlik sorunları ve diğer sorunların tartışılmasına gerek yok, eğer verilecekse devlet kendisi vermeli" biçiminde bir yaklaşımı dilendirenler Oslo görüşmelerini sızdırdılar. Biz ilk önce acaba İsrail olabilir mi diye biraz kuşkulandık. Ya da bizimle aracı olan çevreler, Norveç mi? İnsanın aklına kuşkular geliyor. Sen yapmayınca kim yapacak? O zaman Türk devleti niye yapsın, diyorsun. Kısa süre sonra anladık ki, bu iş Fethullahçıların işidir. Bu kesindir. Bunu hükümet de öğrendi. Daha sonra Fethullahçılar ile AKP Hükümeti arasındaki ilişkilerin bozulmasında, bu Oslo görüşmelerinin sızdırılmasının da etkisi vardır.

Sızdırarak PKK'nin, bir daha Kürtlerin temsilcisi gibi muhatap alınnmasını önüne geçmek istediler. Bu yönüyle bir kanun gibi 'PKK ile ilişkilenmek en büyük suçtur' havasını yaratmak istediler. Amaçları buydu, ama tersine döndü. PKK ile görüşülebileceğini herkes kabul etti. Bu konuda kimse tepki göstermedi, hatta kamuoyunda 'iyi ki görüşmüşler' eğilimi güçlendi. Bu yönlü yorumlar, değerlendirmeler yapıldı. Kamuoyu yoklamaları bu çerçevede çıktı. Hatta seçim öncesi çok kullanılmasına rağmen AKP seçimden oy kaybederek değil, güçlenerek çıktı. Bu da şu gerçeği ortaya koydu: Devletin, hükümetlerin PKK ile görüşmesi toplumda olumsuz tepki almıyor. PKK'nin Kürtlerin temsilcisi olduğu konusu toplum nezdinde meşrulaşmıştır. Sızdıranların farklı niyetleri vardı, ama sonuçları böyle oldu.

2012’DE KÜRT HAREKETİ SAVAŞLA EZİLMEYECEĞİNİ GÖSTERDİ

2010 Haziran'ında Devrimci Halk Savaşı kararı aldınız, gerilla eylemleri referandum sürecinde bir kesintiye uğradı. 2011'de alınan bu karar neyi amaçlıyordu? Siyasi ve askeri açıdan bu mücadelenin getirisi ve götürüsü neydi?

Biz Oslo görüşmesiyle demokratik çözümün kapsını aralamak, devleti ve toplumu hazırlamak; AKP'yi de çözüme hazırlamak istedik. AKP'nin oyalayarak bir taraftan çürütme, diğer taraftan zamana yayarak kendince fırsatını bulduğunda ezme politikası görülünce Devrimci Halk Savaşı'na(DHS) yöneldik. Hareket olarak Kürt halkının talepleri doğrultusunda mücadele ediyorduk; sonuç almak istiyoruz; onun amacını bir çözüm olmadığını, oyalama olduğunu görünce biz de DHS ile 4. Dönem dediğimiz, yani Kürt sorununu kendi irademizle çözüme, Demokratik Özerkliği toplumsal gücüyle inşa etme kararına vardık. Bu yönüyle de 2010’un 31 Mayıs'ında yeniden bir gerilla hamlesini başlatacağımızı ilan ettik. Ama sizin de belirttiğiniz gibi referandum ve seçimler bunu sekteye uğrattı. Hükümete yine bir şans tanıdık, ama bırakalım bu şansı kullanmayı, şiddetle ezme politikasını devreye sokunca biz tekrar 2010'da aldığımız karar gereği DHS ile sonuç alma, Kürt sorununu çözümünü DHS ile gerçekleştirme tercihine yöneldik. Bu tabi AKP’nin de aynı zamanda tasfiye saldırılarını yoğunlaştırdığı dönemdi. Bu iki yönlü karar vardı. Yani bizim DHS kararımızla onların şiddetli ezme kararını her türlü imkanını kullanarak boşa çıkarma ve sonuç almaya yöneldik.

Gerçekten de 2011- 2012’de çok şiddetli bir savaş oldu. Savaş tarihimizin en şiddetli yıllarının 2011 ve 2012 olduğunu söyleyebilirim. Türk devleti, Sri Lanka türü yönelim yapacaktı, ezecekti. 2011 ve 2012 kışındaki bütün yazarlar okunursa 2012 yazına gelindiğinde PKK tasfiye olacaktı. Gerçekten böyle bir saldırıyı gerçekleştirdiler. Zaten bir taraftan siyasi soykırım operasyonları sürdürülüyordu. Toplumsal tabanın tümden kökünü kazımak yani amiyane deyimle suyu kurutup balığı susuz bırakmayı hedefliyorlardı. Gerillayı tasfiye etmek için tüm bunlar yapıldı. Sadece demokratik siyaseti ezmeyi değil, toplum ezilecek, susturulacak; gerillada yalnızlaştırılacak, ezilecekti. Bu nedenle de büyük savaşlar oldu. Gerçekten de biz tarihimizin en büyük savaşını verdik, büyük hamlelerini yaptık. Zagros’ta, Botan’da devletin hakimiyeti büyük oranda kırıldı ve ortadan kaldırıldı. Bingöl, Serhat'ta çok büyük eylemler oldu. Türk devleti şaşkına döndü. Askerler karakoldan çıkamaz hale geldi. Zaten eskiden vurup kaçıyorlardı, şimdi vurup kalıyorlar, diyorlardı. Gerçekten de bazı yerlere artık giremez oldular. Botan’ın birçok yerine girmez oldular. Diğer yandan bu kadar siyasi soykırım operasyonlarına rağmen halk serhildana kalktı, halkın iradesini kırmadılar. Arkasından sürece bir de zindan müdahale edildi, o da AKP’yi çok zorladı. Bir bütün olarak hem dağ, hem zindan, hem halk ayağı. Bunlar zaten Kürt Özgürlük Hareketi'nin tarihinin mücadelesine önemli mücadele ayaklarıdır. Bu üç mücadele ayağı da, büyük hamleler yaparak AKP’yi sıkıştırdı. Türk devleti savaştan sonuç almayacağını gördü. Kürt Özgürlük Hareketi'nin savaşla ezilemeyeceğini gösterdi. 2012’de bu gösterildi.

Öte yandan halk Rojava'da devrim yaptı. Kürt Özgürlük Hareketi'nin Güney Kürdistan’da etkisi arttı, bütün parçalarda etkisi arttı. Herkes Kürt Özgürlük Hareketi'ni siyasal etki gücünün artığına karar verdi. Özellikle Mehmet Ali Birand ve birçok yazar; PKK artık kolay kolay bir uzlaşmaya varmaz, yani artık görüşmeler olmaz diyorlardı. Bu savaş daha da sürecek, çünkü PKK güçlü zamanındadır, etkilidir, niye böyle bir zamanda uzlaşma yapsın, diyorlardı. Bu nedenle PKK 2012- 2013’te kesinlikle uzlaşmaya varmaz, düşüncesini ileri sürüyorlardı. Bu güçlü zamanında savaşı geliştirerek sonuç almak isteyecektir. Birçok yazar bunu değerlendirdi. Bugün de halen birçok yazar -yeni süreç başlamış ya- PKK güçlü döneminde niye böyle bir görüşme başlattı diye değerlendirmeler yapmakta. Bu açıdan 2012 bizim açımızdan önemli başarılarla dolu bir yıl oldu. Fakat hedeflerimiz daha farklıydı, biz daha etkili sonuç almak istiyorduk. Bazı yerleri daha etkili düşürmek, bazı alanlarda Demokratik Özerkliği fiilen, daha etkili kılmayı planlıyorduk. Böyle hesaplarımız da vardı. Süreç yaz ortasında, 23 Temmuz'da başladı. Bu açıdan gecikme oldu. Hazırlıklarımız yetersizdi. Bazı alanlarda da eksik ve yetersizliklerimiz oldu. Başarılarımız oldu; ama istediğimiz sonuca götüremedik. Kesinlikle 2012 yılında başarılı olan Hareketimiz, kaybeden ise AKP Hükümeti oldu. Kürt Özgürlük Hareketi'nin savaşta ezilemeyeceğini görünce, bastırılamayacağını görünce, hem bölgede de Türkiye'de de daha etkili hale geldiği görülünce yeniden İmralı’ya heyetler gönderildi.

SAVAŞ DEVAM ETSEYDİ AKP BİTERDİ

Kürt sorununda oyalama politikasıyla AKP 10 yılık bir zaman tüketti. Ancak son süreçte İmralı'da Önderlik ile görüşmeler yaşandı. AKP idamı üzerine siyaset yaparken, onu son dönemdeki görüşmelere zorlayan iç ve dış gelişmeler nelerdir?

AKP bir dönem savaş politikası izlemedi. 2007’ye kadar idare etme, 2007’den sonra savaşla ezme politikasını izledi. Derin devletle öyle anlaştı. Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ ile mutabakat yaptılar. Fakat hiçbir zaman AKP'nin çözüm politikası olmadı, ezmede ısrar etti. AKP niye uzun süre iktidarda kaldı? En iyi ben ezerim, en iyi ben oyalarım, en iyi ben tasfiye ederim, dedi. 'Bunu CHP yapamaz, MHP yapamaz, benden başka Kürtleri oyalayacak başka siyasi aktör yoktur' dedi. 'Dini de kullanırım, oyalarım, tabanını etkisizleştiririm' diyerek iktidarda kaldı. Bunu yaparken psikolojik savaşı da, orduyu da etkili kullandı. Her türlü desteği aldı, Heronları aldı, en son teknikleri aldı. Kapsamlı uçak saldırıları bu tekniklerle yapıldı, ABD onlara Heronlarla destek verdi. Türkiye’nin elinde şuanda gerçekten en son teknik var. Tekniğini yoğun kullanıyor. AKP bunların hepsini kullandı, ama bizi ezemedi. Sonunda o kadar daraldı ki, işte geçen yılın sonunda idamı gündemleştirdi, 'idam ederiz' dedi. Hep MHP’yi suçladı, sen yapmadın biz yaparız dedi. Bu tür tartışmaları gündeme getirdi. Ama bütün saldırılarına, bütün baskılarına rağmen Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edemedi, etkisizleştiremedi.

Niye idam tartışmalarından bugünlere gelindi, denilirse; 2012'de savaşta yenildi, 10 binden fazla siyasetçiyi, gazetecileri, avukatları zindanlara attı; ama bir o kadar da teşhir oldu. Kendisini destekleyen birçok liberali kaybetti. Avrupa'da, birçok yerde kendisini destekleyen birçok çevreyi kaybetti. Giderek onu esas olarak iktidarda tutan liberalleri ve demokrasi isteyen kimi çevreleri kaybetmeye başladı. AKP’yi iktidarda tutan, kendi oyları olmadı. Yüzde 35-40 civarında oyu var, ama moral değer olarak onu iktidarda tutan, onun etkili olmasını sağlayan esas olarak 'biraz reform yapacak, demokratik adım atacak' diyen, destek veren demokrat çevrelerin, liberallerin Avrupa'da buna yatkın kimi çevrelerin desteğiyle ayakta kaldı. En temel moral dayanakları bunlardı. Yoksa siyasal İslamcı olduğu için AKP, Türkiye'de etkili olmadı. Biraz demokratik reform yapacağı, diğer iktidarlara göre yumuşak olduğu düşünülerek veya o sinerjiyi alarak yüzde 50 oy aldı. Ama birçok destekçisini artık kaybetti. Gazetecileri en fazla içeriye atan iktidar durumuna düştü. Hasan Cemal gibi bir gazeteciyle bile kavgalı hale geldi. Bu tabi AKP’yi yıprattı. AKP şunu gördü; tamam, belli bir desteği var, oy da alabilir, ama eğer savaşı şiddetli sürdürürse, kaybedecek. Çünkü savaş şiddetli sürdükçe daha fazla otoriter olmak zorunda kalıyor, daha otoriter olunca da çeşitli çevreleri kaybediyor. Bunun için şimdi demokratik siyaseti devreye sokarak, biraz siyaseti işin içine katarak acaba bu süreci götürebilir miyim, hesabındadır. Şu anda çözüm niyeti var mı yok mu, bilmiyoruz. Ama savaş yoluyla yapamadığını, sonuca götüremediğini siyasetle yapabilir miyim arayışındadır. Savaş yoluyla götürürse, 2013'te yenilecek, AKP bitecek, kaybedecek! PKK'yi ezemiyor. Ezemeyince geriye iki yol kaldı: ya oyalama ya çözüm! Şimdi AKP’nin önünde bu iki seçenek var.

ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER ETKİLİ OLDU

Rojava'daki gelişmelerin bunda bir etkisi olabilir mi

Rojava'daki gelişmelerin büyük etkisi var. AKP Hükümeti Suriye'de tıkandı. Suriye'ye niye balıklama atladı? Kürtler kazanmasın diye! Suriye'ye balıklama atlarken, İran’ı bıraktı. Suriye ile düşman oldu değil mi? Daha düne kadar Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezmede en fazla Suriye ve İran’ı kullanıyordu, onlarla dostlardı. Ama şimdi bıraktı. ABD’nin atına binersem, terkisine atlarsam, desteğini alırım; Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezerim, Suriye'de de etkin olurum, dedi. 'Nasıl ki, Osmanlı 1516-17'de Mercidabık ve Ridaniye savaşları ile Suriye'yi kontrol edip ondan sonra bütün Ortadoğu'ya hakim olduysa; Suriye kapısını açarsam, Suriye'de etkin olursam bütün Ortadoğu'yu fethederim' dedi. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı! Çok erkenden heyecana kapıldı, kraldan çok kralcı oldu, herkesten daha fazla askeri müdahaleci oldu, bütün oradaki çetelere destek verdi, El Kaideciler, Selefiler dahil radikal siyasal İslamcılara destek verdi. Fakat onlarla sonuç alamadı. Sonuç alamadığı ve o konuda Batı'yla, ABD'yle çelişkiye düştüğü gibi, Rojava'da da Kürtler ayağa kalktı; büyük bir devrim gerçekleştirerek kendi Demokratik Özerkliklerini inşa etmeye başladılar. Suriye'de kazanamadığı gibi Rojava'da da kaybetti. Bunun yanında Ortadoğu'da PKK'nin yükselişi sadece Rojava'da değil, her yerde Önder Apo’nun etkisindeki siyasal hareketlerin etkisi büyümeye başladı. Bu durum şunu ortaya koydu: Türkiye inisiyatifi kaybediyor; savaşa devam ederse hem Suriye'de, hem bölgede, hem de Kuzey'de inisiyatifi kaybediyor. İşte inisiyatifi kaybetmektense acaba PKK ile bir uzlaşma bulabilir miyim ya da PKK’yi biraz siyasal ortama çekerek acaba Suriye'de, Kuzey'de yani Türkiye sınırları içinde rahatlayabilir miyim biçiminde bir yaklaşım benimsedi. Suriye'de sıkıştı, Rojava'da sıkıştı, bu sıkışıklıktan kurtulmak için görüşmelere başladı. Görüşmelere gitmesinin önemli bir nedeni de budur. Şimdi Suriye'de ve Kürt sorununda kaybettiği inisiyatifi ele almak istiyor. Bunu yaparken de PKK’siz yapamaz. PKK ile ilişkilenmeden, PKK ile görüşmeden bu alanlarda inisiyatifi sağlayacak zemin bulamaz. Bu nedenle böyle bir girişimde bulundu. PKK ile mücadeleyi siyasi zemine kaydırmaya ve bu temelde içerde de dışarıda da rahatlamaya çalıştı. Girişimin siyasal zeminini böyle değerlendirmek gerekir.

ÇÖZÜME ZORLAYACAK GÜCÜMÜZ VAR

Yeni süreç Türkiye ve Kürdistan kamuoyunun çözüm umutlarını ve beklentilerini oldukça yükseltti, nasıl bir süreç işliyor? Ufukta AKP'yle bir çözümü mümkün görüyor musunuz?

Yeni sürecin esası; AKP sıkıştı, Önder Apo’nun yanına gitti, görüşmelere başladı. Ama yeni sürecin esas inisiyatif sahibi ve yönlendiricisi Önder Apo’dur. Önder Apo, AKP’nin sıkışıklığını görerek Türk devletinin, AKP’nin çözüm politikası olmasa da, kabul edilebilir ve reddedemeyecekleri bir proje ortaya koyarak, onları çözüm rotasına, çözüm kulvarına sokmak istiyor. Yoksa AKP’nin, devletin çözüm politikası var mı denilirse, hâlâ bir çözüm politikası olup olmadığını bilmiyoruz. Şu ana kadarki tutumları gerçekten bir çözüm politikası olduğunu da göstermiyor. Ama Önder Apo, AKP’nin sıkıştığını gördü ve gelip kendisiyle görüşerek bu işi siyasal mücadele alanına çekelim deyince de "buyurun, siyasal mücadele alanına çekelim, bu sorunları siyasal mücadele alanında tartışalım, sorunları orda çözelim" dedi. Çözüm projesini sundu ve şimdi onları o noktaya çekmeye çalışıyor. Çünkü onları o noktaya çekerse Kürt Özgürlük Hareketi hem haklı, hem siyasal demokratik mücadelede tecrübeli ve güçlü, hem de Türkiye’nin demokratikleşmeye ihtiyacı var. Şimdiye kadar AKP ve devlet şiddetle, zorla demokratikleşmenin önünü kapatıyordu. Demokratikleşmenin önünde baraj kurmuştu. Hem Türkiye'de onlarca yıllık mücadele sonucu toplumda demokratik mücadele eğilimi gelişmişti, hem de Kürtlerin yürüttüğü özgürlük mücadelesi ile Kürt toplumu önemli demokratik bir güç haline gelmişti. Bu da devleti zorluyordu. Ama buna rağmen Türk devleti askeri güçle bastırarak bu demokratikleşmenin önünü almak istiyordu. Şimdi işte Önder Apo onların sıkıştığını görüp, AKP'nin 'siyasal mücadeleye girelim, bu zeminde mücadele edelim, bu zeminde sorunu çözelim' deyince, daha onlar hiç bir şey yapmadan hemen projesini ortaya koyarak onları bir sürece sokmak, bir demokratik çözüm ve demokratikleşme kulvarına sokmak, Kürt sorununu demokratik siyaset içinde tartıştırarak onlara kaçınılmaz olarak demokratikleşme konusunda bir adım attırmak için böyle bir inisiyatif aldı, böyle bir proje ortaya koydu. Porjesini AKP'ye dayatmaktadır.

AKP’nin şu anda bir çözüm yaklaşımı var mı denilirse, gerçekten biz bir şey söyleyemeyiz. Çünkü biz AKP’nin çözüm politikası olduğuna inanarak veya çözüm politikası olduğunu düşünerek bu işin içine girmiyoruz. Demokratik siyaset sürecine sokarak AKP’yi ve devleti bir çözüme zorlayacağımızı düşünüyoruz. En azında savaş kadar bu alanda da AKP’yi ve devleti çözüme zorlayacak potansiyel güce, hem Kürdistan'da hem Türkiye'de mücadele gücüne sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Onun için Önderlik böyle bir süreci başlattı. Biz de bu nedenle bu süreci destekliyoruz. Sürecin karakterini böyle anlamak daha doğrudur.

