05 Ocak 2013 Basın Bültenleri
Basın Bültenleri / 05 Ocak 2013 Cumartesi Saat 16:13
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla Akat, İmralı Adası’na giderek Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüştü.

Li Şirnexê serdagitina malan: 8 kes hatin binçavkirin - Dîha

Li Şirnexê polîs û tîmên taybet bi ser malan de girt û di nav de belavkarê Azadiya Welat jî heye 8 kes binçavkirin.

Yekîneyên tîmên taybet û polîsan şevê din li gelek taxên Şirnexê bi ser gelek malan de girtin. Di serdagirtinan de mal hatin lêgerînkirin û hemû alavên malan belav kirin. Di encama serdagirtinan de belavkarên Rojnameya Azadiy Welat Veysî Înan û Zekî Çelîk jî hene Giyaseddîn Yesugay, Husnu Yesugay, Hamza Sondak, Ridvan Katar, Siddik Otun û Mehmet Sevîk hatin binçavkirin.

Hate hînbûn ku 8 kes ji ber tevlî merasîma cenazeyên endamên HPG'ê yên ji aliyê bi hezaran welatiyan ve ji Çiyayê Cudî girtin bûn hatin binçavkirin. Kincên kesên hatin binçavkirin jî ji aliyê polîsan ve hatin destserkirin. Hate znaîn ku kesê hatin binçavkirin Midûrin Midûriyeta Polîsan a Şirnexê.


Malbatên kurd di dawetê de rastî êrîşa nîjadperest hatin: 15 kes birîndar bûn – Dîha
 
Koma nijadperestan a ji 50 kesan pêk dihat êrîşî daweta kurdan kir û di êrîşê de 5 jê giran 15 kes birîndar kirin.

Li navçeya Zeytînbûrnû ya Stenbolê komek nijadperest êrîşî daweta kurdan kir û di êrîşê de 15 berbû birîndar kirin. Koma nijadperestan ku ji 50 kesan pêk dihat, li Salona Dawetê ya Yigitoglu ku malbata kurd a ji Kozluka Êlihê dawata xwe pêk dianî, saet di 22.00'an êrîşî dawetê kir. Koma nijadperestan ku bi kêr, satore, çiftê bi bombe û daran êrîş pêk anî 5 jê giran 15 kes birîndar kir. Piştî koma ewil êrîş pek anî koma duyemîn bi dolmîşa plakeya wê 34 HR 0549 ya BMC hat ber salona dawetê û bi çifteyên pompeyî gule barand. Kome piştî êrîş pek anî û şunde çekên pompeyî dan nijadperestan û maşîneya xwe li cihê bûyerê hiştin û dûr ketin. Welatiyê bi navê Zekî Şayak bi giranî birîndar bû diyar kir ku nêzî 20 polîs li cihê bûyerê hebû, lê tu kesî mudaxaleyî komê nekir. Şayrak, anî ziman ku di salonê de zarok jî hebûn, lê kom ket salonê û êrîş pêk anî. 15 kesên birîndar bûn rakirin nexweşxaneyên Samatya, Bakirkoy, Bagcilar, Bahçelîevler û Cerrahpaşa yê.

Êrîş bi organîze pêk hatiye

Birîndarên ku rakirin nexweşxaneya Tipê ya Cerrahpaşayê diyar kirin ku êrîş bi plan û organîze pêk hatiye û ji ber vê yekê polîsan mudaxaleyi komê nekiriye. Birîndarê bî navê Faruk Demir, anî ziman ku kesên êrîşî wan kirin şêniyên taxê bûn û wiha got: "Koma êrîşî me kirin gotin 'Vir taxa me ye. Hûn nikarin li vir li starên kurdî guhdar bikin. Koma êrîşkar çi ket ber wan avêtin me û êrîşî me kirin"

Polîsan êrîşkar binçav nekirin

Zava Eyup Solun jî bertekên xwe anin ziman û diyar kir ku dawet li wan kirin jar û wiha got: "Me fam nekir ku em rastî çi hatin. Dema êrîş pêk hat me ji polîsan re got hûn çima mudaxale nakin. Li gel ku me êrîşkarek girt û teslîmî polîs jî kir, polîs li ber çavên me ew serbest berda. Me dolmîş û kîlîta maşîneyê desteser kir. Polîsan piştre maşîneya ku koma çekdar anî bi çekîç kişandin aliyeki. "

Di êrîşê de berbûyê dawetê Zeki Şayak ji serê xwe de bi saçmayê birîndar bû. Ridvan Solun 4 tiliyên wî jê bûn. Ferhat Uluişik ji serê xwe bi giranî birîndar bû. Muzaffer Solun ji sînga xwe ve birîndar bû. Niha dermankirina 5 kesan li nexweşxanyan didome. 10 kes jî piştî hatin dermankirin şandin malên wan. Hate zanîn ku 4 êrişkar jî hatin binçavkirin. Welatiyên kurd ên rastî êrîşê hatin jî ji bo îfadeyê birin Midûriyeta Polîsan a Zeytinburnuyê.


Irak'tan 'Talabani öldü' haberlerine yalanlama - Diha

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin yaşamını yitirdiği yönündeki haberler cumhurbaşkanlığı makamı tarafından yalanlandı. Öte yandan KDP ve YNK yöneticilerinden oluşan bir heyet Talabani'nin eşi ve YNK Genel Sekreteri Hêro İbrahim Ehmed'i ziyaret ederek, Talabani'nin sağlık durumuna ilişkin bilgi aldı.

Irak Cumhurbaşkanlığı, Almanya'da tedavi gören Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin yaşamını yitirdiğine ilişkin Le Figaro gazetesinde çıkan haberi yalanladı. Yapılan yazılı açıklamada, Talabani'nin tedavisinin sürdüğü ve durumunun da iyiye doğru gittiği belirtilerek, tedavinin iyi sonuç verdiği ve Talabani'nin kritik evreyi atlattığı kaydedildi. Le Figaro'nun haberinin doğruyu yansıtmadığı kaydedilen açıklamada, " Bu haberi red etmekle birlikte tüm basın kurumlarından ricamız Sayın Talabani'nin sağlık durumuna ilişkin haberlerin resmi kaynaklar tarafından teyit ettirilmesidir. Bu kaynak da Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemliğidir" denildi.

Öte yandan KDP ve YNK'den üst düzey yöneticiler Talabani'nin eşi ve YNK Genel Sekreteri Hêro İbrahim Ehmed'i ziyaret etti. KDP Genel Başkan Yardımcısı Nêçirvan Barzani'nin öncülüğünde Ehmed'i ziyaret eden KDP heyetinin, Talabani'nin sağlık durumu hakkında bilgi aldığı öğrenildi. YNK'ye bağlı gazete ve ajanslar Kosret Resul, Dr. Berhem Salih, Mele Bextiyar ve politbüro üyelerinden oluşan YNK heyetinin de Hêra İbrahim Ehmed ile bir görüşme gerçekleştirdiğini duyurdu. Görüşmede Ehmed'in Talabani'nin sağlık durumuna ilişkin ayrıntılı bilgi verdiği ve gelen heyete, "Talabani'nin sağlık durumu iyi bir durumda. Güvenli bir şekilde daha da iyiye gidiyor durumu" dediği kaydedildi.


