Tutsaklara Baskı ve Zulüm, Hizbul-Kontra’ya Gül Suyu
Okuyucudan / 23 Nisan 2013 Salı Saat 06:38
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bu baskı ve zulüm cenderesine karşı direnen özgür tutsakların büyük feda eylemine anlam verebiliyor ve olması gereken tutumu sergilediklerini anlamlandırabiliyoruz.

Tıpkı bireysel anlamda zindana hapsedilmedikleri gibi; O’nlar sadece hak ihlalleri ve baskılardan kaynaklı başlamadılar açlık grevlerine. Özgür tutsaklar bir halkın çığlığı ve sesi olmak için bugün 30.gününe giren özgürlük direnişlerini kararlılıkla sürdürüyorlar.
Sayın Öcalan’ın büyük emeklerle başlatmış olduğu “Demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşa etme” süreci devam eder ve Türk devleti ile “halkların kardeşliği temelinde” barış müzakereleri sürerken, Tekirdağ cezaevinde 12 Eylülü andıran baskı ve zulümleri anlamak/anlamlandırmak istiyoruz.

Bu baskı ve zulüm cenderesine karşı direnen özgür tutsakların büyük feda eylemine anlam verebiliyor ve olması gereken tutumu sergilediklerini anlamlandırabiliyoruz.

Ortada somut herhangi bir çözüm süreci yokken Türk devletinin hem içerde ve hem de dışarıdaki askeri-siyasi ve psikolojik savaş pratikleri bilindik devletin işgal ve sömürücü yanını gösterdiği kadar, -bu yönlü Kürt halk ve hareketine olan yönelimleri- yarınlarda olacaksa da bir barış görüşmeleri bu görüşmelerde “kendi elini güçlendirmesi” temelinde anlaşılabilirdi.

Lakin şimdi hangi mantıkla zindanlardaki baskı ve zulüm açıklanacak açıkçası anlamlandıramıyoruz.

Sayın Öcalan; “Başlatmış olduğum süreç sorunsuz işlerse, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi bir toplumsal mutabakat aşamasındayız ve o zaman da bırakın benim özgür olmamı, herkes özgür olacak” diyor ve sürecin ne denli bütünlüklü ele alınması gerektiğini altını çizerek belirtiyordu.

Öcalan’ın sözlerinden anladığımız; bir müzakere var ve mevcut kaos hali, “demokratik müdahaleyle” halkların yararına işletilecek olarak görünüyor. Öcalan ve Devlet tarafından gerçekleştirilen bu görüşmeler PKK ve AKP’nin imzaları ve üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmekle ilerleyecekken, PKK tarafından atılan somut adımları görüyor ve sürece katkısını anlamlandırabiliyoruz.

Ancak ikinci imzacı olan AKP’nin ne söylemleri ve ne de icraatları barış sürecinin önünü açıyor gibi durmuyor. Üst kademede Öcalan ve Devlet, prensip ve hatta büyük ölçüde çözümün çerçevesini çizmişlerken ve PKK’de Sayın Öcalan’ın kararlarını onaylayarak pratiğe geçiyorken, Devlet tarafının imzacısı olan AKP’nin Hizbikontra’ya “gül suyu” sıkıp devletin şefkatli kollarını açması ancak PKK ve MLKP’li tutsaklara da zulüm ve baskı ile yine bildiğimiz katliamcı devletin kanlı kara yüzünü göstermesi, sürecin dört dörtlük ilerlemediğini ve bir çatlak oluşturduğunu net bir şekilde göstermektedir. AKP bu pratikleriyle adeta devletin “yaramaz ama iyi çocuğu” olma eğiliminde ve kendisinin yaramazlığı yetmezmiş gibi destek sunduğu Hizbikontra çevrelerinin de hareketlenmelerine göz yumar bir tavır sergilemektedir.

SÜRESİZ-DÖNÜŞÜMSÜZ DİRENİŞ

Sayın Öcalan ve PKK, sürecin kırılganlığı nedeniyle kendileri kıran taraf olarak ve hatta mümkünse hiçbir çevre tarafından kırılmaması için de büyük emek ve çaba sarf ediyorlar. Doğal olarak buna paralel DTK, BDP ve HDP yaşanan baskı ve zulme karşı tek bir “demokratik eylem” dahi sergileyemiyorlar.

Demokratik kurumlar sürecin kırılganlığından kaynaklı (çok sürememek kaydı ile anlamlı) sessizliklerini korurken AKP’nin zulüm, baskı ve işkence ile yıldırma politikalarına son hız devam etmesi beraberinde başka güçlerin devreye girmesini imkânlı kılabilecektir.

Buna göre ya AKP tez elden cezaevlerindeki 12 Eylül pratiklerinden vazgeçer, ya demokratik kurumlar Kürdistan ve Türkiye’de “demokratik eylemliliklere” girişir ya da nasıl AKP devletin “yaramaz ve iyi çocuğu” gibi kendi doğrularıyla hareket ediyorsa, meşru müdafaanın hak olarak olgunlaşacağı böylesi bir ortamda Kürt halkının “müdafi çocukları” da zorunlu olarak devreye girer!

Şimdi 30.gününe giren süresiz-dönüşümsüz direnişle açlık grevleri yaşanıyor ve sesler çıkmıyorsa, sanırım yarınlarda da meşru müdafa alanına giren pratikler sergilendiğinde de öyle ses çıkmayacak veya çıkmamalı.

Yani nasıl baskı ve zulüm oluyorken “süreç kırılmıyor ve tıkanmıyorsa”, demek ki “demokratik veya meşru müdafaa” eylemliliklerinde de süreç kırılmamalı ve tıkanmamalı”.

Tekirdağ zindanındaki zulme karşı ses olmamak, bu uygulamalara karşı direnmemek ve tepki göstermemek yarınlarda, Kürdistan’da Hizbikontraların hareketliliğinin ve (belki kanlı) serbest dolaşım hakkının hangi boyutlara geleceğini göstermekle birlikte bizler tarafından da onlara, bir izin anlamında olacağı bilinmelidir.Biz AKP’nin imzacı olarak kendi ve zümresinin istediği doğruları direttiğini ve çözüme direndiğini biliyoruz. Bu pratiklerin aynı zamanda hakiki bir çözümü istemeyen AKP’nin tahrikleri olduğunu da biliyoruz. Ancak tahrik var ve buna karşı cevap olunduğunda süreç kırılabilir veya tıkanabilir ihtimaline karşı da yerinde ve zamanında tepki vermemek sanırım “bilimsel olarak belirsizlik ilkesine” karşı ters bir tutum olacaktır.

Emin olun temeli sağlam olan bir inşa sürecinde tıkanmayacak bir süreç, zaten tıkanmaz. Tıkanacağı varsa da temellerinden kaynaklı zaten tıkanır. Süreç tıkanır, aksar ve biter diye tedirginliği abartmanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum.

Zulüm var ama süreç tıkanmıyorsa, bilinmeli ki buna karşı “demokratik direniş” sergilendiğinde de tıkanmaz.  Zulüm anında tıkanma riski ahlaki ve bilimsel olarak ne kadar ise, direniş anında da aynen öyle olabileceği ihtimalini de gözden kaçırmayalım.

Mehmet Serhat Polatsoy

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.