Barış Süreci El Kitabı
Araştırmalar / 18 Ocak 2013 Cuma Saat 15:27
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Bir barış süreci, hem şiddete son verebilecek bir anlaşma sağlamak, hem de üçüncü kişilerin arabuluculuğunun gerekebileceği müzakereler

 

 


Vicenç Fisas

 

I – BARIŞ SÜRECİNE GİRİŞ

Giriş

“Bir barış süreci, hem şiddete son verebilecek bir anlaşma sağlamak, hem de üçüncü kişilerin arabuluculuğunun gerekebileceği müzakereler aracılığıyla bunu yerine getir­mek için gösterilen bir çabadır.” Baştaki bu tanımla bir “sürecin”, anlık bir zaman dilimi olmadığının, diyalog ve mutabakat yoluyla fiziksel şiddete son verebilecek paktlar ya da anlaşmaların önünü açmak ve bu anlaşmaların yerine getirilmesiyle aynı şekilde anlaşmazlığın ortaya çıkmasına neden olmuş yapısal şiddetin üstesinden gelmeyi sağlayacak yeni bir ilerleme ve gelişim evresini başlatmak adına, belirli bir zaman diliminde, şiddetin ve silahlı anlaşmazlıkların hüküm sürdüğü önceki duruma son verecek anlaşmalar yapmak için müşterek bir çaba içerisinde olan, zarar görmüş tüm aktörlerin dâhil olduğu zamana yayılmış bir evre ya da aşamalar dizisi olduğunun altını çizmek istiyorum.

Bu yüzden bir “barış süreci” açık bir şekilde müzakere ve arabuluculuk evresini bünyesinde bulundurmaktadır, fakat bununla beraber, zaruri olarak alınan karara riayet bakımından bundan öte bir anlam taşımaktadır. Barış süreci, bir zirveden söz edilmesine ve hiç şüphesiz en belirgini olmasına karşın barış anlaşması ya da paktından çok daha öte olduğundan, eğer gerçekten şiddetin sona ermesi diğerlerinin yanı sıra refah, uyum, insani gelişme, kişisel gelişim ve sosyal adalet olarak anlaşılan yeni bir yapıcı barış durumu oluşturmaya mukte­dirse, aşağıda irdelenecek birkaç nihai aşamanın başlangıç noktası olmaktan daha öte bir anlam taşımamaktadır. Bu bağlamda, hayata geçirilen “süreçler” ve özellikle anlaşmayı yerine getirmeye muktedir olmadıklarından sözde kalan ve yarı yolda kesilen başka süreçler vardır, buna bağlı olarak or­taya çıkardıkları beklentileri karşılayamadıklarından büyük bir hayal kırıklığı yaratmışlardır. Dahası, bu durumlarda, Orta Amerika buna şahit olmuştur, silahlı anlaşmazlık döneminde zarar görmüşlere denk yahut onlardan daha çok zarar görmüş kurbanlar doğurabilen, geçmişte yaşanan siyasal şiddet destekli yeni bir toplu şiddet durumunun ortaya çıkışına rastlamak olağandır.

Bu nedenle, bir barış sürecini başlatmak ve geliştirmek gerçek bir macera, belirsizlikler, engeller ve olasılıklarla dolu zorlu bir yüzleşme. Bunu ilk kez bir dağa tırmanmayla kıyaslayanlar vardır, ama öngörülemeyen, çoğunlukla en­gebeli yokuşların ve görünüşte ulaşılamaz tepelerin göze alınması gerektiğinden, bunun yol açtığı risk ve muam­malarla beraber, rölyef haritaları olmadan tırmanılacak bir dağ. Eğer barış sürecinde arabuluculuk ve sağlam sosyal destek yer alırsa, bu dağ benzetmesinde tırmanma strate­jisi oluşturmamızda bize yardım edecek bir rehberimizin olacağı anlamına gelmektedir ve bu da rampada bize eşlik edenlerle, bizim için yokuşu daha katlanılabilir kılacak ve zirveye birlikte ulaşmamızı mümkün kılacak kişilerle birlikte başarının keyfini çıkarma ve ayrıca hayati önem taşıyan bir şey elde etmek anlamına gelir: ayrılık noktasına güvenli bir şekilde geri dönmek.

Barış süreci modelleri

Günümüzde ve çok yakın geçmişte, gerçekleşen barış süreci modelleri üzerine yapılan bir araştırma bize bunların her anlaşmazlığın temelini oluşturan talep türüyle çok yakından ilişkili olduklarını göstermektedir. Başka bir deyişle, tartışmanın ana teması sürecin modelini belirler. Bu bağlamda beş ana model çıkarabiliriz, yani, yeniden entegrasyon, iktidar paylaşımı, mübadele, güven artırıcı önlemler ve özerk yönetim.

İlk model, yeniden entegrasyon, nadiren başvurulmasına rağmen en basit olanıdır. Bir silahlı grubun, ekonomik yarar, profesyonel destek, sağlık, eğitim ve toplum hayatına adap­te olmalarını sağlayacak olanaklara kavuşacakları bir Str (Silahsızlanma, terhis ve Yeniden entegrasyon) programına katılarak topluma yeniden entegre olmak için elde edece­kleri imkanlar karşılığında silah bıraktığı durumlara karşılık gelir. Bu model Flec üyeleriyle Kabinda’nın Angola böl­gesinde ve Ninjalarla Kongo’da izlenen modeldir. Bu ayrıca, temelde bu modeli silahlı gruplara “öneriyor” gibi yapan pek çok Hükümetin de arzuladığı modeldir, ama bu model silahlı grupların silah bırakmaya ve nedensiz yere teslim olmaya razı olmadığı “infaz” diyebileceğimiz diğer şeyle karıştırılmamalıdır. Bu nedenle, bu yeniden entegrasyon modeli, başarı sağlanması için tam olarak uyulması gere­ken Str’ye nasıl ulaşılacağı konusunda anlaşmaya varmak demektir. Bu süreçlerin plan ve programsız hazırlanması ve bunlara hak ettikleri önemin verilmemesi yüzünden muha­riplerin terhisi konusunda pek çok başarısızlık yaşanmıştır. Muhariplerin silahları geri alma ve suç işleyen gruplar oluşturma riskinin göze alınması yanlıştır.

En yaygın modellerden biri olan ikinci model siyasi, ekonomik ve askeri iktidar paylaşımıdır, silahlı grupların, bir ülkenin siyasal liderliğini almak ve oradan ekonomiyi ve askeriyeyi yönetmek için iktidara yükselmeye çalıştığı zaman ortaya çıkar. Çeşitli silahlı grupların siyasal iktidarı paylaşmak için silah bıraktığı Burundi’deki barış süreçleri; Forces Nouvelles’in (Yeni kuvvetler) Hükümetle iktidarı paylaştığı Fildişi Sahili’ndeki barış süreçleri; Liberya’daki barış süreçleri; çeşitli grupların iç anlaşmazlıklara son veril­mesi karşılığında siyasal iktidar paylaşımının sağlandığı Diá­logo ıntercongolés’eye (Kongolular arası Diyalog) katıldığı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki barış süreçleri; ya da kendi aralarında çarpışan çeşitli milis kuvvetleri buluşturan Geçici Federal Hükümet’in kurulduğu Somali’deki barış süreçleri, çok uzun zamandan beri birbirine muhalif aktör­leri buluşturan Geçici Hükümetlere rastlamanın olağan bir durum olduğu bu anlaşma türünün örneğidir. Bu modelin dezavantajı, bahsi geçen geçici Hükümetlerde ekseriyetle eski silahlı aktörlerin yer alması ve siyasi değişim için de­mokratik ve barışçıl yollarla mücadele etmiş silahsız aktör­leri arka planda bırakmalarıdır. Böylelikle siyasal iktidar paylaşımı modeli çoğu kez, özellikle siyasal iktidara erişim ülkenin doğal zenginliklerine ulaşım sağlayan bakanlıkları kontrol olanağı sağladığında ki böylece bu zenginliklerin kullanımı kazançlar konusunda sosyal paylaşıma hemen he-men hiç eğilimi olmayan aktörler tarafından düzenlenir hale gelecektir, “ganimet paylaşımı” diyebileceğimiz diğer mode­lle karıştırılır. Bu modelin küçük ama faydalı yönüyle ilgili diğer bir örnek, ganimet paylaşımından kazanç sağlayan sayısız aktörü memnun etmek için çok sayıda bakanlıkla (kırk kadar) Hükümetin aralarında oluşturdukları frekanstır.

Üçüncü model, barışın başka bir şey karşılığında elde edildiği mübadele dediğimiz şeydir. Bu modelin başka bir türü, çeşitli durumlarda, enerji ve gıda teminiyle il­gili güvencelerin yanı sıra Birleşik Devletler tarafından saldırmazlık paktı karşılığında elindeki nükleer silahları yok etmeye başlayan kuzey Kore’nin izlediği tür olan “nükleer silahsızlanma karşılığı saldırmazlıktır.” Bu modelin diğer bir türü, İsrail ve Filistin arasındaki anlaşmanın temelini oluşturan “toprak karşılığı barıştır.” el Salvador ve Guate­mala gibi ülkelerde barış süreçleri demokrasi ediniminin muadili olarak ortaya çıkmıştır. Normal bir demokratik yönetim için gerekli koşulları elde etmek bu ülkelerde izlenen tüm müzakere sürecinin temelini oluşturmuştur ve muhtemelen Kolombiya Hükümeti’yle müzakere ederken şimdiye kadar siyasal iktidarı ele geçirmek gibi bir niyeti olmayan Kolombiyalı eln gerillalarına rehberlik eden (ak­sine, tarihindeki bazı anlarda Farc gerillalarının arzuladığı şey olan da) büyük amaç de budur. Diğer bir yandan bu tür, Maocuların ülkede demokratik bir değişime yol açan siyasi parti platformuna katılmayı kabul ettikleri zaman Nepal’de yaşananları veya Afrika Ulusal Konseyi’nin (anc), serbest seçim yoluyla siyasal iktidarı kazanmalarına sebep olacak bir müzakere ve uzlaşma sürecinde yer almak için silah bıraktığı Güney Afrika vakasını da kapsamaktadır. Son olarak, bu modelin diğer bir türü, ırak ve Afganistan gibi ülkelerde, her iki ülkedeki parçalanmaya bağlı olduğundan işsizliğin otomatikman barış oluşumunu sağlama garantisi olmamasına karşın, bu ülkelerde asayişin sağlanmasına izin verecek bir ortama kavuşmak için dış mihraklar nezdinde önkoşul olarak işsizliğin gerektiği, “işsizlik yoluyla barış” diyebileceğimiz tür olacaktır.

Azınlığı teşkil etmekle birlikte dördüncü barış süreci modeli güven artırıcı önlemlere dayanır, bu model altında Keşmir anlaşmazlığının çözümü için Hindistan ve Pakis­tan tarafından izlenen süreç desteklenmektedir. 2003’ten beri her ilki ülke de, ilişkilerin iyileştirilmesine ve iki ülke arasındaki sınırın, ya da kontrol Hattı’nın, giderek daha az ayırıcı olmasını sağlamaya yönelik çok yönlü ve mütekabil bir dizi önlem almıştır. Nitekim diğer pek çok önlemin yanı sıra, demiryolu ve havayoluyla ulaşım yeniden sağlandı, spor etkinlikleri düzenlendi (bilhassa kriket), kendi (doğdukları) şehirlerini ziyaret etmeleri için vize verildi, reşit olanların sınırı yaya olarak geçmesine izin verildi, uluslararası taşımacılık yapan otobüslerin sayısı arttırıldı, bahsi geçen ülkelerin sahil güvenlikleri arasında bağ kuruldu, iki ülkenin elçiliğinde de personel sayısı arttırıldı, her iki taraftaki tutsaklar serbest bırakıldı ve daha pek çok şeye imza atıldı. Ayrıca 2002 yılında, posta hizmetleri, demiryolu ve kara yolu ulaşımı yeniden sağlanarak, diplomatik ilişkilere yeniden başlanarak, temas bölgelerindeki mayınlar temizlenerek, iki tarafın da geçmişte yaptıkları hataları kabul etmesiyle, (amacına uygun ve berabere sonuçlanan) dostluk maçları yaparak ve insani yardım gönderilerek iki Kore arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesini kolaylaştırmak için güven artırıcı önlemler yürürlüğe konuldu. Diğer bir yandan yine 2002 yılında Sri Lanka’da milis grupların silahsızlanması, sınırların tekrar açılması, silahsız gerillaların serbest dolaşımı, gerillaların siyasi makam açması, askerler ve gerillalar tarafından kiliselerin ve okulların boşaltılması, askerlere gerillaların kontrol ettiği böl­gelerde balık tutmaları için izin verilmesi, gerillaların yasa dışı davranışları durdurması, azınlıkların askere alınmaması, ta­hrip olmuş bölgelerin ıslahı, mülteci nüfusun geri dönüşünün kolaylaştırılması, mayınlı bölgelerin temizlenmesi, savunma bütçesinin düşürülmesi, bağış konferansının toplanmasına, Dünya Bankası tarafından kredi verilmesine ve özel sektörün ekonomik gelişimiyle ilgili kararlarının alındığı sonuçsuz barış anlaşmasında yürürlüğe konan güven artırıcı önlemleri görmek dikkat çekmek ilginç olacaktır. Ne yazık ki Sri Lanka vakasında bu önlemler, 26 yıllık anlaşmazlığın ardından Tamil Elam kurtuluş kaplanları (ltte) Tamil gerilla birliğinin yenilmesi neticesinde 2009 yılında aniden kesilen müzake­relerin sürdürülmesi için yeterli değildi.

Son olarak beşinci model, “geçici siyasi yapı” olarak adlandırdığım otonomi ve bağımsızlık talepleri bulunan bölgelerde bir tür özerk yönetim elde edilmesine karşılık gelir. Kuzey İrlanda’da, Endonezya’da (Açe bölgesinde) ya da Sudan’ın güneyinde barış sağlayan ve Filipinlerde MılF’le müzakerelerin temelini oluşturan modeldir. Özerk yönetim, yalnızca bu bölgeye otonom bir statü vermeye niyetli olan Fas’ın karşı olduğu bağımsızlığı seçme olanağını da içeren özerk yönetimle ilgili bir referandum isteyen Sahravi’lerin (Batı Sahra’da yaşayan etnik grup) de talep ettiği şeydir. Her halükarda bu model günümüzde var olan anlaşmazlıkların en azından %40’ına cevap vermelidir, bu yüzden etnik, siya­si, dil, din ve demografik bir grubun başlangıç aşamasındaki taleplerini karşılayacak uygun formülü bulmak için mü­zakere sürecinde özerk yönetimle ilgili çok sayıda öneriye (otonomi, konfederasyon, simetrik ve asimetrik federal yapı (simetrik ve asimetrik federalizm), ortak hâkimiyet (ortak egemenlik), bağlı devletler, karma devlet türleri vb.) başvurulmalıdır.

Barış Aynaları

Gelişimi sırasında pek çok barış sürecinde, arka plandaki konudan ya da bir aynaymışçasına, başka bir kontekste izlenen metodoloji ya da prosedürden ilham alınmaktadır. Tüm anlaşmazlıkların ve bunlara yönelik her bir barış sürecinin ya da müzakerenin farklı olmasına rağmen her birinin diğerlerinin durumuna ilgi gösterdiği durumların olması olağandır; bu yüzden bir sürecin aktör­lerinin (ister Hükümetler, ister silahlı gruplar, ister her ikisi birden olsun) detaylı bir şekilde inceleme yapması, akıl danışması ve süreçleri için ya da karşılaştıkları veya gelecekte karşılaşabilecekleri sorunlara bir çözüm yolu bulmak için bir ilham arayışıyla diğer kontekstleri ziyaret etmeleri olağandır.

Örneğin Kıbrıs’ta iki taraflı ve ortak bir alanın oluşumunda, büyük ölçüde, İsviçre ve Belçika’daki federal modelden esinlenilmiştir; Bask Bölgesi’nde özgürlükçü sol her zaman İrlanda ve Güney Afrika’da izlenen metodolo­jiyi referans almıştır, ikincisi, ilkinin aynası ve referansı durumundadır. İrlanda da Keşmir bölgesi için bir çözüm arayışında model teşkil eder, Filipinli MılF’ler otonom yapıyla ilgili tecrübeleri hakkında bir şeyler öğrenmek için oraya kadar seyahat etmişlerdir, ayrıca Doğu Timor, Sudan’ın güneyi ve Bosna’da yaşananlar da ilgilerini çekmiştir. Somali’de Ruanda’daki yargı deneyimi gözlemlenmiştir, Kosova’da (Sırbistan) Hong Kong ve Aland Adaları’ndaki (Danimarka) olaylar dikkatle incelenmiştir. Çeşitli etnik grupların otonom yapı talep ettikleri Myanmar’da (Burma) Endonezya’nın Açe bölgesinde izlenen deneyimi görmek için aynaya bakılmıştır, bu sırada Çin’de ele geçirilen Sin-can Uygur Özerk Bölgesi’yle ilgili olayı inceleyen Tayland cephesinin ilgi odağı da Açe’dir. Gürcistan’da bilfiil otonom yapıya sahip Abhazya bölgesi, İtalyan alto Adige bölgesinin otonom yapı deneyimini dikkatle takip etmiştir; Irak’ın siyasi liderleri, bu esnada, Almanya’yı dikkatle izlemiş ve Almanya’yı ziyaret etmişlerdir ve son olarak Türkiye’deki Kürtler ulusal projelerinin dizaynı için esin kaynağı olarak Avrupa’daki çeşitli modellerle (İspanya, İskoçya/Galler, İtalya) ve Birleşik Devletlerdeki modelle ilgilenmiştir.

Bazen bu aynalar bir ülkenin belli bir anlaşmazlığı ele aldığı ya da başka bir grupla benzerlik taşıyan silahlı bir grupla mücadele ettiği yönteme referans bulmak için kullanılır. Bu, Kolombiya Hükümeti, nPa’nın (Yeni Halk Ordusu), politik kolu nDF (Ulusal Demokratik cephe) 80’lerde el Salvador’da Hükümet ve FMln (Farabundo Martí Ulusal kurtuluş cephesi) arasında yürütülen barış sürecini öğrenmek istemiştir, Filipinlerin komünist geri­llalarla arasındaki anlaşmazlığı nasıl ele aldığıyla ilgilendiği zaman Kolombiya’da yaşanan durumdur.

Bir Barış sürecinin temel aşamaları

Tüm barış süreci büyük bir zaman ayrılmasını gere­ktirir ve bunun göstergesi, bir barış sürecine başlanması ve bunun meyve vermesi için normal olarak uzun yıllardır ayırmaktır. Birkaç istisnayla beraber genel anla­mda, zamanın büyük bölümünün müzakerelere ayrıldığı aşamaların ne olduğunun az çok bilindiği bir şablon izlenir. Barış süreci müdahillerin (kaşifler), bir şeylerden vazgeç­mek zorunda kalacakları müzakere sürecine başlayamaya gerçekten istekli tarafların ikna edilmesi için çalıştığı ön müzakere olarak da adlandırılan ilk keşif, ya da deneme, aşamasıyla işlemeye başlar. Bu an çok kritiktir çünkü çoğunlukla, yeniden silahlanmak için dikkat dağıtıcı bir manevra olarak zaman kazanmak, eylemsizlik ya da sadece stratejinin hesaplanması adına taraflardan, Hükümet ya da silahlı gruptan biri tam olarak ikna olmadan müzake­relere başlanır. Eğer öyleyse, başlatılması durumunda, müzakereler başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur. Bu 2001 yılında Kolombiya, Caguan’da Farc ve Andrés Pastrana Hükümeti arasında başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerde gerçekleşen durumdur. Kendilerini güçlü ve daha kuvvetli gören Farc daha fazla güçlenmek için anı yaşamak adına müzakerelere yön verdi, bu yüzden zamandan faydalanacakları ama ilerleme kaydedilemeyen son derece yavaş bir metodoloji seçtiler. Bu denemenin son derece kötü bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanması amacıyla, on yıllık bir sürenin müzakeresiz geçmesine neden olmuş bir tetikleyici, bir uçak kaçırma olayı, ek­sikti. Barış ya da yüzleşme açısından, bu aldatmacaların pahalıya patlamaktadır.