Kandıra’da çıplak arama işkencesi - Diha

Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nden Kandıra 2 No’lu F Tipi Cezaevi’ne sürgün edilen tutsaklar, çıplak arama uygulamasını kabul etmedikleri için gardiyanlar tarafından darp edildi.

Cezaevlerinde son dönemlerde yoğunca yaşanan sürgünler sırasında tutsaklara uygulanan kötü muamele haberlerine her gün bir yenisi ekleniyor. Yaşanan hak ihlalleri ve kötü muamele nedeniyle sürekli gündemde olan cezaevlerinde son dönemde yoğunca yaşanan sürgün ve sevkler sırasında tutsakların karşı karşıya kaldıkları kötü muamele yaşananların işkence boyutuna ulaştığını gösteriyor. Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan DİHA muhabiri Ömer Çelik'in verdiği bilgilere göre, 24 Aralık 2012 tarihinde Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi'nden, Kandıra 2 No’lu F Tipi Cezaevi’ne sürgün edilen Turan Günana, Cihan Aydın ve Hayrettin Özkan adlı tutuklular cezaevi girişinde çıplak arama uygulaması ile karşı karşıya kaldı.

Çıplak arama uygulamasını kabul etmeyen tutsaklar, gardiyanlar tarafından darp edildikten sonra elbiseleri zorla çıkartıldı. Tutsaklardan Turan Günana darp sonucu yaralanırken darp edilen tutsaklar 3 gün boyunca da "karantina" adı verilen tecrit odasında tutuldu.


İmralı sürecinde Abdullah Öcalan ve barış girişimleri - ANF
 
Uluslararası komplo ile 15 Şubat günü gece geç saatlerde Türkiye’ye getirilip İmralı Adası’nda bulunan Yüksek Güvenlikli Tek Kişilik Cezaevi’ne götürülen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, İmralı’da bulunduğu 14 yıl boyunca barış çalışmalarından hiçbir zaman geri adım atmadı. Öcalan, Kürt sorununu çözümü içi birçok defa devlet heyeti ile görüşerek çözüm önerileri sunarken, son görüşmesi ise DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ve BDP Batman Milletvekili Ayla Akat ile oldu. Öcalan’ın yeniden çözüm için öneriler yaptığının belirtildiği görüşmeye ilişkin detaylar ise daha yansımadı.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye'den çıkmasıyla başlayan ve Türkiye'ye teslim ediliş tarihi 15 Şubat 1999'a kadar olan 4 aylık süreçte yaşanan gelişmeler ile Öcalan'ın İmralı'da kaldığı 14 yıl boyunca maruz kaldığı özel uygulamalar dikkat çekiyor. Öcalan, tecride ve tüm yönelimlere rağmen İmralı Cezaevi’nde bulunduğu süre içerisinde barış çalışmalarından ise hiç geri adım atmadı. Öcalan, İmralı'da buluduğu dönemde birçok defa sürecin iyi ilerlemesi için ateşkes ilan ederken son üç yılda da 17 kez devlet heyeti ile görüştü. 1999 sürecinden önce de sorunun demokratik temelde çözümü için barış arayışlarını sürdüren ve kimi dönemlerde tektaraflı ateşkesler ilan eden Öcalan, aynı dönemlerde devletin de hedefinde oldu. Öcalan'a yönelik ilk ciddi yönelim PKK'nin 2. ateşkesini ilan ettiği 1995 yılında gerçekleştirildi. Bu dönemde devlet bir yandan Öcalan ile ateşkesin koşullarına yönelik görüşmelerde bulunurken, öte yandan da Öcalan'a yönelik suikast girişimleri yapılıyordu. Eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür'ün Ergenekon yargılamaları kapsamında yaptığı itiraflara göre, devlet bir ton C4 patlayıcı ile Öcalan'a suikast girişiminde bulundu. Bu suikast girişimi aynı zamanda 2. ateşkesin sona ermesine neden olmuştu.

ATEŞKES VE SINIR DIŞINA ÇEKİLME KARARI

29 Ağustos 1998'de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan MED TV'de yayınlanan basın toplantısına telefon bağlantısıyla katılarak 1 Eylül 1998 tarihinden itibaren ateşkes ilan ettiklerini duyurdu. Ardından ise uluslararası komplo devreye sokuldu ve Öcalan önce Suriye’den çıkarıldı sonra ise komplo ile Türkiye’ye getirilerek İmralı Adası’nda bulunan özel cezaevine konuldu. Öcalan yargılandığı süre içinde Türkiye'den ayrılma gibi bir niyetlerinin olmadığını belirterek "Bağımsız Kürdistan" yerine "Demokratik Cumhuriyet"i savunduklarını ve bunun bir strateji değişikliği olduğunu belirtti. Bütün bu tartışmaların içinde Öcalan, 2 Ağustos 1999 tarihinde, PKK güçlerine sınır dışına çıkmaları talimatı vererek, süresiz ateşkes kararını açıkladı. Ardından, PKK tarafından silahlı güçleri sınırların dışına çekildi. Çekilme sırasında askerler tarafından kurulan pusularda çok sayıda PKK’li yaşamını yitirdi.

BARIŞ GRUPLARI

Öcalan, 2 Ağustos 1999'da ateşkesin sürdürülmesini ve silahlı güçlerin Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırlarının dışına çekilerek, sembolik barış gruplarının iyi niyetin bir göstergesi olarak Türkiye'ye gelmelerini istedi. Ardından, PKK biri Kandil’den biri de Avrupa'dan olmak üzere iki barış grubu gönderildi. Sekiz kişiden oluşan birinci barış grubu 1 Ekim 1999 yılında Kandil’den, ikinci barış grubu da yine sekiz kişiyle 29 Ekim 1999'da Avrupa'dan geldi. O dönem barış grup üyelerinin cezalandırılması barış umudunu kıran ilk gelişme oldu. Buna rağmen Kürt Halk Önderi Öcalan, 1 Eylül 1998'de ilan ettiği ateşkes sürecini yargılandığı dönemde süresiz ateşkese çevirdi. Bu ateşkes durumu devletin hiçbir adım atmaması üzerine 1 Haziran 2004 tarihinde bozuldu. Bu tarihten sonra ise AKP hükümeti Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecridi derinleştirmeye başladı.

‘KCK’ OPERASYONLARI VE AÇILIM SÜRECİ

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “iyi şeyler olacak” söylemleri ile birlikte hükümetin arayışları devam ederken 5 Nisan 2009’da ABD Başkanı Barack Obama, Türkiye’ye ziyaret yaptı ve hükümet ilk olarak projesini ABD yönetimi ile paylaştı. Ardından ise AKP hükümetinin “Açılım” adı altında başlattığı projenin ilk ayağı olarak “KCK” adı altında yapılan operasyonlar devreye sokuldu. 14 Nisan 2009 tarihinde başlayan siyasi soykırım operasyonları kapsamında DTP, BDP yöneticileri, belediye başkanları, sendikacılar, öğrenciler, kadınlar, insan hakları savunucuları birer birer gözaltına alınarak tutuklandı.

