Cezayirli Harkiler ve Kürdistanlı Korucular
Okuyucudan / 18 Nisan 2013 Perşembe Saat 16:11
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Korucubaşlarından Adnan Durak: “Barış süreci gelirse kan davasına dönüşebilir. Bundan tedirginim ve endişe duyuyorum. Bu durum önümüze gelecek biliyorum.

08.04.2013 tarihli Radikal gazetesinde mevcut sürece ilişkin Kürdistan'ın farklı vilayetlerindeki korucuların kaygıları haberleştirilmiş. Korucubaşlarından Adnan Durak: “Barış süreci gelirse kan davasına dönüşebilir. Bundan tedirginim ve endişe duyuyorum. Bu durum önümüze gelecek biliyorum. Ve sorunlar yaşanacaktır. Adamın oğlu dağda ölmüş, yarın karşılaşacağız. Tek tek dolaşıp ölenlerin yakınlarına giderek ‘Bizi affedin’ diyemem. Bunu devlet düşünmeli. Adamın oğlu dağda ölmüş ve biliyor ki biz o gün operasyondayız. Dolayısıyla bunu bizden biliyor. Peki, barış oldu diyelim. PKK, devlet ile barışıyor. Tamam da bizi de karşı taraf ile barıştırsınlar. Ya biz ne olacağız?” diyor.

Bu sözler bana Mine G. Kırıkkanat’ın kaleminden yıllar önce okuduğum şu satırları hatırlattı:

“Bir deniz yüzbaşısı, soluk soluğa tırmandı kaptan köşkünün merdivenlerini, içeri girdi, selam çaktı ve tam:  "Komutanım..." diye başlamıştı ve geminin yükünü aldığını, artık tek bir kişiye bile yer kalmadığını söyleyecekti ki, süvari albayın ağladığını, rıhtıma dikili gözlerinden sicim gibi yaşlar süzüldüğünü gördü, sustu, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmıştı. Komutanın baktığı yöne çevirdi gözlerini ister istemez. Oysa ne göreceğini zaten biliyordu: Rıhtım, geminin merdivenine ulaşabilmek için birbirini ezen binlerce asker kaynıyordu. Üniformaları, Fransız üniformalarıydı ama tenleri esmer.

Süvari albay, yüzbaşıya dönüp: "İskeleyi kaldırın!" dedi.

İskele kalktı. Demir alındı. Dev motorları çalıştı zırhlının ve yavaş yavaş uzaklaşırken limandan, rıhtımda kalanların son çığlıkları duyuldu önce, sonra makineli tüfeklerin taradıkları Zırhlı, burnunu Akdeniz’e çevirdi. Süvari Albay: "Tam yol!" dedi. Eğer arkasına baksaydı, makineli tüfekler sustuktan sonra, can çekişen hançerelerden çıkan son hırıltıları, hançerlerin kestiğini görecekti.

Onlara "Harki" diyorlardı. Fransız ordusunun Müslüman askerleriydiler.” (Milliyet Gazetesi, 4 Ekim 2001)

1954-1962 arasındaki Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Fransız ordusuna hizmet eden Müslüman Cezayirlilere Harki adı veriliyor. Kelime Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Fransızları destekleyen tüm Cezayirli Müslümanları ve onların soyundan gelenleri de kapsayan bir terim haline dönüşmüş zaman içinde. Harkiler hafif silahlara sahiptiler, ancak coğrafyayı ve Cezayir toplumunu çok iyi tanımaları onları Fransız ordusu için değerli kılıyordu.1960 yılı itibariyle 150,000 Harki Fransız ordusunun emrinde çalışıyordu. Bu dönemde Fransız otoritelerinin en temel argümanı FLN-Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne çalışandan daha çok Cezayirlinin Fransız ordusuna hizmet ettiğidir. Fransa Mart 1962’de Cezayir’den çekilme kararı alınca Harkiler '”ellerinden silahları alındıktan sonra” evlerine gönderildiler. Charles de Gaulle Fransız ordusundaki subay ve bürokratlara Harkilerle ilgilenmemeleri ve onların Fransa’ya geçmeleri için yardım etmemeleri yolunda emir verdi. Buna rağmen aileleriyle birlikte 90,000’in üzerinde Harki bazı Fransız komutanların ve subayların kişisel çabaları sayesinde Fransa’ya kaçabildiler. Cezayir’de kalanlardan ise değişik kaynaklara göre 30,000 ile 150,000 arasında Harki öldürüldü ya da linç edildi. Savaş süresince Harki olmak işbirlikçi-ajan bir kimlik haline geldiğinden, sadece savaşanlar değil, aileleri de bu katliamlardan nasibini almıştır.
 