GERİ ÇEKİLME KONUSUNDA MECLİS DEVREYE GİRMELİ

23 Mart'ta silahlı mücadeleyi durdurmak ve gerilla güçlerini sınır dışına çekmek üzere kalıcı ateşkes ilan ettiniz. Bunu daha önce 1999 yılında denediniz ve ağır bedeller ödediniz. Bugün buna karşılık özellikle geri çekilme noktasındaki tartışmaları dikkate alarak hükümet ve devletten hangi adımları atmasını bekliyorsunuz?

Tabi geçmişte de ateşkesler ilan ettik, geçmişte de geri çekilmelerimiz oldu. 12 Eylül döneminde geri çekildik, 99'da geri çekildik. Bu yönüyle mücadelede zaman zaman geri çekilmeler oldu. Şimdi bu defaki geri çekilme ve ateşkes konusu, geçmiş dönemlerden farklıdır. Geçmişte, 99'da, aslında o günkü koşullarda geri çekilerek Türk devletini bir çözüme zorlamayı amaçladık. Yoksa Türk devleti ile bir tartışma sonucu gerçekleşen bir durum değildi. Hatta uluslararası komplo olduğundan Türk devletinin kendisini güçlü gördüğü bir dönemde o geri çekilme gerçekleşti. Ama o geri çekilme de Türk devletini bir çözüm sürecine sokmaya, çözüm ortamını sağlamaya yönelikti. Sonraki ateşkeslerimiz daha çok bizim güçlü olduğumuz dönemlerde gerçekleşti. İnisiyatif bizdeydi. Ateşkesler de esas olarak çözüm ortamını hazırlamayla, devleti ve toplumu çözüm zeminine çekmekle ilgiliydi. Ama bu defaki geri çekilme ve 23 Mart'ta gerçekleştirdiğimiz ateşkes, çözüm ortamını hazırlamak için değil, bir çözüm projesinin parçası olarak ateşkes ilan ettik. Ve gerilla da bir projenin parçası olarak geri çekilecek. Bu da Türk devleti ile yapılan tartışmaların sonucunda ortaya çıkan bir ateşkestir. Yani tek taraflı değil. Ya da işte 'bir ateşkes yapalım, ortamı çözüm için hazırlayalım' yaklaşımı ile ateşkes yapılmamıştır. Ya da geri çekilme, 'geri çekilelim, çözüm ortamını hazırlayalım' anlayışıyla gündeme gelmemiştir. Kuşkusuz doğal olarak içinde bu da var. Ama esas olarak bütünlüklü bir çözüm projesinin parçası olarak ateşkes ilan edilmiş ve geri çekilme gündeme gelmiştir. Şimdi görüyoruz ki, AKP buna hazır değil. AKP böyle bir proje temelinde ateşkese hazır değil, böyle bir proje temelinde geri çekilmeye de hazır olmadığı görülüyor. Onun için burada inisiyatif Önder Apo'nun, Kürt halkının ve Özgürlük Hareketi'nin elindedir diyoruz.

Biz böyle bir proje çerçevesinde ateşkes ilan ettik. Öncesinden esir askerleri serbest bıraktık. Hatta Meclis devreye girer ve belli bir komisyon kurulursa, gerillaların çekileceği yerlerin geleceği, güvenliği ne olacak, bu konuda bir denetim mekanizması olursa geri çekilebileceğimizi de söyledik. Bunlar gerçekten çok ciddi adımlardır. Tabi bu tek taraflı değil, bir çözüm projesi temelinde gerçekleşiyor. Dolayısıyla adımların iki taraflı olması gerekiyor. Çünkü sorun iki taraflıdır. Kaldı ki sorunu PKK çıkarmamıştır. Kürt sorununda inkarcılık olduğu için savaş ortaya çıkmıştır. O zaman geçmişteki inkârcılıktan, geçmişteki zihniyetten kendilerini arındırmaları ve bazı adımları atmaları gerekiyor. Örneğin; ateşkestir, siyasal ortam hazırlanacaktır, o zaman askeri ve siyasi operasyonların durması gerekiyor. Hala siyasi operasyon yapıyorlar. Bir taraftan tek-tük bırakıyorlar, ama diğer taraftan da beşer-onar tutukluyorlar. Amiyane deyimle, kaşıkla verip kepçeyle almak gibi.

Önder Apo devlet heyetiyle tartışırken Meclis'in devreye girmesini istedi. Bu tartışma hem kamuoyuna yansımıştır, hem de bize gelen mektupta vardır. Bu mektuplar devletin elinden geçerek bize geldi, görüşmeler zaten onların kontrolleri altında yapılıyor. Önder Apo 21 Mart mesajında da Meclis'in devreye girmesini istedi. Şimdi bu adımın atılması gerekiyor. Neden? Mesele Kürt sorunudur, sadece PKK'nin tasfiyesi sorunu değildir. Tamam, PKK'nin sorunu da, silahlı güçlerinin sorunu da tartışılabilir; ama sorun sadece bu mudur? Sorun Kürt sorunudur. PKK Kürt sorununun sonucudur ve ortaya çıkan Kürt sorununun sözcülüğünü ve öncülüğünü yapmıştır. Şimdi bu sorun çözülecek deniliyor. Bu geri çekilme bir çözümün adımı mıdır, bir çözüm projesinin parçası mıdır, yoksa tasfiyenin parçası mıdır? Eğer geri çekilmeye devlet, Meclis resmi olarak uygun bir kararla hukuki zemin hazırlarsa biz de anlayacağız ki bu geri çekilme, Kürt sorununda bir çözüm projesidir. Kendileri de çözüm süreci demiyorlar mı? O zaman geri çekilme bu çözüm sürecinin parçası mıdır, değil midir, onu öğrenmek istiyoruz. Çözüm sürecinin parçası olduğunu görmek açısından da Önderliğin dediği gibi Meclis karar alsın dedik. Şimdi tabi bunlar bekleniyor. Artık nasıl olacak, süreç nasıl gelişecek? Tabi yakında belli olacak. Ama bu yönlü bırakalım yasal, anayasal değişiklikleri, o noktaya gelmeden önce çözüm için ortam hazırlama konusunda bile adımlar atılmıyor. O zaman yasal, anayasal değişiklikler konusunda gerçekten nasıl adımlar atacaklar? Tabi ki toplum bu nedenle kuşkulu, güvensiz yaklaşıyor. Biz güvensiz yaklaşmıyoruz; kuşkuyla, kaygıyla hareket etmiyoruz. Biz kesinlikle Önder Apo'nun ortaya koyduğu projeye bağlıyız. Bu çerçevede de AKP'nin adım atmasını istiyoruz. Herkesten, bütün demokrasi güçlerinden, bütün çevrelerden de AKP'nin adım atması için demokratik duruşlarını, tutumlarını güçlü ortaya koymalarını istiyoruz.

KÜRT GÜCÜNÜ DEMOKRATİK SİYASAL ORTAMDA HAREKETE GEÇİRMEK İSTİYORUZ

Kürt Halk Önderi'nin Newroz mesajındaki “bu bir son değil, başlangıçtır” cümlesinden hareketle nasıl bir tarihi sürece girildi?

PKK 40 yıla yakındır mücadele yürütüyor. Bir dönem ideolojik dönem, partileşme dönemiydi. 12 Eylül faşist askeri darbeden sonra geri çekilme ve örgütü yeniden toparlamaydı. 1984’ten sonra da silahlı mücadele yürüttü ve bugünlere kadar geldi. Özellikle son 30 yıllık gerilla direnişiyle çok büyük sonuçlar ortaya çıkardı. Kürtler açısından Kürt kimliği ve varlığı ortaya çıkarıldı. Sömürgeciler hala kabul etmeseler de, hala varlığı inkar, imha ve soykırım politikalarını sürdürseler de Kürtler kendi kimliklerini, varlıklarını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Bunu bütün dünya da, bölge de kabul ediyor. Böyle bir mücadele süreci büyük kazanımlar da ortaya çıkardı ve şu anda Kürtler Ortadoğu’nun, hatta dünyanın en büyük demokratik toplum gücü haline geldiler. Demokratik ve özgürlükçü bilinçleri çok yüksek. Bunu en somut kadın özgürlüğünde görebilirsiniz. En somut yediden yetmişe herkesin ayağa kalkmasında görebilirsiniz. 30 yıldır neredeyse ayakta olan bir halktır. Yediden yetmişe hepsi politikleşmiş bir halktır. Böyle bir halk gerçekliği var. Böyle bir ortamda mücadeleye demokratik siyasal mücadeleye evriltmek istiyor, Önderlik. Daha önce de belirttiğim gibi Kürt Halk Önderi'nin yarattığı toplum gücüne, ortaya çıkan demokratik örgütlenmelere, demokratik ulus gerçeğine güveniyor. Türkiye’deki demokratikleşme gücüne de; Denizlerden, Mahirlerden, İbrahimlerden başlayan; öncesi de var, ama sonrası onlarca yıldır Türkiye’de de özgürlük ve demokrasi mücadelesi var; bütün bu birikimlere Önderlik güvenmektedir. Bu açıdan şimdiye kadar önemli sonuçlar elde etmiştir.

Önder Apo defalarca, son olarak da BDP’lilerle yapılan görüşmede şunu söyledi; “şimdiye kadar benim yaptığım hazırlıktı, asıl mücadele bundan sonra başlıyor, başlangıcı yeni yapıyoruz” dedi. Bunu şunun için söyledi; önemli bir güce ulaştık, paradigmayı yeni şekillendirdik. İdeolojik, politik, teorik, psikolojik ve toplumsal destek olarak her şeyi şimdi tam hazırlamış durumdayız; buna dayanarak, bundan sonraki mücadelemizi özgürlük ve demokrasi mücadelesini daha da etkili geliştireceğiz, demektedir. Sadece Kürdistan’ı değil, Türkiye’yi de değiştireceğiz, bölgeyi de değiştireceğiz, dünyada da özgürlükler ve demokrasiler açısından örnek bir ülke ve Ortadoğu yaratacağız. Şimdi Hareketimiz bu iddiadadır. Bu açıdan silahlı mücadelenin ya da gerillanın geriye çekilmesi, ateşkes yapması mücadelenin durdurulması değil, daha etkili biçimde yeni koşullarda, yeni yöntemlerle sürdürülmesidir. Bunun bir kere böyle anlaşılması gerekir. Bırakalım bizim gibi daha sorunlarını çözememiş, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu bölgesinde, dünyanın en demokratik olduğunu söyleyen ülke hangisiyse; örneğin Finlandiya diyelim, orada bile demokrasi gerilim demektir, mücadelenin yeni koşullarda sürmesi demektir. Gerilimin olmadığı yerde demokrasi yoktur. Gerilimin olmadığı yerde demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesi yoktur. Oralarda bile gerilim belirli bir düzeyde sürerken bizde mücadele ve gerilim hayli hayli yoğun biçimde sürecektir. Mücadele bu bakımdan bizim açımızdan yeni başlıyor.

Kaldı ki Kürt'ün en güçlü yanı ne silahıdır, ne parasıdır, ne tankı ne de topudur. Kürt'ün şuanda en güçlü yanı, onun özgürlük ve demokrasi bilincidir, 40 yıllık mücadele içinde ortaya çıkardığı demokratik toplum gücüdür. Kürt'ün en büyük gücü onun gerçeği ve paradigmasıdır, ideolojisidir. Tarihte ideolojisi güçlü olanlar kazanmıştır. Ortadoğu ve dünyada İslamiyet ideoloji ve inançla etkili oldu. 1900’lerde Sovyetler de, bütün dünyada sosyalist ideoloji ve düşünceyle etkili oldu. Kapitalist modernite 300-400 yıl yarattığı bir ideoloji ve düşünceyle etkili oldu. Bu yönüyle Kürt Özgürlük Hareketi de gerçekten çağın ihtiyaçlarına, özgürlük ve demokratik özlemlerine cevap veren bir ideolojik derinlik yakalamıştır. Yeni bir ideolojik bütünlük, paradigma yakalamıştır. En büyük gücü budur. Bu Önderlik gücü ve yarattığı o büyük toplumsal güç birleştiğinde, tüm dünya ve Ortadoğu halklarına öncülük yapabilecek bir özgürlük ve demokrasi gücü ortaya çıkacaktır. Kürt en güçlü yanını savaş döneminde değil, demokratik siyaset döneminde harekete geçirecektir. Tabii ki ortamını bulursa! Ortamını bulmazsa, siyaset yapanlar zindanlara atılırsa, dil, kültür ve kendi kendini yönteme taleplerine “bölücü” denilerek bastırılır, susturulursa tabii ki orada demokratik siyaset çalışmayacaktır. Böyle bir ortamda silahlı mücadele ve gerilla direnişi de her zaman meşru olacaktır. Hatta eskisinden daha güçlü bir biçimde devreye girecektir. Ama bizim tercihimiz gerilla mücadelesi, silahlı direniş ortamında değil, demokratik siyaset ortamında Kürt sorununu çözmek, Türkiye’yi demokratikleştirmektir. Kürt'ün gerçek gücü olan ideolojik ve demokratik toplumcu gücünü demokratik siyaset ortamında harekete geçirmek istiyoruz. Esas kazanacağımız alanın bu alan olduğunu düşünüyoruz. Esas gücümüzün orada ortaya çıkacağını düşündüğü için Önder Apo bu bir son değil, başlangıçtır, hatta en etkili mücadele yürütme dönemine gidiyoruz, demektedir.

YA OYALAYACAKLAR YA ÇÖZECEKLER

AKP de bu süreci çözüm süreci olarak tanımlıyor. Peki size yansıyan boyutuyla AKP’nin nasıl bir çözüm projesi var?

Çözüm kavramını kullanmadan Türkiye’nin demokratikleşeceğine, Kürt sorununun çözüleceğine artık kimse inanmıyor. Çözüm kavramı sihirli bir kavram haline geldi. AKP çözüm süreci diyor da gerçekten çözüm süreci olduğuna inanıyor mu? Yoksa bütün toplum, Türkiye toplumu çözümü bekliyorken, bu söylemle toplumu yine oyalamak mı istiyor? Bu bakımdan kendi politikasına meşruiyet kazandırmak için mi çözüm süreci diyor, gerçekten de bir çözüme inandığı için mi çözüm süreci diyor; bu belli değil. Bir kere o çözüm süreci kavramını AKP bir psikolojik savaş aracı, tasfiyeye ya da oyalamaya meşruiyet kazandırmak isteyen bir psikolojik savaş argümanı olarak da kullanıyor olabilir. AKP’nin nasıl bir çözüm projesi olduğunu daha görmüş değiliz. Bunu ortaya koymuş değil. “Anadilde eğitim olmaz, özerklik olmaz, anayasada Kürtlerin haklarına güvence olmaz, Kürt kimliği anayasa giremez” diyor. Kürt sorununun çözümündeki temel parametrelerin hepsine “olmaz” diyor. Hatta “görüşmelerde hiç kimseye, hiçbir vaat vermedik” diyor. Sanki hiçbir şey konuşmamış, hiçbir vaat vermemiş, Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin ne kadar melek olduğuna, ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduğuna inanmış da adımlar atıyor. Böyle değil. Önderlik devletle görüşüyor, ortaya bazı düşünceler koyuyor, onlar da bu düşüncelere onay veriyorlar. Sıra AKP'nin atacağı adımlara gelince Başbakanı'ndan, Bakan ve AKP yetkilisine kadar “biz hiçbir şey söylemedik” diyorlar. Bu koşullarda gerçekten de kafaları karışık. PKK'yi ezemiyorlar! Önlerinde iki politika var; ya oyalyacak ya da çözecek. Bunlardan hangisine girecek, daha belli değil. Yakında netleşecek. Kuşkusuz bunu yaratacak demokrasi güçlerinin mücadelesidir.

Demokrasi güçleri neden varlar? Biz neden varız? AKP’yi, devleti çözüme zorlamak için varız. Biz, AKP’nin çok zorlandığı ve 'savaşla değil, demokratik siyaset içinde bu işi çözelim' dediği koşullarda demokrasi güçlerini, demokratik toplum gücünü, bütün demokratik potansiyelleri harekete geçirerek AKP’yi Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’yi demokratikleşme sürecine sokmak istiyoruz. Bizim şu anki pozisyonumuz budur. Ama AKP’nin pozisyonu daha netleşmiş değildir.

Türkiye’de AKP kalemşorları, danışmanları tarafından Önderlik Avrupa’ya, PKK’nin şu kanadına, bu kanadına hakim mi diye bir tartışma yapılıyor. Öte yandan salt PKK’nin atması gereken adımlar nezdinde olaya bakma durumu var. Peki AKP gerçekten devlete hakim midir? Bu konuda ne diyorsunuz?

Biz aslında netiz. Hareket bir bütün olarak Önderliğe bağlıdır, Önderliğin projesine destek vermektedir. Önderliğin projesine, bu hareketin iradesine karşı koyacak güçte değiliz. Amiyane deyimle şunu diyebiliriz; Karasu kim ki karşı çıksın; bunu diyebilsin. Yani bunu Önderlik ve PKK karşısında tüm arkadaşlar adına söylüyorum. Bu açıdan bizde böyle bir sorun yok. Hareketimiz tümüyle gerçekten demokratik siyasal sürece kilitlenmiştir, bu konuda adım atmada kararlıdır, iradesi vardır. Şimdi AKP’den böyle bir adım bekleniyor. Ama AKP bırakalım devlete, kendi içine bile tam hakim değil. Kendi yazarlarına ve çevresine bile tam hakim değil. Yani bu konuda bütünlüklü olmayan Türkiye tarafı, Türkiye cephesidir. Kürt tarafında bütünlük var. İşte Newroz’da görüldü. İki buçuk milyon halk Önderliğin projesine onay verdi. Her tarafta, bütün parçalarda herkes Önderliğin projesine onay verdi. Ama Türkiye’de her kafadan bir ses çıkıyor. AKP’nin bakanları bile farklı konuşuyor. Yazarları farklı konuşuyor. Geçen gün “görünmeden silahlarını alıp çekip gitsinler” diyorlardı. Şimdi de “silahlarını da bırakıp gitsinler” diyor. AKP’nin ne Kürt sorununun çözümü konusunda net projesi görünüyor, ne de kendi içinde politik bir bütünlüğü var. Parçalı olan, bütünlüklü olmayan kendileridir. Bizim Hareket'in ne dün böyle bir sorunu vardı, ne de bugün böyle bir sorunu var. Bilmem 'onlar, şunlar karşı çıkacaklar; şu kanat, bu kanat' diyorlar. Bunların hepsi psikolojik savaş yöntemleridir. Dün de hep böyle söylenmiştir. Şimdi gerçek ortada. Hareket tümüyle Önder Apo’nun projesine sahip çıkmaktadır. Önder Apo’nun mektubunu onayladı. Önder Apo’nun orada tartışarak mutabık kaldığı ve mektupta Hareketimize ilettiği konularda şimdi hükümet yan çiziyor. O mektupta ortaya konulanların gereklerini yapmıyor, yapmak istemiyor. Gerçek budur.

ÇÖZÜM YAKLAŞIMI GELİŞMEDİ

20 yıllık siyasal çözüm arayışında birçok ateşkes ve eylemsizlik ilan ettiiniz. Sizce neden bunlardan bir sonuç alınamadı veya bir çözüme dönüşmedi? Her iki taraf açısından nerede hata yapıldı, eksik kalan neydi?