“KCK” adı altında yapılan operasyonlar hız kesmeden devam ederken bir yandan da AKP hükümetinin ve Cumhurbaşkanı Gül’ün operasyonları gölgelemek için söylemleri devam etti. Cumhurbaşkanı Gül 9 Mayıs 2009 tarihinde Prag’a giderken “Kürt sorununun çözümü için 2009 tarihi fırsattır” söylemini kullandı. Gül, 15 Mayıs 2009 tarihinde ise Suriye ziyareti sırasından “Kürt Açılımı kurumların işbirliğidir” dedi.

YOL HARİTASI

Abdullah Gül’ün bu açıklamasının ardından “Kürt açılımı koordinatörü” olarak görevlendirilen dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay bir dizi toplantı yaptı. 5 Ağustos 2009 tarihinde ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Türk ile “Açılım” konusunu görüştü. Tüm bu süreçler yaşanırken Kürt Halk Önderi Öcalan, 156 sayfalık "Yol Haritası"nı 15 Ağustos 2009 tarihinde cezaevi idaresine teslim etti. Öcalan'ın sorunun çözümünü 10 temel ilke başlığında topladığı Yol Haritası ancak 1 buçuk yıl sonra kamuoyuna ulaşabildi. Öcalan, "çekileceğim" sözünü ilk kez Yol Haritası'nı teslim etmeden önce söyledi. Öcalan, 2 Ağustos 2009 tarihinde çekileceği uyarısını şu sözlerle dile getirdi: "Ben 15 Ağustos'ta kendi yol haritamı sunduktan sonra çekileceğim. Artık çözümün nasıl olacağına ilişkin Kürtler kendi kararını verir, PKK kendi kararını verir, DTP kendi kararını verir, Kürt halkı kendi kararını verir. Herkes kendi kararını kendisi verir. Ben buradan dağdaki adam hakkında karar verecek durumda değilim. Orada her gün eziyeti çeken kendisi. Sorunun içinde olan kendisi. Ben burada dağdaki insan için karar veremem. Hatta Kandil merkezi dahi karar veremez. Her grup, her kişi kendi kararını kendisi verir. Çünkü eziyeti kendisi çekiyor, kendisi ölüyor, kendisi mücadele veriyor. Benim bu şartlarda bu konularda bir şey belirtmem doğru olmaz. Kürtlerin de 40 bin şehidi var. Değerleri var. Çok büyük mağduriyetleri var. Kürtler kendi kararlarını kendileri verirler."

İKİNCİ BARIŞ GRUPLARI

Öcalan'ın bu açıklamasından bir ay sonra "demokratik siyasette ciddi bir tıkanma yaşandığını" belirterek, sürecin önünün açılması için "Barış Grupları"nın Türkiye'ye gelmesi çağrısında bulundu. Öcalan'ın çağrısı üzerine 19 Ekim 2009 tarihinde Kandil ve Maxmur Mülteci Kampı'ndan 4'ü çocuk 34 kişiden oluşan Barış ve Demokratik Çözüm Grubu Silopi'deki Habur Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye giriş yaptı. Grubun girişini ilk gün olumlu değerlendiren hükümet, daha sonra tavrını bir anda sertleştirdi. Böylece Avrupa Barış Grubu'nun Türkiye'ye girişi gerçekleşmedi.

BARIŞ GRUPLARINA CEZA YAĞDI

Habur'daki ifade verme biçimini ve grup üyelerinin serbest bırakılmasını "normal" karşılayan hükümet, daha sonra grup üyelerinin tutuklatarak haklarında dava açtırdı. 6 Nisan 2010 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Barış ve Demokratik Çözüm Grubu üyesi 30 kişi hakkında 490 yıl hapis cezası istemiyle dava açtı. 16 Nisan 2010 Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Barış ve Demokratik Çözüm Grubu Üyesi Lütfü Taş'a "örgüt propagandası yapmak" iddiasıyla açılan davanın ilk duruşmasında 10 ay hapis cezası verdi. 1 Haziran'da ise, grubun sözcüsü Mehmet Şerif Gençdal, "örgüt propagandası yapmak" iddiasıyla tutuklandı. 15 Haziran'da ise, Şırnak'ın Cizre İlçesi'nde pasaport başvurusu için karakola giden grup üyesi Emine Sığar, ifadesi olduğu gerekçesiyle Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu Sözcüsü Mehmet Şerif Gençdal, Habur'dan girişle birlikte Cizre'de yaptığı konuşmadan dolayı hakkında "Örgüt propagandası yapmak" iddiası ile Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan dava karar bağlandı. Duruşmada mahkeme Gençdal'a "Örgüt propagandası yapmak" iddiasıyla 1 yıl 8 ay hapis cezası verdi. Gruptan 13 kişinin yargılandığı davada, 11 kişi hakkında yakalama emri çıkartıldı. Kimsenin katılmadığı duruşmada yaşı küçük olan İ.S.'nin dosyasının dava dosyasından ayrılmasına karar verildi. Yaşanan baskıların ardından bazı barış grubu üyeleri yeniden Kandil’e döndü.

DEVLET İLE GÖRÜŞMELER

Kürt sorununda bir yandan çözüm arayışları devam ederken bir yandan ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit derinleştirilmeye başlandı. Ardından ise Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarı görevine getirilmesi ile birlikte Kürt Halk Önderi Öcalan ile devlet heyeti arasındaki görüşmeler başladı. Süreç içerisinde yaşanan gerilimlerinin ardından ise 31 Mayıs 2010 tarihini işaret eden Öcalan, Kürtlerin yaşadığı durumu bir soykırım olarak nitelendirerek, şu uyarıyı yaptı: "Bu süreci daha fazla devam ettirmemin ne anlamı, ne faydası, ne de şartları vardır. Bir muhatap bulamadığımdan dolayı da 31 Mayıs'tan sonra çekiliyorum." Muhatap bulamadığını ifade eden Öcalan, bunun bir savaş çağrısı olmadığını özel olarak vurgulayarak, sorumluluğun artık KCK'de olacağını kaydetti. Yeniden görüşmelerin başlamasıyla Öcalan iki ay sonra yaptığı çağrı üzerine KCK 13 Ağustos'tan başlamak üzere 20 Eylül tarihine kadar geçerli olmak kaydıyla ateşkes ilan etti. KCK, ilan ettiği ateşkesin kalıcılaşması için ise 4 maddelik "Barış Planı"nı açıkladı. Öcalan'ın devlet heyetiyle yaptığı görüşmeler devam ederken, 16 Eylül 2010 günü Hakkari'nin Geçitli (Peyanis) Köyü'nde bir minibüsün geçişi esnasında patlama meydana geldi, 9 kişi yaşamını yitirdi. Patlamanın, heyet ile Öcalan arasında yapılan görüşmeye denk gelmesi dikkat çekti. Öcalan, patlamaya ilişkin avukatları ile yaptığı görüşmede şu açıklamayı yaptı: "Yapılan bu son patlamayla buradaki görüşmeler dinamitlendi, bombalandı. Bu görüşmeler oldukça verimli geçiyordu, umutluydum." Öcalan, ardından 31 Ekim 2010 tarihine dikkat çekerek, 31 Ekim'de devlet tarafından çatışmasızlık kararına karşılık verilmediği takdirde aradan çekileceğini söyledi. Mart 2011’de AKP hükümetinin Öcalan'ın yaptığı uyarılara karşı kayıtsız kaldığı dönemde, devlet heyetiyle görüşmelerini sürdüren Öcalan, heyetin yetkisi hakkında kafasında oluşan soru işaretlerini ortaya koyarak, AKP hükümeti tarafından sorunun çözümüne yönelik pratik adımların atılmaması ve sürece kayıtsız kalınması durumunda çekileceğini uyarısını yaptı.