 

MÜZAKERE ÖNCESİ

Ön keşif (araştırma) tarafların ikna edilmesi Delegelerin güvenliği riayet etme garantisi Metodoloji ve prosedür Gündemin belirlenmesi Muhtemel yol haritası Meta anlaşmazlığın açıklığa kavuşturulması aldatmacaları bir kenara bırakma Güven sağlama karşı tarafın tanınması üçüncü kişilerin rolünü kararlaştırmak

  MÜZAKERE

Meşru muhataplar esas aktörler kapsamlı yaklaşım Mağdurlar iştirak etmez, ama hesaba katılırlar Herkes kazanır, hiç kimse kaybetmez

Gündemin görüşülmesi Geniş kapsamlı değişiklikler için yeterli çoğunluk şahsi münasebete geçilmeye çalışılması nihai anlaşma gerekir, talepte bulunanlar arasında yer almasalar da anlaşmazlığın çözümünde kilit noktadadırlar. Bir masaya aktörlerin dostlarını davet etmenin anlamı yoktur, tabi ki daha rahatlatıcıdır, ama gerçek muhalifler olmalarının dışında. Bu müzakerenin gerekçesi, muhalif taraflara “her­kes kazanır, hiç kimse kaybetmez” şemasıyla, yani, birinin kazanıp diğerinin kaybettiği sıfır toplam yaklaşımı dikkate alınmaksızın “ben kazanırsam sen de kazanırsın” şemasıyla ortak çıkar sağlama fikrinin yer aldığı zihinsel bir prizma altında diyalog kurabileceklerini hissettirmektir.

Eğer müzakere tatmin edici bir şekilde ilerliyorsa asli gündem konuları (zaten daha önce kararlaştırılmış esas gün­dem konuları) ele alınabilecek ve zaten güven sağlanmış

Barış süreçlerindeki mutat evreler

Ateşkes

Çatışmasızlık

Ateşkes ve düşmanlığın sona erdiği an­lar değişkendir ve müzakere süreci­nin bir bölümünü oluşturmaktadır

Uygulama anlaşması +Teyit + Anlaşmazlıkların çözümü

Eğer müzakere tatmin edici bir şekilde ilerliyorsa asli gündem konuları (zaten daha önce kararlaştırılmış esas gün­dem konuları) ele alınabilecek ve zaten güven sağlanmış olduğundan aynı şekilde, ilgili protokollerle birlikte nasıl yerine getirileceğinin ve bunu kimin uygulayacağının belirleneceği bir nihai anlaşma sağlanmasına izin verecek bir anlaşmaya ya da en azından kısmi anlaşmalara varılmasını çok kolaylaştıracak olan şahsi münasebete geçilecektir. Nihayetinde bu bizi, uygu­lama anlaşmalarına, teyit formlarına ve son aşamalarda ortaya çıkabilecek olası anlaşmazlıkların nasıl çözüleceğine götürecektir.

Bu süreç sırasında olası ateşkes bildirilerinin ve/veya Uluslararası İnsan Hakları (Uİk) ilkelerine riayetle ilişkili olduğundan daha çok sivil nüfusa yönelik eylemlerin (taciz, tehdit, alt yapı tesislerinin tahribi, adam kaçırma vb.) son verildiği ateşkes olarak da anlaşılan, düşmanlıkların sona er­mesiyle ilgili olası bildirilerin kontrol edilmesi gerekecektir. Günümüz barış süreçleri ve sürecin yer almadığı anlaşmazlıklar

 

Bu insanlar anlaşmaya mahkûm mudur? Irak’taki, Afganistan’daki, İsrail-Filistin’deki ya da çok uzun zamandır devam eden diğer anlaşmazlıklar gibi böylesine karmaşık anlaşmazlıklar karşısında tam tersi bir durum gözüküyor. Bununla birlikte 1960’larda ortaya çıkıp günümüze kadar süren anlaşmazlıklarla ilgili bir istatistik bizlere bahsi geçen anlaşmazlıkların hala çözümlenmemiş olduklarını ya da başka bir tür anlaşmayla sonuçlandıklarını göstermektedir.

 Görüldüğü gibi, çok daha fazla anlaşmazlık (3 kat) başka bir tür anlaşmayla sonuçlanırken, anlaşmazlıkların sadece çok küçük bir bölümü taraflardan birinin zaferi ve diğerinin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla bugüne kadar çözülemeyen anlaşmazlıkların bir gün bir müzakere masasında sonuçlanacağını ummak için yeterince sebep vardır. Ne kadar zorlu ve kalıcı olsalar da mevcut anlaşmazlıkların pek çoğunun askeri yüzleşmeye karşın barışçıl yolla çözümüyle ilgili umudumuzu devam ettirmemizi sağlayan müzakere kültürünün hakim olduğu bir çağdayız. Endonezya (Açe), kuzey İrlanda, Sudan’ın güneyi, Nepal, Burundi ya da Lübnan gibi çok farklı kontekstlerde barış sağlanmasına olanak vermiş ve arkalarında onlarca, yüzlerce, hatta binlerce mağdur bırakarak onlarca yıl sürmüş anlaşmazlıklara son vermiş, beş yıllık 2005-20091 döneminde imzalanan 25 anlaşmada bu müzakere kültürü yansımaktadır. Sözü edilen müzakere kül­türü, 2010’un başında hala müzakere sürecinin başlamadığı, 17’si silahlı anlaşmazlık olarak sınıflandırılan 20 anlaşmazlığa yönelik bir iyimserlik çağrısıdır.

Müzakerenin olmadığı bu dünyaya karşın Mali, Nijer, Çad, Etiyopya, Eritre, Nijerya, Orta Afrika cumhuriyet, Sudan, Uganda, Batı Sahra, Filipinler, Hindistan, Pakistan, Nepal, Myanmar, Çin, Tayvan, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Rusya (Kosova), Moldova, Türkiye, İsrail ve Filistin gibi ülke­lerde, farklı konsolidasyon düzeylerinde olmalarına karşın, çok sayıda süreç başlamıştır. Bilhassa kesintiye uğramış ve sık sık kriz anlarına sahne olan ama uygun koşullar sağlanırsa olası bir olumlu sonuç çıkmasını ümit etmemize olanak veren minimum düzeyde müzakere yapısına sahip süreçler ele alınmaktadır.

Süreç süreleri ve süreç içerisindeki turlar

Guatemala ya da İrlanda olaylarında belirtildiği gibi, barış süreçleri nadiren çok kısa bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Çoğunlukla on yıllık bir süre gerekir ve birkaç yıl daha sürmesi normaldir. İlk keşif temaslarından nihai anlaşmanın imzalanmasına kadar uzun bir süre geçer ve bu esnada diyalog turları, muhtemel ateşkesler ve karşılıklı görüşmelerle müzakere süreci pekiştirilmeye çalışılacaktır. Genelde ilk görüşmeler başlayana kadar uzun zaman geçer (Filipinlerde MılF’le 15, Sri Lanka’da ltte’yle 10, Sudan’da SPla’yla (Sudan Halk kurtuluş Ordusu) 11, Kolombiya’da eln’yle 27 yıl beklenmiştir) ve bir kez ilk temas sağlandığında yıllarca, duruma göre aylar ya da yıllar alabilecek, müzakere turlarının yürütülmesi elzemdir. Örneğin şöyle ki, 1991’den 2007’ye kadar geçen 17 yıl boyunca ELN ve Kolombiya Hükümeti altı müzakere aşaması geçirmiştir: ilki 1991’de, Karakas ve Tlaxcala’da; ikincisi 1998’de Madrid’de; üçüncüsü 1999’da Küba’da; dördün­cüsü 2002’de yine Küba’da; beşincisi 2004’te Meksika’da ve altıncısı 2005’in aralık ve 2007’nin ekim ayı arasında Küba’da gerçekleşmiştir. Bu son aşamada, Karakas’ta de­legelerin önceki iki görüşmesi dışında tüm görüşmeler Havana’da olmak üzere sekiz tur atılmıştır. Müzakereler olumlu bir sonuç elde edilemeden son buldu ve bu satırların kaleme alındığı esnada başlayan bir müzakere yoktu.

Kenya’da gerçekleşen ve ıGaD’ın (Hükümetler arası kalkınma Otoritesi) finanse ettiği Sudan Hükümeti ve SPla arasındaki barış görüşmelerinde, aylık bazda sayısı dokuzu bulan müzakere turu gerçekleşmişti ve pek çok turun atıldığı, (şehir içerisinde İslam hukukuna başvurulması, güç ve kaynak dağılımı, askeri güvenlik ve güneydeki üç vilayetin statüsüyle ilgili ana sözleşme gibi)daha karmaşık olanların haricinde, her bir müzakere turunun farklı bir teması vardı. Kolombiya Hükümeti ELN üyelerinin toplanması ve kimliklerinin saptanmasını talep ettiğinde son müzakere turunun yarıda kesildiği ELN’nin girişimleriyle arasındaki fark şudur ki SPla’yla yapılan müzakere, daha önce prose­dürün temasıyla ilgili müzakerede başarı sağlanan gündemle ilgili asli konuları içerir. Bu yüzden, temel şartlar konusunda anlaşma sağlanamaması ve asli konuların görüşülememesi yüzünden başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm bir müzake­rede hayal kırıklığı yaşamamamız ve hüsrana uğramamamız için prosedürle ilgili konuların, işleri nasıl ve hangi şekilde halledeceğimizin, müzakere öncesi evrede, yani, keşif aşamasında ele alınması önemlidir.

Bir tur senaryosu: ELN ile atılan ilk tur

Önemsiz gibi görünen detayların, bu tura katılan delege­lerin gerekli görüşmeleri yapmak için kendilerini yeterince rahat hissetmeleri adına belirleyici bir rol oynadığı müzake­relerde bir turun gerçekleşmesi, doğru bir şekilde yerine getirilmesi adına, tam bir altyapı desteği gerektirmektedir. Örnek olarak, 2005 Aralığında Havana şehrinde ELN ve Kolombiya Hükümeti arasında gerçekleşen, iştirakçilerin, sonunda ulusal barışın hedef alındığı ve Kolombiya halkının bundan fayda sağlayacak asıl kişiler olduğu bir süreçte ilerle­me kaydetme isteklerini açıkladıkları ilk müzakere turunda geçen senaryoyu detaylıca anlatmaya devam ediyoruz. Yine de bu basit raporu açıklamak için gelecek evrelerde (ikinci tur 2006 Şubatında gerçekleşmiştir) keşiflere süreklilik kazandırmak adına iki tarafında derinlemesine irdelendiği çeşitli toplantı günlerinden bahsetmek gerekir.

Kolombiya Hükümeti cephesinde Barış Yüksek Temsilciliği’nin muhatabı olarak Luis Carlos Restrepo yer aldı, ELN cephesinde bahsi geçen gerilla sözcüsü Pacho Galán ve Merkez Komite’nin (cOce) üyesi Antonio García görev aldı. Kentin kenar mahallesinde, güvenli ve insanların nadiren kullandığı, bu yüzden bu tip bir etkinliği gerçekleştirmek için ideal bir yerde, diplomatik bir bölgede yer alan büyük bir bina olan Otel Palco’nun çatısı altında birçok kez bir araya geldiler. Kolombiya Hükümeti tarafından izin verilen ELN’yle buluşma noktası ve ELN sözcüsüyle konuşmak ve ona farklı sosyal kesimler hakkındaki kaygılarını iletmek için toplumun çeşitli zümrelerinden yüzlerce temsilcinin gelip gittiği bir yer olan Medellin Barış Yuvası’nın yapımına aylarca destek vermiş beş garantör tarafından temsil edilen sivil halk delegelere eşlik etmiştir. Oteldeki toplantıların bazılarında beraberinde gelen üç ülkenin temsilcileri sahne almıştır: İspanya, Norveç ve İsviçre’nin diplomatları görüşmelerin sorunsuz gitmesi için bilgi ve becerilerini paylaşmıştır. Bu diplomatların danışmanlardan oluşan ekipleri vardı. Küba, kendi adına, ev sahibi ülke olarak hareket etti ve bu sıfatla toplantının sorunsuz ilerlemesi için gerekli tüm lojistik altyapıyı sağladı ve topraklarını açtı. Böylece ELN heyeti, bir bahçesi ve ziyaretçi kabul edebilecekleri bir salonla bu amaç için donatılmış bir evde kaldı. Dost ülkelerin elçilikle­ri, müzakere taraflarının rahat ve gayri resmi bir ortamda konuşabilecekleri davetler verilmesi için kendi yerlerini (salon ve bahçeler) tahsis etti. Böylece müzakere masasında görüşülenler, resmi müzakerenin baskısından ve basından uzak bu yerlerde değerlendirilebiliyor ya da bunlara eklemeler yapılabiliyordu. Otelde, katılımcılar arasında daimi bir diya­logun gerçekleşmesi için evrensel bir plandan (otel, elçilikler, ELN evi) çağrı yapılıyormuşçasına iştirakçiler arasında, tabi ki gayri resmi, toplantıların ve görüşmelerin yapılması için tüm yerlerden (basın odaları, bahçeler, havuz, odalar, restoranlar) yararlanılabiliyordu.

“Tıkanan süreçler”. Batı sahra vakası.

Taraflar zamanla sabit bir konumda kalmak istediklerin­den bir zamanlar silahlı çatışmaların yaşandığı çözülmemiş anlaşmazlıkların bazıları hiç ilerlemez, bu, anlaşmazlığın çözümü için resmi bir mekanizma olmasına karşın çözü­me ulaşmayı zorlaştırmaktadır. Tıkanan bu süreçlerle ilgili eğitici bir vaka da Batı Sahra’nınkidir.

Aslında, 1991 yılından beri Birleşmiş Milletleri formüle ettiği bir “iyileştirme planı” olmasına karşın, taraflar, Fas ve Polisario cephesi, bunun nasıl uygulanacağını bilmiyordu, ne de alternatif bir yol arıyorlardı. Bahsi geçen iyileştirme planı, sömürge döneminden beri mevcut seçmen listesinde yer alan Sahravi halkının özerkliğiyle ilgili bir referandum düzenlenme­sini ön görüyordu. Bununla birlikte Fas, bağımsızlığın bir seçe­nek olarak göz önüne alınacağı bir referandumun yapılmasına karşı çıkarken, olası seçmenlerin sayısını arttırarak sözü edilen listenin önüne pek çok engel çıkardı. 2003 yılında BM Genel Sekreterlik özel temsilcisi, üç aşamada gerçekleşmesi öngörülen 2. Baker Planını ortaya koydu. İlk aşamada, savaş tutsakları ser­best bırakılacak, tüm ordular terhis edilecek ve ikinci aşamada bayrak, para birimi, gümrük, posta, telekomünikasyon, dış ilişkiler, milli güvenlik ve savunmayla ilgili olanların dışında geniş yetkilere sahip Batı Sahra Merci, Yasama ve Yürütme Meclisi Başkanı’nın seçileceği seçim kampanyalarının düzen­lenecekti; üçüncü aşamada, dört ya da beş yıl sonra, 1991 yılının İyileştirme Planı’nın ya da Fas’ın sunduğu otonomi anlaşmasının oylanacağı, 1991’de hazırlanmış seçim listesinde görünen, UnHcr’nin (BM Mülteciler Yüksek komiserliği) 2001’in ekim ayındaki yurda geri dönecek kişilerle ilgili listede yer alan ya da 1999’un sonundan beri Batı Sahra’da sürekli ikamet eden reşit kişilerin oy verme hakkına sahip olacağı, BM tarafından organize edilen bir referandum yapılacaktı. Polisario cephesi bu planın şartlarını kabul etmesine rağmen, durumun onların çıkarlarına uygun görünmesine karşın hiçbir şey elde edememekten korkan Fas Hükümeti tarafından reddedildi.

Gelişimin kaydedildiği müzakere turları ya da iki taraf için de makul bir çözüm bulmak adına tarafları mü­zakere etmeye davet eden Güvenlik Konseyi’nin çözüm turları sırasında sık sık istişarede bulunulmasına karşın, o andan itibaren BM Genel Sekreterlik özel temsilcileri, tarafların tutumlarını değiştirmeyi başaramadı. Bir tara­ftan Güvenlik konseyi, bahsi geçen konseydeki güçler dengesi ve Fransa’nın sıkı bir şekilde sürdürdüğü engelle­meler yüzünden mümkün gözükmeyen barışı uygulama konusunda bir çözüm ortaya koyamamış gibi gözükür­ken, diğer taraftan Güvenlik Konseyi’nin tarafların tutumlarından vazgeçmesini sağlayacak yeterli nüfuzu da bulunmamaktaydı. Bununla birlikte çözüm büyük olasılıkla, tarihte bu gibi tutumlarda ele alınandan farklı bir uzlaşma formülü bulmaktan geçiyor. Bu uzlaşma formülü, Fas’ın bir referandum yapmaktan vazgeçmesi ve sözü edilen referandumun yapılmadığı bu dönemde ki bu referandumdaki asıl sorun bahsi geçen özerkliğin pekiştirilmesine ve mevcut tıkanıklığa bir alternatif üre­tilmesine zaman tanıyacak mevcut özerk statünün kabul edilip edilmeyeceğiydi, Polisario Cephesi’nin yürürlükte olan ara aşamayı kabul etmesi olarak düşünülebilir. Bu, ilkinden özerkliğin aleyhinde bir sonuç çıkması durumda Güvenlik Konseyi’nin ikinci bir referandum yapmaya karar vermesine engel olmayacaktır.

Sürece başlamak için gerekli şartlar

Yukarda belirtildiği gibi pek çok süreçte, özellikle en köklü olanlarda, ilk müzakerelere başlamak yıllar almıştır. Bununla birlikte müzakereler bir kez başladığında bunları açık tutmaya çalışmak için çok fazla zaman ayrılması olağandır. Örnek olarak, 20072 yılındaki bir istatistik Yeni Halk Ordusu’nun politik kolu, nDF’nin, aske­ri ömrünün %31,3’ünü müzakere etmeye ayırdığını yansıtmaktaydı ve müzakere etmeye başladıklarından beri bahsi geçen amaç uğruna bu oran %60’a çıkmıştır. Silahlı anlaşmazlığın kısa süre önce sona erdiği Sudan’ın güneyinde SPla gerillaları tarihinin %24,6’sını müzake­re etmeye adamıştır. Kolombiya’da diğer Kolombiyalı gerilla grubu, ELN, zamanının sadece %8,5’ini buna ayırmışken (Tamil gerillaları, ltte vakasında %3,3’tü), Farc vakasında bu yüzde %22,8’lerdedir.