1993’ten beri hareket bu son ateşkes ile dokuz kez ateşkes ilan etti. Belki yirmi kez demokratik çözüm bildirgesi yayınlandı. Hepsi de açılır, bakılırsa makul kabul edilir çözüm projeleridir. Dünyanın başka bir ülkesinde olsa böyle bir sorunu yaşayan bir ülke olsa o sorunla muhatap olan ülke o çözüm projelerinin üzerine atlar. Ama Türk devletinde ne Kürt gerçekliği ne de Kürt sorunu tanıma yok ki çözülsün? Onun sorunu Kürt'ü ortadan kaldırma, Kürt'ü yok etme, Kürt'ü soykırıma uğratma var. Dolayısıyla Kürt'ü muhatap almak yok. Bir halk olarak muhatap almadığı için sorunu çözme de gelişmiyor. Neden gelişmiyor? Sorun şudur; Kürtleri bir halk, bir toplum olarak kabul etse biz en makul çözümü öne sürüyoruz, en makul yaklaşımı ortaya koyuyoruz. Bu nedenle kolay çözülebilir. Bu kadar ateşkese rağmen çözülmüyorsa kesinlikle tek nedeni var, Türk devletinin zihniyetidir. Bu konuda bizim eksiklik, yetersizliğimiz olabilir ama zihniyet ve anlayışımız olarak kesinlikle eksikliğimiz yoktur. Çözüm için kesinlikle demokratik çözümden yanayız. Bu konuda engelleyici hiçbir tutumumuz olmamıştır. Hep kolaylaştırıcı yaklaşıp, makul davranmışız. Belki daha iyi çabalasaydık, Türkiye'deki, dünyadaki demokrasi güçleriyle ilişkilerimizi, diplomasimizi, ittifaklarımızı daha iyi geliştirseydik, toplumu daha iyi harekete geçirseydik, hatta savaşı daha iyi verseydik daha iyi sonuç alabilirdik. Bu konularda eksikliğimiz olabilir; ama makul çözüm konusunda kesinlikle bir eksikliğimiz yok.

Türk devleti herhangi bir çözüm projesi ortaya koydu da biz red mi ettik? Biz belki yirmi-otuz çözüm projesi ortaya koyduk. Ama Türk devletinden tek bir proje ortaya çıkmamıştır. Türk devletinin “silah bırak, teslim ol, çek-git” anlayışından başka bir şeyi yoktur. Oslo’da da gördük; bir çözüm anlayışları, yaklaşımları yok. Ancak mücadele karşısında sıkıştıkça bazı adımlar atıyorlar. Onlar da sorunu çözmek için değil, özgürlük mücadelesini durdurmak, frenlemek, gerçek çözümün önünü almak için atılmış adımlardır. Çözümün adımları değildir. Yoksa bazıları 'adımlar atıldı, PKK desteklemedi', diyorlar. Gerçekten çözüm için bir adım olarak atılsaydı, çözümün ilk adımları olarak düşünülseydi, ilk önce biz desteklerdik. Ama düşünülen o değil ki. Düşünülen; bu tür şeylerle, yani psikolojik savaşla PKK’nin toplumsal tabanı ortadan kaldırılacak ve Kürt sorunu gündemden düşürülecek. Böyle olan bir tedbir desteklenebilir mi? Bunun dışında kalıcı bir çözüm projesi ortaya koymuşlar mı ki bizim desteklememe gibi bir durumumuz olmamıştır? Hatta şunu söyleyebiliriz; dünyada bir kurul kurulsun, bizim dışımızda dünyada akil adamlar kursunlar, Kürt sorununun çözümü için bir proje ortaya koysunlar, biz destekleyelim. Çünkü şunu biliyoruz, dünyada en vicdansız adamlar bile Kürt sorunu için bir çözüm projesi ortaya koysalar mutlaka bizim açımızdan bir çözüm projesi olur, biz de destekleriz. Onun için şimdi akil adamları bile kendine göre oluşturmak istiyor. Çünkü normal, vicdanlı akil adamlar makul bir çözümden yana olur. Makul çözüm de Türk devletini hep zorlayabilir. Onun için akil insanları bile böyle normal vicdanı olan, herkesin kabul edeceği insanlardan değil de illa kendine yakın insanlardan seçmeye çalışıyor. O yaklaşım bile aslında Türk devletinin, AKP Hükümeti'nin makul bir çözüm yaklaşımının tam olmadığını, olgunlaşmadığını gösteriyor. Hiç arayış yok mu? Var. Türkiye’de 30 yıldır Kürt sorunu için ne yapalım, düşüncesi var. Ama bu sorunu çözmeye kalkınca çözüm de Kürt sorununu çözmek olur. Oraya geldi mi tıkanıyorlar ve sadece PKK’nin tasfiyesi, silahların susması gibi sorunu çözmeyecek bir çerçevede ele alıyorlar.

ÜÇ AŞAMALI ÇÖZÜM

Basına yansıdığı kadarıyla üç aşamalı çözüm üzerinde tartışılıyor. Bu aşamalar nelerdir? Her aşamada ne tür somut adımlar atılması öngörülüyor?

Zaten basına da yansıdı. Yürütme Konseyi Başkanlığımız da ifade etti. Mektup üç aşamalı bir yol haritasını ortaya koyuyor. Teorik bir-iki eki de var. Üç belgedir. İki belgesi daha çok teorik, Önderliğin o savunmalarda ortaya koyduğu görüşleridir. Daha rafine bir biçimde ifade etmiş. Diğeri ise üç aşamalı yol haritasıdır. Birinci aşama belli konularda anlaşma temelinde bir çatışmasızlığı ifade ediyor. Önderlik aynen şöyle söylüyor: “Temel ilkelerde anlaşma temelinde çatışmasızlığın sağlanması”. Kürt Özgürlük Hareketi ateşkes yapıp güçlerini çekecek; ama bazı temel konularda anlaşma ve Meclisin karar alması, komisyon kurulması kaydıyla geri çekilme sağlanacak".

Birinci aşamada başka komisyonların kurulması da var. Hakikatleri araştırma komisyonu, barış komisyonu, çeşitli cinayetleri, katliamları araştıran komisyonlar da olacak.

İkinci aşama biraz da buna paraleldir. Geri çekilme süreci başladıktan sonra geri çekilme iradesinin ortaya konulması, geri çekilmenin olması, geri çekilme sürecinin ilerlemesiyle birlikte anayasal değişikliklere gidilmesi. Tabii geri çekilme sürecinde yol haritasının olması, yol temizliğinin yapılması da var… BDP “yüzde on barajının kaldırılması, seçim kanununun değiştirilmesi, terörle mücadele yasanının kaldırılması” diyordu. Bunlar da geri çekilmeyle birlikte ikinci aşamada olacak şeylerdir. Yani birinci aşamada geri çekilme başlayacak, geri çekilmenin başlamasından sonra da bu yol temizliği yapılacak. İkinci aşamada anayasal ve yasal değişiklikler gerçekleşecek. Yani birinci aşama çatışmasızlık, komisyonların kurulması, Meclisin karar alması, silahların susması, geri çekilme süreci ve onunla birlikte hemen ikinci aşama araya çok mesafe olmadan anayasal değişiklikler olacak. Kuşkusuz ilk önce yol temizliği, sonra ise birinci aşamanın sonuna doğru yani silahlı güçlerin çekilmesinin tamamlanacağı süreçte de aynı döneme denk gelecek biçimde anayasa değişikliği yapılacak.

Üçüncü aşama ise normalleşme aşamasıdır. O nedir? Anayasal ve yasal değişiklikler yapıldıktan sonra onlar pratiğe geçecek ve çözüm olduğu görülecek. Çünkü anayasa ve yasalar çıkacakda, bir de uygulanması olacak. O konuda Mehmet Altan “Türkiye’de çok anayasa değişikliği yapılıyor, ama hiçbiri uygulanmaz” diyor. Ben Mehmet Altan’ın çok kaygılı yaklaşımını doğru bulmuyorum. Yani bu süreç bir demokratikleşme süreci. Gerçekten de AKP’yi zorlamak gerekir. Niyeti ne olursa olsun. Çok kaygılı yaklaşıyor. Yani süreci hiç önemsemiyor, bunu hiç doğru bulmuyoruz; ama onun dediği bir gerçeklik de var. Türkiye’de anayasalar, yasalar yapılır, ama hiçbir şey de değişmez, diyor. Bu açıdan anayasalar ve yasalar yapılır da pratiğe yansıyınca gerçekten Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği ortaya çıkarsa yani Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamı ikinci aşamanın tamamlanmasından sonra gerçekleşirse; anayasalar ve yasal değişiklerle özgür ve demokratik yaşam güvenceye alınır, Kürtler de buna inanırsa makul bir çözüme inanırsa o zaman normalleşme başlar. O zaman silahlı güçlerin durumu da tartışılabilir, yurtdışındaki herkesin durumu da tartışılabilir. Yani artık tümden normalleşmeye geçilir. Türkiye’de biz de normalleşmeye geçeriz. O da üçüncü aşamadır. Normalleşme aşaması ama hangi aşamadan sonra geliyor? İkinci aşamadan sonra. İkinci aşama nedir? Anayasa ve yasal değişikliklerin yapıldığı süreçtir. Böyle üç aşamalı bir planı öngörüyor. Bunu zaten Yürütme Konseyi Başkanlığımız belli düzeyde ifade etti. İkinci görüşmeye giden BDP Amed Milletvekili Altan Tan belli biçimde ifade etti. yani çeşitli biçimlerde zaten yansıdı. Türk basınına da zaten MİT ve devlet tarafından sızdırılan bilgiler var. Orada da yarım-yamalak sürecin üç aşamalı olduğu ortaya konulmuştur.

AKP’YE DÜŞEN GÖREVLER

Çözümü ve toplumsal barışı arzulayan tüm toplum kesimlerine ve özellikle de bu işin esas muhatapları olan PKK-KCK ile devlet ve hükümete ne tür görev ve sorumluluklar düşmektedir? Bu sürecin başarısı neye bağlıdır?

Bütün toplumsal güçlerin sorumluluklarına sonra değineyim. İlk önce bizim ve hükümetin yapması gereken konusuna değinmek istiyorum. En başta dilin değişmesi gerekli. Eğer çözüm gerçekten yapacaksak, demokratik siyaset devreye girecekse, demokratik siyasal çözümü arzuluyorsak savaş döneminin dilini, üslubunu, o psikolojik savaş yöntemlerinin, üslubunun bırakılması gerekir. Bir kere buradan başlanması gerekiyor. Şimdi demokratik siyasal çözüm diyoruz, ama basınıyla, hükümetiyle yürütülen psikolojik savaş toplumu kendi düşündükleri çerçevede yönlendirmeye devam ediyor. Bunlar doğru değildir. Bu konuda dilin değişmesi gerekiyor.

İkincisi; gerçekten demokratik çözüm ise bizim demokratik çözüme güçlü biçimde destek vermemiz gerekiyor. Arkasında olduğumuzu göstermek gerekiyor. Yani sahiplenmemiz gerekiyor. Kürt toplumunun arkasında olduğunu göstermek gerekiyor ve bu projeye tam destek vermesi gerekiyor; Önder Apo’ya, Harekete inanması gerekiyor. Demokratik siyasi çözümde daha fazla kazanacağımızı, eğer AKP’ye, devlete adım attırırsak gerçekten bu projenin Kürt sorununun demokratik çözümünü sağlayacağına inanılması gerekiyor. Bu yönüyle de toplumun örgütlü gücüyle harekete geçmesi gerekiyor. Kendi taleplerini dillendirmesi gerekiyor. Kendi gücünü ortaya koyması gerekiyor. Örgütlülüğünü ne demokratik siyaset, ne sivil toplum ne de savaş güçlerinin zayıflatmaması gerekiyor. Gerilla da gevşememeli, toplum da gevşememeli. Sivil toplum örgütleri de gevşememeli. Tüm parçadaki Kürtler de gevşememeli. Herkes bu projenin başarısı için tutumunu ortaya koymalı, AKP ve devlet üzerinde baskı yapmalı. Hem duruşuyla hem söylemiyle hem tutumuyla ve örgütlü gücüyle bunu ortaya koymalı, demokratik çözümden başka çaresinin olmadığı Türk devletine ve AKP’ye gösterilmeli. Bize düşecek görev budur.

AKP’ye ve devlete düşecek görev ise şudur; eğer gerçekten demokratik çözüm istiyorsa, samimi ise demokratik güçlerin devreye girmesini sağlaması gerekiyor. Onların örgütlenmesini, Kürt sorunu konusunda, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çok yaygın konferanslar yapmasını, yürüyüşler yapmasını, taleplerini ortaya koymasını teşvik edici yaklaşımlarda bulunması, yani bütün demokratik dinamiklerin önünü açması gerekiyor. Açığa çıkarması gerekiyor ki demokrasi güçleri güçlensin ve böylelikle MHP gibi ya da benzeri güçler daraltılsın. Şimdi buna yol verilmezse, demokrasi güçlerinin örgütlenmesine, sesinin çıkmasına, konferanslarla, toplantılarla her türlü etkinliğiyle, eylemliliğiyle bu anayasal ve yasalar sürecine, demokratik çözüm sürecine müdahale olması teşvik edilmezse o zaman şimdi karşıyım diyen MHP gibiler etkili olur. Gerçekten çözüm istiyorsa, MHP gibi güçlerin etkili olmasını istemiyorsan, onlar gibi düşünmüyorsan, gerçekten çözüm projen varsa o zaman demokrasi güçlerini cesaretlendirecek, demokrasi güçlerini etkin kılacak, yani çözüm süreci dediği projeye toplumsal destek sağlayacak bir yaklaşım koyması gerekiyor. Şimdi demokratik çözüm veya çözüm süreci dediğine top lumsal destek sağlayacak bir yaklaşım değil de, güvensizlik, kuşku yaratıyor. Böyle destek sağlanabilir mi? Toplumsal desteğini böyle güçlendirebilir mi? Bu yaklaşımla çözüm gerçekleşebilir mi? Gerçekleşmez. O zaman AKP Hükümeti ve devleti de gerçekten bir demokratik çözüm ortamını yaratarak Türkiye’nin demokratikleşmesini istediğini ortaya koymalıdır. Demokratikleşme sürecinde herhangi bir ülkede nasıl yaklaşılırsa demokratikleşme sürecinde bir toplumun yapması gerekenler ne ise onların önünü açarsa, onların gereklerini yaparsa o zaman AKP ve devletin de görevlerini yerine getirdiğine inanılır. Yoksa yine çözüm süreci denilir ama demokratikleşmeye gelmeyen, çözüme yanaşmayan bir pozisyonda olduğu görülür ya da AKP’nin ve devletin bir çözüm yapacağına inanç tabii ki zayıf kalır. Şuanda toplumda kuşkular var, o zaman bu kuşkuları ortadan kaldırmak için AKP’ye, devlete düşen görevler var. Atması gereken adımlar var. Demokratikleşme tartışmalarından örgütlenmesine ve o taleplerin özgürce dillendirilmesine ve o taleplere doğru cevap vermesine kadar yapacağı şeyler var.

Bunun yanında demokrasi güçlerine, toplumsal güçlere düşen görevler var. Kürt halkına ve demokrasi güçlerine düşen görevler var. Kesinlikle örgütlü olmalı ve bu mücadelenin yanında olmalı, bu projeye destek sunmalıdırlar. Emekçiler, sosyalistler bütün sol-demokratlar, aydınlar, Aleviler, Süryaniler, Êzidîler, Türkiye’de yaşayan Ermeniler, Rumlar, Çerkezler, Lazlar; bütün toplumsal kesimlerin bir demokratikleşme fırsatı çıktı. İşte PKK bir demokratikleşme zemini yaratıyor, böyle bir gündem ortaya attı; Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi gündemini Türkiye’nin ortamına dayattı, o zaman bu sürece demokrasi güçleri olarak müdahil olalım ve bu süreci sadece Kürt sorununun çözümünü değil, bütün toplumsal sorunların, etnik ve dinsel toplulukların sorunlarını demokratikleşme içinde çözecek bir demokratik Türkiye’yi yaratma çabası içinde olalım, demelidirler. Şuanda demokrasi güçlerine, bütün toplumsal kesimlere düşen görev budur. Yoksa kendiliğinden AKP’den, devletten beklemek yanlıştır. Demokrasinin tarifine de terstir. Demokrasi devlet dışı güçlerin yaşam biçimidir. Devlet dışı toplumun özgür yaşam ortamıdır. Bu açıdan devlet ve iktidarlar demokrasiye zorunlu olmadıkça duyarlı hale gelmezler. Toplumlar mücadelesiyle devleti ve iktidarları demokrasiye duyarlı hale getirirler. Onları biraz demokratik değerlere tahammül eder hale getirirler. Bu açıdan önümüzdeki süreç bir demokratikleşme süreci ise, demokratik çözüm süreci ise toplum kesinlikle devreye girmelidir.

AKP’nin bir çözüm politikası var mı, devletin bir çözüm politikası var mı denilerek yaklaşılamaz. Demokrasi mücadelesi böyle mi verilir? Devletten bekleyerek mi oluyor? İktidardan bekleyerek mi oluyor? Demokrasi mücadelesi, özgürlük mücadelesi devletle ve iktidarla mücadele ederek verilir. Bu açıdan AKP’den, devletten bekleme yerine politikası var mı, çözümü var mı, deme yerine bir mücadele cephesi yaratmak gerekir. Biz, gelin bir mücadele cephesi yaratalım, diyoruz. Demokratik siyaset ortamını yaratalım; bu demokratik siyaset ortamında bu ortamı değerlendirerek, demokrasi güçleri olarak harekete geçelim, başta Kürt sorunu, Aleviler sorunu, diğer etnik ve dinsel topluluklar sorunu; emekçilerin, kadınların sorunu olmak üzere bunları gündemleştirip, AKP’ye devlete dayatarak, Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayalım, diyoruz. Demokrasi mücadelesi budur. Devlet verecek mi, AKP verecek mi, diyerek dünyada demokrasi mücadelesini kimse yapmamıştır. Ne sosyalistler, ne solcular, ne demokratlar, ne liberaller böyle bir mücadele yapmıştır. Esas kendi güçlerine güvenerek, kendi demokrasi hareketini yaratarak, demokrasi cephesini yaratarak, demokrasi güçlerinin birliğini yaratarak, demokrasiyi gerçekleştirmişlerdir. Şimdi de Türkiye ve Kürdistan’da yapılması gereken budur. Biz bu temelde tüm demokrasi güçlerine süreci doğru anlamaya ve Kürt demokrasi güçleriyle birlikte demokrasi hareketini geliştirerek, gerçekten Türkiye’nin en temel sorunları başta olmak üzere sorunları çözerek, Türkiye’yi demokratikleşmeye çağırıyoruz.


Kurdan dikişînîn nava şer – Yeni Özgür Politika

Yekîneyên Parastina Gel (YPG) destnîşan kir ku êrîşên rejîma Sûriyeye yên li ser gundên Ziyaret û Gundê Mezin ên Efrînê berdewama êrîşên li ser Şêxmeqsûd û Eşrefiyê ne û bal kişand ku rejîm dixwaze bi vî rengî Kurdan bikişîne nava şerê qirêj.

Navenda Çapemeniyê ya YPG’ê di derbarê topbarana li hemberî gundên Ziyaret û Gundê Mezin ên girêdayî navçeya Şêrawa ya Efrînê ku pêr ji aliyê hêzên rejîmê ve hatibûn tobarankirin de daxuyaniyek nivîskî weşand. Di daxuyaniyê de hate destnîşankirin ku di topbarana hîn didome de zarokekî 9 salî jiyana xwe ji dest daye, gelek kes birîndar bûne û ziyana aborî pêk hatiye. Di daxuyaniyê de hate gotin ku, ji ber êrîşan şêniyên gundan jî koçî gundên Kîmar, Berad û Kurzêl, her wiha bajarê Efrînê kirine.