ÖCALAN’IN ÇAĞRISI İLE EYLEMSİZLİK UZATILDI

Kısa süreli tıkanan sürecin ardından Öcalan, İmralı'da heyet ile yaptığı görüşmelerin ulaştığı boyutu şöyle açıkladı: "Burada bir diyalog devam ediyor. Kimi pratik öneriler aşamasına gelmiş bulunmaktayız. Bu pratik öneriler çerçevesinde yaz başına kadar gelişmeleri takip etmek gerekiyor. Diyalog ve müzakere yöntemine şans veriyoruz. Bu yöntem pratikleşirse 2011 yılı çözümün geliştiği yıl olacaktır. Eğer bu diyalog ve müzakere yöntemiyle sonuç alınmazsa 2011 yılının ikinci yarısından itibaren topyekûn direniş ve özgürlüğü sağlama sürecine girilecektir." İmralı'da görüşmeler pratik önerilere dönüşürken, Türkiye'nin 12 Haziran genel seçimlere kilitlendiği dönemde KCK de eylemsizlik kararını 15 Haziran tarihine çekti. Ardından Öcalan, "15 Haziran'dan sonra herhangi bir erteleme ya da uzatma durumu söz konusu olmayacaktır. Bu nettir. 15 Haziran son tarihtir. Ben 12 yıldır burada sürekli demokratik-barışçıl çözüm için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Bu tehlikelerin önüne geçmeye çalışıyorum. Başbakan'ın 2005'te Diyarbakır'da çözüme dönük yaptığı konuşmadan sonra başlatmış olduğu tehlikeli süreç gibi bir süreç başlatılırsa, söylediğim gibi çekileceğim. Halkımız böyle bilsin."

‘HEYETLE PROTOKOLLER ÜZERİNE GÖRÜŞMELER SÜRÜYOR’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 6 Temmuz günü gerçekleşen haftalık görüşmesinde İmralı’da devam eden görüşmelere ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Öcalan, kendisiyle görüşen heyete ve Kandil’e sunduğu protokollere ilişkin şunları söyledi: “Benimle görüşen heyet ve onlara daha önce sunduğum protokollere ilişkin şunları belirtmek istiyorum. Protokoller konusunda kamuoyunda bir yanlış anlaşılma ve algılama olmuştu. Karayılan da söz etmiş. Protokoller kamuoyunda yanlış anlaşıldığı gibi bizim ve devlet tarafından karşılıklı imzalanmış bir şey değildir. Protokollerde imza söz konusu değildir. Bu konularda bir yanlış anlaşılma olmuştur. Protokoller karşılıklı imza şeklinde değil de çözüme ilişkin üzerinde mutabakata varılan bir metin şeklindedir. Protokoller ön açıcı, çözüm geliştirici ve çözüme ilişkin devletle üzerinde uzlaşmaya vardığımız ve bağlı kalacağımız çözüm metinleridir, çözüm protokolleridir. Protokoller önümüzdeki süreçte atılması gereken somut ve pratik adımlara ilişkindir. Protokollere imza atma söz konusu değildir. Daha o aşamaya gelmiş değiliz. Halen heyetle protokoller üzerinde görüşmeler ve çalışmalar devam ediyor, üzerinde çalışılıyor.” Öcalan, heyet ile yaptıkları görüşmede Barış Konseyi’nin kurulması için mutabakata varıldığını da açıkladı.

ÖCALAN’DAN MECLİS’E ÇAĞRI

AKP hükümeti 2011 Genel seçimlerde yüzde 50'ye varan oy oranıyla iktidarını güçlendirirken, Kürt siyasi hareketi ve demokrasi güçleri tarafından oluşturulan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ise 36 milletvekiliyle büyük bir çıkış yakaladı. Seçimlerin ardından hükümetin ilk icraati ise YSK kararı ile Hatip Dicle'nin milletvekilliğini düşürmek, tutuklu vekiller Kemal Aktaş, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız, Gülser Yıldırım, İbrahim Ayhan'ın tahliyesi için bütün teklifleri geri çevirmek oldu. Tüm bu yaşananlara rağmen Başbakan Erdoğan, seçimlerden hemen sonra yaptığı konuşmalarda ise yeni anayasa çalışmalarına değinirken, Kürt sorununda çözüme yönelik söylemlerde bulunmadı. Tutuklu vekillerin durumu Türkiye'yi Kürt sorununda yeni bir krize sürükledi. Öcalan, sürecin bu koşullarda ancak bir kaç ay daha sürebileceğini ifade etti. Meclis'in derhal toplanarak rolünü oynayabilmesi için kendisine çağrı yapması gerektiğini belirten Öcalan, Hatip Dicle'ye ilişkin YSK kararını "AKP'nin de içinde olduğu büyük karanlık bir komplo" olarak değerlendirdi ve BDP ile bloğun Meclis'i boykot kararına destek verdi. Aynı görüşmede Öcalan, çekileceği uyarısını yaptığı 15 Haziran'dan bir gün önce heyetle bir kez daha birçok konuyu görüştüğünü kamuoyu tarafından bilinmesi gerektiğini söyledi. Öcalan, heyetle yaptığı görüşmelere ilişkin hükümetin de karar vermesi gerektiğine dikkat çekerek, hükümetin 15 Temmuz'a kadar somut adımlar atmadığı takdirde kriz doğacağını ifade etti.

‘DEVRİMCİ HALK SAVAŞI DEVREYE GİRER’

Öcalan, 24 Haziran avukat görüşmesinde şunları söyledi: "Burada yaptığımız görüşmeler önemlidir, ciddidir. Belli bir aşamaya da gelmiştir. Artık konuşma, tartışma aşamasını bitirmiş bulunuyoruz. Tartışacağımız bir konu kalmadı. Benimle görüşenler devlet adına görüştüler. Hükümet Kürt sorununun demokratik anayasal çözümü konusunda pratik adımlar atmazsa kriz doğar. Bugüne kadar yapılan görüşmelerin oyalama amaçlı olduğu ortaya çıkar. 15 Temmuz'a kadar benimle tekrar görüşmeye gelecekler. Bu görüşmede pratik adımları hayata geçiremeyeceklerini beyan ederlerse ondan sonrası devrimci halk savaşı devreye girer."