Her halükarda belli bir süreliğine, daha sonra yarıda kesilseler de, barış sürecine başlamak için yeterli opti­mum koşulların mevcut olduğunu göz önüne aldığımızı vurgulamak önemlidir. Bu koşullar nelerdir? Temelde on tanedirler. Evvela muhatapların siyasi olarak siyasi ola­rak zımnen tanınması gerekmektedir, bununla birlikte, barok tarzında, diplomatik, tefrit tarzda ve geçmişteki tartışmaları konu alabilse de, açık olması tercih edilir. Bu tanınma arabulucular ya da söz konusu silahlı grubun temsilcileri yoluyla sağlanabilir. Dahası, müzakereler delegeler için üzerinde anlaşmaya varılacak şeyin yerine getirilmesi konusunda teminatın yanı sıra mutlak güven­lik sağlamalıdır. Dördüncüsü, meta-anlaşmazlık, yani yaklaşımlardaki farklılığı oluşturan şeyin özü hakkında anlaşmaya varılması gerekmektedir ama en azından müşterek bir şekilde sorun olarak gördüğümüz şeyin tanınması ve buna müzakere masasında yer ve zaman ayrılması gerekmektedir.

Bir barış sürecine başlamak için gerekli 10 minimum koşul

1.                   Muhatapların tanınması

2.                   Güvenlik

3.                  Teminatlar

4.                   Meta-anlaşmazlık üzerinde anlaşma

5.                   Bir şeylerden vazgeçmeye hazır bulunma

6.                   Bir şey oluşturma isteği

7.                   Bir şey kazanma ihtimali

8.                  Nasıl açıklanacağını bilmek

9.                  Kolaylık sağlamak

10.               Halka söz hakkı vermek

 

Beşinci koşul, cömertliği ve müzakere masasına otur­ma isteğini belli edecek, diğer taraf için anlamlı olacak bir şeylerden vazgeçmeye hazır bulunmaktır. Altıncısı barış sürecine başlamanın, yeni bir şeyin oluşumunda yer almayı sağlayacağına güvence vermektir. Yedinci koşul, barış sürecinin başlamasıyla (kendi ve başkaları adına) bir şey kazanma (ya da kaybetme) olasılığının fazla olduğuna güvence vermektir ki bu sürece olan güveni arttıracaktır. Sekizinci, kendileri için olduğu kadar dışarıdan gelenler içinde aşağılama ya da yenilgi anlamı değil, tam destek, cömertlik ve yapıcılık içeren bir sürece başlandığının nasıl anlatılacağının bilinmesini gerekliliğiyle ilgilidir ki bu da iletişim ve ideolojik yorumun hâkim olması anlamına ge­lir. Eğer dışarıdan kolaylık sağlanıyorsa, bunların karşılıklı olarak kabul edilir ve bunlara tamamen güvenmek gerekir. Son olarak onuncu koşul dikey boyut, yani son sözün halka verilmesiyle ilgili olandır. Pek çok durumda onlar adına konuşulur ama onların fikri asla alınmaz. Gerçek bir barış süreci, asli konuların en alt tabakadan başlayarak yorumlanması için halkın kendisini ifade edeceği kanallar ortaya koymalı.

2003 yılındaki üç barış sürecinin, daha belirgin olarak Endonezya (Açe bölgesi), İsrail-Filistin ve Nepal barış süreçlerinin durumuyla ilgili çekilen röntgen bizlere o zaman yaşanan üç başarısızlığın sebeplerini gösterir ve aşağıdaki soruyu muallâkta bırakır: neler olup bittiğini anlamadan, süreç içerisinde güvenlik ve güven oluşturmadan, gerçekten ne istendiğini bilmeden ve tarafların her biri hakkındaki zaruri elementleri ya da tüm bu kişilerin verdiği zararı an­lamadan barış sağlanabilir mi? aslında, 2005’te tatmin edici bir şekilde sonuçlanan Açe vakasında, 2003’te başarısızlığa götüren nedenler emniyetsizlik, güvensizlik, müzakere­de sonuçlanmayan siyasi uyuşmazlıklar (elzem talepler), anlaşmaların hatalı yorumlanması ve uzlaştırıcı süreçle ilgili sorunlardı. İsrail ve Filistin arasındaki müzakerelerle ilgili vakada başarısızlığın nedenleri şiddet kültürü (derin kültür), etki-tepki dinamiği (hemen şiddetle karşılık verme ihtiyacı), emniyetsizlik, güvensizlik, müzakerede sonuçlanmayan si­yasi uyuşmazlıklar, (verilebilecek zararın sembolik simetrisi de olsa) askeri güçteki asimetri ve (Birleşik Devletler ve Diplomatik Dörtlünün rolleri arasındaki karmaşa yüzün­den) uzlaştırıcı sürecin anlaşılmamasıydı. 2006 yılında barış anlaşmasının yapıldığı Nepal vakasında, 2003 senesindeki başarısızlık, emniyetsizlik, güvensizlik, elzem taleplerdeki uyuşmazlık ve uluslararası desteğin eksiklik yüzünden yaşanmış olabilir.

Eldeki bu on şartla birlikte uygun olan şey, verilen bir se­naryo da hangi koşulların başarısız olacağını sorgulamaktır.

Bu yüzde, birkaç örneğe yer vermek adına kendimize Kolombiya’da, Irak’ta, Bask Bölgesi’nde, Gürcistan’da ve Çeçenistan’da hangi koşulların eksik olduğunu sorarsak, belirli bir yerdeki, mevcut boşlukları kapatmak için izlene­cek stratejileri tasarlanmasını sağlayacak eksik olan birincil öğeleri yakalayabiliriz.

Barış süreçlerindeki mutat tehlikeler

Son yıllardaki barış süreçlerinin gelişimini gözleyerek en mutat risk faktörleri hakkında bir fikir edinebiliriz. Çoğunlukla bir barış sürecine başlamayı zorlaştıran ya da normal gidişatına ket vuran özellikler sergilerler. En mutat risk faktörlerinden bazıları, aktörlerin tam olarak ikna olmayışıdır. Açıkçası, taraflardan biri müzakereye başlamaya tam olarak ikna olmadan bir gün yarıda kesilecek olan bir müzakereye başlanabilir, ama bu durum hemen fark edi­lecek ve diğer taraf o tarafı samimiyetsizlikle ve tamamen stratejik nedenlerden ötürü kasten böyle davranmakla suçlayacağından müzakere tehlikeye atılacaktır. Bu yüzden taraflar tamamen ikna olana kadar, bu müzakere zamanının geldiğini gösterir, sürece başlamamak daha iyidir.

İkinci bir risk faktörü de, nasıl olursa olsun, dış yardımları ciddiye almamak ya da onları hiçe saymaktır. Genelde arabuluculukların, garantörlerin, teyit eden kişilerin ya da dış teşviklerin desteğine ihtiyaç duyulur ve bu yardımları es geçmek tavsiye edilmez. Bu yüzden bu dış yardımlardan fayda sağlamak için, yabancı birimlerin eline düşmemek gibi yanlış bahaneler ve kendine yeterli­lik tutumlarından kaçınarak açık fikirli olunmalıdır. Bu dışa açılım hiçbir koşulda arabuluculuğun zorla kabulüne karşılık gelmez, bu yapılacak başka bir hata olacaktır. Bu durumda hayal kırıklığı ve reddin ortaya çıkması uzun sürmeyeceğinden, arabuluculuk gönüllü olarak ve isteyerek yapılmalı, asla zorla dayatılmamalıdır.

Bir diğer mutat risk, mantıksız beklentiler içine girmektir. Bir barış süreci belirsizlikler ve sorunlarla doludur ve başarısız sonuç ve geçici aksaklık olasılığı çok yüksektir. Bu yüzden ilk sıkıntı karşısında hayal kırıklığına neden olacağından yanlış beklentiler içine girmek iyi değildir. Daha akıllıca olanı, sürecin özündeki zorlukların farkında olmak ve bu zorlukları aşmak için gerekli gereçleri temin etmektir.

Süreçlerin büyük bölümünde karşılaşılacak bir risk de anlaşmazlıkların ve müzakereye katılan gruplar arasında bölünmelerin ortaya çıkmasıdır. Bunun sebebi, anlaşmazlık ve savaş ekonomisine uyum sağlamış, silahlı çatışmanın ortaya çıkmasından karşılaştırmalı üstünlük sağlayan ve bu yüzden bunun sonlandırılmasına karşı düşmanca bir tutum takınan kesimlerin oluşudur. Süreci sabote eden kişilere dönüşürler ve yeni şiddet dalgaları yaratmaktan çekinmezler. Bu “yağmacıların” eylemleriyle başa çıkmak, müzakere yollarının açık tutulmasına yardım eden kişilerin en önemli görevlerinden biridir.

Benzer şekilde süreç sırasında karara bağlanmış bir ateşkesin nasıl bozulduğunu gözlemlemek olağandır, korku doğurur ve müzakereyi bozmak için bahane verir. Bu bağlamda çoğu defa, anlaşmayı bozmanın daha kolay olduğu hesaba katılarak, bir ateşkes anlaşmasının olmasını önkoşul olarak öne sürmekten mi yoksa bunu talep etme­kten mi vazgeçmenin daha iyi olacağı ikilemi ortaya çıkar. Açıkçası olabildiğince az şiddet içerecek şekilde müzakere etmek iyidir ve eğer bir ateşkes anlaşması olursa bu daha iyi, ama bu her zaman mümkün değildir, bu yüzden ateşkesin ihlal edildiği muhtemel durumlarda müzakerelere devamı dikkatle sürdürülmelidir.

Bir barış sürecinde en uygun olan çok az aktörle görüşme yapmaktır, fakat bu her zaman olası değildir ve zaman zaman pek çok kişiyle müzakere etmek gerekir. Genellikle müzakereden çıkar sağlamak isteyen ve silah kullanarak da olsa iktidardan pay elde etmeyi arzulayan kişilerin olması dolayısıyla, bazen bir aktör müzakereye başladığında gruplara ayrılır. Darfur anlaşmazlığı bunun bir örneğidir. 2003’ün başlarında müzakere başladığında sadece iki grup, JeM (adalet ve eşitlik Hareketi) ve Sla vardı. Altı yıl sonra Sla bir düzineden fazla gruba ayrılmıştı, bu bir araya ge­linmesi ya da en azından ortak bir tutum sergilenmesi için bir dizi müzakerenin daha yapılmasına neden oldu. Şiddet yanlısı aktörlerin sayısı arttıkça, bir anlaşmaya varmak daha karmaşık ve daha zor bir hal alır. Bununla birlikte yıkıcı potansiyelini ve süreci boykot etme potansiyelini gösteren hiç kimsenin müzakere dışında bırakılmamasını sağlamak önemlidir. Bu yüzden, örnek olarak, Filistin vakasında Hamas’ın (İslami Direniş Hareketi), (el aksa şehitleri Tugayı’yla beraber) el Fetih’in yanı sıra (Filistin Ulusal kurtuluş Hareketi) silahlı bir kolu (İzzeddin el kassam tugayları) vardır. Filistin İslami cihat Örgütü’yle birlikte, bu gruplar barış anlaşmasının dışında kalabilir mi? Bir mü­zakere sürecindeki kaçınılmaz muhataplar değiller midir?

İster bölgedeki silah ticaretinden, isterse komşu ülke­lere göç etmek zorunda kalmış kişilerden ötürü olsun, iç anlaşmazlıkların bölgesel bir boyuta sahip olduğunu varsayarsak, anlaşmazlıkta yer almaları ve düşman konu­munda kalmaları olağandır. Bu, süreçteki risklerden bir diğeridir. Son olarak şunu belirtmek gerekir ki, güncel anlaşmazlıklarda ve özellikle Afrika kıtasında anlaşmazlığın devamına bağlı olan muazzam boyutta ekonomik çıkarlar söz konusudur. Bir toprağın belli bölgelerinde savaş eko­nomisinin gelişimi bir barış anlaşmasının imzalanmasının aleyhinde yer alan bazı çıkarlar oluşturur ve ahşap, elmas, petrol, kotlan yada diğer mineraller sömürüldüğünden anlaşmazlığın uzunluğu kolaylıkla rant sağlanmasına izin verir. Bu bağlamda barış sağlanması, savaşın devamından daha büyük bir teşvik edici olduğundan bir ekonomik strateji oluşturmak elzemdir.

Barış süreçlerindeki mutat riskler

Aktörlerin tam olarak ikna edilememesi Dış desteğin eksikliği Dayatıla arabuluculuk aşırı beklentiler Görüş ayrılıkları ve şiddet oluşumu ateşkesin ihlali çok sayıda silahlı aktörün varlığı Düşman komşuların varlığı anlaşmazlığın devamına bağlı ekonomik çıkarlar

İki tanesinde (Endonezya ve Nepal) 2005 yılında barış anlaşması yapılmasına karşın 2003 yılında krizin yaşandığı üç süreci örnek açısından ele alarak, süreçteki krizi açıklayan yinelenen bir dizi gerekçeyi gözlemledik ve bunlar aşağıdaki sonucu genel hususları hazırlamamızı sağladı: neler olup bittiğini anlamadan, süreç içerisinde güvenlik ve güven oluşturmadan, gerçekten ne istendiğini bilmeden ve tarafların her biri hakkındaki zaruri elementleri ya da tüm bu kişilerin verdiği zararı anlamadan barış sağlanabilir mi?

Süreçlerden çıkarılacak dersler

Stellenbosch üniversitesi, Tel Aviv üniversitesi, Ben Gurion üniversitesi, Bask Bölgesi üniversitesi ve Kolombiya Siyasi alternatifler Merkezi’nde çalışan akademisyenlerle be­raber ıncOre tarafından yürütülen “şiddeti terk etmek”adlı bir projeye göre, beş barış süreciyle (Güney Afrika, kuzey İrlanda, İsrail-Filistin, Bask Bölgesi ve Sri Lanka) ilgili bu çalışma kaynak alınarak çeşitli değişkenlerin etkileşimi ve bunların etkileri çözümlenebilmektedir. Bu etkiler altı ana başlığa ayrılmıştır:

1) şiddet ve güvenlik konuları 2) ekonomik faktörler 3) Yabancı aktörlerin rolü 4) Popüler yanıtlar 5) Semboller ve ritüeller 6) Siyasal ve anayasal düzenlemelere yönelik ilerlemeler

Şiddet ve güvenlik konularında, aynı projeyi hazırlayanlara göre, savaş boyunca insanlar şiddeti rutin hale gelmiş sosyal bir fenomen olarak kanıksadıklarından çalışma konusu olan toplumdaki şiddet kültürünün ağırlığı hesaplanmalıdır. Bununla birlikte barış anlaşmasının imzalanmasıyla suç, silahların varlığının devamına bağlı olarak artmaya devam edebilir (Güney Afrika, Guatemala ve el Salvador’daki durum budur).4 şiddet döneminde türeyen askeri teçhizatı dağıtmaya yönelik şüpheler ve zorluklar da buna ilave edilebilir ve eğer bu teçhizatlar dağıtılırsa, yeterli iş imkanı bulunmaması yüzünden terhis sürecinin tamamla­namama riski oluşur, böylece bazı unsurların barış sürecini boykot etmeye çalışma ihtimali doğar. Bazı durumlarda kor­kunun, müzakere halindeki bazı grupların disiplinsiz üyeleri tarafından şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesine yol açtığı gözlemlenmiştir. Her halükarda, daha önce bahsedildiği gibi, sürecin dışında kalmış, sürecin başarısızlığı için elle­rinden gelen her şeyi yapacak aktörlerin, bozguncuların (“yağmacılar”) ortaya çıkması olağandır.

Ekonomik faktörlere gelince, barış süreçleri, maalesef, “barıştan kar” değil “barıştan zarar” edilmesine sebep olur. Anlaşmazlık sırasında sebep olunan yıkım, nadiren yeni yatırım vaatleriyle telafi edilir, bu da huzursuzluğa ve protes­tolara yol açar. Birçok durumda savaşın, ülke ekonomisine çok pahalıya mal olduğu unutulmamalıdır. 1999’da Sri Lanka’da savaşın bedeli 723 milyon dolar, bütçeden %13 daha fazlaydı ve 2002 yılında savaş Liberya’da gayri safi yurtiçi hasılanın %30’unu tüketmişti. Bununla beraber, olumlu bir unsur olarak, tüccarlar ve ticaret sektörleri barışın desteklenmesinde çok aktif bir rol oynayabilir. Bu, kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Somali’de gerçekleşen durumdur.

Yabancı aktörlerin rolü, anlaşmazlığa bir çözüm bulmak adına olumlu ya da olumsuz etkiye sahip olabilir. Eğer bir komşu ülke, çıkarlarının tehlikeye gireceğini hissederse, sürecin gelişimini etkilemek adına anlaşmazlığa müdahale etmeye çalışabilir. Aynı şekilde, arabulucu gibi davranan diasporalar muhalif tarafların ikisini de finanse edebilir. Aktörlerin yanı sıra dinamikleri değiştirmeye yardım ede­bilecek dış faktörler de vardır. Örneğin, Soğuk Savaş’ın ve komünizm korkusunun sona ermesi Güney Afrika süreci­ne yardımcı olmuştur. 1987’de Sri Lanka Hükümeti, bu iki ülkedeki Tamil diasporalarının arabulucular üzerinde çok fazla etkili olmasından korktuğundan kanada ve Norveç’in arabuluculuk önerilerini geri çevirmiştir. Buna karşın, ABD’deki İrlandalılar cemiyeti, IRA’yı (İrlanda cumhuriyet Ordusu) ateşkes yapmaya ikna etmede olumlu bir rol oynamıştır. 1996’da, Uganda’daki anlaşmazlıkta, Acholi halkının barıştırılması için girişimlerde bulunan ve gruplar arası iletişim ağı kuran İngiliz diasporası içindeki Ugandalılar tarafından Kacoke Madit örgütü kurulmuştur. Komşu ülkeler genelde teklifler sunarak ya da müzakere için yer önererek anlaşmazlığın çözülmesine yardımcı ol­maya çalışır. Açıklamak gerekirse, örneğin, Tanzanya’nın Burundi’ye, Gabon’un Kongo’ya, Çin’in kuzey Kore’ye, Malezya’nın Filipinlere, Mısır’ın İsrail’e ya da Kenya’nın Somali ve Sudan’a yardımı bu şekildedir. 

Dördüncü faktör popüler yanıtlar olacaktır. kamuo­yunu harekete geçirmede başarı ya da başarısızlık ve sivil toplum gücü, bunu elde etmek için yıllarca geç kalınmış bile olsa, barışçıl bir çözüm bulmak adına önemli faktörlerdir. Son derece popüler olan belli göstergeler “fırsat pencereleri” olabilirler (1992’de 28 Güney Afrikalı eylemcinin katle­dilmesi, İrlanda’da Omagh’da gerçekleşen bombalı saldırı, Kolombiya’daki Halk Fermanı vb. gibi), ama bunlar belir­leyici unsurlar değil, sadece siyasi süreçte ve yeni kararlar alınmasında az çok etkisi olacak geçiş dönemleridir.

Semboller ve ritüellere gelirsek, bu çalışma şunu teyit etti ki etnik anlaşmazlıklarda sembolik ifadeler (bayraklar, türküler, kültürel bağlantılar) süratle benimsenmekte, dini ve dilsel unsurlar geri kazanılmaktadır. Uzlaşmayı kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırmak için kullanılmaları olağandır. Bunun bir örneği, kuzey İrlanda’da turuncu Düzenin yaptığı yürüyüşlerdir. Bununla birlikte, semboller uzlaşma lehine akıllıca kullanılabilir. Örneğin Mandela, Güney Afrika’da beyazların egemen olduğu bir spora, rugby Dünya kupası Finali’ne katıldığı ve Springbok kulübünün formasını giydiği zamanki gibi bazı sembolik jestleri başarıyla kullanmıştır. Olumlu sembolik jestler, hayal gücü ve alicenaplıkla karşı tarafı şaşırtmayı başaran ve şüphe ve kuşku içeren tavırları azaltan davranışlardır. Sadece lütufkârlık ya da hor görme belirtisi içermediklerinde ve onlarla siyasal bir avantaj elde etmeye çalışılmadığında faydalı olurlar.