Di berdewama daxuyaniyê de û hat diyarkirin ku ev topbaran berdewama êrîşên li ser taxên Şêxmeqsûd û Eşrefiyê yên Helebê ne û wiha hat gotin: “Êrîşên li ser van gundan, rûyê rejîmê nîşan dide. Rejîm ev 3 mehe hewl dide ku li herêmên Kurdan tevlîheviyê derxîne û Kurdan bikîşine nava şerê qirêj.”
Di dawiya daxuyaniyê de hate destnîşankirin ku YPG nahêle ev plan biser bikevin û ev tişt hatin gotin: “Em dê bersiva êrîşan bidin. Em wekî YPG’ê ji bo bersivdaniya êrîşek ku dibe pêk were jî amade ne. Hebûna me bi hebûna gel pêkane, me soz daye ku em dê gund û bajarên xwe biparêzin.”

Seydo bi girseyî hate definkirin

Cenazeyê Seydo ku 3 roj berê gihiştibû gundê Omera ya Efrînê pêr di saetên nîvro de ji aliyê bi sedan kesên ku çûbûn gund wî anîn Efrînê. Cenaze li vir ji aliyê hezaran kesan ve  bi dirûmeyên"Şehîd namirin” û “Bijî berxwedana gelê kurd” hate pêşwazîkirin. Cenaze ji vir jî bi karwanekî ku ji dehan wesayîtan pêk dihat birin navçeya Cindirêsê. Karwanê cenaze li Cindirêsê jî ji aliyê hezaran kesan ve bi dirûşmeyan hat pêşwazîkirin. Karwanê cenaze piştre di nava kolanên navçeyê re derbas bû û gihîşt Goristana Şehîd Seydo ya li Çiyayê Qazikli û li wir hat definkirin.


Kürtlerin bayramı olamadı – Yeni Özgür Politika

Kürt çocukları, ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı çeşitli eylemlerle protesto etti. Anadilde eğitim hakkı tanınmadığı, Kürt kimliği anayasal güvenceye alınmadığı müddetçe 23 Nisan’ın protesto edileceği belirtildi.

'23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı', Şırnak'ın Cizre ve Silopi ile Mardin'in Kızıltepe ilçeleri ve İstanbul'da yürüyüşlerle protesto edildi. Siirt'te ise katledilen çocuklar anısına fotoğraf sergisi açıldı. HDK Gençliği de yürüyüşle çocuk katliamları ve tutuklamaları kınadı.

BDP Cizre İlçe Örgütü'nün, '23 Nisan Çocuk Bayramı'nı protesto etmek amacıyla gerçekleştirmek istediği yürüyüşe polis gaz bombalarıyla saldırdı. BDP Cizre İlçe başkanı ve yöneticileri ve Belediye Meclis üyelerinin yanı sıra çoğunluğu çocuklardan oluşan yüzlerce kişi, BDP İlçe binası önünde biraraya geldi.
Kitle, yürüyüşe geçtiği sırada polis hiçbir uyarıda bulunmadan, gaz bombaları ile saldırdı. İdil Caddesi'ne çıkan bir grup genç ise polis saldırısına taş ve ses bombaları ile karşılık verdi. Kitlenin tekrar BDP İlçe binası önünde biraraya gelmesi ardından, polis ikinci kez kitleye gaz bombalarıyla saldırdı. BDP'lilerin Emniyet yetkilileri ile yaptığı görüşmeden bir sonuç çıkmayınca, burada basın açıklaması yapıldı.
BDP Cizre İlçe yöneticisi Mahsun Seçen, Türk devletinin inkar ve asimilasyon politikalarına dikkat çekerek, ''Çocuklarımız kendi anadillerinde eğitim görmedikleri sürece, 23 Nisan Bayramı'nı boykot etmeye devam edeceğiz'' dedi. Seçen, şöyle konuştu: ''Kürt çocukları katlediliyor. Ana dillerinde eğitim görmekten mahrum bırakılıyor. Ve Kürt kimliği tanınmıyor. Bizler bütün dünya halkları gibi kendi dilimizle, kendi kimliğimizle özgür bir yaşama kavuşana kadar mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz."
Yapılan açıklama ardından kitle sloganlarla dağıldı.

Kızıltepe'de yürüyüş

BDP Kızıltepe İlçe Örgütü de protesto yürüyüşü düzenledi. Kızıltepe Belediyesi önünden Sanayi Mahallesi Mezarlığı'na kadar gerçekleştirilen yürüyüşe; BDP PM üyeleri, BDP il ve ilçe yöneticileri, Eğitim Sen, Genel-İş, KESK, HDK, KURDİ-DER, TUHAD-DER, MAYA-DER ve MADAY-DER üyeleriyle çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan yüzlerce kişi katıldı. Yürüyüşte devlet güçlerince katledilen çocukların fotoğrafları taşındı. Yürüyüşün ardından Öcalan'ın tecridini protesto amaçlı bedenini ateşe veren Mehmet Yalçın'ın mezarı başında basın açıklaması gerçekleştirildi. Polis tarafından öldürülen Uğur Kaymaz'ın kardeşi Ali Kaymaz yaptığı konuşmada, ''Bugün dünyanın dört bir yanından çocuklar 23 Nisan Bayramı kutlamak için Türkiye'deler. Yalnız Kürt çocukları bugünü üzgün geçirecek'' dedi.
Protesto eylemi çocukların okuduğu şiirlerle sona erdi.

Çocuklar öncülüğünde protesto

BDP Silopi İlçe binası önünde bir araya gelen yüzlerce kişi, Nuh Mahallesi'nde bulunan Cumhuriyet İlköğretim Okulu önüne yürüdü. Çocukların öncülük ettiği yürüyüşe, BDP İlçe Başkanı Muhsun Kunur, Barış Anneleri İnisiyatifi, MEYA-DER, KURDİ-DER, Laleş Kültür Sanat Merkezi çalışanları, BDP İlçe yöneticilerinin de aralarında bulunduğu yüzlerce kişi katıldı. Yürüyüşte sarı-yeşil-kırmızı flamanlar, "Zarok bila li cejnan bin ne li goristana bin" pankartı ve Türk savaş uçakları tarafından katledilen Roboskîli çocuklar ile asker ve polis tarafından katledilen çocukların fotoğrafları taşındı. Yürüyüş ardından çocuklar adına ilköğretim öğrencisi Emine Kunur basın açıklaması yaptı. Konur, barış için öncelikle inkar ve asimilasyon politikasına son verilmesi gerektiğini belirterek, anadilde eğitim istedi.

Katledilen çocuklar için sergi

İHD Siirt Şubesi ve Siirt Belediyesi de devlet güçlerinde katledilen çocuklara fotoğraf sergisiyle dikkat çekti. Celadet Ali Bedirxan Kütüphanesi'nde Kürdistan'da katledilen çocukların fotoğraflarının yer aldığı sergi açıldı. Açılışa; İHD Siirt Şube Başkanı Vetha Aydın'ın yanı sıra BDP yöneticileri ile Belediye-İş, KESK, TUHAD-DER, MKM, Barış Anneleri, Berfin Kadın Danışma Merkezi temsilcileri, çok sayıda çocuk ve yurttaş katıldı. Açılışta konuşan 10 yaşındaki Bawer Aksu, çocukların rengi, dili ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit ve adil bir dünyada yaşamayı hak ettiğini belirterek, asker, polis kurşunu ile öldürülen çocuklara dikkat çekti.
İHD Siirt Şube Başkanı Vetha Aydın ise, son 24 yılda 569 çocuğun, devletin güvenlik güçleri tarafından katledildiğini vurguladı.

Konuşmalar ardından açılan sergiyi gün boyu çok sayıda kişi ziyaret etti.

'Bayramlık günlerimiz yok'

BDP Kartal İlçe Örgütü, dünyada çocuk bayramı kutlayan tek ülke olmakla övünen Türkiye'de, devlet güçleri tarafından katledilen ve anadilde eğitim hakkı gasp edilen Kürt çocuklarına dikkat çekmek amacıyla parti binasından, Kartal Meydanı'na kadar yürüyüş düzenledi. Çocuklar tarafından oluşturulan kortejde yöresel kıyafet giyen çocuklar, "Be ziman jiyan na be" pankartı taşıdı. Yürüyüş boyunca sık sık, "Herne Pêş", "Çerxa Şoreşê" ve "Zimane Kurdî" marşlarını okuyan çocuklar,  "Zimanê me rûmeta me ye" sloganları attı. Basın açıklamasını okuyan Serhat Akyol, Türkiye'de yaşayan çocukların bayram kutlamadığını ve bayramlık zamanlar da yaşamadığını söyleyerek, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve Roboskî'li çocukların Kürt olduğu için katledildiğine dikkat çekti. Basın açıklaması yapılan Kürtçe ders ile sona erdi.

HDK Gençliği kınadı

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Gençlik Meclisi, '23 Nisan Çocuk Bayramı'nı protesto etmek ve katledilen, cezaevlerinde bulunan Kürt çocukları ile tecavüze uğrayan çocukları hatırlatmak amacıyla Taksim'de yürüyüş düzenledi. Yürüyüş sonrasında yapılan açıklamada, ''Çocukların üzerine bombalar yağıyor, çocuklar hapiste, çocuklar iş cinayetinde kurban. Çocukları işkencede olan bir ülkenin geleceği yoktur" denildi.

Adalet yoksa bayram da yok

Katliamda 34 evlatlarını yitiren Roboskî'li ailer 23 Nisan'ı yürüyüşle protesto ederek, faillerin bulunmasını istedi.
16 çocuğun savaş uçaklarıyla katledildiği Roboskî'de 23 Nisan "Failler yoksa bayram da yok" şiarıyla gerçekleştirilen yürüyüşle protesto edildi. Yürüyüşte, "Bayram değil kardeşlerimizin faillerini istiyoruz" pankartı taşındı. Yürüyüş ardından Roboskîliler adına açıklama yapan Barış Encü, barış sürecinde devletin atması gereken en önemli adımın Roboski katliamının faillerinin bulunması ve yargı önüne çıkarılması olduğunu vurguladı.
Katliamda yaşamını yitiren Cemal Encü'nün kardeşi Vahit Encü de, "Bir an önce kardeşlerimizin, akrabalarımızın failleri ortaya çıkarılmalıdır, katliamda yaşamlarını yitiren canlarımızın failleri bulununcaya kadar hiçbir bayrama katılmayacağımızı açıklamak istiyoruz. Biz onurlu bir barış istiyoruz" dedi.
Basın açıklamasından ardından aileler mezarlığa yürüdü. Burada açıklama yapan barış aktivisti İbrahim Yaylalı, çocuk katliamları, cezaevlerindeki çocuklar ve çocuk işçilere dikkat çekerek,''Bu coğrafyada katledilen çocukların hesabı verilmediği müddetçe bize bayram yoktur. Adalet yoksa bayram da yok'' dedi.
Basın açıklaması "Ey Reqîp" marşının okunmasıyla sona erdi.

Kürt çocuklarına bayram yok

Çoğunluğu TMK mağduru Kürt çocuklarından oluşan 2 bin çocuk, 23 Nisan'ı cezaevlerinde karşıladı. İHD MYK üyesi Avukat Rahşan Bataray Saman, TMK'da yapılan değişikliklerin çocukların mağduriyetini gidermediğine dikkat çekti.
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü verilerine göre ülkede 15 Mart 2013 tarihi itibariyle 405'i hükümlü, bin 475'i tutuklu olmak üzere toplam bin 880 çocuk tutsak bulunurken, bunun büyük çoğunluğu TMK mağduru çocuklardan oluşuyor.
Kürt çocuklarının yaşadığı mağduriyetin giderilmesi için TMK'de kapsamlı değişikliklerin yapılması gerektiğini vurgulayan İHD MYK Üyesi ve Diyarbakır Şube Yöneticisi Avukat Rahşan Bataray Saman, 2006'da yapılan değişiklikle binlerce çocuğun yargılandığını hatırlattı. Kamuoyunun baskısıyla yasada kısmi değişikliklerin yapıldığını kaydeden Bataray, bunların yetersiz kaldığını belirterek, halen yüzlerce çocuğun bu yasadan kaynaklı yargılanarak, cezalandırıldığına dikkat çekti.

4. Yargı Paketi'nde yoklar

Çocukların bu şekilde cezalandırılmasının önünün kesilmesi için yapılması gerekenleri dile getiren Bataray, şunları ifade etti: "Öncelikle çocukların TMK'den ve siyasi suçlardan dolayı yargılanmalarını engelleyecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Yine çocukların tutuklu yargılanmalarını engelleyecek yasal düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. ''
Bataray, 4. Yargı Paketi olarak kamuoyuna yansıyan yasa değişikliğinde çocukların yaşadığı mağduriyete ilişkin özel bir düzenlemenin olmadığını hatırlatan Bataray, yasanın AİHM'de yapılan başvurular sonucunda Türkiye'nin mahkumiyeti ve tazminat ödemesini enleme amaçlı çıkarıldığına dikkat çekti.


‘Teörist faaliyet’ çıkarıldı – Yeni Özgür Politika

AKPM'nin Türkiye raporundaki “PKK’nin terörist faaliyetleri 40 bin kurbana neden oldu” ibaresi, oy çokluğuyla reddedilerek, “Türkiye ile PKK arasındaki çatışma 40 bin kurbana neden oldu” şeklinde değiştirildi.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Genel Kurulu'nda Türkiye siyasi denetim raporu oylanarak kabul edildi.

Strasbourg'da devam eden AKPM Bahar Dönemi Genel Kurul toplantılarında Türkeye raporu görüldü. Raporu hazırlayan AKPM Türkiye raportörü Josette Durrieu, Türkiye’ye Kürt sorununu müzakere ile çözme çağrısında bulundu. Yerel ve bölgesel idarelerin yetkilerinin arttırılmasını isteyen Durrieu, Türkiye'nin Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi (AYBYK) sözleşmesine koyduğu çekinceleri artık terk etmesi gerektiğini belirtti. 65 sayfalık rapor hakkında bilgi veren Durrieu, Türkiye’nin hassas bir süreçten geçtiğini belirterek, bu süreçte yeni anayasanın önemine vurgu yaptı. Durrieu, “Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç çok hassas ve Kürt meselesinin çözümü başta olmak üzere gerçekleşmesi gereken pek çok reform var. Türkiye cunta anayasası ile geleceği kazanamaz, var olan sorunlarına cevap veremez, bunun için yeni bir anayasa gereklilik olarak kendini dayatıyor” dedi. Türkiye’nin yeni anayasa ile Kürt sorununun diyalog ve müzakereyle siyasi çözümünü geliştirmesi gerektiğini ifade eden Durrieu, “Kültürel, idari ve anadil hakları yasal tanınarak, pekiştirilmeli, AK ulusal azınlık sözleşmesi ile anadilde eğitim hakkını sağlayan yerel ve bölgesel diller şartını kabul ederek yürürlüğe koymalı” diye kaydetti.

'Reform henüz tamamlanmadı'

Strasbourg'da bir araya gelen parlamenterler, çözüm süreci ve Anayasa değişikliğini olumlu olarak değerlendirirken, "Ceza Kanunu ve ifade özgürlüğü konusunda daha çok yol alınmalı" dedi. Parlamenterler, "Türkiye'deki reform süreci devam ediyor, ancak henüz tamamlanmadı" diyerek, Türkiye'nin reform sürecinde, Ceza Kanunu, ifade özgürlüğü, gözaltı süreleri ve Kürt sorunu konularında ise ilerleme kaydedilmesi gerektiğini vurguladı.

'Terörist' faaliyet çatışma oldu

Daha sonra raporda değişiklik yapılması için verilen önergelerin genel kurulda görüşülmesine ve oylanmasına geçildi. BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü'nün verdiği "Kürt sorunu ve PKK terörizmi 40 binden fazla kişinin ölümüne neden oldu" ifadesinin Türkiye'deki Kürt sorunu ve Türk devletiyle PKK arasındaki çatışma 40 binden fazla kişinin ölümüne neden oldu" şeklinde değiştirilmesini içeren önerge, genel kurulda oylanarak kabul edildi. Buna göre, raporda yer alan 'PKK terörizmi' ifadesi "çatışma" olarak değiştirildi. İzleme komitesinin verdiği ve genel kurulda kabul edilen önergede PKK'liler "PKK eylemcileri(aktivist)" olarak tanımlandı, "Lideri Sayın Öcalan" denildi.

'Türk' değil 'Türkiye vatandaşı'

"Ülkenin gelecekteki demokratik sistem ve meclis şeklini Türk kurumları ve Türk halkı belirler" ifadesi ise yine Kürkçü'nün verdiği önergenin kabul edilmesiyle "Türkiye vatandaşları ve kurumları" olarak değiştirildi. Önergelerin ardından raporun tamamı oylandı. Rapor, 142 evet, 35 hayır ve 6 çekimser oyla AKPM Genel Kurulu'nda kabul edildi.


ERMENİ SOYKIRIMI’NI TANIYIN! – Özgür GÜndem

Bugün dünya tarihinin en büyük soykırımlardan biri olan Ermeni Soykırımı’nın 98. yıldönümü. Türkiye devleti soykırımı tanımayarak Ermenilere yönelik zulmü sürdürüyor. Barış sürecinde geçmişe yönelik yüzleşme ve adalet için soykırımın da tanınması isteniyor

YÜZ KARASI İNKARA ARTIK SON VERİN

1915’te Türkiye’de yaşayan 1.5 milyon Ermeni yurttaşın devlet tarafından katledilmesi dünyanın en büyük soykırımlarından biri olarak tarihe geçti. Soykırım Karşıtları Derneği, yaptığı çağrıda “Türkiye toplumunun yüz karası soykırımın inkarına, her gün yeniden üretilen kin ve nefrete son verin” dedi

ANMA TAKSİM MEYDANI’NDA 18.30’DA

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi, 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nda katledilenlerin anılacağı etkinlikler çerçevesinde Avrupa’dan gelen sivil toplum ve diaspora örgütleri ile basın toplantısı yaptı. Toplantıda konuşan Levent Şensever, bugün saat “18.30’da Taksim’de anma var” dedi

Ermeni Soykırımı’nı kabul edin!

Ermeni halkının maruz kaldığı soykırımın üzerinden 98 yıl geçti. 1915’te başlayan ve 1.500 milyon Ermeni’nin katledilmesiyle sonuçlanan tarihi trajedi, yirminci yüzyılın ilk büyük soykırımı. Osmanlı’da yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki, Anadolu’yu Türkleştirme politikalarına yönelerek halkları Anadolu’dan sürmeye ve katletmeye başladı. Örgütlü ve planlı şekilde “tehcir” adı altında milyonlarca Ermeni sürgün yollarında katledildi. Her yıl 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı için anmalar yapılıyor.

Taksim’de anma

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi, 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın yıldönümü anma etkinlikleri çerçevesinde Avrupa’dan gelen sivil toplum ve diaspora örgütleri ile Cezair Restoran’da basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan Dur De Girişimi üyesi Levent Şensever, bu sene de 24 Nisan’da saat 18.30’dan itibaren Taksim Meydanı’nda bir araya gelerek saat 19.15’te soykırımda katledilenleri anacaklarını söyledi. Şensever, İnsan Hakları Derneği’nin Sultanahmet’te gerçekleştireceği anma etkinliğine de katılacaklarını duyurdu.