ÇATIŞMALARIN ŞİDDETLENECEĞİ UYARISI

Öcalan, tüm bu gelişmelerin ardından 6 Temmuz'da avukatlarıyla yaptığı görüşmede, daha önce süreçten çekileceğine dair verdiği 15 Temmuz tarihinin anlamını yitirdiğini, heyetle "Barış Konseyi"nin kurulması için mutabakata vardıklarını belirtti. Öcalan, yine 6 Temmuz görüşmesinde, devlete sunduğu "protokollere" de açıklık getirdi. Öcalan, heyete ve Kandil'e sunduğu protokollerin karşılıklı imza şeklinde değil de çözüme ilişkin üzerinde mutabakata varılan metinler olduğunu kaydetti. Bu süreçte medya bu gelişmeyi sınırlı da olsa verirken, AKP hükümeti açıklamalar karşısından kayıtsız tavrını korumaya devam etti. Askeri operasyon sonucu Diyarbakır Silvan'da çıkan çatışmada 13 asker ve 2 HPG'linin yaşamını yitirmesinden dersler çıkarma yerine ne iktidar ne de muhalefet ezberi bozmadı. Siyasi atmosferin gerildiği ortamda avukatlarıyla görüşen Öcalan, sorunun sürüncemede bırakılması durumunda demokratik çözümün gelişemeyeceği ve çatışmaların şiddetlenerek devam edebileceği uyarısında bulundu. Demokratik Toplum Kongresi (DTK), yıllardır hazırlığını yaptığı ve daha önce duyurduğu Demokratik Özerkliği ilan ettiğini açıkladı. Öcalan, şiddeti tırmandıran Başbakan Erdoğan'ın açıklamalarını eleştirerek, mevcut durumda ortamı sakinleştirmek ve yumuşatmak gerektiğini ifade etti. Heyetle Silvan çatışmasının ardından da görüştüğünü dile getiren Öcalan, şu çağrıyı yaptı: "Gereği neyse yapmak istiyorum. Bunun için çok açık Sayın Başbakan'a buradan sesleniyorum: Bana rolümü oynamam için gerekli pratik araçların sunulması gerekir. Daha önce Parlamento'nun bu konuda karar alması gerektiğini belirtmiştim. Ben Meclis'in tatile girmemesini bunun için istemiştim. Gerekirse Meclis acil toplanıp bu konuda görüşüp çağrı yapabilir. Veya Başbakan bir çağrı yapabilir. 'Biz bu işin silahlarla çözülmeyeceğine inanıyoruz. Bu meseleyi demokratik anayasal yöntemlerle çözeceğiz' derse, bir haftada hallederiz."

3 TALEP VE AĞIRLAŞTIRILMIŞ TECRİT

Öcalan'ın bu çağrısı da yanıtsız kalırken, hükümet yetkililerinin söylemleri giderek sertleşmeye başladı. Tam da bu süreçte Öcalan görüşmelerinde şunları söyledi: "Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Ben burada pratik önderlik yapamayacağımı, bu şartlarda bunu sürdüremeyeceğimi söylemiştim. Her iki taraf da bana bir şeyler söylüyorlar. Devletin-AKP'nin zaten ne yaptığı ortada. Her iki taraf da beni idare ediyor. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor." Bu süreçlerden sonra Öcalan'ın avukatları ile yaptığı görüşmeler engellenmeye başlandı ve ağırlaştırılmış tecrit dönemi başladı. PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın avukatlarının 27 Temmuz 2011 tarihinden bu yana 528 gündür görüşmesi "gemi bozuk", "hava muhalefeti", "gemi onarımda" ve "gemi onarımdan döndü, ancak geminin Liman Başkanlığı'ndan alınması gereken evrakları eksik olduğu için faaliyet yapamıyor" veya "resmi tatil" gibi gerekçelerle engelleniyor.

‘BURASI ÇOK HASSAS’

Öcalan üzerindeki tecrit Kürt halkı tarafından her kentte protesto edilirken, İmralı ile Kürt halkı arasındaki iletişim, 19 Ocak'ta Mehmet Öcalan'ın cezaevine gidişinde idare tarafından Öcalan'ın gönderdiği söylenilen, "Burası çok hassastır. Görüşe çıkmamız uygun değildir" cümlesi oldu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan 21 Eylül’de İmralı Adası’na giderek Öcalan ile görüştü. 15 ayda sadece 2 defa görüşe izin verildiğini belirten Mehmet Öcalan, ağabeyi ile yaptığı görüşmeyi şu sözlerle anlatmıştı. "Ağabeyim, 'Dışarıda hergün 15, 20 genç ölürken bizim görüşe çıkmamız insani değil, ancak gelmişsin görüşelim. Devlet eğer çözüm istiyorsa oyalama yerine çözüme dönük adımlar atmalıdır. Bizim çözüm projelerimiz önlerindedir. Ancak oyalama taktiğini kullanıyorlar. Hergün gençler ölüyor. Sokaktan geçen insanlarımız cezaevine atılıyor. 10 bin insan boş yere cezaevine atıldı. Bizden katkı istiyorlarsa adım atsınlar, sonuna kadar katkı sunalım. Ancak amaçları oyalamak ise yapabileceğim bir şey yok. Herkes işini doğru dürüst yapmalıdır' dedi.” Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, 19 Ocak günü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmek için yeniden İmralı Adası’na gitti. Mehmet Öcalan çıkışta yaptığı açıklamada, görüşme gerçekleştiremediklerini belirterek, "Cezaevi müdüründen aldığımız bilgiye göre, yazı gelmiştir. Abdullah Öcalan şöyle bir yazı yazmıştır: 'Burası çok hassastır. Görüşe çıkmamız uygun değildir.' Bizim orada olan bitenlerden haberimiz yoktur. Müdürün bize verdiği bilgi bu kadar" dedi.

AÇLIK GREVİ VE ÖCALAN’IN ÇAĞRISI

Tecridin derinleşmesi ve sürecin tıkanmasının ardından 12 Eylül’de PKK ve PAJK’lı tutsaklar cezaevlerinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının yaratılması ile anadilde savunma ve anadilde eğitim hakkı için süresiz-dönüşümsüz açlık grevi başlattı. PKK ve PAJK’lı tutsaklar adına yapılan açıklamada 5 Kasım tarihinden itibaren 10 bin tutsağın katıldığı tarihin en kitlesel açlık grevine girildi. Açlık grevleri Türkiye’nin ana gündemine otururken, dışarıda da milletvekilleri ve halkın katılımı ile açlık grevleri yapıldı. Açlık grevleri kitleselleşerek yayılırken, 67. Gününde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan haber geldi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, 17 Kasım günü yeniden İmralı Adası’na gitti. Öcalan ile kardeşi arasında görüşme gerçekleşti. Mehmet Öcalan adadan dönüşünde şu açıklamayı yaptı: "Ben bugün İmralı Cezaevi'nde kalan ağabeyim Sayın Abdullah Öcalan ile yüz yüze bir görüşme gerçekleştirdim. Kendisi açlık grevlerine ilişkin yaptığı çağrıyı zaman kaybetmeden kamuoyuyla paylaşmamı istedi. Ağabeyimin çağrısı şöyle: 'Açlık grevine girenler dışarıdakilerin yapması gereken işi ve sorumluluğu kendi üzerlerine almışlardır. Dışarıdakiler, kendi görev ve sorumluluklarını zaten zor şartlarda olan, hasta olan, dört duvar arasındaki tutsaklara yüklemesinler. Açlık grevi eylem tarzı olarak genel itibariyle doğru bulmamakla birlikte, açlık grevleri yapılacaksa bile içeridekilerin değil dışarısının yapması gerekir. Açlık grevi eylemi çok anlamlıdır. Bu eylem yerini bulmuş ve amacına ulaşmıştır. Hiçbir tereddütte kalmadan, bir an önce açlık grevine son versinler. Buradan açlık grevindeki herkese özellikle birinci ve ikinci gruptakilere tek tek selamlarımı söylüyorum." Öcalan’ın bu çağrısı üzerine, kendileri de açlık grevinde olan BDP’li vekiller mesajı tutsaklara iletmek üzere harekete geçerek cezaevlerine gittiler. Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi'nde açlık grevinde olan tutsaklarla görüşme yapan BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, Hakkari Milletvekili Adil Kurt, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve BDP Genel Başkan Yardımcısı avukat Meral Danış Beştaş cezaevi çıkışında ortak açıklamada bulundular. Kışanak, Açlık grevindeki tutsaklar 'Önderliğimizin söyledikleri bizim için esastır’ sözlerini aktarırken, bir gün sonra, açlık grevinin 68. Gününde tüm PKK ve PAJK’lı tutsaklar adına yapılan açıklamada açlık grevine son verildiği duyuruldu.