Son olarak, siyasal ya da anayasal bir düzenlemeye yöne­lik ilerlemelere gelecek olursak, taraflar arasında başlangıç aşamasındaki şüpheyi kaldırmak ve sürece başlamak ve diyalog yoluyla devam etmek için önkoşulların konulup konulmayacağının karara bağlanması önemlidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir barış anlaşması, anlaşma hükümle­rini sınırlamamalıdır. Üzerinde karara varılan şey, genellikle ülkeyi ya da toplumu kötü etkileyen somut problemleri çözmeye yönelik anlaşmalar ya da yeni seçimlerle beraber halkın önüne serilerek meşrulaştırılmalıdır.

Yol haritaları

Daha önce bahsedildiği üzere taraflar, bir barış süreci­nin ilk aşamalarında, genellikle müzakere öncesi evrede, yapılacaklar hakkında, öngörülen bazı değişikliklerin hesa­ba katılmasını sağlayacak değişkenlerle birlikte ardışık bir düzende atılacak adımların belirlendiği bir çalışma şeması üzerinde anlaşma sağlar. Bu şemaya “yol haritası” denir ve yapılması gerekenler üzerine zihinsel bir haritanın olması adına çok kullanışlıdır. Bir yol haritası, gündemle ilgili ayrıntıların tanımlandığı bir örtük belge değildir. Şuan sözü edilen gündem, daha sonraki bir zamanda özenle hazırlanır ve tartışmanın asli konularını içerir. Diğer taraftan yol haritasında atılacak bu adımlar, kimin neyi ne şekilde yapacağını tanımlar. Bu kadar. Yol gösteren bir rehberdir ve süreç içerisinde ortaya çıkan pek çok sorunu çözüme kavuşturmaz ama bu sorunlardan kaçınmaya yardımcı olur.

Örneğin Kolombiya vakasında Birleşmiş Milletler kalkınma Programı. 2003 yılında bu ülkedeki iki gerilla birliği için geçerli olan, o zamana yönelik bir yol haritasının gösterildiği “callejón con salida” (çıkar Yol) başlıklı bir rapor kaleme aldı. Şema üç aşamadan oluşuyordu (açık diyalog, müzakere ve müzakere edilmiş çıkış). Birincisinde, açık diyalogun müdahalelere karşı korunacağı ve üçüncü şahıslardan yardım alınacağı belirtiliyordu. Ayrıca geçmişte yaşananlardan ders çıkarılacağı ve kısa ömürlü hükümetlere ait değil, devlet politikası olarak bir barış stratejisinin özenle hazırlanacağı da belirtiliyordu. Müzakere evresi hakkında ise eğer mümkünse, bir örnek olacağı, yani, önceliği olan üç konuyu, söylemek gerekirse, uluslararası düzey, gerillaların sosyal temeli ve reformları içeren (2000 yılında caguan’daki görüşmelerde izlenenden farklı) küçük bir gündemle birlikte aceleye getirilmeden yapılacak bir müzakerenin sahneye konulacağı da belirtilmekteydi. Aynı şekilde Avrupa ülke­lerinden kolaylık ve BM’den koordinasyon sağlanabileceği de belirtiliyordu. Son olarak, müzakere edilen çıkış Birleşik Devletlerin onayını alacak, Devlet tarafından gerçek imti­yazlar tanınacak ve bir referandum yapılmasına karar verile­cekti. Görüleceği gibi, yol haritası müzakerede ayrıntılı bir şekilde verilen konularda ilerleme sağlamaz, sadece içinden geçilmesi gereken bir yapıdır.

Barış sürecinin aktörleri: kim ne yapar?

Başta belirttiğimiz gibi, daha sürecin ilk dakikalarından itibaren ya da daha ileri evrelerde topluma söz hakkı veril­mesini sağlayan katılımcı yapılar oluşturmada toplumun başrolü üstlendiği, Guatemala ya da Güney Afrika’nınki gibi, barış süreci modelleri vardır. Diğer modellerde mikrofon, asıl aktörlere (Hükümet ve silahlı gruplar) ve süreci kolaylaştıracak bir grup oluşturan olası refakatçilere verilmiştir. Her vakada katılımcı ya da seçkinci süreçler bulunduğundan, bir süreç içerisinde farklı rollere sahip pek çok aktör yer alır.

Seçkinci model-Katılımcı model

Normalde bir barış süreci içerisinde görebileceğimiz aktör türlerini bir piramitte gösterirsek, tepe noktada resmi aktörler ve kolaylaştırıcılarla karşılaşıldığını görürüz. Bunlar en göze çarpan aktörlerdir, eğer süreç başarılı bir şekilde ilerlerse bu kişilere medyada rastlayabiliriz ve bu kişiler barış anlaşmasının son karesinde görünmektedirler. Bura­da, sadece gündeminde anlaşmazlığa yer verilen vakalarda, Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi de boy gösterir.

Piramidin daha aşağısında yer alan ikinci kademede, sürece eşlik eden ülkeler, (siyasi, ekonomik ve bazen, onay verilirse, askeri alanda) diplomatik yardımlar, medya, müdahil olan kiliseler, BM kuruluşları, destek birimle­ri, anlaşmazlıklarda arabuluculuk ve çözüm konusunda uzmanlaşmış merkezler vb. gibi aktörlerin boy gösterdiği bir orta alana rastlamaktayız. Bu alanda İnsani Diyalog Mer­kezi, carter Merkezi, St. Giles cemiyeti vb. yer alacaktır.

Piramidin temelinde, sürecin tamamına destek veren sivil toplum örgütleri, toplumsal hareketler ve halk örgüt­lenmeleriyle karşılaşmaktayız.

Başka bir açıdan, süreçteki farklı evreler göz önüne alındığında, müzakere öncesi evrede daha aktif bir rol oynayan paralel diplomasiye karşın, sivil toplumun barış süreçlerine en yaygın katılım düzeyinin, önleyici tedbir ve anlaşma sonrası ya da uygulamaya ilişkin ilk ve son evrelere karşılık geldiğini görmekteyiz. Diğer taraftan resmi diplo­masi, esas itibariyle her evrede etkinlik göstermektedir.

Süreçlerin son aşaması: anlaşmazlık sonrası ve barış antlaşmalarının hayata geçirilmesi

Bir barış sürecinin gerçek anlamda bir anlaşmanın imzalanmasıyla başladığını söyleyenler vardır. Sonra o kritik an gelir. Keşif ve müzakere aşamaları geride bırakılır ve üzerinde anlaşma sağlanan konunun hayata geçirileceği yeni bir evreye girilir. Eğer başarılı olunursa iyi bir barış sürecinden bahsedebiliriz, eğer başarısız olunursa yeni şiddet olaylarının ve adaletsizliğin ortaya çıkması ve anlaşmanın faziletleri konusunda şüpheye düşülmesi pek muhtemeldir. Pek çok kişiye “Bunca sıkıntıya değdi mi?” diye sorulacaktır. Ne olursa olsun buna değmiştir çünkü silahlı şiddete, kardeşlerin birbirine düşman olup karşı karşıya gelmelerine, savaşın acımasızlığına son verilmiştir, ama barış sağlanamamıştır.

Silahlı yüzleşmenin sona ermesi, maddi manevi zarar görmüş her şeyin yeniden inşasına olanak verir. Bundan sonra birkaç yıl boyunca, aşağıdaki gündem içerisinde yer alan en az sekiz alanda çaba harcamamız gereken savaş sonrası yeniden inşa konusundan söz edilir:

1 – Demokratikleşme sürecine destek

Devletin modernizasyonu Demokratik eğitim Güvenlik yapısında reform Seçim süreçlerine destek Yargı sisteminin pekiştirilmesi Sivil topluma destek Yurttaşlık eğitimi

2 – İnsan haklarının gözetimi

İnsan hakları eğitimi İnsan hakları temsilcilerinin desteği Uzman kuruluşların ve mahkemelerin oluşumu Uluslararası İnsan Haklarının yaygınlaşması

3 – Barış sürecinin pekiştirilmesi

Anlaşmaların teyit edilmesi Uzlaştırma ve diyalog organlarına destek Barış komisyonlarının kurulması Hakikat Komisyonu’nun kurulması

4 – Sivilleşme

Mayından arındırma Silahlı kuvvetlerin ve askeri bütçenin düşürülmesi Savaşa katılan birliklerin ihracı eski muhariplerden kurulu bir Silahlı kuvvetler oluşumu İnsan güvenliğine dair yeni konseptler

5 – Eski muhariplerin silahsızlandırılması, terhisi ve yeniden entegrasyonu

Yer değişimi eğitim, sağlık ve gıda desteği Yetiştirme üretici projelere destek küçük işletme ve ortaklıkların oluşumu aile eğitimi

6 – Mültecilerin ve sürgünlerin geri dönüşüne destek

Acil insani yardım Gıda yardımı Sağlık yardımı Yerleştirme

7 – Mağdurlara ve kurbanların ailelerine destek

8 – Tahrip olmuş bölgelerin ıslahı

Yeniden alt yapılandırma çalışmaları

Bir anlaşmanın altına imza atan istisnasız tüm ülkeler, çok büyük bir dizi siyasi, ekonomik ve sosyal zorluklarla yüzleşmek zorundadır ve ancak bu zorlukların aşılması durumunda, asıl anlaşmazlık konusunda gerçek bir ilerle­meden söz edilebilir. Bu zorlukların ortaya çıkışına örnek oluşturan üç vaka: bu üç ülkenin yüzleşmek zorunda kaldığı zorluk türlerini görmek için, her biri ayrı zamanlarda, 2005, 2007 ve 2009’un başında imzalanan üç barış anlaşmasıyla birlikte, Sudan’ın Güneyi, Fildişi Sahili (Fildişi kıyısı) ve Burundi hakkında 2009’un sonlarında kısa bir inceleme yapıldı. Sonuç aşağıdaki gibidir:

Sudan’ın güneyi: seçmen kütüğü, silah ticareti, petrol gelirlerinin dağıtımı, insan hakları ihlalleri, istihbarat teşkilatlarının reformunda gecikme, kabileler arası çatışma ve emniyetsizliğin artmasıyla ilgili sorunlar.

Fildişi Sahili: seçimlerin ertelenmesi, asi birlikler arası çatışma, doğal kaynakları kontrol mücadelesi, toprak kon­trolü için yapılan çekişmeler, toplumsal dokunun hassas oluşu, güvenlik güçleri tarafından aşırı güç kullanımı, küçük çocuklara yönelik insan hakları ihlalleri, yurdundan gönderilmiş kişiler hakkında bilgi eksikliği, topluluklar arası gerilim, hükümet taraftarı milislerin silahsızlandırılmasında gecikme ve asilerin entegrasyon sorunları.

Burundi: eski muhariplerin silahsızlandırılması ve terhisin­de gecikme, hafif silahların çoğalması, insan hakları ihlalleri, toprak mülkiyeti için çıkan çatışmalar, seçim kanununa yönelik şüpheler ve muhalif kuvvetler bünyesindeki bölünmeler.

Görüldüğü üzere, sorunlardan bazıları üç ülkede de ortaktır ve diğer sorunlar, aylar hatta yıllar önce imzalanmış anlaşmaların uygulanmasında gecikmeye yol açmıştır, buda bize bu anlaşmaları karşılamanın çok meşakkatli olduğunu gösterir.

 

II – KARŞILAŞTIRMALI BARIŞ SÜRECİ

 

Bu bölüm on ülkede cereyan eden barış süreçlerini özet­lemektedir: el Salvador, Guatemala, kuzey İrlanda, Güney Afrika, Tacikistan, Sierra Leone, Sudan’ın güneyi, Burundi, Endonezya (Açe) ve Nepal. Nepal’de dört yıldan kuzey İrlanda’da 21 yıla kadar süren, 1984 (el Salvador) ve 2002 (Nepal) yılları arasında girişilen süreçler yer almaktadır. Büyük çoğunluğunda arabuluculuk yapılmıştır (Birleşmiş Milletler – 4 kez) ve esas isteklere gelince, dört tanesi ülke­nin demokratikleşmesi, üç tanesi siyasi iktidar ayrılığı ve üç tanesi de otonomi üzerineydi. Geri kalan ülkelerde süreçler piramit şekline çok daha uygun bir şekilde gerçekleşirken, iki süreçte (Guatemala ve Güney Afrika) geniş toplumsal katılım gerçekleşmiştir. Anlaşmaların sonuçlanmasıyla, bazı süreçlerde Güven komisyonlarının kurulmasına rağmen, tüm süreçlerde muharipler için genel af çıkarılmıştır. Anlaşmazlık sırasında savaşta yer alan tüm muhalif gruplar, barış anlaşmaları yoluyla ortaya çıkan yeni Hükümetlerde sorumluluk almıştır.

Müzakereye oturma ve barış sürecine başlama sebepleri farklıydı, ama her vakada savaş yorgunluğu ve halkın barış isteğini belirleyiciydi. Tacikistan’ın yanı sıra el Salvador ve Guatemala’da da diyaloglar lehine bölgesel kontekst (con­tadora Grubu) belirleyici olmuştur. Guatemala’da başkanlık seçimleri siyasi görünümde bir değişiklik neden olarak etkili olmuştur. Kuzey İrlanda ve Güney Afrika’da barışın sağlanması için ekonomik gereksinim önemli olmuştur. Tacikistan ve Güney Afrika’da gerillaların arkalarını sağlama almaktan vazgeçmesi etkili olmuştur. Dış baskı, Güney Afrika, Sudan’ın güneyi ve Burundi’yi etkilemiştir. İnsani kriz, Sudan’ın güneyi ve Endonezya’da (Açe) belirleyici olmuştur; bahsedilen son ülkede bir doğal afet, tsunami, sürecin başlamasını yol açmıştır. Son olarak Nepal’de monarşiye karşı yapılan halk gösterileri kesin bir barış anlaşması yapılmasına neden olan müzakerelere olanak sağlamıştır.

El Salvador süreci

1980’de FMln gerillalarının ülkedeki militarist ve baskıcı Hükümetle karşılaşmasıyla, 75.000 kişinin ölümüyle so­nuçlanan iç savaş başladı. 1983’te Güvenlik konseyi, Güney Amerika’daki beş ülke tarafından bir dizi istişarenin yapıldığı contadora Grubu’nun (Kolombiya, Meksika, Panama ve Venezuela) barış lehine gerçekleştirdiği eylemlere desteğini açıkladığı bir çözüm benimsedi. 1984 ve 1987 arasında, el Salvador başpiskoposu, monsenyör Arturo Riveray Damas’ın arabulu­culuk yaptığı Hükümet ve FMln delegeleri arasında içeriği (sonuçsuz) keşif nitelikli diyalog olan ilk görüşmeler (dört tane) gerçekleşti. Son görüşmede, Papa elçiliği turu, 1987 Ekiminde ateşkes için bir yol bulma arzusunun ve contadora Grubu tarafından alınan kararlara desteğin açıklandığı bir beyanat ve­rildi. Bu, olgunluk ve tutumlarda esneklik içeren bir aşamaydı. 1986 yılında, Amerikan Devletleri Örgütü (OaS) ve BM’nin desteğiyle Destek Grubu’nun (Peru, Arjantin, Brezilya, Uru­guay) bir araya getirildiği Contadora Grubu’na ait çalışmanın derlendiği esquipulas sürecinin üzerinde durulmalıdır. 1987 ve 1990 yılları arasında Güney Amerika ülkelerinin başkanları müzakere edilen siyasi bir çıkış yolu sunmuştu.

Başkan cristiani ve FlMn’nin Meksika’da dile getirdiği talebe istinaden 1989’un eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin ilk dostane girişimleri başladı. Genel Sekreterlik, özel temsilci olarak Perulu diplomat Álvaro de Soto’yu görevlendirdi. Hükümet ve FlMn arasında Meksika’da imzalanan anlaşmada, silahlı anlaşmazlığa bir son vermek amacıyla bir diyalog sürecinin yürürlüğe konmasına karar verildi. Bununla beraber kasım ayında FMln, gücünü göstermek için Silahlı kuvvetlerle sınırlı genel bir saldırı düzenledi, böylece iki taraf da askeri dü­zeyde eşit bir konumda bulundukları sonucuna varacaktı.

1990’ın nisan ayında Cenevre’de, genel sekreterin huzurunda ve Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen, müzakere sürecinde izlenecek bir takım kuralları belirleyen bir anlaşmanın imzalandığı ve siyasi ve müzakere edilmiş bir çözüm sağlamak için iki tarafın da isteğinin pekiştirildiği diyalog içerikli bir toplantı gerçekleşti. Siyasi yollarla silahlı anlaşmazlığı sonlandırmak, ülkenin demokratikleşmesini teşvik etmek, insan haklarına sınırsız bir saygı gösterileceğini garanti etmek ve el Salvador toplumunu yeniden bir araya getirmek hedef olarak alınmıştı. Aynı yılın mayıs ayında Karakas’ta, müzakerelerin genel gündeminin ve takvi­min şekillendirildiği bir toplantı yapıldı. Süreç iki evreye ayrılmıştı: birincisinde, silahlı yüzleşmenin sona ermesini sağlayacak alanlarda siyasi anlaşmalar yapılacaktı; ikincisinde FlMn’nin, ülkedeki sivil, kurumsal ve siyasi hayata yeniden entegrasyonu için teminatlar verilecek ve gerekli koşullar oluşturulacaktı. Temmuz ayında, iki tarafın da insan haklarına saygı gösterme vaadinde bulunduğu ve ateşkes yapılmadan önce BM’nin (daha sonra OnUSal – BM el Salvador Gözle­mci Misyonu) onayına yönelik bir misyonun yerine getirilme­sinin öngörüldüğü San José anlaşması (kosta rica) yapıldı.

1991 yılının nisan ayında Meksika’da (şehir – Meksika’nın başkenti), arazi kullanım hakkına (icar) ilişkin müzakerelerin tamamlandığı ve yargı, askeri düzen, seçim ve insan hakları konusunda anayasal reformların dahil edildiği bir anlaşma sağlandı. 1980’de meydana gelen ciddi şiddet eylemlerinin araştırılması için Güven komisyonu kuruldu. Komisyon 22.000’den fazla şikâyet aldı. Mayıs ayında, ilk talimatı San José İnsan Hakları anlaşmalarının teyit edilmesine daya­nan BM el Salvador Gözlemci Misyonunun (OnUSal) oluşumu için Güvenlik Konseyi’nin çözüm 693 adlı belgesi kabul gördü. Daha sonra talimatlar arttırılacaktı. Bu mis­yonun üçlü öğesi bulunuyordu: bir bölümü insan hakları, diğeri askeri ve biri de kolluk kuvvetlerinden oluşan gözle­mcilerdi. Eylül ayında BM genel sekreteri, ülkedeki bütün siyasi güçlerden oluşmuş Barış konsolidasyonu (cOPaZ) adına yeni kurulan Ulusal komisyon tarafından onaylanacak olan, ateşkes için minimum güvenlik teminatlar üzerinde anlaşmanın sağlandığı bir zirvede (New York anlaşması), New York’ta bir araya gelen taraflara doğrudan müdahale etti. Aralık ayında, New York’ta, BM Genel Merkezi’nde son müzakereler yapıldı ve aynı ayın 31’inde bir anlaşma sağlandı.