Kökenimiz burası

Toplantıda konuşan ırkçılık karşıtı EGAM Başkanı Benjamin Abtan, “Biz delegasyon üyeleri olarak Ermeni Soykırımı’nı anmak üzere buradayız. Çeşitli arka planlara sahip çeşitli siyasetlerden bu anma için geldik; çünkü asıl olarak soykırım etnik bir mesele olmaktan öte, insan hakları ile ilgili bir mesele. Bugün karşı karşıya olduğumuz bu soykırım inkarı sadece Türkiye’de söz konusu değil. Yahudilere ya da Romanlara uygulanan inkarda da gördüğümüz gibi soykırımın inkarı soykırımın devamı anlamına da geliyor” dedi.

Ermeni diaspora örgütü UGAB Yönetim Kurulu üyesi Nicholas Tavitian ise, “Oldukça duygusal bir an olacağını düşünüyoruz. Bildiğiniz gibi her Ermeni’nin Türkiye’de bir kökeni var. Atalarının birçoğu soykırımın parçası oldular. Benim ailem de aslında İstanbullu” dedi. Özellikle son 10 yılda Türkiye’de soykırımın tanınması yönündeki çabaların dikkat çekici olduğunu ifade eden Tavitian, “Özellikle Türklerin anma etkinlikleri düzenlemesi bizi son derece etkiledi” dedi. Tavitian, diaspora Ermenilerinin de bulundukları ülkelerde anma etkinlikleri düzenlerken Türk Büyükelçiliklerinin engellemeleri ile karşı karşıya kalabildiklerini ifade etti ve “Soykırımın anmasını gerçekleştirebiliyor olmak bile çok ileri bir adım aslında” değerlendirmesinde bulundu.

Soykırım yüz karası

Ermeni Soykırımı’nın 98’inci yıldönümüne ilişkin açıklama yapan Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), Türk devletinin 1915 soykırımını tanımasını istedi. SKD, TBMM’de bulunan milletvekillerine, “Türkiye toplumunun yüz karası soykırımın inkarına, mağdur halklara her gün yeniden üretilen kin ve nefrete son verin. TC devleti çatısı altındaki azınlık halkların haklarını anayasal garanti altına alın!” diye seslendi.

“Soykırım kurbanlarının anılarına, mağdur halkların yaşam hakkına saygı için adalet istiyoruz” ifadesinin kullanıldığı açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti devletini sevk ve idare eden yöneticilerimizin, toplumumuzun geleceğini, tarihi gerçeklerin inkarı üzerine, yalanın ve soykırım mağduru halklara (Ermeni, Asuri-Süryani, Helen-Pontoslu Helen, Êzidî) karşı uydurulmuş iftiralar üzerine inşa etme hakkına sahip olmadıkları inancındayız. Bizler, insanlığa meydan okuyan bu pervasızlığı asla kabul etmiyoruz” denildi.

Anma programı

SKD açıklamasında, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’na ilişkin anma programlarını ise şöyle duyurdu: “Bu yıl 24 Nisan günü Erivan’da, soykırım kurbanları anısına rengarenk çiçeklerden hazırlatılmış olan iki çelengin biri Ermeni Soykırımı Kurbanları anıtına, diğeri ise yine Erivan’da bulunan Asuri-Süryani Soykırım Kurbanları anıtına bırakılacaktır.”

Süryani katliamının yarası!

1914-1920 yılları arasında Midyad, Colemêrg, (Hakkari), Wan, Sêrt (Siirt) ve İran’ın Urmiye bölgesinde Süryaniler tıpkı Ermeniler gibi katledildi. Midyad’da ailesi katledilen Rıfka’nın oğlu Hüseyin, annesinin anlattıklarını anlatıyor. Konuşurken gözlerinin dolmasına engel olamayan Hüseyin Çetinkaya, Rıfka olan isminin Cemile olarak değiştiğini söyleyerek, yaşanan trajediyi anlatıyor. Çetinkaya, daha küçük bir çocukken annesinin sürekli ağladığını, ağlarken Kürtçe ağıtlar yaktığına şahit olduğunu belirtiyor.

Mağarada ölüm

“Annem çok çekti bu hayatta” diyerek başlayan Çetinkaya, “Katliam günü herkesi Midyat’ta bir mağaraya topladılar diyordu annem. Annem ve annesi de bu mağaraya gidenler arasındaymış. Annem annesinin kucağında sımsıkı sarılmış. Etraftaki kargaşayı, bağırışları, ağlamaları anlatıyordu annem. Mağaranın içi insan doluymuş. İçerdeki herkesi tanıyorlarmış” diyor. Annesinin, mağaranın kapısında başı sarıklı, eli hançerli insanların olduğunu söylediğini aktaran Çetinkaya, “Başı sarıklı bir adam gelip annemi, annesinin kucağından alarak dışarı çıkarmış. Annesi ona bakarak gözyaşlarını silmiş. Annem ‘Annemi görüşüm oydu. Bir daha annemi görmedim’ diyordu” şeklinde aktarıyor.

Anne Rıfka mağaradan çıktıktan sonra 5 koyun karşılığında bir aileye satıldı, katliamdan sonra geldiği Ömerli’nin Mirce köyünde evlendikten sonra 8 erkek çocuk dünyaya getirir. Yaşamı boyunca Kürtçe dışında başka bir dil bilmeyen kadın, acılarıyla birlikte yaşamını yitirir.

Liberation’da anma bildirisi

Ermeni soykırımının 98. yıldönümü dolayısıyla aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın birçok ülkesinden çok sayıda aydın Fransız Liberation gazetesinde bir bildiri yayınladı. Bildiride, “Bu girişimimiz bir dayanışma, adalet ve demokrasi girişimidir” denildi. Ermeni Soykırımı’nı anmak için “24 Nisan’da hepimiz Ermeni’yiz’ başlığı ile yayınlanan bildirilde, “İnsan kardeşlerimiz, Ermeni soykırımını Türkiye’de ve hep birlikte anıyoruz” denilerek uluslararası bir çağrı yapıldı.

Nefretin kaynağı devlet

Hrant Dink Vakfı’nın 1915 Ermeni soykırımının yıldönümü haftasında düzenlediği “Nefret Suçları” panelinde konuşan Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, Hrant Dink’in katledilmeden önce medya tarafından hedef haline getirildiğini hatırlatarak, “Medyadaki söylem, egemenlerin söylemi ile ayrı gibi gözükse de aslında bir birlik var” dedi. Hrant Dink’in katledilişinde medyadaki nefret söyleminin rolüne değinen İnceoğlu, Agos gazetesinde yayınlanan Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğuna ilişkin haberin ardından Hürriyet gazetesinde yapılan haberle tetiğin çekildiğini ifade etti. Melisa Akan ise medyadaki nefret söyleminin hedefinde Yahudi, Ermeni, Hıristiyan ve Rumların yer aldığını kaydetti. Akan, “Nefret suçlarının en büyük kaynağı devlettir” değerlendirmesinde bulundu.


AKPM Kürt sorununu masaya yatırıyor – Özgür Gündem

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türkiye’yi ve Kürt sorununu irdeleyen raporu yarın Genel Kurul’da tartışmaya açacak. Raporun aynı gün içinde oylamaya sunulması bekleniyor. AKP hükümetinin PKK Lideri Abdullah Öcalan ile başlatmış olduğu doğrudan siyasi diyalogun desteklendiği raporda “AKPM adına ‘imralı süreci’ denilen PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmeleri selamlıyoruz” vurgusu yapılıyor. Raporda yeni anayasanın bir sistem değişimini kapsaması gerektiği vurgusu da yapılıyor.

Hükümet ile siyasi partilerin yapısına, yeni süreçte oynamaları gereken rollerine atıfta bulunan raporda, Kürt sorununun politik çözümünün Türkiye’nin en önemli meselesi olduğu ifade ediliyor. 64 yıllık Avrupa Konseyi üyesi Türkiye’nin artık verdiği sözleri yerine getirmesini isteyen AKPM Raportörü Josette Durrieu, Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci hem kendi içinde hem de bölge açısından tarihi ve sorunlarını aşmak için çetrefil ve bir o kadar da önemli olarak değerlendiriyor. 22 Mart’ta Paris’te AKPM üye ülkeleri denetleme komisyonunda oy bütünlüğü ile kabul edilen söz konusu rapor, Türkiye’nin 2004 yılında denetim sonrası sürece alındığı zaman “ev ödevi” olarak yapması gereken 12 maddenin gereklerini yapmadığı vurgulanıyor.

Yeni anayasa önemli

Vatandaşı merkezine alan, güçler ayrılığını belirginleştiren, farklılıkları kabul eden yeni bir anayasa, Kürt meselesinin diyalog ve müzakereler ile siyasi çözümünü önüne koyan bir sürecin geliştirilerek; kültürel, idari ve ana dil haklarınının yasal tanınarak, pekiştirilmesi, Türkiye’nin ulusal azınlık sözleşmesi ile anadilde eğitim hakkını sağlayan yerel ve bölgesel diller şartı kabul ederek yürülüğe koyması, yerel ve bölgesel idareleri kapsayan AYBYK sözleşmesine koyduğu çekinceleri artık terk ederek merkez kaç politikalarını uygulamaya koyması ve Lozan Sözleşmesi dışında kalan Alevilerin ve diğer inanç gruplarının özgün hakları ile  kabul edilmesi raporun karar tasarısında yer alıyor.

Yasalar düzenlenmeli  

Raporun karar tasarısında dile getirilen diğer konular ise siyasi partiler yasası, CMUK, TMK ve 301 gibi yasaların değiştirilmesi, yüzde 10’luk seçim barajının düşürülmesi, KCK davaları dahil yargısız hapse atma pratiğinin terk edilmesi, tutuklu gazeteci ve parlamenterler için basın, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin giderilmesinin istendiği raporda Türkiye’nin AK üyesi olarak yapması gereken ev ödevlerine işaret ediliyor. Türkiye hükümetinin pek çok maddesine karşıt görüş ilettiği raporun tartışılması ve oylanması esnasında AKPM genel kurulunda hareretli tartışmalara yol açması bekleniyor.

AKPM Başkanı: Süreci destekliyoruz

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Başkanı Jean-Claude Mignon, Kürt srununun çözümü için İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile başlatılan görüşmeleri önemli bulduklarını  ve desteklediklerini söyledi. Mignon, “Türkiye’nin ilerlemesi için bu görüşmelerin daha da derinlemesine devam etmesini dilediğimizi beyan ettim ve bu açıklamam halen geçerlidir” dedi. Çzöüm sürecini desteklediğini açıklayan Mignon, “12-15 Mayıs tarihleri arasında Ankara’yı ziyaret edeceğim” dedi.


‘Firotina petrolê ancax bi riya Desteya Bilind çêdibe’ - ANHA

Endama Desteya Bilind a Kurd Îlham Ehmet, li hemberî biryara wezîrên karên derve yên Yekîtiya Ewropayê (YE), ku destûrê dide Koalîsyona Niştimanî ya Hêzên Muxalefeta Suriyê da ku petrolê bifiroşe û bi destûra muxalefetê şîrketên petrolê razemeniyê bikin, nerazîbûn nîşan da. Ehmed bal kişand ku koalîsyon nûneriya hemû pêkhateyên Suriyê nake û got: “Yek ji van jî Desteya Bilind e û herêmên petrolê dibin kontrola wê de ne. Lewre firotina petrolê ancax bi riya desteyê dikare pêk were.”

 Endama Desteya Bilind a Kurd Îlham Ehmed, der barê biryara YE’yê ku çend roj beriya niha hatibû girtin de, ji ANHA’yê re axivî .Ehmed destnîşan kir ger ku firotina petrolê feydeyekê bide gelên Suriyê û hemû pêkhateyên wê, ev dê bibe tiştekî baş û wê ambargoyê rake. Ehmed, da zanîn ku, dema li biryara YE’yê dinêrin, tenê Koalîsyona Niştimanî ya Hêzên Muxalefeta Suriyê muxatap hatiye girtin, lê nava koalîsyonê de hemû pêkhateyên Suriyê nîn in û wiha dirêjî da axaftina xwe: “Beşek girîng li derve mane, Desteya Bilind a Kurd ji yek ji van e. Ji ber vê sedemê Koalîsyona Muxalefeta Suriyê nikare nûnertiya hemû pêkhateyên Suriyê bike.”

Îlham Ehmed, li hemberî YE’yê jî nerazîbûn nîşan da û ev tişt gotin: “Têkiliyên Yekîtiya Ewropayê divê li ser esasê bazirganiyê nebe. Beriya her tiştî divê Yekîtiya Ewropayê ji bo yekîtiya muxalefetê û rawestandina xwînrijandinê kar bike.”

Ehmed, anî ziman ku heke koalîsyona muxalefetê jî bixwaze nûnertiya hemû gelên Suriyê bike, divê bi Desteya Bilind a Kurd re rûne û guftugoyan bike.

Ehmed bal kişand ku piraniya herêmên kurdî û bi taybetî herêmên petrolê dibin kontrola Desteya Bilind de, lewre ger ku firotina petrolê çêbibe, pêwîste ev riya Desteya Bilind çêbibe û wiha dom kiri: “Firotina petrolê jî divê ji bo başkirina rewşa aborî ya Suriyê û Rojavayê Kurdistanê û vegera koçberan bê bikaranîn.”

Liser hewldanên komên çekdar ku dixwazin bîrên petrolê bidest bixin jî Ehmed wiha got: “Armanca komên girêdayî Cephet El-Nasra û yên din desteserkirina bîrên petrolê ye. Lê herêma Rojavayê Kurdistanê niha di bin parastina gel de ye û tu kes nikare destkeftiyên gel ji wan bigire. Hemû berhemên petrolê jî divê xizmeta gelên Suriyê de bin.”


23 nisan bir çok şehirde protesto edildi - ROJACIWAN

 23 Nisan Çocuk Bayramı, Şırnak’ın Cizre ve Silopi, Mardin’in Kızıltepe ilçesi ve İstanbul’da binlerce çocuğun katıldığı yürüyüşlerle protesto edildi. Siirt’te ise aralarında Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve Roboskî’de katledilen çocukların fotoğraflarının bulunduğu fotoğraf sergisi açıldı.

CİZRE
BDP Cizre İlçe Örgütü’nün, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı protesto etmek amacıyla ilçe binası önünden Meslek Yüksekokulu önüne gerçekleştirmek istediği yürüyüşe polis gaz bombaları ile müdahale etti. BDP Cizre İlçe başkanı ve yöneticileri ve belediye meclis üyelerinin yanı sıra çoğunluğu çocuklardan oluşan yüzlerce kişi, BDP İlçe binası önünde biraraya geldi. Burada PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını taşıyan kitle söylenen şarkılar eşliğinde halay çekti. Sık sık PKK Lideri Abdullah Öcalan lehine slogan atan kitle, yürüyüşe geçtiği sırada polis hiçbir uyarıda bulunmadan, gaz bombaları ile müdahale etti. Müdahalenin ardından kitle ara sokaklara dağılırken, İdil Caddesi’ne çıkan bir grup genç polis müdahalesine taş ve ses bombaları ile karşılık verdi. Bunun üzerine kitle tekrar BDP İlçe binası önünde biraraya gelirken, polis ikinci kez kitleye gaz bombaları ile müdahale etti. Bu esnada bazı gençler ilçe binasının yanında bulunan bir inşaata PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını astı. BDP’lilerin emniyet yetkilileri ile yaptığı görüşmeden bir sonuç çıkmayınca ilçe binası önünde tekrar biraraya gelen kitle, burada basın açıklaması gerçekleştirdi. BDP Cizre İlçe yöneticisi Mahsun Seçen, Türk ve Kürt halkı başta olmak üzere birçok halk tarafından kurulan Türk devletinin kendisiyle birlikte bu ülkeyi kuran halkları inkar ettiği gibi asimile etmeye çalıştığını kaydetti.

‘Çocuklarımız anadillerinde eğitim görmedikçe boykota devam edeceğiz’

Tüm halklar gibi Kürt halkının çocuklarının da özgür bir şekilde kendi anadillerinde eğitim görme hakkına sahip olduğunu dile getiren Seçen, şunları ifade etti: “Bu güne kadar halkımıza yönelik hep inkar, imha ve asimilasyon politikaları geliştirildi. Bizler bu kirli politikalara karşısında onurlu bir şekilde mücadele etmeye devam edeceğiz. Bizim çocuklarımız kendi anadillerinde eğitim görmedikleri sürece bizler, 23 Nisan Bayramı’nı boykot etmeye devam edeceğiz. Kürt halkı, yıllardan beri sürdürdüğü onurlu mücadelesinden asla vazgeçmeyecektir. Kürt çocukları katlediliyor. Ana dillerinde eğitim görmekten mahrum bırakılıyor. Ve Kürt kimliği tanınmıyor. Bizler bütün dünya halkları gibi kendi dilimizle, kendi kimliğimizle özgür bir yaşama kavuşana kadar mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.” Yapılan açıklamanın ardından kitle dağılırken, çocuklar yine İdil Caddesi’ne “Bê ziman jiyan nabe” ve “Bijî azadiya gelan” sloganlarıyla çıkarak, polislere taş attı. Polis ve çocuklar arasındaki çatışma bir süre devam ettikten sonra sona erdi.

KIZILTEPE

BDP Kızıltepe İlçe Örgütü öncülüğünde 23 Nisan Çocuk Bayramı yürüyüşle protesto edildi. Kızıltepe Belediyesi önünden Sanayi Mahallesi Mezarlığı’na kadar gerçekleştirilen yürüyüşe; BDP PM üyeleri, BDP il ve ilçe yöneticileri, belediye başkanı, il genel ve belediye meclis üyeleri, Eğitim Sen, Genel-İş, KESK, HDK, KURDİ-DER, TUHAD-DER, MAYA-DER ve MADAY-DER üyelerinin yanı sıra çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan yüzlerce yurttaş katıldı. Sık sık “Şehîd namirin”, “Bê serok jiyan nabe”, “Gençlik Apo’nun fedaisidir” ve “Baskılar bizi yıldıramaz” sloganlarının atıldığı yürüyüşte, çeşitli tarihlerde polis ve asker kurşunu ile askeri mühimmatların patlaması sonucu yaşamını yitiren çocukların fotoğrafları taşındı. Yürüyüşün ardından PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan ağırlaştırılmış tecridi protesto etmek amacıyla 1 Ağustos 2012 tarihinde Kızıltepe’de Adliye Sarayı önünde bedenini ateşe verdikten sonra kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren 16 yaşındaki Mehmet Yalçın’ın Sanayi Mahallesi Mezarlığı’nda bulunan mezarının başında basın açıklaması gerçekleştirildi. Burada polisin açtığı ateş sonucu 13 kurşunla yaşamını yitiren 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın kardeşi Ali Kaymaz yaptığı konuşmasında, doğada 4 mevsimin olduğunu belirterek, “Çocuklarda bunlar gibi bizim mevsimlerimizdir. Bugün dünyanın dört bir yanından çocuklar 23 Nisan Bayramı kutlamak için Türkiye’deler. Yalnız Kürt çocukları bugünü üzgün bir şekilde kutlayacak. Bugün Mehmet Yalçın mezarında ve devlet tarafından öldürülen tüm Kürt çocuklarını saygıyla anıyoruz” dedi. Konuşmaların ardından eylem çocukların okuduğu şiirlerle sona erdi.