YENİDEN GÖRÜŞMELER BAŞLADI

Başbakan Erdoğan, TRT'de katıldığı programda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşmelerin yapıldığını belirterek, “Hala görüşmeler var. Çünkü netice almamız lazım. Işık olduğu sürece devam ederiz” dedi. Ardından Öcalan ile görüşmeler Türkiye gündemine oturdu. Erdoğan’ın açıklamalarının ardından MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın yılın son günlerinde İmralı Adası’na giderek Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüştüğü ortaya çıktı.

TÜRK VE AKAT, ÖCALAN İLE GÖRÜŞTÜ

Öcalan ile MİT Müsteşarı Fidan arasında yapılan görüşmenin detayları merakla beklenirken, 3 Ocak günü sabah saat 08:00’da DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla Akat, İmralı Adası’na giderek Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüştü. Bu aynı zamanda 14 yıllık İmralı sürecinde de bir ilk oldu. Milletvekilleri görüşme sonrasında açıklama yapmazken, BDP ise Diyarbakır’da toplanarak duruma değerlendirmesi yaptı. Hükümet ise bu süreçte, “PKK’nin silah bırakması üzerine görüşme yapılıyor” propagandasını yapmaya devam etti. DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, 4 Ocak günü Diyarbakır’da yaptığı açıklamada, görüşmeye ilişkin, “Başından beri söylediğimiz bu sürecin, barışa evrilmesi konusunda kim ne katkı sunarsa gerçekten memnun oluruz. Meseleyi çok büyütmemek gerek. Ama kanayan bir yara var, bu yarayı deşmek, kanatmaktan ziyade herkes merhem sürmeli. Aynı zamanda basına da söylüyorum hassas süreçlerden geçiyoruz. İnşallah olumlu bir noktaya varır" dedi.


AKP dönemi: Kadın ve çocuklar için 'ecel' vakti! - ANF

Türk Başbakanı Erdoğan, ailelerden "üç çocuk dünyaya getirmeleri" talebinde bulunmayı sürdürüyor. Erdoğan, kadınlara uygulanan şiddet konusunda da "önemli adımlar attıklarını" iddia ediyor. Kendi hükümetinin döneminde meydana gelen olaylar ve bunlara ilişkin istatistikler ise Erdoğan'ı yalanlıyor.

Recep Tayyip Erdoğan, Ankara Rixos Grand Otel'de düzenlenen "Uluslararası Aile ve Sosyal Politikalar Zirvesi"nde yaptığı konuşmada, kadın ve aile sorunlarına dair bir kez daha iyimser tablo çizdi. "Biz yola çıkarken muhafazakar demokrat olduğumuzu ilan ettik. Hedefimize de aileyi koyduk. Parti ve hükümet olarak aileyi en temel taş olarak gördük. Biz kadını yücelten makamın annelik olduğuna inanıyoruz" şeklindeki, Erdoğan'a ait ifadeler, başta 'anne' olmayan kadınların aşağılanması anlamına geliyor; kadının özkimliğini temsil eden tek unsurun da 'annelik' olabileceği dayatılıyor. Çocuk dünyaya getirmek istemeyen veya bu, sağlık problemleri nedeniyle zaten mümkün olmayan kadınlar üzerindeki erkek baskısı, böylece dayanağını ülkenin başbakanından almış oluyor.

Erdoğan'ın kadına yönelik şiddet için yaptığı açıklama da gerçeğe sığmıyor. Erdoğan, nicelik olarak hayli yükselen şiddeti ya meşru buluyor ve bu, onun sorunu görmesini engelliyor; ya da kendisi mitomaniye yakalanmış durumda.

Erdoğan, "kadınlara yönelik şiddet olaylarının, muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini" de, Mart 2011'de dile getirmişti.

Bu vesileyle, Tayyip Erdoğan'ın iyimserliğinden ne anlaşılması gerektiğini, İHD ve çeşitli kurumların son birkaç yıllık istatistiki verileriyle ortaya koyalım.

2007

AKP'nin ikinci kez seçimleri kazandığı 2007 yılında, 'kuşkulu ölümler' listesinde 12 kadının ve 3 çocuğun adı vardı. 'Namus Cinayetleri' kapsamında ise aynı yıl 36 kadın; 6 çocuk yaşamını yitirdi. Erkeklerle birlikte ölü sayısı 52'yi bulmuştu.

2007'de, erkek baskısının sonucunda intihar yolunu seçen kadınların sayısı da 65 idi. Ev içi şiddete uğrayan kadınlar ile ilgili istatistikler ise, 66 kadının öldüğünü işaret ediyor. Şiddet evin dışına da sıçrıyordu; toplumsal alandaki taciz-tecavüz ve çeşitli şiddetler beraberinde 53 kadın katledildi.

Erdoğan, doğum oranlarının artmasını isteyen söylemlerden vazgeçmese de; Türkiye'de çocukların da can güvenliği bulunmuyor. 2007'de 24 çocuk ev içerisinde uğradığı şiddetin sonucunda; 37 çocuk da toplumsal alanda karşılaştığı şiddetle öldürüldü.

2008

Bu yıl da, kadınlar için 'ecel yılı' sayılabilir. Ölümü 'kuşkulu' bulunan 10 kadının listesine; 3 çocuk da dahil oldu. Yine 'namus cinayetleri' başlığı altında değerlendirilen kadın ve çocuk ölüm sayısı da, 11 olarak yansıyor. Tespit edilebildiği kadarıyla 64 kadının intihara başvurduğu 2008'de, evde eşi, babası, ağabeyi tarafından gördüğü şiddet sonucunda yaşamını yitiren kadınların sayısı da 31'i buluyordu. Evin dışına çıkıyoruz; taciz-tecavüz ve uygulanan çeşitli şiddetlerle de, toplumsal alanda 22 kadın öldürüldü. 15 kadın yaralama ve şiddete; 22 kadın da tecavüze, 2008'de uğradı.

14 çocuk, şiddet yoluyla o ana kadar yaşadıkları evde öldürüldü. Sayı, toplumsal alanda da değişmiyordu; yine 14 çocuk sokakta katledildi.