1992’nin Ocak ayında genel af çıkarıldı ve Silahlı kuvvet­lerin modifikasyonuna (bu kirli savaşta yer alan görevlilerin ayıklanması ve etkinliklerinin azaltılması), Ulusal Sivil Polis Teşkilatı’nın oluşumuna, askeri istihbarat servislerinin feshe­dilmesine, milis organların lağvedilmesine, yargı sisteminde modifikasyona, İnsan Haklarının müdafaasına, Güven Komisyonu’nun oluşumuna, seçim sisteminde modifikasyo­na, FMln’nin siyasi bir parti haline gelmesine, ekonomik ve toplumsal önlemlerin benimsenmesine ve OnUSal talimatlarının (asker ve Polis Bölümü) genişletilmesine yol açan cahapultepec Barış anlaşması imzalandı. Şubat ayında silahlı çatışmalar durduruldu ve terhis işlemine başlandı. Aralık ayında FMln siyasi bir parti olarak yasallaştırıldı ve ertesi gün silahlı anlaşmazlığa resmi anlamda kesin olarak son verildi.

Anlaşmanın sağlanmasında belirleyici olan faktörler çok çeşitliydi: el Salvador halkının barış arzusu, sivil haklardaki değişiklikler, Silahlı kuvvetlerin gayri meşrulaştırılması, altı düzenbaz (Cizvit) rahibin öldürülmesi, Fa ve FM’n arasındaki askeri bağ, tutumlarda esneklik gösterilmesi, Birleşmiş Milletlerin arabuluculuğu, dost ülkelerin uğraşı (İspanya, Meksika, Kolombiya ve Venezuela), Katolik kili­sesi ve Ulusal Uzlaşma Komisyonu’nun olumlu rolü, yeni jeopolitik görünüm (Sovyet İmparatorluğu’nun sona ermesi, Santiarların yenilgisi), son aşamada Birleşik Devletlerin baskısı ve Contadora Grubu’nun etkisi. Süreç sekiz yıl sürmüştür.

Guatemala süreci

Pek çok barış süreci gibi Guatemala barış sürecinde de ilk yaklaşımların 1996’da imzalanan anlaşmaya dönüşmesi uzun yıllar, on yıldan daha fazla, almıştır. Kökleri, Güney Amerika bölgesinde demokratik değişiklikleri teşvik etmek ve çok kısa bir zaman içinde Güney Amerika’da barış lehine bölgesel baskı kurmak amacıyla Kolombiya, Panama, Me­ksika ve Venezuela’nın Contadora Grubu’nu oluşturduğu 1983’e uzanır. Contadora, bir dış faktörün müzakere ve diyaloga olanak sağlayan bir ortam oluşturma adına nasıl ge­rekli bir koşul haline geldiğine bir örnektir, Guatemala’daki barışta tam isabet sağlamıştı ama el Salvador ve Nikaragua’da da bu girişimin desteği olmaksızın başarılı olunamazdı.

Dahası, bölgesel baskı, çok kısa bir süre sonra nezake­ten ülkenin iç bölgelerinde de atılacak olan ilk adımlarla aynı zamana rastlıyordu. Guatemala anlaşmazlık ve askerileştirmeden çok çekti ve Guatemalalı askerlerin, iktidarı sivillerin eline bırakma konusunda verdiği ilk örne­kler ancak 1984 yılında gerçekleşmişti, bu örnekler, askeri diktatörlükle geçen yıllardan sonra, uzun süredir beklenen demokratik geçişi başlatan başkan Vinicio Cerezo’nun kazandığı 1985 başkanlık seçimleriyle somutlaşmıştır. Cerezo, özellikle İspanya’da, Guatemala elçiliğinde, UrnG gerillalarının (Guatemala Ulusal Devrimci Birliği) bir müzakere sürecine başlamaya eğilimleriyle ilgili ilk keşif üzerine gerillalara ilk yaklaşım gösteren kişiydi. O zaman uygun koşullar bulunmasa da, bu toplantı sonuçlarını yıllar sonra gösterecek bir olgunlaşma sürecine girilmesinde belirleyici olmuştu. Her halükarda, başkan Cerezo’nun bu ilk toplantıyı yapmaya cesareti ya da gele­cek vizyonu olmasaydı, Guatemala’da barış sağlanamazdı.

1986 ve 1987 yıllarında “demokrasi yoluyla barış” konu­lu 1. ve 2. esquipulas anlaşmalarıyla yeniden bölgesel atılım gerçekleştirildi. Bu toplantıların meyvesi, Guatemala’da, sonraki yıllarda barışın sağlanmasında başrol oynayan Ulu­sal Uzlaşma Komisyonu’nun kurulmasıydı. Aynı şekilde, Guatemala deneyimine damga koyan sosyal ve dini gruplar barış lehine meyve veren işler yapmışlardır: çok az barış süre­cinin karşılaştığı bir katılım düzeyinde kendi toplumunun kesin desteği. Bu dönemde bir kişinin, dostane girişimleri UrnG ve askeriye arasında ilk yaklaşımların sergilenme­sine neden olan lüteriyen Dünya Federasyonu eski genel sekreteri, eski lüteriyen papazı Amerikalı Paul Wee’nin desteği de belirleyici olmuştur. Eğer Güney Afrika’da Nelson Mandela’nın belirleyici desteğine atfedilen insan faktörün­den bahsedilebiliyorsa, desteği olmaksızın bu süreç başka bir ritim ve rota izleyeceğinden Guatemala tarihi de Paul Wee’ye çok önemli bir kişilik olarak hakkını vermelidir. Paul Wee, 1989’da Büyük Ulusal Diyalog’un bir araya gelmesine ola­nak sağlayan uygun bir ortamın oluşumuna destek vermiştir.

1990’da, UrnG’nin Ulusal Uzlaşma Komisyonu’yla (cnr) ilk toplantısını bu şehirde yaptığı, “Oslo İstişareleri” adını almış son derece önemli bir sürece girildi, bu da Norveç’i barış diplomasisinde en etkin ülkelerden biri olarak güçlendirmiştir. Bu görüşme, cnr ve UrnG delegeleri arasında farklı ülkelerde gerçekleşen bir dizi toplantının başlangıcını oluşturuyordu: siyasi partilerin mevcut bulunduğu escorial’de (İspanya); işletme sektörün­den kişilerin mevcut bulunduğu Ottowa’da (kanada); dini grupların mevcut bulunduğu Quito’da (ekvator); sendikaların ve halk kesiminden kişilerin mevcut bulunduğu Metepec’te (Meksika) ve son olarak eğitim kurumlarından, küçük işletmelerden ve üniversitelerden gelen bazı kişilerin mevcut bulunduğu atlixco’daki (Meksika) toplantılar. Bu toplantılar, 1991’de Urn ve Hükümet arasında başlayacak, on iki yıl sürecek, aracısız müzakerenin teme­llerini oluşturuyordu. cerezo’nun halefi başkan Serrano, Meksika’da ana başlıkları sivil toplumun güçlendirilmesi, ordunun rolü, yerliler, anayasal reform ve seçim rejimi, ye­rinden edilmiş nüfusun iskanı, sosyoekonomik koşullar ve tarım reformu olan on bir maddelik müzakere gündemiyle birlikte nisan ayında bir anlaşmanın imzalanmasına olanak sağlamış topyekun Barış (la Paz total) için bir girişimde bulundu. temmuz ayında, Querétaro’da (Meksika)ülkenin demokratikleştirilmesi için gerekli ilkelerin ele alındığı, mü­zakerenin ikinci turu atıldı. Görülebileceği üzere, Guatema­la süreci bu ülkenin dışında önemli bir gelişme kaydetmiştir.

1993’te, ramiro de león’un başkanlığı döneminde, Guatemala’da kurumsal reformlara başlandı ve Ulusal Uzlaşma komisyonu işlevini yitirdi. Bununla birlikte, sivil topluma söz hakkının verildiği sabit bir barış zemini kuruldu ve bu yılın sonunda papaz Paul Wee tarafından organize edilen çeşitli “ekümenik (evrensel) toplantılar” yoluyla UrnG’yle daha resmi müzakerelere başlandı. ertesi yıl Meksika’da müzakere turları atıldı ve 1996 imzalanan nihai anlaşmaya kadar süren bir dizi turla, Müzakere Süre­cinin Yeniden Başlaması için taslak anlaşmasıyla birlikte BM’nin arabuluculuğu başladı. Sürece diplomatik ve eko­nomik destek veren Kolombiya, Meksika, Norveç, İspanya, Birleşik Devletler ve Venezuela tarafından oluşturulan “dost ülkeler” figürü yürürlüğe konuldu. Birleşmiş Milletler, onay misyonu 2004’e kadar sürecek olan MınUGUa’yı (BM Guatemala Onay Misyonu) kurdu. Mart ayında Hükümet ve UN arasında İnsan Hakları üzerine çok büyük önem arz eden küresel anlaşma imzalandı, bu anlaşmanın ortada ateşkes yokken, yani, düşmanlık hala devam ediyorken ama savaşı “insancıllaştırmak” için imzalandığını vurgulamak gerekir. nisanda kurulan ve çift yönlü müzakerelerde irdelenen asli meselelerin tartışılmasını içeren bir talimatla 1996’ya kadar devam eden Daimi Sivil toplum Meclisinin (aSc) kurulması yönündeki talep ka­bul edildi. Guatemala süreci, aSc’yle birlikte, müzakere masasında yer bulması için “minimum ortak payda” öne­rilerini benimsemiş, temsil edilen her bir sosyal sektör için on delege atandığından özellikle bir işleyiş şeması altında müzakere masasında etkili olma ihtimali çok yüksek sivil toplumlardaki süreçlerden biri olduğundan dolayı süreç adına son derece güçlendirici sivil katılım modeli sunar.

Son olarak 1996’da 36 yıllık silahlı anlaşmazlığa son veren bir barış anlaşması imzalandı. kısmen çok ihti­ras dolu olduklarında, kısmense kaybolduklarından, 1999’da yapılan bir referandum bunlardan bazılarını tas­dik etmek zorunda kalmıştır, tamamen riayet edilmemiş 13 anlaşma ve 300 taahhütten meydana geliyordu. Bu yüzden Guatemala süreci aşırı beklentiler içerdiği düşünüldüğünden eleştirilir, bu aşırı beklentiler masada daha az ihtiraslı ama gerçekçi bir anlaşmanın mı yoksa bunun tam tersinin mi daha iyi olduğu konusunda iki­lem oluşturur. Her halükarda, bu anlaşma silahlı şiddete son vermiştir ve 2007’de, yıllar sonra, cezasızlığa karşı Uluslar arası Komisyon’un kurulmasına yol açmıştır.

Kuzey İrlanda süreci

kuzey İrlanda barış süreci de on yıldan fazla sürmüştür. şimdiki kökleri, savaş yorgunluğundan, diğer süreçlerin yaygınlaşmasından, barış sağlanması için ekonomik gereksi­nimden, yeni Birleşik Devletler yönetiminin desteğinden ya da nüfusun muazzam barış özleminden ötürü barış için çok uygun bir ortamın bulunduğu seksenli yılların ortalarına kadar uzanır. 1987’de kuzey İrlanda Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi’nin (SDlP) lideri John Hume ve Britanya Hükümeti arasında ilk gizli diyaloglar gerçekleşti. Hume on bir yıl son­ra kuzey İrlanda’daki barışa katkılarından dolayı Nobel Barış Ödülü’nü alacaktı. 1990’da Sinn Féin liderleriyle (Yalnız kendimiz) bir iletişim kanalı açıldı ve 1993’ün aralık ayında Britanya Hükümeti, kuzey İrlanda’nın özerklik hakkının ka­bul edildiği ve Sinn Féin’le siyasi diyaloga girilmesinin yanı sıra İrlanda nüfusuyla yapılacak bir anlaşma olanağı sağlama taahhüdünün verildiği Downing Street Bildirisi’ni yayınladı. Bu 1994’te IRA’nın (İrlanda cumhuriyet Ordusu) 2006’nın şubat ayına kadar sürecek olan bir ateşkes ilan etmesine yol açmıştır. 2005’in ocak ayında yönetim taraftarı milis gruplar ateşkes ilan etti ve aynı yılın kasım ayında Birleşik Devletler başkanı Bill Clinton kuzey İrlanda’yı ziyaret etti, bunun sürece büyük hız kazandırdığı varsayılmaktadır.

1996’nın haziran ayında ilk başta Sinn Féin olmadan, eski senatör George Mitchell’in arabuluculuğuyla, “yeterli oy birliği” ilkesiyle işleyen, yani, ana partiler katıldığı süre­ce kararların salt çoğunluk tarafından alındığı çok partili müzakerelere başlandı. karar almak, hem Katolik Milli­yetçilerin hem de Protestan Birlikçilerin çoğunluğunun gerektiği ve “her şey karar verilene kadar hiçbir şeye karar verilmez”, yani, her şeyde karara varılana kadar kısmi anlaşmaların geçerliliği yoktur ilkesine göre müzakerenin yapıldığı “paralel rıza” diye adlandırılan şeyi de içermektedir. eski senatör George Mitchell’in arabuluculuğunda, süreç içerisinde sadece barışçıl ve siyasi araçların kullanılacağı şart koşulmuştur, bu “Mitchell ilkeleri” olarak adlandırılır. Bu dönemde Britanya kuzey İrlanda Bakanı Mo Moulam, onları barış sürecinde yer almaya ikna etmek amacıyla ıra ve Protestan milis gruplara üye olan tutuklularla görüşmek için hapishaneleri ziyaret ederek cesaretini gös­terdi. 1997 yılında ıra, Sinn Féin’in çok partili diyaloga yeniden katılmasını sağlayan ikinci bir ateşkes ilan etti. en sonunda 1998’in nisan ayında, siyasi reform, kuzey İrlanda kurumlarının reformu, Britanya-İrlanda Bakanlar Kurulu’nun, kuzey-Güney Bakanlar Kurulu’nun ve İnsan Hakları komisyonunun oluşumunun yer aldığı bir barış anlaşması ya da Belfast anlaşması (“kutsal cuma” olarak da bilinir) imzalandı. Yedi yıl sonra, 2005’te ıra silahlı mücadeleyi terk etti. 2007 yılında Katolikler ve Protestanlar arasında ortak bir Hükümet kuruldu ve 2008’de ıra resmi ve nihai olarak dağıldı. Bu uzlaşmanın meyve vermesi uzun yıllar alacak ve büyük ihtimalle şu anki nesil bunu göreme­yecek ama saldırı yapılmaksızın ilerleme kaydedilebilecek.

Güney Afrika süreci

Güney Afrika süreci kısa bir zamana yayılmıştır ve ayrıca müsait bir ortam sonucunda hayat bulmuştur. Seksenli yılların sonunda Güney Afrika idari sorunlar yaşıyordu, ırk ayrımcılığı politikası üzerinde muazzam bir dış baskı vardı, ülke önemli bir ekonomik krizin içindeydi ve Ber­lin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi sonucunda Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal konseyi (anc) dış desteği kaybetmişti. tüm bu faktörler bir müzakere lehine 1989’da bir araya gelmişti ki göreve yeni seçilmiş başkan De Klerk yeni reformlar yapıyordu. De Klerk, dünyayı dolaşan ve uzlaşma ve demokrasiye geçiş için bir yapı arayan diğer ülkeler için bir idol haline gelen Mandela’yla gizli müzakerelere başladı. Mandela hasımlarının güvenini ve saygısını kazanmak için sıra dışı ikna yeteneğini kullandı ve gizli diyalogları resmi mü­zakerelere çevirdi. 1990 yılında, tüm siyasi oluşumların yasallaştırıldığı aynı zamanda serbest bırakıldı ve geçiş dö­nemine girildi. ertesi yılın mart ayında kiliseler, ticari kon­sültasyon hareketinin oluşturulma noktasında, değişimle birlikte en gözde sektör haline gelen ticaret sektörü tarafından çok iyi karşılanan bir barış konferansı düzenledi.

Sivil katılım aracı, Ulusal Barış anlaşması iki tip yapıyla işlev görüyordu: (altmış kişiden oluşan) Ulusal Barış komisyonu ve (yedi kişiden oluşan) Ulusal Barış Sekreterliği ve bölgesel ve yerel yapılar. Son söylenenler (siyasi partilerin, işverenlerin, sendikaların, yerel yöneti­mlerin, polisin, yerel komisyonların ve diğer sektörlerin temsilcilerinin yer aldığı) on bir bölgesel barış komisyo­nu, (her bir komisyon oluşumunu yansıtan ve bölgesel komisyonları yanıtlayan) 260 yerel barış komisyonu ve

15.000 gözlemciden oluşuyordu. temelde Guatemala Sivil toplum Meclisi’ne benzeyen bu sivil yapı, 1994’te Nelson Mandela’nın kazandığı genel seçimler yapılana ve anayasal Meclis ve 1999’a kadar işlevini sürdüren Uzlaşma ve Hakikat Komisyonu’nun temellerini atan geçici bir Hükümetin kurulmasına kadar üç yıl boyunca müzakere gündeminin konularını ele almıştır. 1996’nın aralık ayında, zorluklarla dolu ama ırk ayrımcılığının yapılmadığı yeni 21. Güney Afrika’sının temellerini atan yeni anayasa kabul edilmiştir. Bunların tümü, bir süreç içerisinde, lider karizmasına sahip, Güney Afrika mucize­sindeki “insan faktörü”, başkan Nelson Mandela’nın cesa­reti sayesindedir ve onun çoğunluğa hediyesidir, gerçeğin ortaya çıkmasıyla gelen afla birlikte, tek bir uzlaşma te­crübesini içeren katılımcı modeli dünyaya hediye etmiştir.

Tacikistan süreci

1992’de, Tacikistan Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan ettikten bir yıl sonra, 50.000 kişinin ölümüne yol açan iç savaş başladı. Mayıs ayında, İslami grupların ve diğer güçlerin oluşturduğu gayri resmi bir koalis­yon olan Tacik muhalefeti tezahür ettikten iki ay son­ra iktidarı ele geçirdi. liderliğini Abdullo Nuri’nin yaptığı Birleşik Tacik Muhalefeti (BtM) aralık ayında yenilgiye uğradıktan sonra Afganistan’a iltica etti.

aynı yılın eylül ayında devlet başkanı Rahmanov’un genel sekreterliğe yaptığı çağrıyla Birleşmiş Milletlerin ilk keşif misyonu gerçekleşti. kasım ayında, Bağımsız Devletler topluluğundaki (BDt) dört devletin, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Rusya’nın aktif katılımıyla birlikte Birleşmiş Milletlerin ikinci keşif misyonu gerçekleşti. nisan ayında İsmat Kittani, genel sekreterlik özel temsilcisi olarak atandı. 1993’ün ocak ayında, Kittani’nin yerini Ramiro Piriz-Ballón aldı. 1993 Martında, savaşta yer alan yedi farklı grubun fertleri Moskova’da aynı masaya oturtulduğunda “Tacik-arası gayri resmi diyalog” başlamıştı. Diyaloglar 1997’de bir barış anlaşması imzalandıktan sonra da de­vam etti ve olayların gidişatında belir bir etkisi olmuştur. 1993’ün eylül ayında BDt’nin Bakanlar Kurulu, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan bir­liklerinden oluşan ortak barış gücünü harekete geçirdi. Düşmanlıklar daha şimdiden hatırı sayılır derecede azalmıştı.