SİİRT

İHD Siirt Şubesi ve Siirt Belediyesi tarafından Celadet Ali Bedirxan Kütüphanesi’nde bölgede katledilen çocukların fotoğraflarının yer aldığı fotoğraf sergisinin açılışı gerçekleştirildi. Açılışa; İHD Siirt Şube Başkanı Vetha Aydın, BDP Merkez İlçe Başkanı Şükrü Timurtaş, Siirt Belediye Başkan Vekili Fehremez Kaya, Belediye-İş, KESK, TUHAD-DER, MKM, Barış Anneleri, Berfin Kadın Danışma Merkezi, il genel ve belediye meclis üyelerinin yanı sıra çok sayıda çocuk ve yurttaş katıldı. Açılışta konuşan 10 yaşındaki Bawer Aksu, çocukların rengi, dili ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit ve adil bir dünyada yaşamayı hak ettiğini belirterek, asker, polis kurşunu ve patlayan askeri mühimmatlar sonucu yaşamını yitiren çocukları hatırlatarak, 18 yaşına kadar çocuk olarak kabul edilmek istenildiklerini söyledi. Aksu, yeni Pozantı olaylarını duymak istemediklerini dile getirdi. İHD Siirt Şube Başkanı Vetha Aydın ise, son 24 yılda 569 çocuğun, devletin güvenlik güçleri tarafından katledildiğini belirterek, iktidarın Filistin’de çocuklara zulüm yapıldığını haykırırken, kendi ülkelerinde ise herkesin gözü önünde çocukların kollarının kırılıp, joplarla darp edildiğini söyledi. Yapılan konuşmaların ardından son 24 yıldır kat edilen ve aralarında Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ile Roboskî’de katledilen çocukların fotoğraflarından oluşan fotoğraf sergisinin açılışı yapıldı. Sergi saat 21.00′e kadar gezilebilecek.

SİLOPİ

BDP Silopi İlçe binası önünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle, Nuh Mahallesi’nde bulunan Cumhuriyet İlköğretim Okulu önüne yürüdü. Çocuklar ile birlikte yürüyüşe BDP İlçe Başkanı Muhsun Kunur, Barış Anneleri İnisiyatifi, MEYA-DER, KURDİ-DER, Laleş Kültür Sanat Merkezi çalışanları, BDP İlçe yöneticileri ve belediye meclis üyelerinin de aralarında bulunduğu yüzlerce kişi katıldı. Yürüyüşte sarı, yeşil kırmızı flamanlar, “Zarok bila li cejna bin ne li goristana bin” ve “Dibistan xweş e bi zimanê zikmakî” pankartları ve TSK’nin savaş uçakları tarafından katledilen Roboskili çocuklar ile çeşitli dönemlerde asker ve polis tarafından katledilen çocukların fotoğrafları taşındı. Sık sık “Bijî Serok Apo”, “Ocalan”, “Şehîd namirin” ve “Bê ziman jiyan nabe” sloganları atıldı.

Yoğun önlemlerin alındığı yürüyüş sırasında Nuh Mahallesi’nde bulunan Cumhuriyet İlköğretim Okulu önünde basın açıklaması yapıldı. Açıklama öncesi özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına saygı duruşunda bulunuldu. İlköğretim öğrencisi 13 yaşındaki Emine Kunur yaptığı açıklamada, “30 yılda Kürt özgürlük mücadelesi öncülüğünde yapılan savaşta hem inkar, red ve asimilasyon politikaları parçalanmış, hem de devleti belli bir çözüm ve dönüşüm noktasına getirebilmiştir. Çözümün inkar, asimilasyonda olmadığı herkesçe kabul ediliyor artık. Birlikte kardeşçe ve ortak vatanda eşitçe yaşamanın imkanları her zamankinden daha çok umut vermektedir” dedi. Kunur, “Gerçek ve kalıcı bir barışın sağlanması için Sayın Öcalan’ın da içinde bunduğu siyasi tutsakların serbest bırakılması ve demokratik bir anayasanın yapılmasını, anadilde eğitim ve öz yönetimlerinin güçlendirilmesi, koruculuk sisteminin kaldırılması ve buna benzer birçok adım sürecin önünü açacaktır” diye kaydetti.

İSTANBUL

BDP Kartal İlçe Örgütü, dünyada çocuk bayramı kutlayan tek ülke olmakla övünen Türkiye’de, devlet güçleri tarafından katledilen ve anadilde eğitim hakkı gasp edilen Kürt çocuklarına dikkat çekmek amacıyla parti binasından, Kartal Meydanı’na yürüyüş düzenledi. Çocuklar tarafından oluşturulan kortejde yöresel kıyafet giyen çocuklar, “Be ziman jiyan na be” pankartı taşındı. Yürüyüş boyunca sık sık, “Herne Peş”, “Çerxa Şoreşe” ve “Zimane Kurdî” marşlarını okuyan çocuklar, “Anadilde eğitim istiyoruz”, “Be serok jiyan nabe”, “Zimane me rumet a meye” sloganları attı. Kürtçe ve Türkçe olarak yapılan basın açıklamasını okuyan Serhat Akyol, Türkiye’de yaşayan çocukların bayram kutlamadığını ve bayramlık zamanlar da yaşamadığını söyleyerek, “Bu yıl da 23 Nisan’da çocuk işçiler kıyıda oturup o gösterileri izleyecek. Birçok çocuk demir parmaklıkların, zindan soğuğunun gerçekliğiyle uyanacak bugüne. Pozantı’da her türlü cinsel işkenceye maruz kalan ve tecavüzcüleri korunurken onlarca yıllık hapis ile cezalandırılmaya çalışılan çocuklar için bayram olmayacak” diye konuştu. Akyol, Kürt olduğu için katledilen çocukları hatırlatarak, “Babası ile birlikte evinin önünde yaşından fazla kurşunla katledilen Uğur Kaymaz’ı, askerlerin havan toplarıyla bedenini parçaladığı Ceylan Önkol’u, asker ve polis kurşunuyla öldürülen Enes Ata’nın, Abdullah Aydın’ın, Abdullah Duran’ın, bir gösteride polisin kafasına gaz bombası atarak katlettiği Doğan Teyboğa’nın ve yüzlerce çocuğun sessiz çığlıkları arasında 23 Nisan kutlanıyor bugün” dedi. Akyol, “Katledilen, anadilde eğitim hakkı engellenen Kürt çocuklarını, Kürt oldukları için görmezden gelen ve bütün bunların üstünü örtmeye çalışan AKP hükümeti ve yetkililer yüzlerinde aynı alaycı gülümseme ve sahtelikle ’23 Nisan bütün çocukların bayramı’ diyecekler; ama Kürt çocukları bayram kutlamıyor. Bugün sözde 23 Nisan Çocuk Bayramı. Ama 23 Nisan biz Kürt çocuklarına en başından beri haramdır. Bizlerin bir yanı Roboskî ile bir yanı da Ceylan Önkol’la katledildi” diye belirtti. Basın açıklaması yapılan Kürtçe ders ile sonlandır.


Down sendromlu çocuğa adanmış hayat… - ANHA

Dilanların evine girdiğimizde güler yüzle karşılıyorlar bizi. Dilan’ın ismini kendi verdiği 7 aylık kardeşi Toprak Ege gülücüklerini saçıyor. Ablası Dilara’nın madalyaları evin duvarlarında. Mutlu görünüyor ev halkı. Anne ve Babayla göz göze geliyorum. Orada yaşanmışlıklar, orada acılar, orada Dilan’a adanmış hayatın izlerini, nemli gözleri görüyorum. BabaAli Hasan Özer, “Gözyaşımın içtiğim çayın yediğim yemeğin içine düşmediği gün yoktur” sözünü önce gözlerinden okuyorum.

Dilan dokuz yaşında güler yüzlü çok güzel bir çocuk. Down Sendromlu olarak dünyaya gelmiş. Annesi Zöhre Özer doğumda öğrenmiş Down sendromlu bir bebeği olduğunu. O an hayatına “Down Sendromu” girmiş. Ve başlamış araştırmaya. Nedir bu down sendromu, ne yapabilirim. Çocuğumu nasıl büyütebilirim diye. Doktorların konuşamayabilir, yürüyemeyebilir, hislerini söylemeyebilir dediği Dilan, şimdi kocaman sarılıyor annesine “annem” diyor, koşuyor. Bu aşamaya gelene kadar zor aşamalardan geçtiklerini anlatıyor Zöhre ama herşeyin başı sevgi diyor, sabır diyor.  Sevgiyle yaklaştıktan sonra herşeyin  üstesinden gelinebileceğini gösteriyor.

Zöhre bir kitap yazmış. Kızıyla birlikte yaşadıklarını, acılarını, sevinçlerini. Duygularım beni bastırdı diyor. Kendime yazarak bir çıkış yolu buldum diyor Zöhre. Ortaya dokuz yıllık emeğin, dokuz yıllık mücadelenin anlatıldığı bir kitap çıkmış. Ancak kitap için sponsor bulunamıyor. Bir çok yerle temasa geçtiklerini hala haber beklediklediklerini söylüyorlar.

‘Başkasına anlatacağıma yazıya döktüm’

“Duygularımı yazdım, duygularım beni bastırdı. Onu yazdığım zaman daha rahatladım. İnsan kendine bir sırdaş bir arkadaş arıyor ya, dedim başkasına anlatacağıma kitaba dökeyim daha iyi. Ben günlük tuttum kendime. O günlüğü de bugün kitaplaştırdım. Ne yaşadıysam yazdım. Hastane dönemleri, evde, okulda, günlük hayatında yaşadıklarımızı herşeyi yazdım. 9 yıldır her gün hastanelerdeyim. Ben hayatımda herşeyi Dilan’a göre düzenliyorum. Hayatım herşeyim Dilan’dır. Dilan neredeyse ben de ordayım. Dilan zaten bensiz yapmaz, yapamaz. Ben de kızım olmadan yapamam. Bütün planlarımı ona göre yapıyorum. Kendime özel bir hayatım yok. Hep Dilan, başka ne yapabilirim.”

Anne babanın bilinçli olması çok önemli

Zöhre:“Anne baba bilinçli olduktan sonra zor değilmiş. Çevre desen kimseden öyle destek almadım. Ne kendi ailemden ne eşimin ailesinden.  Bunu eşim, ben, büyük kızım Dilara başardık. Bir de özel eğitimle başardık.” diyor.

Dilan 2,5 yaşından sonra eğitimin meyvelerini vermeye başlamış diyen Zöhre sözlerine şöyle devam etti:

“Doktorların bana söylediğine göre yürümeyebilir, konuşmayabilir, sana hiçbir tepki vermeyebilir. Ben hep onlarla yaşadım. Dedim ki acaba gerçekten de öyle olacak mı. Dilan konuşabilecek mi, yürüyebilecek mi, bana anne diyebilecek mi, kendi hislerini bana söyleyebilecek mi. Bunların hepsini başardı. Şuanda öz bakımını kendisi yapıyor. Her şeyini söylüyor. İnanın ki Dilan’ın down sendromlu olduğunu anlamayanlar var. Çok güzel yetişti, sosyal bir çocuk.

Kitap için destek bekliyorum

Kitabın başka insanlar tarafından okunmasını isteyen Zöhre, “İzmir’de bulunan tüm belediyelere sesleniyor ve onların desteklerini bekliyorum.  Birkaç belediyeden randevu aldım ve bekliyorum.


Diyarbakır Ermenileri Dicle Nehri'nde Çiçeklerle Anıldı - Bianet

"Tehcirin Yıldönümünde Diyarbakır Ermenileri” konferansından sonra Ara Sarafian ve katılımcılar On Gözlü Köprü üzerinden 635 Diyarbakırlı Ermeninin keleklere bindirildiği noktada Dicle Nehri’ne çiçek bıraktı.
 
Diyarbakır Barosu’nun ev sahipliğinde, Büyükşehir Belediyesi’nin de katkılarıyla Gomidas Enstütüsü Direktörü ve Mavi Kitap’ın editörü tarihçi yazar Ara Sarafian, “Tehcirin Yıldönümünde Diyarbakır Ermenileri” adıyla katliamının 98’inci yıldönümünde bir konferans verdi.

Konferansın ardından Ara Sarafian, Baro Başkanı Tahir Elçi, İHD Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici ile konferans katılımcısı yazar ve aydınlar On Gözlü Köprü üzerinden 635 Diyarbakırlı Ermeninin keleklere bindirildiği noktada Dicle Nehri’ne çiçek bıraktı.

Bugün Ermeni Soykırımı ve Süryanilerin soykırımı “Seyfo”nun anılması barışma sürecinde önemli bir adım olduğunu ifade eden Sarafian, “Kurbanların acılarını hafifletmeyi ve yaralarını iyileştirmeyi hedefleyen bir barış ilanıdır. Biz diyoruz ki, bu süreç devam etsin, bu toprakların çocukları, Kürtler ve Ermeniler, Türkler ve Süryaniler, Araplar ve Yezidiler, Müslümanlar ve Hristiyanlar korkusuzca, barış ve uyum içinde yaşasın” şeklinde konuştu.
Elçi: Ermeni hakikatı, yüzleşme için çok önemli

Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, “Kürt toplumu olarak kardeş Ermeni halkının bu büyük acısını paylaşıyoruz” dedi.

Elçi, “Hepimizin okuduğumuz veya büyüklerimizden duyduğumuz Ermenilere yapılan utanç verici bir hikayesi vardır. Geçmişle yüzleşmede ‘Ermeni hakikatinin’ çok kilit bir mesele olduğunu düşünüyorum. Bu hakikatin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasına herkesin katkı sunması gerekiyor. Ermeni halkının acısını paylaşıyor, soykırım suçunu lanetliyor, hakikat ile yüzleşildiği ve adaletin gerçekleştiği bir dünya diliyorum” dedi.
Sarafian, katliamın doğuda nasıl gerçekleştiğini anlattı

Merkezi Londra’da bulunan Gomidas Enstitüsü Direktörü tarihçi yazar Ara Sarafian Diyarbakır Ermenileri hakkında tarihi bilgi ve belgeleri paylaştı.

Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan en büyük topluluklardan birini oluşturduğunu 1914’te nüfuslarının 2 milyon civarında olduğunu belirten Sarafian, çoğunluğu Kürtlerin oluşturduğu Diyarbekir vilayetinde 80 bin civarında Ermeni yaşadığını söyledi.

“Soykırımın ideolojik amacı İmparatorluğun İslamlaştırılması ve Türkleştirilmesiydi” diyen Sarafian, imha sürecinin özellikle doğu vilayetlerinde çok kanlı olduğunu ve bunlardan birinin de Diyarbakır olduğunu anlattı.

Sarafian bu sürecin belli başlı aşamalarını şöyle özetledi:

“Osmanlı ordusundaki Ermeni askerlerin silahları ellerinden alındı. Bunlardan ‘amele taburları’ oluşturuldu. Kimisi hemen oracıkta katledildi, kimisi de insanlık dışı koşullarda çalışma sonucunda öldü. Ermeniler ‘hain’ olarak damgalandı. Böylece Müslüman komşularının onlara sahip çıkması engellenmiş, ‘tehcir’lerine bir gerekçe bulunmuş oluyordu. Ermeni toplumunun ileri gelenleri tutuklandı ve öldürüldü. Geri kalan Ermeni halk, adına ‘tehcir’ denilen sürgün ve yeniden iskan programına tabi tutuldu. Aslında bu programın amacı, kafilelerin bir kısmını insanlık dışı koşullarda yavaş bir ölüme göndermek, bir kısmını da doğrudan katliamlarla imha etmekti. Kadın ve çocuklar Müslüman aileler içinde asimile oldular.”

Diyarbakır’da Ermeni soykırımının mimarı vali Dr. Mehmet Reşit olduğunu ve İttihat ve Terakki Partisi üyesi olan Reşit’in Mart 1915’te Valiliğe getirildiğini belirten Sarafian, “Yerel işbirlikçileriyle, kendi adamlarının kontrolünde bir milis gücü oluşturdu. Katliamları gerçekleştiren bu gruplara yerel Ermeni halk ‘Kasap Taburları’ adını vermişti. Katliamlar bunların eliyle yapıldı. En önemli destekçilerinden birisi de Mektupçu Bedreddin Bey’di. Bu kişi daha sonra Mardin Mutasarrıflığına getirildi ve benzer katliamları Mardin’de gerçekleştirdi” diye konuştu.

Diyarbakır’daki Ermeni din insanları ve ileri gelenlerinin çoğunun üzere Nisan 2015’te tutuklandığını anlatan Sarafian, buradaki katliamları şöyle anlattı:

“Katliamlar, Mayıs 1915 sonunda başladı. 635 kişi, Musul’a gönderilecekleri söylenerek Dicle üzerinde keleklere bindirildi. Başlarında muhafızlar vardı. Şefka, bugünkü adıyla Suçeken köyüne geldiklerinde keleklerden indirildiler ve öldürüldüler. Diyarbekirli rahip Mırgırdiç Çilgadyan Diyarbekir zindanında işkenceyle öldürüldü. Geri kalan Ermeni nüfus, çok sayıda Süryani ile birlikte Temmuz 1915’den itibaren kafileler halinde tehcir yollarına çıkarıldı. Bunlardan bir kısmı şehrin dış mahallelerinde, bir kısmı daha sonra, Res-ul-Ayn’da ve Der Zor’da öldürüldü. Ermeni Katolik rahip Andreas Çelebiyan ve Protestanların dini lideri Rahip Hagop iki ayrı kafilede sürgün sırasında öldürüldüler. Şehirde yalnızca 1.200 Ermeni kaldı. Bunların çoğu, yaptıkları işler nedeniyle şehrin ihtiyaç duyduğu zanaatkârlardı.  Bazı Ermeniler Müslümanlığı kabul ettikleri için hayatta kaldılar. Bir kısım kadın ve çocuklar da Müslüman aileler tarafından alınarak asimile oldular.”
“1917’de Diyarbakır Ermenilerinin yüzde 97’si yoktu”

Sarafian, 1914 Osmanlı nüfus sayımlarında 122 olan Ermeni rahibin 1919’da 115’inin hayatta olmadığı rakamına ulaştıklarını ve Ermeni din adamlarının yüzde 90’ının öldürüldüğünü söyledi.

“1914 yılında resmi Osmanlı nüfus sayımı rakamları İmparatorluk topraklarında 1 milyon 600 bin Ermeni’nin yaşadığını gösteriyordu. Talat Paşa ise kendi raporunda bunlardan 1 milyon 200 bininin 1917 yılına gelindiğinde yok olduğunu açıkça yazıyor.  Ayrıca 200 bin Ermeni’nin de tehcir ettirildiğini, yani kendi köy ve kasabalarından farklı yerlerde yaşadıklarını ortaya koyuyor”.

Diyarbakır Vilayetinde, resmi Osmanlı rakamlarına göre 56 bin 166 Ermeni yaşadığını 1917’ye gelindiğinde Vilayet’te hemen hiç Ermeni kalmadığını ancak 1.849 Diyarbekir Ermenisi’nin kayıtlarına başka vilayetlerde rastladıklarını anlatan Sarafian “Bunlardan 796’sı Halep’te, 598’i Suriye’de, 177’de Beyrut’ta ve 144’ü Adana’daydı. Bunlar Talat Paşa’nın kendi rakamları. Buna göre Diyarbekir Vilayeti’nde yaşayan Ermenilerin yüzde 97’si 1917 ortalarına gelindiğinde artık yoktu” dedi.