2009

2009'da 'kuşkulu ölüm' listesinde 11 kadın ile 12 çocuk; 'namus cinayetleri'nde ise 25 kadın ile 5 çocuk ölümü sıralandı. Sokakta erkekler tarafından öldürülen kadınların sayısı 36 iken; ev içerisinde yine erkek yakınlarınca öldürülen kadınların sayısı da 46'yı buluyordu. Ev ve sokakta gördüğü şiddetle bu yıl içerisinde ölen çocukların sayısı da 34 olarak kabul ediliyor. Ayrıca aynı yıl 8 kadın ile 34 çocuğun da tecavüz yada tacize uğradıkları tespit edildi.

2010

Erdoğan, "kadına şiddet konusunda önemli adımlar atıyoruz' dese de"; yıllar geçtikçe bilançolarda da artış görülüyor. 2010'da ölümü 'kuşkulu' bulunan kadınların sayısı 15; çocukların sayısı da 5 olarak yansıdı. Tespit edildiği kadarıyla 149 kadın intihara başvurdu; bunların yarısından fazlası hayatını kaybetti. Evde uğradığı şiddetle 50 kadın; 15 çocuk öldü. Toplumsal alanda 11 kadın; 6 çocuk da, yine şiddet uygulanarak öldürüldü.

2011

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun 2011 yılındaki istatistikleri de AKP'nin izlediği kadın karşıtı politikaları teşhir eden nitelikteydi. Tecavüz, toplumsal baskı nedeniyle mağdur kadınların kolay açıklayabildikleri saldırı türü değil. Buna rağmen, elde edilen veriler, en az 179 kadının 2011 yılında tecavüze uğradığını işaret ediyor. Yine aynı yıl 160 kadın eşleri, sevgilileri, babaları tarafından katledildi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun verilerine göre; 70 kadın intihar ederken; bu intiharlardan en az 3'ünün intihar süsü verilmiş cinayet olduğu sonradan anlaşıldı.

2012

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun 2012 yılının ilk altı ayı için yaptığı araştırmalarda da; 92 kadının katledildiği açığa çıkıyor. Ölüm nedenlerini de inceleyen Platform, 29 kadının 'boşanma, ayrılma, reddetme ve kıskançlık' gibi gerekçelerle öldürüldüklerini saptadı. Öldüren kişilerin genellikle eş veya eski eş olduğu, aynı araştırmadan anlaşılıyor. İkinci 'faili meçhul', üçüncü sırada ise 'sevgili-eski sevgili' olarak, katiller vurgulanıyor. 2012'nin ilk altı ayındaki katiller arasında, annelerini öldüren üç erkek çocuk da var.

Henüz yeni yıla girmeden, sadece aralık ayında da 12 kadın cinayete uğradı. Yine bu ay, 5 kadına tecavüz edildi. Bunlar Antalya, İzmir, İstanbul, Konya, Kayseri, Aydın, Bursa, Ardahan, Adıyaman, Ankara, Tekirdağ, Edirne ve Diyarbakır gibi yerlerde meydana geldi.

Araştırmacı Adil Gür’ün geçtiğimiz yıl yaptığı bir araştırma da, genel tabloyu anlamak için önemli. Erdoğan, evlilik kurumunu kutsayan açıklamalarına devam ederken; evli her iki kadından birinin eşi tarafından şiddete uğradığı da, bu araştırmanın verilerinden. Ayrıca Gür'ün araştırmasında önemli bir detay dikkat çekiyor; şiddet gören her 4 kadından 1'i, uğradığı şiddeti gizliyor. – Ali Barış Kurt/ ANF


Ambargoyê rakin! – Yeni Özgür politika

Platforma Piştgiriya bi Rojavayê Kurdistanê ku ji partiyên siyasî û rêxistinên civaka sivîl pêk tê bi daxuyaniyekê bang li rêveberiya Başûrê Kurdistanê kir ku ambargoya li ser Rojava rake û ji gelê kurd jî xwest ku piştgiriyê bide.

Li hemberî ambargoya li ser Rojava tê meşandin, Platforma Piştgiriya bi Rojavayê Kurdistanê bi daxuyaniyekê nerazîbûn nîşan da.

Platforma Piştgiriya bi Rojavyê Kurdistanê re ya ji BDP, OSP, KADEP, HDK, ESP, EMEP, KCD, DDKD, Înîsiyatîfa Azadî û Koma Diyalogê ya Dîcle Firatê pêk tê der barê ambargoya li ser kurdên Rojava tê meşandin, li Salona Resepsiyonê ya Sumerparqê daxuyanî dan çapemeniyê. Li ser navê saziyan Alîkarê Serokê Giştî yê KADEP'ê Lutfu Baksî daxuyanî xwend û anî ziman ku kurdên li Rojava alîgirên şer nîn in û bi tu kesî re şer nekirin û wiha got: "Kurdên li vir ji ber mafên xwe yên gelbûnê rêveberiyên xwe yên xweser îlan kirin. Rêveberiyên xweser yek ji mafên demokratîk ên gerdunî ye. Divê di serî de Tirkiye, hemû sazî û dewletên navneteweyî vê nas bikin. Hikûmeta AKP'ê li hemberî destkeftiyên gelê Kurd her tim dijberiyê dike."

Ji Barzanî re bang!
Baksî, da zanîn ku Tirkiye ji bo kurdên Rojava bi polîtîkayên "birçîbûnê terbiye bike" deriyên sînor girtin û diyarkir ku rêveberiya Başûr jî   ambargo meşand. Baksî weha got: "Ji ber vê yekê gelê Rojava pirsgirêkên tendurîst û birçîbûnê dijîn. Lê ji meşa xwe ya azadiyê paş ve gav navêtin. Herî dawî piştî Başurê Kurdistanê deriyên sînor girtin Rojava hate îzolekirin û gelo Rojava mehkumî birçîbûnê hatiye kirin?" Baksî, bilêv kir ku heke ji kurdên Rojava re alîkarî neçe wê encamên wahîm derbikevin holê û wiha pê de çû: "Ji ber vê yekê em bang li Serokê Herêma Federal a Kurdistanê Mesud Barzanî dikin. Em gotina Birêz Barzanî ya 'Em destûrê nadin xwîna biratiyê bêrijandin' bibîrtînin... Disa divê neyê jibîrkirin ku gelê Rojava ji bo azadiya gelê Başur ji ber tu bedelan nereviya. Heke vîna gelê Rojava bê şikandin wê bandoreke neyenî li ser têkoşîna hemû Kurdistanê bike. Ji ber vê yekê em bang li Birêz Barzanî dikin ku ambargoyê bi dawî bike."

Daxwaza alîkarî û piştgiriyê
Baksî her weha ji bo alîkariya gelê Rojava bang li hemû gelê kurd, raya giştî û xêrxazan jî kir û xwest herkes bi hestyarî tevbigere. Baksî xwest herkes êş û zexmetiyên gelê kurd par ve bike û ev bang kir:"Alîkariya ji bo gelê me yê li hemberî hemû ambargo û zextan berxwe dide peywira me ye. Ji ber vê yekê bi rihê seferberiyê divê hemû kes ji bo alîkariyê bide û di vê mijarê de hestyar bê."
Endamên Platformê dan zanîn ku di rojên pêş de wê biçin Herêma Federal a Kurdistanê û ji bo rakirina ambargoyê hevdîtinan pêk bînin.