1994’ün nisan ayında, Moskova’da kapsamlı bir gün­deme sahip (siyasi anlaşma, mülteciler sorunu ve Devlet konsolidasyonu) ilk müzakere turu gerçekleşti. Haziranda Tahran’da, gözlemci olarak aGİt’in (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği teşkilatı) katılımıyla ikinci müzakere tutu atıldı. eylül ayında Tahran’da, Birleşmiş Milletler heyeti tarafından hazırlanan geçici bir ateşkesin imzalandığı danışma toplantısı yapıldı. Bu toplantıda Rus ve Acem bakanlar BtM’yi ikna etmede önemli bir rol oynadılar. ekimde, gözlemci olarak İslam konferansı Örgütü’nün (İkÖ) katılımıyla İslamabad’da üçüncü tur görüşmeler gerçekleşti. ateşkesi gözetmek için bir ortak komitenin kurulduğu bir protokolle sona gelindi. aralık ayında misyonu, durumu gözetmek ve bölgesel barış girişimlerini desteklemek olan Birleşmiş Millet­ler Tacikistan Gözlemci Misyonu (UnMOt) oluşturuldu.

1995’in mayıs ayında Almatı’da (alma-ata) , tutukluların mübadelesi ve mültecilerin ülkelerine geri dönüşüyle ilgili bir anlaşmanın yer aldığı dördüncü tur görüşmeler yapıldı. BtM, Hükümet tarafından reddedilen bir geçici Hükümet önerisi sundu. temmuz ve ağustos aylarında Birleşmiş Milletler heyeti, devlet başkanı Rahmanov ve BtM lideri, Nuri arasında “konsültasyon müzakerelerini” yürütmek için Duşanbe ve kabil arasında beş uçuş yaptı. ağustos ayında devlet başkanı Rahmanov ve Nuri, yol haritası haline gelen ve müzakerelerde “kesintisiz turun” gerçekle­mesini sağlayan, Tacikistan’da Ulusal Mutabakat ve Barış’ın Sağlanması için temel İlkeler Protokolü’nü imzaladı. kasım ayında Türkmenistan, Aşkabat’ta kesintisiz turun ilk evresi gerçekleşti. Muhalefet temsilcilerinin Hükümete ve muha­lif askeri birliklerin Silahlı kuvvetlere nasıl dâhil edileceği ele alındı. 1996 temmuzunda Türkmenistan’ın Aşkabat şehrinde kesintisiz turun üçüncü evresi yapıldı ve Ramiro Piriz-Ballón’un yerini Birleşmiş Milletler genel sekreterlik temsilcisi, Gerd Meller aldı. aralık ayında Rahmanov ve Nuri Afganistan’da bir araya geldi ve bir ateşkes yaptılar.

1997’nin ocak ayında acem Dışişleri Bakanı Velayati’nin belirleyici katılımıyla Tahran’da Mülteciler Protokolü imzalandı. Ocak ayından mayıs ayına kadar tahran, Moskova, Meşhed (İran) ve Bişkek’te tarafların, Str (Silahsızlanma, terhis, Yeniden entegrasyon) yöntemleri, Silahlı kuvvetlere entegre, İslami kalkınma Partisi’nin yasallaştırılması ve BtM temsilcilerinin iktidara %30’luk oranda katılımı konusunda anlaşma yaptığı diyalog turları gerçekleştirildi. Bişkek turunda, Kırgızistan de­vlet başkanının dostane girişimiyle Siyasi İşler Protokolü imzalandı. Mart ayında, BDt kuvvetlerinin Afganistan’daki Birleşik Tacik Muhalefeti (BM) birliklerine Birleşmiş Mi­lletler Tacikistan Gözlemci Misyonu tarafından gözetilen içtima alanlarına kadar eşlik etmesine olanak veren Har­biye Protokolü imzalandı. Bu süreçte Rus Dışişleri Bakanı Primakov’un belirleyici katkısı bulunuyordu. en sonunda, 27 Haziranda Kremlin’de Genel Barış anlaşması imzalandı. temmuz ayında Moskova’da, karşılıklı af kanununun ve günler sonra Parlamento tarafından onaylanan genel af kanunuyla ilgili bir projenin onaylandığı ilk Ulusal Uzlaşma komisyonu toplantısı yapıldı. kasım ayında Viyana’da 96 milyon doların toplandığı bir bağış konferansı düzenlendi.

Güvenlik konseyi UnMOt’un talimatını genişletti ve Ulusal Uzlaşma komisyonuyla işbirliği yapması, Str’yi gözetmesi ve geçiş dönemi boyunca Birleşmiş Milletler yardımını koordine etmesi için misyonunu değiştirdi. 1999’da olaysız bir biçimde seçimler yapıldı. Rahmanov tekrar devlet başkanı seçildi. Barış süreci beş yıl sürdü.

Müzakerelerin pek çok kilit noktası vardı: savaş yorgunluğu; Rusya ve İran’ın barıştan çıkarı (son turla bu iki ülkedeki şehirlerde gerçekleşmiştir); Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Tacik muhalefeti hakkında yönlendirici etkisi; Afganistan’da Taliban’ın yükselmesi (Tacik muhalefetinin arkasını yasladığı güvenliği kaybetmesi); Birleşmiş Mi­lletlerin ve onun Siyasi İşler Departmanının önemli rolü; dost ülkeler tarafından sürecin iyi yönetilmesi; Güvenlik Konseyi’nin açık talimatı; dört BDt ülkesiyle (Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Rusya) iyi bir koordinasyon sağlanması; İran, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan’ın gözlemci olarak katılımı; süreçte müttefik olarak yer alan ve barışa garantör olan aGİt ve İkÖ’nün rolü; anlaşmazlık ve ateşkesin ihlali devam etmekte iken yapılan kesintisiz müzakereler (müzakereler savaş stratejisinin bir bölümünü oluşturuyordu); Tacikistan Devlet Başkanı Rahmanov ve yedi durumda kendi delegelerine öncülük etmiş Tacik Mu­halefet lideri Nuri arasındaki kişisel münasebetler; sürecin gizliliği; her zaman ilk tasarıları hazırlayan ve vakaların %95’inde kabul gören Birleşmiş Milletler arabulucuları ve delegelerin başındaki kişiler arasındaki olağan konsül­tasyon formatı; ve müzakerelerin gelişiminde olumlu bir etkiye sahip “Tacik-arası gayri resmi diyalogun” olması.

Sierra Leone süreci

1991’de, Foday Sankoh tarafından yönetilen Devri­mci Birleşik cephe (rUF) tarafından gelecek sene askeri bir darbeyle devrilecek olan devlet başkanı Momoh’a karşı bir isyan başlatılmasıyla 75.000 kişinin öldüğü iç savaş başladı. Yüzbaşı Strasser devlet başkanı oldu ve anlaşmazlık devam ettiğinden rUF yeni taleplerde bulun­du. ekim ayında rUF, anlaşmazlığın devam etmesinde temel olan elmas madenlerinin kontrolünü ele geçirdi.

1994’te devlet başkanı Strasser, rUF’u Hükümetle müzakere etmeye razı etmesi için BM genel sekreterliğinin arabuluculuğunu istedi. Genel sekreterlik, rUF’la temas kurmayı denemek için bir yetkili gönderdi ama başarılı olunamadı. Buna cevaben genel sekreterlik Sierra Leone için özel temsilci olarak, görevi rUF’la temas kurmak olan Berhanu Dinka’yı görevlendirdi. 1995’te, BM, ecOWaS (Batı Afrika Devletleri ekonomik topluluğu) ve OUa(Birleşik Afrika Örgütü) bir çözüm yolu için müzakere etmeye çalıştı ve aynı yılın aralık ayında Britanya örgütü alert International, BM ve rUF arasında Abican’da (abid­jan – Fil Dişi Sahili) bir toplantı ayarlamaya yardım etti. 1996 yılının mart ayında Ahmad Tejan Kabbah’ın seçildiği başkanlık seçimleri yapıldı. rUF katılımda bulunmadı ve anlaşmazlık devam etti ama 25 ekimde Hükümetin üstün geldi ve rUF bir ateşkes anlaşması imzaladı. anlaşmazlığa çözüm aranacak müzakerelerin yapılmasına da karar verildi. Bu müzakereler Fildişi Sahili, Birleşmiş Milletler, OUa ve İngiliz Uluslar (Milletler) topluluğunun arabuluculuğuyla gerçekleşti. nisan ayında, Kabbah ve Sankoh Fildişi Sahili’nde yüz yüze buluştu, ateşkes ilan edilmesine ve çalışma gruplarının oluşturulmasına karar verdiler. OUa daha aktif bir şekilde müdahil olmaya karar verdi ve özel bir temsilci atadı. Müzakereler kasım ayında, ilk başlarda anlaşmazlığa son veren Abican (abidjan) anlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlandı. Bu anlaşma genel af, rUF’un siyasi bir parti içinde düşüncelerini dile getirmesini ve bir silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon (Str) süreci sağlıyordu. Bu anlaşma ayrıca seçim, yargı ve siyasi reform da sağlıyordu. 1996’nın aralık ayı ve 1997’nin ocak ayı arasında BM genel sekreterliği tarafından gönderilen bir değerlendirme grubu Sierra Leone’yi ziyaret etti ve 3 Ocakta bahsi geçen grup rUF lideriyle bir araya gelmeyi başardı.

1997 Martında Sankoh Nijerya’da tutuklandı ve mayıs ayında Paul koroma rUF’un yardımıyla as­keri darbe yaptı ve ülkede mevcut olan ecOMOG birlikleriyle (askeri Gözlemci Grubu) çarpışmasını sağlayan Silahlı kuvvetler Devrimci Konseyi’ni kurdu. ekim ayında Conakry’de görüşmeler yapıldı ve ateşkes, ecOMOG teyit mekanizması, Str, darbecilere dokunulmazlık, Sankoh’un geri iadesi ve devlet başkanı Kabbah’ın anayasal Hükümeti yeniden kurmasını sağlayan bir barış planı imzalandı. 1998 şubatında ecOMOG, rUF ve cunta ordusunun müşterek taarruzuna karşılık olarak, cuntanın sona ermesine ve Freetown’dan ihraç edilmesine yol açan bir askeri saldırı düzenledi. Devlet başkanı Kabbah görevine geri döndü ve yeni bir Hükümet kurdu. ayrıca Birleşmiş Milletler Sierra Leone Gözlemci Misyonu da kuruldu (UnOMSıl). tutuklanan Foday Sankoh teslim olma çağrısı yaptı ama kısmen Liberya’nın rUF üyeleri­ne verdiği destek sayesinde mücadeleler devam etti.

1999’da Hükümet ve asiler arasında yeni müzakereler yapıldı. Mayıs’ta Lome anlaşması imzalandı ve Hükümet ve rUF arasında diyaloga başlandı. Hükümet genel af sözü vererek Sankoh’u Freetown’dan Lome’ye nakletti. Togo Hükümeti müzakerelere kolaylık sağladı. ateşkes ilan edildi ve savaş tutukluları serbest bırakıldı. anlaşmadaki ana şartlar rUF’un siyasi bir partiye dönüşmesi, ulusal birlik içerisinde bir Hükümetin kurulması, Sankoh’un başkan yardımcılığına getirilmesi, arabuluculuğun fonksiyonlarını yerine getirebil­mesi için Seçkinler ve Dini liderler Meclisi’nin kurulması, genel af, seçimlerin yapılması, Silahlı kuvvetlerin yeniden yapılandırılmasına ve Str’ye başlamak, Güven ve Uzlaşma Komisyonu’nun kurulması ve ecOMOG kuvvetlerinin aşamalı olarak geri çekilmesiydi. Togo, Birleşmiş Milletler, OUa ve İngiliz Uluslar topluluğunun bu anlaşmanın ga­rantörleri olacağına karar verildi. ekim ayında Sankoh ve koroma Freetown’a geri döndü ve Lome anlaşmalarını ye­rine getirmek için UnaMSıl kuruldu (Birleşmiş Milletler Sierra Leone Misyonu). kasım ayında Abuya’da UnaMSıl’e gözetme görevi sağlayan ve Str’nin acilen yeniden başlamasına olanak sağlayan bir ateşkes anlaşması imzalandı. Bu anlaşma rUF içerisinde bölünmelere neden oldu.

2000 yılının mayıs ayında rUF tarafından 500 Mavi Bereli (BM barış gücü askerleri) kaçırıldı, bu da İngiliz askeri müdahalesine, rUF’un dağılmasına ve Sankoh’un tutuklanmasına neden oldu. Bununla birlikte kasım ayında Silahlı kuvvetlerin yeniden yapılandırılması ve bir Str programının yanı sıra UnaMSıl’in gözetimin­de bir ateşkesin yapılması ve rUF tarafından silahların teslim edilmesi kararlarının alındığı 1. abuja anlaşması imzalandı. Mücadeleler devam ettiğinden, 2001’de Gine birlikleri tarafından rUF’a karşı bir saldırı düzenlen­di. Bununla birlikte, mayıs ayında rUF ve Hükümet arasında bir Str programının oluşturulduğu 2. abuja anlaşması imzalandı. nihayet 2002 Ocağında iç savaşa son verildi. Sankoh hapiste öldü. Barış süreci, tüm iniş çıkışlar ve başarısızlıklarla birlikte sekiz yıl sürdü.

Güney Sudan süreci

anlaşmazlığın başlangıcı 1983’e, Güney Sudanlı silahlı muhalif grup SPla’nın, ülkenin SPla tarafından savu­nulan güney kısmının bağımsızlığına karşı çıkan Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne karşı baş kaldırdığı zamana dayanır. Bu anlaşmazlık bir milyondan fazla kişinin ölümüne sebep olmuştur. İlk keşifler 1988’de gerçekleştirilmiştir ve bir yıl sonra Hükümet ve SPla, ülkenin güneyinin özerkliği için bir referandum yapılması adına arabulu­cu bir birim olan ıGaD’ın İlkeler Bildirisi’ni imzaladı.

2002’nin temmuz ayında ıGaD’ın nezaretinde, 2011’de yapılacak bir referandumdan önce ülkenin güneyine özerkliğin verildiği bir prensip anlaşması yapıldı. ayrıca Sudan devlet başkanı ve SPla lideri arasında ilk aracısız görüşme de gerçekleşmiş oldu. 2002 ve 2004 yılları arasında Kenya’da, konularla ilgili geniş bir gündem hakkında büyük aşamaların kaydedildiği çeşitli müzakere turları gerçekleştirildi. Bu turlar 5 Ocak 2005’te, güney ve kuzeyin ayrı Silahlı kuvvetlere sahip olmasını, daha ihtilaflı bölge­ler için müşterek bir kuvvet oluşturulmasını, altı yıl süren bir otonominin kurulmasını, 2011’de özerklikle ilgili bir referandum yapılmasını, petrol gelirlerinin eşit bir şekilde dağıtılmasını ve başkan yardımcılığının SPla’ya verileceği bir Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasını sağlayan kesin bir barış anlaşması yapıldı. ayrıca, ülkenin güneyinde İslam Hukuku’na başvurulmayacağına ve her bölgenin kendi bayrağını kullanacağına karar verildi. Süreç, bir barış anlaşması imzalanana kadar yedi sene, toplamda ise 13 sene sürmüştür.

Burundi süreci

Burundi’deki anlaşmazlığın başlangıcı 1983’e, 300.000 kişinin öldüğü bir şiddet dalgasını tetikleyen olaya, ülkenin ilk Hutu (Ruanda ve Burundi’deki etnik bir grup) devlet başkanının öldürülmesine dayanır. Beş yıl sonrasına kadar, 1998 yılında Tanzanya’da başlangıçta bu ülkenin devlet başkanı Nyerere ve daha sonra Nelson Mandela tarafından kolaylık sağlanana kadar ilk barış görüşmeleri başlamamıştır. 2000 yılının ağustos ayında 17 siyasi partinin ve ülkedeki Hutu örgütlerinin büyük bölümünün katılım gösterdiği Arusha anlaşması imzalandı ve bu da ilk geçici Hükümetin kurulmasını sağlamıştır. 2002 ve 2003 yılları arasında diğer iki önemli grupla, cnDD-FDD ve PalıPeHUtU-Fnl’yle anlaşmalar imzalandı, böylece geriye sadece tek bir grupla, lideri Agathon Rwasa’nın altı yıl daha bir barış anlaşması imzalamayacağı Fnl’yle yapılacak anlaşma kalmıştı.

Rwasa’nın Fnl’siyle yapılan ilk müzakereler, sonuç alınamamasına rağmen, 2002 ve 2004 yılları arasında Ga­bon, Tanzanya, İsviçre, Kenya, Hollanda ve Güney Afrika’da gerçekleşti. 2004 yılında barışın ve uzlaşmanın yenide sağlanması için gösterilen çabalara yardım etme talimatı alan Birleşmiş Milletler Burundi Operasyonu (OnUB) kuruldu. Bu talimat, eylül ayında Güney Afrika’yla beraber arabulucu ülke olan Tanzanya’da Fnl’yle, aşağıdakilerin sağlandığı, Genel ateşkes anlaşmasının imzalandığı yıl olan 2006’ya kadar işlevini sürdürdü: anlaşmazlığın sebeplerinden biri olarak gösterilen etnik sorunun düzeltilmesi; Fnl üye­leri için koşullu dokunulmazlık ve Fnl’nin siyasi partiye dönüştürülmesi; mülteci nüfusun ülkelerine geri dönmesi ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü ve güvenlik ve savunma güçlerinin tertibinde revizyon. Bahsi geçen sene­nin ekim ayında, barış ve istikrar çabalarında Hükümete yardım etmesi talimatıyla OnUB’un yükünü hafifleten Birleşmiş Milletler Burundi entegrasyon Bürosu kuruldu.

nihayet 2008 aralığında, Güney Afrikalı arabu­lucu Charles Nqakula’nın huzurunda bir barış anlaşması imzalandı, böylece Fnl’ye 33 mevkiinin verildiği siyasi iktidar paylaşımı gerçekleşti ve bu grubun silahsızlandırılmasına başlandı. Bu barış süreci on iki yıl sürdü.

Endonezya (Açe) süreci

Endonezya (açe) anlaşmazlığı 1976 yılında, silahlı muhalif grup GaM (Özgür açe Hareketi) açe’nin bağımsızlığını talep ettiğinde başladı. anlaşmazlık 15.000 kişinin ölümüne yol açtı. Merkezi Cenevre’de bulunan, ateşkes Yapısı anlaşmasının imzalanmasına olanak sağlayan İnsani Diyalog Merkezi’nin sağladığı kolaylıklarla birlikte ilk görüşmeler 2000 yılında gerçekleşti. Bununla birlikte iki taraf çatışmayı sürdürdü çünkü silahlı faaliyeti bırakmak istemiyorlardı. ayrıca Doğu Timor’un çok kısa bir zaman önce bağımsızlığını kazanması ve Endonezya ordusunun bir bölge daha kaybetmek istememesi de et­kili olmuştu. Müzakerelerin ikinci turu 2002 Mayısında yine Cenevre’de ve üçüncüsü 2003 Mayısında Tokyo’da yapıldı. Bununla birlikte GaM, Hükümetin açık bir tavırla reddettiği Açe’nin bağımsızlığında ısrar ediyor­du. Böylece sıkıyönetim ilan edildi ve tekrar düşmanlık başladı. Bu, yine de, 46 yıldır finansal danışmanlık yapan bir Finlinin, Juha Christensen’in çatışan taraflarla kesik kesik iletişim sağlamayı başardığı bir dönemdi ve bu da müzakerelerin geleceği açısından hayati önem arz ediyordu. .