Sarafian soykırımın tanınmasının yaraların sarılmasını ve gerçek bir barışmayı mümkün kılabileceğini belirterek bu gibi buluşmaların yapıcı bir diyaloga ve geçmişin yanlışlarından arınma yolunda somut adımlara yol açacağına inandığını söyledi.


Duran Kalkan: Vekişîn dê bê çek bê - Xendan

Endamê konseya birêvebir a KCK`ê radighîne ku tu kêşeyekî wan libarê vekişîna çekdarên wan nemaye û got: Bê goman vekişîna me bi bê çek dibe.

Duh sêşeme 23/4 pêgeha Radîkakê belavkiriye ku di çavpêkeftinekî rojnameya Vatan a Tirkî li gel endamê konseya birêvebir a KCK`ê û serokê komîteya parastina gel, Duran Kalkan derbarê vekişîna hêzên gerîla ji axa Tirkiyê û Bakûrê Kurdistanê de gotiye: Ji aliyê me ve tu kêşeyek cidî tune ye.

Kalkan got: Bê goman pêwîst dike merc bêne cî bi cî kirin û bêne praktîze kirin, her weha karê vekişînê yê demjimêrekê ya rojekê nîne.

Li barê daxuyaniyên cuda cuda ji aliyê berpirsên PKK`ê derbarê vekişînê de Duran Kalkan got: Tu nakokiyek di vê barê de nemaye. Di rastî de ew daxuyaniyên me yên pêşîn bi mebesta razîkirina gerîlayan bû. Wek aşkiraye ev çendîn sale sîstemek, tekşînek û goftûgoyek heye, gerîlayên me bi hêsanî negihîştina wî cihî û ne ji xwe ber hatine. Bêgoman ji bo bicîanîna armancekê hatineji ber vê jî dev jê berdan karekî hêsan nîne û bi tenê bi fermanekê rû nade.

Duran Kalkan berdewam kir û got: Ew endan û gerîlayên nerazîne bi tenê serok Ocalan dikare wan razîkirin bide û ji vê jî her me daxwaz dikir ku bila Îmralî daxuyanî û nameyên zêdetir hebin.

Li ser pirsa vekişîna hêzên PKK`ê wê bi çek yan bê çek be, Kalkan got: Bê goman çek namînin her çende eve karekî metirsîdare lê belê ez di wê baweriyê de me ku encamên wê dê di berjewendiya mede bin.


Kışanak: Aynı değiliz ama bir arada yaşayabiliriz - Rizgarî Online

BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak 23 Nisan özel oturumunda konuşma yaptı. Kışanak 'Aynı değiliz ama bir arada yaşayabiliriz' diye konuştu. Kışanak konuşmasında sık sık 'Saygı değer Türk halkı' dedi. Türk medyasının kaydettiğine göre, Kışanak’ın konuşması şöyle:”Kurucu meclis öz yönetime sahip çıktı, vilayet şuralarına geniş özerklikler tanıdı. Tüm yurttaşların farklılıklarıyla birlikte yönetime katılmaları sağlandı. Daha sonraki aşamalarda tekçi zihniyet ve inkarcılık beraberinde asimilasyon ve imhayı getirdi. Mersin, Sivas, Maraş, Kızıldere'de katliamlar yaşandı. Mamak, Metris, Diyarbakır'da insanlık dışı işkenceler yaşandı. Karanlık bir anlayış geleceğimizi teslim almaya çalıştı. Özde-sözde vatandaş ayrımı bile yapıldı. Cumhuriyetin demokrasiyle buluşmasıyla engellendi.

SAYGI DEĞER TÜRKİYE HALKI

Değerli milletvekilleri, saygı değer Türkiye halkı
Kürt halkı inkar, baskıya karşı büyük bedeller ödeyerek amansız bir mücadele yürüttü. Geldiğimiz noktada tarih bize yeni fırsatlar sunmaktadır. Cumhuriyetin kurulmasındaki kapsayıcılık tüm renkleriyle bize yeni bir yol açma şansı yaratmıştır. Demokratik bir cumhuriyet inşa etmenin zamanı gelmiştir. Barışı ve demokrasiyi inşa etmek hepimize düşen bir görevdir. Onurlu bir barış eşit, özgür bir ülkenin temelini atacaktır. Hepimizin aynı olması gerekmez ama birbirimizin değerlerine saygı duymak, tahammül etmek zor değildir. Biradada yaşayabiliriz. Demokrasi önündeki tüm engelleri kaldırıp yeni anayasa yapmalıyız.

TBMM TUTSAK

TBMM 93.yılını tutsak karşılamaktadır. Böyle bir meclisle demokratik bir anayasadan bahsetmek mümkün değildir. Bu kamburdan bir an önce kurtarılmalıdır.Tutuklu bulunan milletvekilleri bir an önce hak ettikleri yerde, mecliste yerlerini almalıdırlar.Maalesef bugün çocuklara bayram hediye etmiş bir ülke olmanın gururunu yaşayamıyoruz. Sabahlara kadar çalışan, cezaevlerinde gelecekleri ellerinden alınan, küçük yaşlarda evlendirilen, Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz devletin ihmali veya güvenlik güçleri tarafından kastedilen 600 çocuk bizim çocuklarımızdır.“


AKPM: PKK Terör Örgütü Değildir – Kurdistan Post
 
Avrupa’da uzun zamandır terör, terör örgütü kavramları içerik, kapsam, eylem biçimi, amaçları konusunda akademik çevrelerde tartışılıyordu. Akademisyenler, terör kavramının politik otoriteler tarafından kötüye kullanıldığını, bunun insan hakları ve özgürlüklerine aykırı bir durum olduğuna ilişkin tezler yayınlıyordu.

Politik otoriterlerin terör kavramını aktüel çıkarlara göre tanımlamasının aynı zamanda iç güvenliği sağlamadığı, tersine birçok kanunsuz olayların meydana gelmesine de neden olduğu ve kamu bütçesine gereksiz bir külfet yüklediği savunuluyordu.

Bütün bu tartışmaların merkezinde ise PKK bulunuyordu. Akademik çevreler, PKK’nin bir amaç ve komuta içinde hareket ettiğini, zaman zaman sivillere yönelik eylemleri görülse de sivillere yönelik dizi eylemler göstermediğini ve dolayısıyla evrensel hukuk çerçevesinde terörist örgüt olarak değerlendirilemeyeceğini ifade ediyorlardı.

Gerek akademik ve politik çevrelerdeki bu tartışmalar, gerekse Ortadoğu’daki gelişmeler PKK’nin terörist örgüt kapsam ve tanımı dışında tutulmasını zorunlu kılıyordu.

II. İmralı görüşmeleri ve BDP’li milletvekillerinin telkini bu çerçevede etkili oldu ve AKPM’yi yeni bir karar almaya zorladı.  

ANF’nin verdiği habere göre bu gün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Türkiye raporunu kabul etti. Rapora sunulan bir değişiklik önergesiyle, “PKK terör örgütü değil”dir dedi. Önerge, 11 oya karşı 150 oy ile kabul edildi.

AKPM Türkiye Raportörü Josette Durrieu, daha önce raporunda “PKK terör örgütü” gibi kavramların yer aldığını ama AKPM’nin daha yürüttüğü tartışmalarda “terör nedir” tanımı üzerine çoğunluk sağlanamadığını, bundan yola çıkarak “PKK terör örgütü”  kavramını kullanmanın tarafsız ve nötr bir yaklaşım olmayacağını söyledi.

Durrieu bundan hareketle rapordaki karar tasarısında “PKK terör örgütü” yerine “Lideri Sayın Öcalan” ve sınır dışına çekilen PKK’liler için ise “PKK eylemcileri (aktivist)” terimlerinin kullanılmasının daha uygun olduğunu vurguladı.

Yapılan tartışmalar ardından geçilen oylamada söz konusu söz konusu değişiklik maddesi 161 oydan 150’sini alarak kabul edildi. AKPM üyesi BDP’li Ertuğrul Kürkçü  bunun fevkalede önemli bir gelişme olduğu söyledi. AKPM sol grubu olarak bu rapora 9 değişiklik önergesi sunduklarını ve bu önergelerden 7’sinin kabul edildiğini dile getirdi.

Raporda ayrıca "Ülkenin gelecekteki demokratik sistem ve meclis şeklini Türk kurumları ve Türk halkı belirler" ifadesi yerine Kürkçü'nün verdiği önergenin kabul edilmesiyle birlikte "Türkiye vatandaşları ve kurumları" olarak değiştirildi.


Kişanak di Roja Zarokan de Peyamên Aşêtî û Demokrasiyê Dan - Peyamner

 
Hevseroka BDP’ê Gultan Kişanak ji ber roja zarokan li Parlamentoya Turkiyeyê axivî û peyamên aşêtî û demokrasiyê dan. Kişanak, ji bo ku zarok bikaribin di nava aramiyê de bijîn xwest Komara Turkiyeyê bibe komarakê demokratîk.

Îro li Turkiyeyê 23’ê Nîsanê Cejna Netewehî ya Zarokan e. Hemû serokên partiyan îro li parlamentoyê ev roj pîroz kirin. Hevseroka BDP’ê Gultan Kişanak jî li Parlamentoya Turkiyeyê li ser aşêtî, demokrasî û mafên zarokan axivî. Kişanak, yasayê 1921’an ku di dema damezrandina Komara Turkiyeyê de hatiye nivîsandin bi bîr xist û got di vê demê de Kurd, Tirk, Laz û Çerkez hemû netew bi nasnameya xwe hatine parlamentoyê. Gultan Kişanak, destnîşan kir piştre yasayê 1924’an hatiye amadekirin û di wê yaseyê de hemû maf û daxwazên gelan hatiye înkarkirin.

Wekî din hevseroka BDP’ê da zanîn kû piştre Kurd ji bo ku mafên xwe bi dest bixin serî rakirine û wiha got: “Li Zîlanê, Dêrsimê û Agiriyê komkujî hatin kirin. Şêx Seîd, Seyîd Riza û gelek kes hatin darvekirin. Lê Kurdan dîsa jî mafên xwe xwestin. Divê êdî polîtîkayên înkarkirinê bi  dawî bibin.”

Kişanak ji ber ku îro roja zarokan e bi bîr xist gelek zarokên Kurd hatine kuştin û navên  wan zarokan yek bi yek rêz kirin. Kişanak, wiha berdewam kir: “Ceylan Onkol, Enes Ata, Ugur Kaymaz, Serhat Eser, Serhat Encu, Mazlum Akay û yên ku niha nikarim navên wan bibêjim. 600 zarok bi guleyên polîs û leşkaran û ji ber îhmalê hatine kuştin. Ji wan hin zarokan di dema lîstikê de pê li mayînan kirin, hin zarok ji aliyê polîs û leşkaran ve hatine kuştin. Ji emrê wan zêdetir gule berdane bedena wan. Divê ji ber wan kirinan em ji zarokan lêborîn bixwazin. Divê em êdî vê komarê ji bo zarokan bikin komareke demokratîk û aştiyê pêk bînin.”

Li gorî dîroka tirkan, Mistefa Kemal Ataturk xwestiye 23’ê Nîsanê weke roja zarokan bê pîrozkirin. Ji ber ku di 23’ê Nîsana 1920’an de Parlamentoya Turkiyeyê hatiye vekirin, ev roj ji wê demê ve li ser daxwaza Ataturk weke  “Cejna Desthilatdariya Neteweyî û Zarokan” tê pîrozkirin.


PKK biryara paşvekişandina gerillayên xwe da - AVESTA KURD

Li gora agahdariyên ku îro belav bûne, wê sibe ango 24.04.2013 Murat Karayilan li Qendîlê di civîneke çapemeniyê de, bang li hêzên xwe bike ku êdî derveyî sînorên Tirkiyê derkevin.
 
PKK biryara paşvekişandina gerillayên xwe da

Rojnamevanê rojnama Vatan, Ruşen Çakir, xwe gihande berpirsên PKK û di derbarê pêvajoya dawî de agahdariyên girîng wergirtin.

Çakir, di hevpeyvînekê de li gel Endamê Konseya Birêvebir ya KCK Duran Kalkan, dide zanîn ku wê PKK hêzên xwe di nava demeke kurt de derveyî sînorên Tirkiyê derxîne.

Li gora ku Duran Kalkan dibêje, wê paşvekişandina gerîllayan demeke dirêj bajo.

Di nava hevpeyvînê de rojnamevan Ruşen Çakir dide zanîn ku li gora pêzanînên ku wan ji Duran Kalkan wergirtine, wê sibe Murat Karayilan li Qendîlê di civîneke çapemeniyê de bang li hêzên xwe bike ku hêdî hêdî derveyî sînorên Tirkiyê derkevin.

Duran Kalkan di hevpeyvînê de dibêje ku tu dudiliyeke wan di derbarê pêvajoya paşvekişandinê de nemaye û pirsgirêkên ku hebûn jî hatine çareserkirin. Her wiha li ser pirseke Ruşen Çakir, Duran Kalkan dide zanîn ku wê di dema pêş de êdî çek werin danîn.



Rejîma Esed Tilkoçer bombebaran dike – Rûdaw

Rejîma Sûriyê bajarokê Tilkoçer ê girêdayî bajarê Qamişlo yê rojavayê Kurdistanê bombebaran dike.

Li gor agehdariyên ketine destê Rûdawê, rejîma Beşar Esed bi helîkopterekî nû ya Rûsî bajêr bombebaran dike.

Berpirsê Ragihandinê yê Ketîbeya Lîwa Ehrer el-Cezîrî ya girêdayî Artêşa Azad Sacir El-Şemerî ji Rûdawê re diyar kir ku ev zêdetirî saetekê ye Tilkoçer ji hewayê de tê bombebarankirin.

Şemer diyar kir ku hêjmara mirî û birîndaran ne diyare û bombebaran didome.

Sacir El-Şemerî destnîşan kir ku helîkopterekî nû ya bi rengê spî bajêr bombebaran dike û got: “Ew helîkopter pir bilind difire û herêmê bombebaran dike. Balafirşikênên me nagihin helîkopterê.”

Şemerî diyar kir ku Rûsya 60 helîkopterên nû ji Sûriyê re şandine û ev yek ji wan e. Şemer anî ziman ku cara yekeme van helîkopterane dibînin.,


Sırrı Süreyya Önder: 25 Nisan'da çekilme başlayacak - Milliyet

TBMM'nin kuruluşunun 93. yılı münasebetiyle mecliste verilen resepsiyona katılar BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, terör örgütünün yurt içindeki unsurlarının 25 Nisan'da çekilmeye başlayacağını söyledi
TBMM'nin kuruluşunun 93. yılı münasebetiyle mecliste verilen resepsiyona katılar BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, terör örgütünün yurt içindeki unsurlarının 25 Nisan'da çekilmeye başlayacağını söyledi. Önder, çekilme konusunda Kandil'in uluslararası bir basın açıklaması yapacağını da ifade etti.


RESEPSİYON BARIŞI - Milliyet

TBMM’deki 23 Nisan resepsiyonuna ‘orgeneral’ kadrosunun tamamı katıldı. BDP’liler 6 yıl aradan sonra resepsiyona katılırken CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu uzun bir süre salonda kaldı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in babası Seyfettin Özel’in vefatı nedeniyle katılamadığı TBMM resepsiyonunda başkentteki “orgeneral” kadrosunun tamamıyla boy gösteren TSK’nın komuta kademesi sürpriz bir çıkış yaptı. Gazetecilerin çözüm süreci ve PKK’nın geri çekilmesine yönelik sorular sormaya hazırlandığı sırada Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın Barcelona-Bayern Münih maçına atıfta bulunması üzerine, gazeteciler “Eskiden biz futbol muhabbeti açardık” dedi. Bunun üzerine Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu, “Artık devir değişti” yorumunu yaptı.


Gül, Çiçekle birlikte tur attı
Gül, resepsiyonda, Çiçek’le birlikte salonda tur attı. İmralı ve Kandil’e giden BDP milletvekili Önder ile karşılaşan Gül, “Seni gezilere davet edemiyoruz, uçak korkun var” dedi. Çiçek de Önder’e “302 şoförü gibisin her gün bir hatta gidiyorsun” diye konuştu.  Önder ise “Başkanım şeriatın kestiği parmak acımaz, ne ceza verirseniz başım üstüne” yanıtını verdi.

Orgeneraller eşsiz katıldı
TBMM’deki resepsiyona Ankara’daki orgeneral kadrosunun tamamı, eşşiz olarak katıldı. Gazeteciler, komutanlara çözüm sürecine yönelik soru yöneltmek için zemin kollarken Akar, “Akşam Barcelona-Bayern Münih maçı var. Onun sonucunu bekleyeceğiz” ifadesini kullandı. Bir gazetecinin, “Eskiden gazeteciler komutanlara soru sormak için futbol konusunu açarak başlardı.
Yaşar Büyükanıt Fenerbahçeli olduğu için bizim için de çok kolay olurdu” sözleri üzerine Kalyoncu, “Artık devir değişti” dedi. Komutanların yanında bulunan Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, “Bakın, komutanımız gecenin lafını etti. Ne demiştiniz” diye sordu. Kalyoncu, bunun üzerine “Devir değişti” sözlerini yineledi.

Birliklerin gücünde azalma yok
Bir gazetecinin “Bazı birliklerin batıya kaydırıldığı” haberlerini anımsatması üzerine Kara Kuvvetleri Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu, “Bizim birliklerimiz yerinde. Bazı birlikler yer değiştiriyor. Bölgedeki birliklerin gücü açısından hiçbir azalma yok” dedi. Kıvrıkoğlu, geri çekilme sürecinde askerin tavrının nasıl olacağına yönelik sorular üzerine, “Bundan önce nasıl yapılıyorsa öyle yapılıyor. Vali kanuna göre garnizon komutanından ihtiyaç halinde kuvvet talep eder” dedi.
Kıvrıkoğlu, “Geri çekilme anında gördüklerinizi yakalamanız gerekmiyor mu?” sorusu üzerine, “Efendim geri çekilen mi var, bilmiyorum yani. Biz normal yönümüzde devam ediyoruz. Hükümetin direktifleri, kanunların verdiği yetkilerle görevimize devam ediyoruz. Bütün birliklerimiz o bölgede görevine devam ediyor. Eskiden ne görev varsa o görevlerine devam ediyorlar. Bundan bir mana çıkarmayın. Hiçbir olumsuzluk yok. Bölgede çekilme yok, yaz tertiplenmesi var” ifadesini kullandı.
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ise askerin batıya çekilmesinin söz konusu olmadığını belirterek, “Dünle bugün arasında bir fark yoktur. Herhangi bir bölgede zafiyet oluşturulmaz” dedi.

Önder: Çekilme 25 Nisan’da
Resepsiyonda askerler ile BDP’liler 2007’den bu yana ilk kez aynı ortamda bulundular. Çözüm sürecinin damga vurduğu resepsiyonda İmralı ve Kandil’le görüşen isimlerden BDP’li Sırrı Süreyya Önder, PKK’nın 25 Nisan’dan itibaren sınır dışına çekilmeye başlayacağını vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise “Birden bire her şeyi toz pembe de görmemek lazım” uyarısında bulunurken, “Bu işin esas netice vermesi, tamamen silahlardan vazgeçmekle olur. Silahlardan vazgeçmek, Türkiye içinde değil Türkiye dışında silahlardan vazgeçmekle olur” diye konuştu. Babası vefat eden Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ile rahatsızlığı bulunan Başbakan Erdoğan’ın katılmadığı resepsiyona Cumhurbaşkanı Gül ve kuvvet komutanları eşsiz geldi. Sönük geçen resepsiyonda hükümeti sadece 4 bakan temsil ederken, Gül, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile kuvvet komutanları ayrı bir bölümde sohbet etti.