Fransa’nın Cezayir’den çekilme sürecine ilişkin ilginç bir nokta da dönemin Fransız hükümetinin 
Pied-Noirs (Kara Ayaklar- Fransız sömürgesi oldukları dönemde Fas, Tunus ve Cezayir’in özellikle sahil şeridine yerleşmiş bulunan Avrupa kökenli nüfusa verilen isimdir) denen Fransız asıllı Cezayirlilerin Fransa’ya taşınması için gerekli tüm önlemleri alırken Harkiler için hiçbir planlama yapmamış/önlem almamış olduğudur.
 
 
Fransa’ya kapağı atabilen Harkiler uzun yıllar dikenli tellerle çevrili kamplarda yaşamak zorunda kaldılar. Çok sonraları kamplardan çıkarıldıklarında da diğer göçmenlerle karışmayacakları izole mahallelere yerleştirildiler. Harki’lerin çocukları ve onların neslinden gelenler bugün bile Fransa’ya sonradan ekonomik göçle yerleşen Arap kökenli göçmen nüfus içinde insan yerine konulmazlar. Cezayirlilerce vatan haini olarak görülen Harkiler Fransız toplumunca da kabul görmediler. Fransa’daki milyonlarca Kuzey Afrikalı göçmen içerisinde en çok itilip kakılanlar, en çok aşağılananlar, en yoksul bırakılanlar onlardır.2012 itibariyle Harki’lerin ve onların soyundan gelenlerin Fransa’daki toplam nüfusunun 800,000’in üzerinde olduğu söylenmekte.
 
Ulusal kurtuluş sonrası Cezayir hükümetlerinin hiçbiri Harkileri Cezayir vatandaşı olarak kabul etmemiş ve doğdukları yerleri veya geride kalan akrabalarını ziyaretlerine izin vermemiştir. Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Bouteflika 2000 yılındaki Paris ziyaretinde “Harkiler Cezayir’e giremezler. Böyle bir şeyi istemek, Fransa’da Alman işgaline karşı direniş sırasında işgalcilerle işbirliği yapan Fransızların affını istemek gibidir.” demişti.

Gazetede korucubaşının tedirginliğini okuyunca aklıma ilk gelen soru “Korucu neyi korur?” oldu. Umarım bizim cehşlerimiz Harkilerin düştüğü hataya düşmezler. Ama olguya bakınca bundan emin olmak pek mümkün değil. Barış-kardeşlik vaazlarının havada uçuştuğu son süreçte algı dışına itilmeye çalışılan temel olgulardan biri Kuzey Kürdistan genelinde yeni korucuların alımına hız verilmesi ve koruculuğa gösterilen yüksek talepten ötürü bu alımların artık sınavlara bağlanmış olmasıdır. Diğer bir olgu da ateşkesi fırsat bilen devletin Kürdistan’ın kritik askeri noktalarında kale-kol’ ların yapımına hız vermesidir.

Akil insanlar acaba bu konuyu da gündeme alırlar mı, yoksa bu konu bizim gibi akil olmayanların ilgisine mi mazhar sadece? Akil insanlar demişken, bu grubun “Güneydoğu Anadolu” listesinde yer alan Yılmaz Erdoğan “restore ettirdiği Heybeliada Sanatoryumunda, Atatürk büstünü kendi elleriyle temizledi,  “Sanatoryumun hiçbir noktasında Türk bayrağı niye yok” diye görevlilere sitem etti. “(Vatan Gazetesi, 11 Nisan 2013).Aslında Esat Canan’dan sonra Yılmaz Erdoğan’ın da kervana katılmasında çok fazla şaşılacak birşey yok. Yıllar önce, Ahlat doğumlu bir Kürdistanlı olan Onur Akın da bir klibinde yüzdürdüğü oyuncak gemiye minik bir Türk bayrağı kondurarak devletin sinir merkezlerine gerekli mesajı vermişti. Esat Canan ve Yılmaz Erdoğan da aynı şeyi yapıyorlar. Bir “Kürt” olarak değil, “Kürt asıllı Türkiyeli” olarak Türk metropollerindeki elit yaşamın bir bedeli var ve “Türk bayrağı sevgisi”  de bu bedelin en temel bileşenlerinden biri. Ve Kürtler kendi Kürdistanı  “kamuoylarını” oluşturana kadar da bu böyle kalacak.

Zulkuf Azew

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info



Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.