2004 aralığında, yıkıma uğrayan bu bölgede 170.000 kişinin ölümüne sebep olan bir tsunami meydana geldi. Açe bölgesini uluslar arası topluma açmak zorunda bırakan bu doğa olayı durumu tamamen değiştirdi ve müzakereleri tekrar başlatmaya olanak sağlayan bir tepki uyandırdı. 2005 Ocağında Finlandiya eski devlet başkanı Martti Ahtisaari tarafından yönetilen kriz Yönetimi Girişimi’nin arabuluculuğuyla ilk yaklaşımlar gerçekleşti. Birkaç ay için­de pek çok önemli olay meydana geldi: iki yönlü ateşkes, sürgündeki GaM üyeleriyle İsveç’te yapılan bir toplantı, GaM liderlerinin tutuklanması talebinin geri çekilmesi ve ileri derecede özerkliğe uyum sağlamak adına bağımsızlık ta­lebinden vazgeçtiklerinden GaM’la ilgili kriterin değişmesi. Bu suretle, özel bir otonomi müzakere edilmeye başlandı ve kolaylaştırıcı anlaşmaya varılması için bir zaman sınırı (yaza kadar) koydu. nihayet 2006 ağustosunda GaM ve Hükümet arasında 30 yıllık anlaşmazlığa son veren anlayış Muhtırası imzalandı. anlaşma, Güven ve Uzlaşma komisyonunun kurulmasının yanı sıra düşmanlıkların sona ermesi ve GaM’ın silahsızlanmasına, askeri ve po­lis kuvvetlerinin geri çekilmesine ve GaM üyeleri için genel af ve GaM’ın siyasi katılımına dayanıyordu. aynı yılın aralığında GaM’ın adayı Açe bölge idarecisi ilan edildi. Barış süreci iki aşamasıyla birlikte beş sene sürdü.

Nepal süreci

anlaşmazlık 1996 yılında, Maocu gerillalar olan ne-pal komünist Partisi (cPn), Nepal monarşisi kuvvetle­rine karşı durduğu zaman başladı. anlaşmazlık 10.000 kişinin ölümüne yol açtı. 2002 yılında gizlilik içerisinde ilk görüşmelere başlandı ve ilk iki yönlü geçici ateşkes sağlandı. ertesi yıl, sonuç alınamayan resmi görüşmelere başlandı. 2005 kasımında cPn Nepal’deki yedi partiyle ittifak kurdu, böylece BM gözetiminde silahsızlanmanın yanı sıra demokrasinin kurulması, insan haklarına saygı, BM gözetiminde serbest seçim çağrısı gibi konular hakkında karar alındı. Bir sene sonra, 2006 Haziranında Hükümet ve cPn arasında bir anlaşma yapıldı ve kasım ayında on iki yıllık anlaşmazlığa son veren barış anlaşması imzalandı.

Bahsi geçen anlaşma aşağıdaki konuları içermekteydi:

  1. 22 Mayıs 2006’da Hükümet ve CPN arasında imzalanan ateşkesle ilgili tüzüğün yanı sıra CPN ve yedi siyasi parti arasında 22 Kasım 2005’te karara bağlanan 12 maddelik anlaşmanın uygulanması
  2. Çok partili Hükümet sistemi taahhüdü, medeni öz­gürlükler, temel haklar, insan hakları, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerler ve normlara ilişkin faaliyetleri barış yoluyla sırayla yerine getirmek.
  3. Anayasal Meclis için yapılacak adil seçimlere gözlemcili­ğin yanı sıra Silahlı Kuvvetlerin ve iki tarafta da bulunan silahların yönetimi için Birleşmiş Milletlerin yardımını istemek.
  4. 12 maddelik anlaşmada, ateşkes tüzüğünün önsözünde ve geçici Anayasa tasarısında belirtilen taahhütlere dayanan, 1990 ve 2006 halk hareketiyle kazanılan demokratik hakları garanti altına almak ve buna bağlı olarak geçici bir Hükümet kurmak, Anayasal Meclis için seçim ta­rihini belirlemek ve oybirliğine dayanan alternatif bir anlaşma yoluyla Maocu halkın Hükümetini ve Kongre’yi feshetmek.
  5. Bu konuların ulusal önem arz ettiğinin ve anlayış çerçeve­sinde gerçekleştirilmeleri gerektiğinin karara bağlanması.
  6. Nepal halkının temel haklarının korkudan, tehditlerden ve şiddetten etkilenmemiş yeni bir Anayasa oluşturan sürecin bir parçası olmasını garanti etmek. Seçimler için uluslar arası denetim ve gözetim talep edilecek.
  7. Devlet, Anayasal Meclis seçimleri aracılığıyla sınıflar, ırklar, din ve cinsiyetle ilgili problemleri çözmek için ka­demeli bir şekilde yeniden yapılandırılacak. Demokrasi, barış, refah, gelişim, bağımsızlık, ülkenin egemenliği ve öz saygı gibi konulara özel ilgiyle birlikte diyalog yoluyla problemleri çözmek için ateşkesi daimi barışa dönüştür­me taahhüdü yerine getirilecek.

2008 yılında Nepal artık bir monarşi değildi ve federal de­mokratik cumhuriyete dönüştürülmüştü. Barış anlaşmasıyla, Hükümet Silahlı Kuvvetlerini yeniden yapılandırırken Bir­leşmiş Milletler Maocu kuvvetlerin karargâhını ve yeniden entegrasyonunu gözetecekti. Barış süreci dört yıl sürmüştü.

 

III – MÜZAKEREYE GİRİŞ

 

Bu bölümde, müzakere ve arabuluculuk dünyasının karmaşıklığını anlamaya yardımcı olabilecek çeşitli tablolar gösterilmektedir. Müzakere yoluyla, müdahil tarafların herkes bir şey kazansın ve hiç kimse tamamen kaybe­tmesin diye diyalog yoluyla çıkarlarını karşılamak ve sıfır toplamdan başka bir sonuca ulaşmak için bir anlaşma yapmaya çalıştığı bir anlaşmazlığın ele alındığı sürecin esasını kavramaktayız. arabuluculuk yoluyla da, çatışan tarafların bir müzakereye başlamalarına ve diyalog ve ta­ahhüt yoluyla bir anlaşmaya varmalarına yardımcı olmak adına üçüncü kişilerin gerçekleştirdikleri faaliyetlerin esasını kavramaktayız.

1945’ten 1995’e kadar vuku bulan uluslar arası şiddet içerikli anlaşmazlıklarda ortaya konan 1.153 müzakerenin sonuçlarını inceleyen bir çalışmaya göre, %40,3’ü çıkış ola­rak bir anlaşma elde etti, %6,7’si bir ateşkes sağladı ve %53 başarısızlıkla sonuçlandı.5 Her halükarda, yarısı dolu yarsı boş bardak olayındaki gibi, bu istatistik göreceli başarıya sahip müzakere örnekleriyle ilgili önemli bir yüzdeyi gözler önüne sermektedir. aynı derecede önem arz eden bir veri de, yıllar geçtikçe müzakere edilmiş bir anlaşmayla sona eren iç savaş vakalarının artma eğilimidir. 1960’larda bu vakalar %10 civarındaysa da, 1990’larda %54’e çıkmıştır. Dahası, 1970’lerdeki %65’lik ve 1960’lardaki %80’lik oranlara karşın son on yılda iç savaşların sadece %23’ü askeri zaferle sonuçlanmıştır. Arabuluculuğa gelince, 1918 ve 1996 yılları arasındaki 419 uluslar arası krizi incelemiş bir çalışmaya göre vakaların %30’unda arabuluculuk gerçekleşmiştir.7 Soğuk savaş sonrası dönemde, önceki dönemlere göre (1945’ten 1962’ye kadar olan iki kutuplu dönemde krizlerin %20 ’sinde ve 1963’ten 1989’a kadar olan çok merkezli dönem­de %34’ünde) daha fazla arabuluculuk (%64) yapılmıştır. Daha da önemlisi, arabuluculuk yapılan krizlerde daha sık bir şekilde nihai bir anlaşma yapılıyor (arabuluculuğun yapılmadığı krizlerdeki %27’lik orana karşı %62). Dolayısıyla, iç anlaşmazlıklar olmalarına karşın müzakereyi her zaman zorlaştıran bir unsur olan çok sayıda aktörün bulunduğu silahlı anlaşmazlıklarla ilgili olan bir müzakere kültürüne doğru ilerlemekteyiz. Her halükarda veriler şunu gösteriyor ki, ekteki tabloda da gösterildiği gibi, müzakere­ye başlamak her seferinde daha kısa zaman sürüyor ve her seferinde müzakereler çok daha az bir zaman alıyor.

Neredeyse müzakerelerin yarısı siyasi iktidar paylaşımıyla alakalıdır ve buna yakın bir oran da özerklik talepleri ve ki­mlik iddialarıyla ilişkilidir. Bu, anlaşmazlıkların doğasında vardır ve gerçekleştirilen müzakere süreçlerinin temelini oluşturur. Her halükarda, başlangıçta, gerçek ihtiyaçları, (istediğimiz şey ve neden istediğimize gelince) en derin ve hatta gizli arzuları yüzünden müdahil olmuş (istediğimiz) aktörlerin başlangıç konumlarını belirlemek önemlidir, böylece başlangıçtaki talebi aktörlerin gerçek çıkarlarına dayalı gerçek çözümden ayırabiliriz. üstelik bu ihtiyaçları dünyaya göstererek, müzakere sürecinin kendisi tarafından oluşturulmuş, içinde bulunulan durumu değiştirecek yeni ihtimalleri keşfetmeye bir adım daha yaklaşırız. Bunu, 2000 yılında ortaya çıkan bir anlaşmazlıkta kendi üniversitemde başıma gelen bir örnekle açıklayacağım.

Üniversiteli bir grup öğrenci, Siyasal Bilgiler ve Sosyoloji Fakülte ’sinin dış duvarına, üniversite binalarına yönelik pro­testo ve eleştiri içerikli, büyük ölçekli bir duvar resmi çizdi. Önceden izin alınmadan yapılmıştı. akademik merciler onu silmek zorundaydı çünkü binaların duvarlarına resim çizmeyi yasaklayan bir kural vardı, bu da iki tarafın çıkarları arasında bir anlaşmazlığa yol açmıştı. Öğrencilerin (tama­men özgür bir şekilde duvar resmi çizmek) ve akademik mercilerin (izinsiz fresk çizmeyi yasaklayan yönetmeliğe uy­mak) konumundan ya da tutumundan bakarsak, sözü geçen tutumları göz ardı ederek, anlaşmazlığın sebebinin gün gibi ortada olduğunu görürüz. Bununla beraber, eğer iki tarafın ihtiyaçlarına bağlı kalırsak şunu görürüz ki, öğrencilerin istedikleri daha çok ifade özgürlüğü ve akademik mercilerin amacı binalarında meydana gelen şeylerin kontrolünü elle­rinde tutmak olduğundan anlaşma sağlamak mümkündür. Bu vakada, içerisinde bulunulan durumu değiştirecek ve müzakere edilmiş çözüm taraflar arasında, önceden alınan izinle birlikte, örneğin, tüm öğrencilerin katılım gösterdiği bir oylama yoluyla (görselliği arttıran) resimlerin niteliğiyle ilgili bir kriterin getirilmesi, sözü geçen duvar resimlerine (dönüşümlü olarak yapılsınlar diye) belli zamanın verilmesi ve resimlerin yapılması için hareketli duvar panellerinin kurulması gibi yeni şartlar altında duvar resmi çizmeye olanak veren ilkeler üzerinde anlaşmaya varılmasını sağlayan bir takım diyalog mekanizmaları oluşturmaktan geçiyordu. Bu yeni koşullarla birlikte çalışarak sadece duvar resimlerine kavuşulmakla kalınmayacak ayrıca öğrenciler ve akademik merciler arasındaki iletişim gelişecek, daha büyük bir öğrenci katılımı olacak ve verilen eser daha yaratıcı olacaktır.

 

 

Silahlı anlaşmazlıklarda da benzer şeyler cereyan eder. Pek çok silahlı grubun gündemi, başka şekilde ifade edil­mesi gereken gerçek ihtiyaçları yansıtmadıklarından bazen elde edilmesi mümkün olmayan taleplerle doludur. Bazen, temelde özerklik istendiğinde bu bağımsızlık olur; diğerleri saygı, tanınma ve haysiyet gibi müzakere etmesi ve tabi ki, üzerinde pazarlık etmesi çok zor olan manevi unsurlardır. Müzakere edilebilir olan şey (örneğin, dilin tanınması ve onun okul müfredatı içine sokulması yoluyla) haysiyetin elde edildiği yoldur.

temel olarak kişiyi (person) sorundan (problem) ve süreçten (process) ayıran (3P), bizi önceden ayarlanan olumsuz parametrelerden kurtaran ve bizi, meta problem ve meta çözümün gösterildiği ekteki tabloda görüleceği gibi daha kurnazca hareket etmeye iten şey müzakere etmektir.

Müzakerelerdeki krizlerin başlıca sebepleri

Çok yaygın olanlar

Bazı arabuluculara karşı duyulan güvensizlik ya da bu arabulucuların ist­enmemesi eş zamanlı mücadelelerin olması Silahlı gruplarda ihtilaf ve bölünme komşu ülkelerle gerilim Görüşülecek konularda temel ayrılıklar (ön koşullar)

Oldukça yaygın olanlar

Önceki anlaşmaların ihlali ateşkes zamanı şiddet Bir koalisyon Hükümeti kurmada zorluklar terörist listeleri İç siyaset krizi ateşkes, düşmanlıkların sona ermesi ya da silahsızlanmanın ön şart olarak sunulması Silahlı gruplar tarafından genel affın ön koşul olarak sunulması Yabancı askeri güçlerin müdahalesi Silahlı grupların aracılarından ya da liderlerinden bazılarının tutuklanması

Diğer sebepler

ayrık toplulukları uzlaştırmada zorluklar Barışı koruma Harekâtının misyonuna ya da emirlerine duyulan güvensizlik Yabancı arabulucular ya da devlet müdahalesi olmadan doğrudan müzakere koşulu Bir silahlı grubun kısmi terhisi Uluslar arası ceza Mahkemesi’nin rolü hakkında anlaşmazlık Silahlı grubun tanınmaması ya da bu grubun savaşçı statüsü konusunda şartı Müzakerelerde önemli liderlerin yer almaması çok uluslu şirketlerin davranışı Bazı arabulucuların temsil yetkilerinin tanınmaması Seçim şartlarında ya da seçim sonuçlarında hile ya da anlaşmazlık Yeni silahlı grupların ortaya çıkması Siyasi iktidarın paylaşımı konusunda ayrılık Silahlı muhaliflerin liderlerinin öldürülmesi ateşkesi gözetme misyonundan çekilme asli kararların tek taraflı alınması Yargı gücü tarafından müdahale Barışı koruma Harekatı’nın hayata geçirilmesinde gecikme arabulucuların çoğalması Silahlı gruplar adına müzakere eden kişilerin güvenliklerinde eksiklik Serbest bırakılanların ortadan kaybolmaya devam etmesi ya da adam kaçırma uygulamasının devamı Uyuşturucu trafiğiyle bağlantısı bulunan yeni paramiliter yapıların bulunması Silahlı grubun gücü hakkında anlaşmazlık Siyasi bir grubun isminin ait olduğu etnik gruba atıfta bulunup bulunamayacağı konusunda anlaşmazlık Silahlı bir grubun siyasi bir gruba dönüşmesindeki sorunlar Zorla yerleştirme Gözetim misyonlarının oluşumunda anlaşmazlık Barışı koruma Harekatı’nda kaynak ya da personel eksikliği.

Terörist listesinde yer almalarına karşın silahlı gruplarla müzakere

Bir barış sürecini başlatmak ya da pekiştirmek arayışıyla silahlı gruplarla diyaloglarda ya da müzakerelerde yer alan kişilerin ve kurumların işleyişi ve durumları üzerine bir rapor

akademik olarak “silahlı” olarak düşünülmeyen ama hala şiddetin var olduğu anlaşmazlıklar ve silahlı anlaşmazlıkların yönetimi ya da işleyişiyle ilgili uluslar arası veriler, bu tip her dört anlaşmazlıktan üçünde keşif diyaloglarının, resmi müzakerelerin ya da pekiştirilmiş barış süreçleri­nin yer aldığını ortaya koymakta. Bu yüzden mutat norm, anlaşmazlığın baş aktörlerinin (genelde Hükümetler ve silahlı gruplar)11 doğrudan ya da dolaylı bir şekilde (bu son durumda mesajları iletecek organizasyonlar, kişiler ya da “siyasi kolları” yoluyla gerçekleşir) bir iletişim kurma yolu aramasıdır, böylece bu iletişim, eğer başarılı olursa silahlı çatışmaya ya da şiddete ve silahlı grubun tasfiyesine bir son vereceği düşünülen bir barış sürecine olanak verecek bir müzakere başlatmayı sağlar.

(resmi ya da gayri resmi) direk temaslar, (resmi ya da gayri resmi) diyaloglar ve doğrudan resmi müzakereler. Vakaların yarısından çoğunda (genellikle başka bir ülkeden) yabancı arabulucular ve kolaylaştırıcılar yer almaktadır ki bunlar, sırasıyla ve her zaman çatışan tarafların rızasıyla, şahıslar, başka ülkelerin dış işleri, uzmanlaşmış örgütler ya da uluslar arası oluşumlar olabilir. İstatistiksel veriler ayrıca yabancı bir kolaylaştırıcı bulunduğunda nihai anlaşmaya varmanın çok daha kolay olduğunu göstermektedir.

Bir silahlı grubun Avrupa Birliği ya da Birleşik Devletlerin terörist listelerinde yer alması ya da ilgili Hükümet tarafından tek taraflı olarak terörist ilan edilmiş olması, bahsi geçen Hükümetin bu grupla müzakere etmesine bir engel değildir. nitekim örneğin, Kolombiya Hükümeti bu üç örgüt de terörist listelerinde yer almalarına karşın, Kolombiya Birleşik Meşru Müdafaa Güçleri (aUc) ve Ulusal kurtuluş Ordusu’yla (eln) müzakerelere devam etmekte ve Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’yle (Farc) ilgili olarak keşif yolları aramaktadır. Benzer bir şekilde, birkaç örnekten bahsetmek adına, Britanya Hükümeti İrlandalı IRA’yla müzakereleri sürdürmüştür; Filipin Hükümeti, Yeni Halk Ordusu’yla (nPl) diyaloglara devam etmektedir; Filistin Ulusal Yönetimi, Hamas’la ve Sri Lanka Hükümeti, Ealam Tamil kurtuluş kaplanlarıyla (ltte) temaslarını sürdürmektedirler.