Kılıçdaroğlu’ndan “disiplin” mesajı
CHP lideri Kılıçdaroğlu da salonda uzun süre kaldı. Kılıçdaroğlu, MYK’da değişiklik yapılıp yapılmayacağına ilişkin soruya ”Sizden duyuyorum. Ben de merak ediyorum, kim değişikliği yapacak diye. Yok öyle bir şey” karşılığını verirken, Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa eden Gülseren Onanç’ın yerine kimin atanacağına zamanı gelince karar verileceğini belirtti.
CHP lideri, Dilek Akagün Yılmaz’ın, Grup Disiplin Kurulu’na sevk edilmesi için “Her partinin kuralları vardır. Hiç kimsenin tüzüğü, kuralları ihlal etme hakkı da özgürlüğü de yoktur. Kuralları ihlal eden bedelini öder. Demokrasilerde böyledir” dedi.
BDP’li Önder, çözüm sürecine yönelik sorular ve PKK yöneticisi Duran Kalkan’ın çekilmenin sonbahara kadar süreceği açıklamaları için şunları kaydetti: “25 Nisan’da Kandil’de yapılacak uluslararası bir basın toplantısının ardından PKK’nın sınır dışına çekilme süreci başlayacak. Kandil’den açıklamanın yapıldığı gün, çekilme fiilen başlayacak. Bunlar teknik ve pratik sorunlar. Aslolan yönelimdir. İki taraf da bu yönelimi ve arkasındaki iradeyi ciddiye alır. Bence bu irade görüldükten sonra doğrudan ikinci aşamaya geçilir. Hükümette bu iradeyi görüyorum. Samimiyetleriyle ilgilenmiyorum. Samimiyet ölçer bir şey yok elimizde ama bir irade var.”
 

Terörizm ‘mücadele’ PKK’lı ‘aktivist’ oldu - Milliyet

Türkiye’nin ‘siyasi denetim sonrası diyalog’ sürecinde kalması kararı verilirken, rapora verilen değişiklik önergelerinde ‘PKK terörizmi’ ifadesi ‘mücadele’, ‘PKK’lılar’ da ‘aktivist’ olarak tanımlandı.

Kürt sorununun çözümüne ilişkin süreçte ilerleme sinyallerinin gelmesiyle birlikte tartışma konusu olmaya başlayan PKK’nın Avrupa’nın gözündeki statüsüyle ilgili oldukça olumsuz bir gelişme yaşandı. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde (AKPM) Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler alanındaki eksikleri nedeniyle iki yıl daha “siyasi denetim sonrası diyalog” sürecinde kalması kararının alınmasına temel oluşturan rapora verilen değişiklik önergelerinde “PKK terörizmi” ifadelerinin yerini “mücadele” ifadesi alırken “PKK’lılar” ise “aktivistler” olarak tanımlandı.

Kürkçü’nün önergesi
Türkiye’nin “demokrasisi sabıkasız” ülkeler ligine geçmesini engelleyen karar, 35’e karşı 142 oyla alınırken AKPM’deki Türk heyetinin üyesi olan BDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün verdiği bir değişiklik önergesiyle, “Kürt sorunu ve 40 binden fazla insanın ölümüne neden olan PKK terörizmi” ifadeleri, “Kürt sorunu ve Türk devleti ile PKK arasında 40 bin kişinin ölümüne neden olan mücadele” olarak değişti. Kürkçü tarafından verilen bir başka değişiklik önergesiyle “Ülkenin gelecekteki demokratik sistemini ve yönetim şeklini belirlemek Türk halkı ve Türkiye’nin karar vereceği bir konudur” cümlesi, “Ülkenin gelecekteki demokratik sistemini ve yönetim şeklini belirlemek Türkiye’nin kurumları ve vatandaşlarının karar vereceği bir konudur” şeklinde değiştirildi.
AKPM Siyasi Denetim Komisyonu’nun verdiği bir başka değişiklik önergesinde de Türkiye topraklarından çekilecek PKK’lılar için “aktivist” nitelemesi kullanıldı. Raporu hazırlayan Fransız parlamenter Josette Durrieu, bu ifadenin tercih edilmesine gerekçe olarak, “terörist terimi için uluslararası planda benimsenmiş müşterek tanımlama bulunmamasını” gösterdi.

Kısa vadede çıkmaz
Halen Avrupa Birliği’nin terörist örgütler listesinde olan PKK’nın bu listeden çıkarılması için uzun süredir yoğun bir lobi faaliyeti yürütülüyor. Her ne kadar PKK’nın kısa vadede bu listeden çıkma ihtimali “sıfır” olsa da Türkiye’nin üyesi olduğu bir kurumda, terör örgütü olarak görülen PKK’ya yönelik ifadelerin çözüm süreci dikkate alınarak “yumuşatılması” dikkat çekici bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Dikkat çeken bir başka gelişmeyi de Türk heyetinin bu gelişmenin önünü “kesememesi” ya da “kesmemesi” oluşturdu.
Türkiye’nin AKPM’nin siyasi denetim sonrası diyalog sürecinden çıkarılmaması da Ankara açısından oldukça rahatsız edici bir durum yarattı. AKPM üyesi Türk parlamenterleri de “bölen” rapor ve karar tasarısı için Ak Parti milletvekillerinin çoğu aleyhte oy kullanırken heyet başkanı Nursuna Memecan çekimser kaldı. CHP kanadında ise Deniz Baykal ve Gülsün Bilgehan karar metni lehinde oy kullanırken, Haluk Koç çekimser kaldı.

‘Gerekli tepkiyi veriyoruz’
NATO toplantısı için Brüksel’de bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “AKPM’nin bu raporu PKK’nın terörist listesinde olup olmamasını etkileyecek bir rapor değil. Gündemi de gerekçesi de o değil. Dolayısıyla bundan özel bir anlam çıkarmaya çalışmak doğru değil ama biz gerekli tepkiyi uygun usullerle her zaman verdik ve veriyoruz” dedi.


Rapora eklenenler kabul edilemez
CHP’li Deniz Baykal yaptığı açıklamada, raporun geniş kapsamlı olduğunu belirterek, Türkiye’deki ifade özgürlüğü, bağımsız yargı talebi ve medyanın durumuna ilişkin tespitleri desteklediğini ancak Türkiye’nin hâlâ izleme sürecinden çıkarılmamasının kabul edilebilir bir durum olmadığını söyledi. Raporun görüşüldüğü bugünkü genel kurul toplantısında ele alınan değişiklik önergelerine de değinen Baykal, “PKK terörizmi” ifadesinin çıkartılıp “çatışma” PKK’lılar için de “aktivist” kelimelerinin kullanılmasını sert dille eleştirdi. Baykal, “PKK ile ilgili rapora eklenenler kabul edilemez. Raporun sonuç oylamasında kabul oyu vermem, önergelerle yapılan bu eklemeleri kabul ettiğim anlamına gelmez. Benim oyum, raporun ifade özgürlüğü, yargının bağımsız olması gibi konulara ilişkin tespitlerle ilgili” dedi.

‘Onay vermek mümkün değil’
AKPM Genel Kurulu’nda görüşülen Türkiye siyasi denetim raporunda yapılan değişikliklere Türk delegasyonundan tepki geldi. Ak Partili Nursuna Memecan şöyle konuştu: “Şu an yürütülen çözüm süreci var. Biraz da bunun için yumuşak hava estirilmeye çalışılıyor. Ancak PKK bir terör organizasyonudur. Bunu itiraf etmekten veya konuşmaktan niye çekiniyorlar, bunu çözebilmiş değilim. Bu dönüyor dolaşıyor, bana dokunmayan terörist, başkasının teröristine ben aktivist de diyebilirim konusuna geliyor.”
Ak Partili Şaban Dişli de yapılan değişiklikleri “samimiyetsizlik” olarak değerlendirdi. CHP’li Haluk Koç da raporun uzun tartışmaların ardından kabul edildiğini belirterek, oylamada çekimser oy kullandığını açıkladı. Koç şunları kaydetti: “Çünkü demokrasiyle yargıyla kişisel hak ve özgürlüklerle medyanın durumuyla ilgili çeşitli kısıtlamaların olduğu çok açık Türkiye’de. Bunlar için olumlu fakat PKK’yı devletin karşısında eşit bir karşıt gibi gösteren ibareler kabul edilemez. aktivist ifadelerine onay vermek mümkün değil.”


Bahçeli’nin sözlerine soruşturma açılmış - Milliyet

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Bursa mitinginde, “Vur de vuralım, öl de ölelim” sloganları atan kalabalığa, “Onun da sırası gelecek” yanıtını vermesi nedeniyle başlattığı soruşturma için “Devam etsin bakalım” dedi.
Bursa Başsavcılığı’nın, Bahçeli’nin büyük tartışma yaratan sözleri nedeniyle bir süre önce soruşturma başlattığı ve soruşturmanın hâlâ sürdüğü açığa çıktı. Bahçeli, basın mensuplarının soruşturma sorusuna, “Devam etsin bakalım” yanıtını verdi.


Otizmlilere söylenenler vicdana, insanlığa sığmaz - Milliyet

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, otistik çocukların beyinlerinde inanç alanı olmadığı için ateist olduklarını ileri süren Adana Otistik Çocuklar Sağlık ve Eğitim Derneği Başkanı sosyolog Fehmi Kaya’ya tepki gösterdi.
Şahin, “Bu ifadeler ne bilimsel gerçeklere ne vicdana ne de insanlığa sığıyor. Aileler bu sözlerden incinmiştir. Sonuna dek onların yanındayız” dedi.


Suriye güvenliğimizi doğrudan etkileyebilir - Sabah

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Suriye'de kimyasal silahların NATO'nun güvenliğini doğrudan etkileyebileceğini söyledi. NATO Dışişleri Bakanları, Belçika'nın başkenti Brüksel'de başta Suriye ve Afganistan konularını görüşmek üzere toplandı. 28 ülkenin katıldığı toplantıda Türkiye'yi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu temsil ediyor. Toplantı öncesi basının sorularını yanıtlayan Rasmussen, Suriye'de yaşananları 'gerçek bir trajedi' olarak değerlendirirken, Uluslararası toplumdan Suriye halkının meşru taleplerinin gereğini yerine getirmek için Esed rejimine güçlü bir mesaj vermesi gerektiğini kaydetti.

İHTİYATLILIĞA DAVET
Suriye'deki krizin bölgeye yayılma ihtimalinin kendilerini son derece endişelendirdiğini belirten Rasmussen, şöyle konuştu: "Müttefikimiz Türkiye, sınır aşırı olaylarla ve yoğun ilticacı akınıyla karşılaştı. Suriye'de balistik füzelerin kullanımından ve kimyasal silah kullanılması potansiyelinden son derece endişeliyiz. (Suriye'de) NATO rolü için bir çağrı olmasa da bu meydan okumalar çözülmezse güvenliğimizi doğrudan etkileyebilir. O nedenle son derece ihtiyatlı olmaya devam edeceğiz." Rasmussen, NATO'nun Türkiye'nin etkin korunması ve savunulması için her türlü plana sahip olduğunu vurguladı. Suriye'de tek çıkış yolunun siyasi çözüm olduğunu kaydeden Rasmussen, uluslararası topluma Cenevre mutabakatını somutlaştırması çağrısında bulundu.

KUZEY KORE'YE UYARI
NATO zirvesinden Kuzey Kore'ye de dille uyarı çıktı. Yapılan açıklamada "Kuzey Kore'nin tehdit söylemlerini mümkün olan en sert dille kınıyoruz" denilirken, "Kuzey Kore'nin provokatif eylemleri BM Güvenlik Konseyi kararlarını açıkça ihlal ve bölgesel istikrarı baltalamaya yönelik eylemlerdir" ifadeleri yer aldı.



İsrail istihbaratı: Esad kimyasal silah kullandı - Milliyet

İsrail askeri istihbaratının şefi General İtai Brun, Esad rejiminin kimyasal silah kullandığını gösteren kanıtların olduğunu söyledi. Brun’un iddiası, NATO dışişleri bakanları toplantısında yankı buldu.
İsrail istihbarat birimlerinden Şam yönetiminin kimyasal silahları devreye soktuğu yönünde bilgilerin geldiği bir ortamda NATO dışişleri bakanları Brüksel’de toplandı. Tel Aviv’de düzenlenen bir güvenlik zirvesinde, İsrail askeri istihbaratının başındaki General İtai Brun ‘Esad rejiminin sarin gazı kullandığını’ iddia etti. Geçen ayki saldırılarda yaralananların fotoğraflarını kanıt gösteren Brun, “Kısılmış gözbebekleri, ağızda beyaz köpük ve başka unsurlar bize kimyasal silah kullanıldığını gösteriyor” dedi. Brun’un sözleri, Brüksel’de yankı bulurken ABD, NATO’dan olası bir kimyasal silah kullanımına karşı hazır olunmasını talep etti. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, şu ana kadar yapılan planlamanın etkinliğine dikkat çekerek, “Olası bir kimyasal silah tehdidini de içerecek şekilde NATO’nun müttefiklerini korumak için nasıl bir cevap vereceği konusunu dikkatlice ve ortak bir yaklaşımla ele almalıyız” dedi. Brun’un iddiası hakkında İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştüğünü belirten Kerry, “Başbakan’ın konuşmamız sırasında bunu doğrulayacak konumda olmadığını söylemem adil olacaktır. Şu an gerçeklerin ne olduğunu bilmiyorum” dedi. Kerry, NATO’nun Suriye krizinde doğrudan bir rolü olmadığını ancak çatışmanın yayılmasını engelemek için Türkiye sınırına Patriot yerleştirildiğini hatırlattı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı yönündeki iddiaların, olay bölgelerine gönderilecek uluslararası bağımsız uzmanlarca araştırılmasını istedi.
Lavrov, Irak’ın işgali öncesinde bu ülkenin kitle imha silahları geliştirdiği şeklindeki iddiaların asılsız çıktığını hatırlatarak, “aynı oyunun Suriye’de sahnelenmemesini” istedi.

‘Türkiye’yi koruruz’

Şu ana kadar Suriye konusuna herhangi bir şekilde müdahale etmekten özenle kaçınan NATO’da “kırmızı çizgi” olarak görülen kimyasal silah unsurunun devreye sokulması halinde izlenecek planlar hazır durumda. Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Amiral (SACEUR) James Stavridis de bu konuda müttefik dışişleri bakanlarını bilgilendirdi. Yaşanan asıl sorun Suriye konusunda üye ülkeler arasında net ve ortak bir siyasi kararın henüz tam olarak olgunlaşmaması. NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Suriye’deki durumun kötüleştiğinin ve bölgesel istikrara yönelik tehdidin sürdüğünün altını çizerken, “Türkiye’nin etkili şekilde savunulmasını ve korunmasını sağlayacak tüm planlar hazır” dedi.

205 Scud füzesi atıldı
Rasmussen, Suriye’deki balistik füze kullanımı ve olası kimyasal silah kullanımından büyük endişe duyulduğunun altını çizerken, Stvaridis tarafından verilen brifing özellikle Scud füzeleri konusundaki endişenin hiç de yersiz olmadığını gösteriyor. Aralık 2012’den bu yana, özellikle de son aylarda bu füzelerin kullanımının tavan yaptığı ve şu ana kadar atılan füze sayısının 205’i aştığı belirtiliyor.
NATO içinde “Suriye’de giderek kötüleşen duruma rağmen askeri müdahale olasılığı hâlâ çok düşük görülürken” muhaliflere yönelik maddi ve siyasi desteğin artırılması öne çıkan formül olmayı sürdürüyor.

Beyaz Saray doğrulamadı

İsrail’de askeri istihbaratın önemli isimlerinden Tuğgeneral Itai Brun’un Suriye yönetiminin bazı durumlarda kimyasal silah kullandığını söylemesinin ardından Washington yine sessiz kalmayı tercih etti. ABD Başkanı Barack Obama daha önce Suriye’nin kimyasal silah kullanmasını kırmızı çizgileri olarak açıklamıştı. Fakat Obama yönetimi son bir ayda Fransa ve İngiltere dahil çeşitli kaynaklardan gelen kimyasal silah kullanıldığına dair açıklamalara karşı mesafesini korumuştu.
Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney “ABD henüz Suriye hükümetinin ülkedeki isyanı bastırmak için kendi halkına karşı kimyasal silah kullandığı sonucuna varmadı” dedi. Carney bu silahların kullanıldığının kanıtlanmasının güç olduğunu sözlerine ekledi. Pentagon Sözcüsü  George Little ise konuyla iligli açıklamasında ABD’nin kimyasal silah kullanımı ile ilgili iddiaları araştırmaya devam   ettiğini, bu silahların kullanımımın kabul edilemez olduğunu söyledi.


Irak’ta göstericilere ordu ateş açtı: 40 ölü - Milliyet

Kerkük’te hükümet karşıtı göstericilere ordunun müdahalesi sonucu 40 kişi öldü, 100 kişi yaralandı. Olay üzerine Sünni Eğitim Bakanı istifa etti.
Irak’ın Kerkük ilinde yer alan Havice ilçesinde hükümet karşıtı oturma eylemi yapan Sünni gruplarla güvenlik görevlileri arasında yaşanan çatışmada 33 kişi öldü, 100’e yakın kişi de yaralandı. Basın mensuplarının girişine izin verilmediği bölgede,  yerel kaynaklara göre ölü ve yaralı sayısı artmaya devam ediyor. AFP’ye konuşan protestocular, “güvenlik güçlerinin eylemi dağıtmaya çalıştığını, çadırlarını yaktıklarını” belirtti. Eylem sözcüsü Abdulmalik el-Juburi “Kendimizi koruyacak sadece dört tüfeğimiz vardı. Sokak aralarına girip protestocuları öldürdüler” diye konuştu.
Kerkük Meclisi üyesi Abdullah Sami Asi ise Anadolu Ajansı’na Kerkük’ün 45 kilometre kuzeyinde yer alan Havice’de yaşanan gerginliğin Dicle Operasyon Gücü’nün bölgeye gitmesinin ardından tırmandığını iddia etti.
Irak Meclis Başkanı Abdulaziz en-Nuceyfi saldırıyı kınadığını belirten yazılı bir açıklama yayınlayarak “Bu, insan haklarının apaçık ihlali ve demokrasiye vurulmuş büyük bir darbedir” dedi.  Sünni Eğitim Bakanı Muhammed Ali Tamim ise istifa etti.

‘6 asker öldürüldü’

Ordu cephesinden gelen açıklamada ise suçlamalar reddedildi. AFP’nin haberine açıklama yapan ordu yetkilileri bölgeye girdiklerinde Sünni militanların bulunduğu Nakşibendi Ordusu’nun ateş açtığını, kendi güçlerinin ise buna karşılık verdiğini belirtti. Irak ordusu, Bağdat’ın doğusunda protestocuların 6 askeri öldürdüğünü, bir askeri de kaçırdığını açıkladı.
Yaklaşık bir aydır Başbakan Nuri el-Maliki’yi sokaklara dökülerek istifaya çağıran Sünni gruplar cuma gününden itibaren de Havice’nin sokaklarında protestolarını sürdürüyordu.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.