Son iki yılda yürütülen keşif nitelikli ya da resmi müzakerelerde, Hükü­met adına müzakere eden kişiler genellikle Devlet’in üst düzey yet­kililerinin başını çektiği ekiplerden oluşmaktadır. Fildişi Sahilinde, Forces Nouvelles’le (Yeni kuvvetler) yapılan müzakerelere devlet başkanı ve başbakan önderlik yapmıştır; Senegal’de, Casamance Demokratik Güçler Hareketi’yle (MFDc) yapılan müzakereler İç İşleri Bakanı tarafından gerçekleştirilmiştir; Sudan Hükümeti ve Sudan Halk kurtuluş Ordusu (SPla) arasındaki, çok kısa süre önce tamamlanan, barış sürecine, devlet başkalığı heyetinin çeşitli görevlileri tarafından yön verilmiştir; Sudan kurtuluş Ordusu’yla (Sla) Darfur’da yapılan görüşmelerde müzakere, Sudan Hükümeti Barış Komisyonu’nun sorumluluğundaydı; Burundi’de Ulusal kurtuluş Güçleri’yle (Fnl) yapılan güncel müzakere ülkenin devlet başkanının sorumluluğundadır; Çad’da Birleşik Değişim Cephesi’yle (FUc) yapılan müzakereler doğrudan, ülkede mevcut diğer silahlı gru­plarla yeni müzakereler başlatmakla meşgul olan Devlet Bakanı tarafından yürütülmüştür; Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde, Halk Savunması Ulusal Kongresi’nin (cnDP) asi güçleriyle yapılan müzakerelere Kongo Silahlı kuvvetleri Genel kurmay Başkanı öncülük etmiştir; Orta Afrika Cumhuriyeti’nde, Birleşme için Savaşan Demokratik Güçler Birliği’yle (UFDr) yapılan müzakerelere adalet Bakanı yön vermiştir; Uganda’da, dünyadaki en acımasız gruplardan biri olan, büyük bölümü çocuk asker­lerden oluşan Tanrı’nın Direniş Ordusu’yla (lRA) şu anda yapılmakta olan müzakereler İç İşleri Bakanı tarafından yürütülüyor; Mali’de, Demokratik Değişim İttifakı’yla yapılan müzakereler Bölge İdare Bakanı tarafından yürütülmekte; ateşkesin yıllardır devam ettiği Batı Sahra’da, Fas Hükümeti müzakere heyetinin başında İç İşleri Bakanı ve Dış İşleri Delege Bakanı bulunmakta; Angola’da Diyalog için Kabinda Forumu’yla yapılan müzake­reler Bölge İdare Bakanı tarafından sürdürülmekte; Kolombiya’da aUc ve eln’yle yapılan müzakereler, devlet başkanı tarafından atanan Barış Yüksek komiserinin sorumluluğundadır; Hindistan’da assam Birleşik kurtuluş Cephesi’yle (UlFa) yapılan müzakereler Başbakan ve İç İşleri Bakanı, Nagaland Ulusal Sosyalist Konseyi’yle (nScM) yapılan müzake­reler Birlik, İç İşleri ve Devlet Bakanları tarafından yürütülmekte; yakın zamanda tamamlanan bir sürecin yer aldığı Nepal’de, Maocu Yeni Halk Ordusu’yla (nPa) hükümet adına müzakere eden kişi Başbakan’dı ve şu anda Madhesi Janadhikar Forum’la (MJF) yapılan müzakereleri Barış ve Uzlaşma Bakanı yürütmektedir; Sri Lanka’da ltte’yle müzakere etmekle görevli Hükümet heyetinin başında Sağlık Bakanı Bulunmakta; Filipinlerde Moro İslami kurtuluş cephesi (MılF), Yeni Halk Ordusu (nPa) ve Moro Ulusal kurtuluş Cephesi’yle (MnlF) yapılan müzakereler Başkanlık Barış komiseri tarafından yönlendirilmekte; son olarak Endonezya’da Özgür Açe Hareketi’yle (GaM) yakın zamanda tamamlanan barış sürecini, adalet Bakanı’nın da desteğiyle, doğrudan ülkenin başkan vekili yürütmüştür.

Silahlı gruplarla yapılan bu müzakerelerin büyük bölümünde, hükü­met heyetlerinin yanı sıra aralarında aşağıdakilerin de bulunduğu yabancı kolaylaştırıcılar da yer almıştır: üçüncü ülkelerin devlet başkanları (Burkino Faso’nunki Fildişi Sahili’ndeki anlaşmazlığa, Libya’nınki Çad ve Orta Afrika cumhuriyeti anlaşmazlıklarına yardımcı olmak için; eski devlet başkanları (Finlandiya’nınki Endonezya sürecine kolaylık sağlama adına); başkan vekilleri (Sudan’ınki Uganda’daki anlaşmazlığa); bakanlar (Güney Afrika’nınkiler Burundi’deki anlaşmazlığa, Ruanda’nınkiler Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki anlaşmazlığa, Mozambik’tekiler Uganda’daki anlaşmazlığa, Norveç’inkiler Filipinlere); diplomatlar (Norveç, İsviçre, Endonezya, Malezya’nınkiler vb.); girişimciler (Senegal ve Endonezya’daki anlaşmazlıklarda); yazarlar (Hindistan’daki pek çok anlaşmazlıkta); BM genel sekreterliği özel temsilcileri ya da bireysel temsilciler (Sudan, Kongo Demokratik cumhuriyeti, Sahra, Myanmar, Kolombiya, Nepal’deki anlaşmazlıklarda); Afrika Birliği, Avrupa Birliği ya da İslam konferansı Örgütü gibi bölgesel oluşumların özel temsilci­leri (Darfur’da, Filipinlerde ve anlaşmazlığın olduğu diğer ülkelerde).

Pek çok olayda, özellikle ilk aşamalarda, Hükümetler arayış içindedirler ve silahlı grupların “siyasi kolları” olarak görülme, ideolojik yakınlık, bazı nihai hedeflerin paylaşımı ya da basitçe bahsi geçen gruplarla iletişim ya da onları etkileme becerisine sahip olma yoluyla, müzakere daha sonra doğrudan hükümetin müzakere heyeti tarafından ele alınsın diye yeterince sağlam ve güvenilir diyalog yolları açmak için “dostane girişimlerde” bulunabileceklerinden başlangıçtaki keşiflerin ve diyalogların şahıslar ve sosyal ya da siyasi oluşumlar tarafından gerçekleştirilmesini ka­bul ederler. Görevinin anlaşmazlığı ya da anlaşmazlık içinde yer alan şiddeti uzatmak ya da kızıştırmak değil bunlara bir son vermek olduğu bilindiğinden bu aracı fonksiyon asla cezalandırılmaz.

İstisnasız hiçbir durumda, ister hükümet heyetinden ister kolaylaştırıcı olsun, keşif aşamalarına, ilk diyaloglara ya da resmi müzakerelere katılmış bahsi geçen kişilerden hiçbiri asla silahlı gruplar ya da çete­lerle işbirliğiyle ya da yasadışı faaliyetlerde bulunmakla suçlanamaz, tam aksine, bu temaslar, bahsi geçen grupların şiddet uygulamasını ve

silahları bırakmasıyla tamamlanacak olan bir müzakere başlatmaya olanak sağlayan koşulları oluşturmak için vazgeçilmez olarak düşünülür.

Bu zaruri temaslar, diyaloglar, keşifler ya da müzakereler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çeşitli çözümleri ve “düşmanlıkları sona erdirmeleri ve ihtilaf içinde oldukları konuda barışçıl bir anlaşmayı müzakere etmeleri için tarafları ikna etmek adına diplomatik araçların kullanımına” ilişkin olarak bahsi geçen Organizasyon’un “barış sağlama” kavramına verdiği tanım yoluyla tüm ülkelerce gerçekleştirilen diplo­matik uygulamalarla desteklenir. “Önleyici faaliyetle ortaya çıkabileceği gibi, Birleşmiş Milletler sadece çatışan tarafların verdiği karara göre de hareket edebilir. Barış sağlama, düşmanlıklara son vermek adına taraflardan birine karşı güç kullanımını, Birleşmiş Milletler dilinde “barışın uygulanması” olarak adlandırılan eylemi kapsamına almaz.” 13 Yakın tarihlerde (6 aralık 2007) Siyasi İşlerden sorumlu Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı B. lynn Pascoe, müzakerenin olmadığı anlaşmazlıklarda mü­zakerenin başlamasını kolaylaştırmak ve müzakere olanlarda müzakereyi pekiştirmek için silahlı, bu yüzden illegal, gruplarla iletişim kurmanın büyük bölümünü oluşturduğu önleyici diplomasi çabalarını güçlendirme hedefiyle şu anki 220 görevliye yüz kişinin 14 daha ekleneceğini duyurdu.

Bu yüzden neticede şu söylenebilir ki silahlı çatışmaların sonlanmasına, var olan herhangi bir şiddet türünün sonlanmasına ya da azalmasına etki edebilme, bahsi geçen diyalog yoluyla şiddet içeren çatışmalara bir son vermeyi ya da bu amaç doğrultusunda ilerlemeyi başarma ye­tisine minimum düzeyde sahip oldukları sürece, yasal statüleri her ne olursa olsun, herhangi bir ülkenin sosyal ya da siyasi tüm aktörlerinin tümüyle diyalog kurulabilmesi ya da bir araya gelinmesi uluslar arası açıdan saygın ve olağan bir uygulamadır.

Kent diplomasisi ve paralel diplomasi

Bir müzakere sürecine başlayan ya da başlamak isteyen silahlı anlaşmazlıkların büyük bölümünde, genelde müzakerenin ortasındaymışçasına bir takım yaklaşımlarda bulunmak için gerekli şartların keşfiyle ilgili önceki evrelerde hükümetle ilgisi olmayan, diğer fonksiyonlarının yanı sıra fikir üreterek, tutumları inceleyerek, tarafların istekliliklerindeki samimiyeti teyit ederek ya da müzakereler kesilmesin diye aktörlere baskı uygulayarak sürece destek vermede çeşitli roller oynayan aktörler araya girer.

resmi diplomasiyle (elçilikler ya da uzman kişiler yoluyla Devlet di­plomasisiyle) birlikte ya da koordineli olmaksızın, “hükümetle ilgisi olmayan aktörlerin kendi adlarına gerçekleştirdikleri eylemlere “kent diplomasisi” diyoruz. Bu devlet dışı aktörler bazı sivil toplum örgütlerinden, akademik, ticari, dini ya da sanat çevrelerinden ve çoğunlukla birbirleriyle bağlantılı toplumsal hareketlerin tamamından çıkabilir. Genellikle bir müzakereye başlamak için uygun şartların sağlanıp sağlanmadığını görmek için ilk deneme aşaması üzerinde yoğunlaşan görevleri sınırlıdır ve müzakere gündemlerini ve daha önce bahsedildiği üzere bir kez başlamış olan sürecin kesilmemesi için tara­flara baskı uygulamayı içerebilecek öneriler sunmaktan ibarettir. Bahsi geçen görev gizli ve dikkati çekmeyecek şekilde, ya da ortaya bir öneri atıldığında ve taraflara baskı uygulandığında aleni olmalıdır. Bununla beraber, eğer güvenlerini kazanabilmişlerse taraflar (biri ya da tamamı) onlara danışabilmelerine rağmen hiçbir durumda devlet dışı aktörler resmi müzakere masasında bulunmayacaklardır.

Resmi diplomasiye paralel ve ona uygun biçimde hareket eden ama belli durumlarda Devletlerin ya da uluslar arası veya bölgesel oluşumların rıza göstermeyebileceği faaliyetler gerçekleştiren kent diplomasisine “paralel diplomasi” diyoruz. Paralel diplomasi dâhilinde faaliyetler gerçekleştiren şahıslar ya da merkezler aslında, Devletin gelecekteki faaliyetlerine bulaşmadan risk alabildiklerinden ya da başlarına “dert açabildiklerinden” Hükümetlere göre daha avantajlıdırlar. Genellikle Hükümetler ya da silahlı gruplar uzman kuruluşlardan diğer tarafın hazırlıklarını ve eğer müzakereye başlanacaksa dayatılacak talepleri irdelemek için arabulucu gibi hareket etmelerini isterler. eğer şahıslar ya da merkezler bu işte ilerleme kaydederse, daha sonra resmi müzakere sürecinin açılması için resmi diplomasiye geçiş hakkını elde etmeleri de olağandır. Bazı durumlarda resmi ve paralel diplomasi, bir sürecin sorunsuz ilerleyişini pekiştirmek için görev dağılımıyla uyum içinde birlikte hareket eder. Hatta bazen paralel diplomasi içerisinde faaliyet gösteren kişiler, şahit ya da danışman olarak taraflarca müzakereye yardımcı olmaları için davet edilebilirler. Diğer pek çok organizasyonun yanı sıra bu tip bir diplomasi uygulayan merkezlerden bazıları İnsani Diyalog Merkezi, Carter Merkezi, St. Egidio cemaati (iki diplomasi türünü de uygular) ya da Barış kültürü Okulu’dur.

Hem paralel diplomasi hem de kent diplomasisi, sonradan bir barış süreci haline gelsin diye bir müzakere süreci başlatmaya yardım etme biçimidir. Bunu pek çok kesim yapabilir ama her zaman yapılan işte hazırlık, sağduyu, tarafsızlık, sabır, müsait zaman (harcanan çabalar ve aktörlerin güvenini kazanmak yıllar alabilir) ve itina gereklidir. Son olarak bu diplomatların işinin “lobicilik” ve bir tarafı şikâyet işleriyle bağdaşmadığı belirtilmelidir. Bu yüzden bir organizasyonun ya da şahsın gerekiyorsa ikisini birden değil, ikisi de gerekli olduğundan, birini seçmesi şarttır.

Mayer’in dört temel analitik aracı

1 – anlaşmazlığa müdahil olan şahısların yetkisini ve ilgili iktidarı anlamak. -kimin neyi, ne zaman, nerede ve nasıl yapıyor ya da yapmış olduğunu bilmek.

- Değişim sinyalleri var mı ya da olabilir mi?

2 – Her bir tarafın duygularının doğasını ve derinliğini anlamak. -toplumsal olarak kabul edilebilir olanlar nelerdir? ve hangi koşullar altında?

- Hangi gruplar duygularını ifade etmede daha becerikli?

- Hangi duygular bastırılmış?

3 – Anlaşmazlık zeminlerini ya da katmanlarını anlamak ve çözümü üzerinde çalışmaya başlamak nerde mümkünse o seviyeyi yakalamak (ne en zoru ne de en kolayı olan “giriş seviyesini” öngörmek).

-Sonradan daha karmaşık konulara girmek için güven oluşturan küçük ilerlemeler sağlamaya çalışmak adına en karmaşığından başlamamak.

-köklerin, anlaşmazlık tarihinin, gün ışığına çıktığı tabakalara bakmak.

4 – Açık bir iletişim sağlamak

Anlaşmazlıklara arabuluculuk yapılırken kullanılan bazı teknikler

                     eğer… olsaydı ne olurdu? gibi açık sorular sormak

                     “yani, dediğiniz şey… dır” veya “eğer fikrinizi… olarak özetlemek doğru mudur” gibi izah etmek.

                     uyuşmazlığı yeniden tanımlamak (farklı açıklama)

                     duygusal anlamda ısının artmasına izin vermemek.

                     öfkeyi yatıştırmak için ara vermek.

                     hissedilenleri karşılıklı olarak farkına varılmasını teşvik etmek.

                     algılananların ifade edilmesine ve onları arka planda fark etmek.

                     çıkarları ve ihtiyaçları saptamak.

                     yabancı kişilerin tavsiyelerini ve yardımlarını kabul etmek.

                     çok karmaşık olduğunda gündemi bölümlere ayırmak.

                     gruplar ya da uzman alt komiteler tarafından yapılan görüşmeleri sürdürmek.

                     ortak çıkarları saptamak.

                     olumlu olana dikkat çekmek.

                     ödün verilmesi için kolaylık sağlamak.

                     kendi yazarlarından gelen önerileri bir kenara ayırmak ve onları sunmayı arabuluculuk yapan kişiye bırakmak.

                     geçmişten ziyade geleceğe odaklanmak.

                     kendilerini karşı tarafın yerine koymaya davet etmek.

                     yeni fikirler üretmek ve olağan kavramsal yapıların dışına çıkmak.

                     yeniden odaklanmak, farklı bir açıdan bakmak ve yeniden değerlendirmek (pastayı büyütmek)

                     hayal gücüne sınır koymaksızın “fikir yağmurunu” teşvik etmek.

 

Kaşif Bir müzakereye başlamak için tarafların hazır olup olmadığını irdeler.

Toplantı orga-taraflara alenen müzakereye girme ve görüşmelere başlama nizatörü çağrısı yapar.

Birleştirici Bir müzakere sürecinin başlamasından önce bölünmüş grupları bir araya getirir.

Eğitmen Daha iyi bir müzakere yapmak adına tarafların birbirine daha eşit bir konumda bulunması için taraflardan birinin becerilerini geliştirir.

Fikir Üreticisi taraflara yeni bilgiler, fikirler, teoriler ve seçenekler sunar.

Garantör taraflara, arabuluculuk sürecine girerek aşırı bedeller öde­mek zorunda kalmayacakları teminatını verir.

Kolaylaştırıcı Sürecin görünen

Teşvik eden Müzakerelerin uygun bir şekilde ilerlemesi için teşvik niteliğinde maddi manevi olanaklar sunar.

Teyit eden taraflara, anlaşmaya tamamen riayet etmeleri gerektiğini hatırlatır.

Uzlaştırıcı Görevi uzun sürelidir ve genellikle düşmanların arasında oluşan olumsuz imajları, klişeleri ve davranışları düzeltir.

Christopher Mitchell’in çalışmalarına göre hazırlanmıştır

Anlaşmazlıklarda görev alan arabulucular için ipuçları

Kiminle

                     İnsanların, barış temini süreçlerine katılımı elzemdir.

                     Sınırları geçebilen ve anlaşmazlığın aktörleriyle doğrudan ilişkisi olan devlet dışı aktörlerden yararlanmak.

                     Her zaman kadınların görüşlerini kapsama almak.

                     Diasporaların görüşlerini kapsama almak.

 

Nerede

• Devlet ve kurumsal yapıların ötesinde hareket etmek ve inceleme yapmak.

                     Hem yerel hem de uluslar arası düzeyde etkileşim içinde olmak.

                     anlaşmazlığın topluluk düzeyindeki etkisini hesaplamak.

                     İletişim ve diyalog için alan yaratmak.

          Barış oluşumunu insani projelere ve geliştirme projelerine entegre etmek.

Nasıl

         Gerçekçi olmak ve kendimizi kandırmamak. Pragmatik (faydacı) olunmalıdır ve arzularımız ve gerçek ihtimaller arasındaki mesafe kadar sınırlarımızın da farkına varmak.

          Bir kişinin oynayabileceği, ya da oynayamayacağı, rolle ilgili kendimizi kandırmamak.

                     alçak gönüllü olmak, bilmediğimizde sormak ve bunun kolektif bir çalışma olduğunu açıkça anlamak.

                     eleştirilere, önerilere ve diğerlerinin yardımlarına açık olmak.

                     cesur, yaratıcı, müşfik ve adil olmak.

Devletlerin egemenliğinin kaçınılmazlığı, bağımsızlığımızı koru­mak ve devlet dışı aktörlerle doğrudan ilişkimizin olması arasında denge sağlamak.

        kendilerini insan haklarına adamış kişilerin rolleri ve stratejileriyle kendilerini anlaşmazlığın çözümüne adamış kişilerin rolleri ve stra­tejileri arasında çoğu kez bir gerilim olacağını bilmek.

        anlaşmazlık sonrası aşamada yer alan zorlukları ve riskleri hafife almamak.

                     Bunu, risk oluşturabilecek bir iş olarak addetmek ve kabul etmeye hazır olduğumuz düzeyi       belirlemek.

                     Bir görevin ne kadar zaman alacağını tam olarak hesaplamak ve süreleri kısaltmaya çalışmamak.

                     Diğerlerinde yanlış beklentiler oluşturmamak.

                     Dinlemek, dinlemek, dinlemek.

          Geleneklere ve popüler görüşlere saygı duyarak ortamdan bir şeyler öğrenmek.

           İnsanlarla bolca çay, kahve içmek, her zaman gerekli olacak.

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.