Ji bo alîkariyê navnîşan
Di daxuyaniyê de hat diyarkirin ku kesên dixwazin alîkariyê bikin dikarin li ser van navnîşan û telefonan bikevin têkiliyê: "Heyva Sor û 'kurd@hotmail.com' û numreya telefonê 0096352736778"


Karayilan: Gav biavêjin – Yeni Özgür Politika

Serokê Konseya Rêveber ya KCK’ê Murat Karayilan hevdîtinên li Îmraliyê pêk hatin nirxandin û diyar kir ku eger dewlet jidil bê divê gava destpêkê ew biavêje û projeya xwe ya çareseriyê destnîşan bike.


Serokê Konseya Rêveber ya KCK’ê Murat Karayilan hevdîtinên li Îmraliyê bi Rêberê Gelê Kurd Abdullah Ocalan re tên kirin nirxandin û got; “Niha em dikarin bêjin bi hev dişêwirin.” Karayilan diyarkir ku divê dewletê gava destpêkê biavêje û projeya xwe ya çareseriyê aşkere bike.
Serokê Konseya Rêveber ya KCK’ê Murat Karayilan, der barê hevdîtina li Îmraliyê bi Rêberê Gelê Kurd Abdullah Ocalan re hatine kirin, bersîv da pirsên ANF´ê. Karayilan anî ziman ku hewildan û diyalog heye, lê belê pêwîstî bi pêngavên pratîkî jî hene. Serokê Konseya Rêveber ya KCK’ê Mûrat Karayilan pirsî ka dewleta Tirk ji bo çareserkirina pirsgirêka Kurd pêngavên çawa bi avêje. Karayilan her wiha di nav de pozîsyona Ocalan ya li Îmraliyê jî pêngavên bêne avêtin jî rêz kirin û diyarkir ku destpêkirina diyaloga bi Rêber Apo re hewldanek girîng û di cih de ye.

Hewldaneke girîng e
Karayilan anî ziman ku divê ev gav biçûk neyê dîtin û di vê mijarê de weha got: “Lê ev hemû niha nayên wê wateyê ku pêvajoyeke nû ya çareseriyê hatiye destpêkirin. Ev hevdîtin û diyalog wê di rojên pêş de aşkere bibin ka wê vebiguhere pêvajoya çareseriya pirsgirêka Kurd an na. Niha em dikarin bêjin em bi hev dişêwirin." Karayilan diyar kir ku li holê hewldanek heye û pêşketinek diyalogê heye, lê divê gavên pratîk bên avêtin. Karayilan wiha axivî: “Ger niha dewlet bêyî ku tu gavên berbiçav biavêje, ji me bixwaze ku em dest ji çek û çeperên xwe berdin, an jî bixwaze li ser me tiştek ku pozîsyona me lawaz bike bide ferzkirin, ev yek di nava refên me, civaka me û raya giştî de rê li ber şik û gumanên ciddî vebike. Heta niha jî serdestiyek a fikaran heye. Em naxwazin di vê mijarê de titşeke zû bibêjin, lê ji ´polîtîka û biryara çareserkirina pirsgirêka kurd´ zêdetir, tesbîtên ´konsepta bêhêzkirin û bêbandorkirina Hêzên Azadiya Kurd û bi darê zorê tevlî xeta xwe ya çareriyê jî bike´ heye.”

Berpirsyarî û cîdiyet divê
Karayılan bang li dewleta Tirk kir û aşkere bike ka wê dest ji şîdetê berdin an na û wiha domand: “Di vê mijarê de cidiyeteke mezin û berpirsyartiyek divê. Ger careke din taktîkên mijûlkirinê yên ne ji bo çareseriya pirsgirêka Kurd, lê belê ji bo çareserkirina PKK’ê bên pêşxistin, ev yek heyf û mixabin e. Divê dest ji polîtîkayên ku careke din vê herişandinê bi xwe re bîne were berdan. Divê bi helwesteke pir cidî nêzî vê mijarê bibin. Ji bo pêşxistina pêvajoya çareseriyê, divê beriya her tiştî dewleta Tirk biryareke wiha bide.”
Karayilan da zanîn ku divê dewletê gava destpêkê biavêje û got: “Madem dewlet û hukûmetê li ser vî esasî biryara çareserkirina pirsgirêka Kurd dabin û ya ku çareser bikin ew bi xwe ne, divê pêngavek pratîk biavêje û li gel vê jî projeya xwe ya çareseriyê aşkere bike. Yanî ger dixwaze çareser bike, dixwaze çawa çareser bike? Projeya wê çi ye? Heta projeyeke wiha neye aşkerekirin, tu zemînek a diyalog û muzakereyê jî çênabe û tu stratejiyeke çareseriyê jî pêş nakeve. Her tim behsa stratejiya entegreyê tê kirin û kesek aşkere nake ka ev çi ye. Yanî dewleta Tirk ji bo çareseriya pirsgirêka Kurd çi gavan biavêje? Em weke aliyê Kurd dixwazin vê yekê bizanin û raya giştî jî dixwaze vê yekê bizane.”

Gavên divê bên avêtin:
Serokê Konseya Rêveber ya KCK’ê Murat Karayilan gavên ku divê werin avêtin jî weha rêx kirin:
- Divê şert û mercên Ocala were başkirin, ji bo di pêvajoya aştiyê de rol bilîze pêşî lê vebike û ji bo azadiya wî hewldan hebin. Divê yekser bi Ocalan re diyalog pêk werin.
- Ji bo pêvajoya çareserî û aştiyê divê projeyeke hebe û li ser esasê vê projeyê divê pêvajoya muzakereyan were rojevê û ji bo gavên bên avêtin divê dem were diyarkirin û ev bikeve pratîkê. Divê perspektîfa wê bikeve nava destûra bingehîn û li ser bingeha çareseriyeke mayinde divê lihevkirineke civakî çêbibe.
Karayilan di dawiyê de jî ev hişyarî da û got: “Ger hûn cidî bin, kerem bikin, ne cidî bin jî hûn nikarin me bixapînin. Heta gavek ji aliyê din ve neyê avêtin, tu kes hêza xwe naxe kemînê û xetereyan. Divê hesabê ferzkirina vê yekê li ser me û nekin û paşê nebêjin “PKK gav neavê.”

Turk: Divê her kes piştgirî bide

Hevserokê Kongreya Civaka Demokratîk (KCD) Ahmet Turk ku biOcalan re hevdîtin pêk anî, der barê hevdîtinê de diyar kir ku pêwiste di vê pêvajoyêde her kes vê birînê derman bike û piştgiriyê bide pêvajoya aştiyê.
Hevserokê Giştî yê KCD'ê Ahmet Turk, piştî ku pêr bi Rêberê PKK'ê Abdullah Ocalan re li grêva Îmraliyê hevdîtin pêk anî, li ser hevdîtinê daxuyaniyek pir kin da. Turk  der barê hedîtinê de wiha got: "Em niha nafikirn li ser naveroka vê hevdîtinê daxuyaniyên fireh bidin. Wekî tê zanîn bi salan e birîneke ku xwîn dibe heye. Divê em hemû vê birîna ku her tim xwîn dibe bikewînin û derman bikin. Divê her kes ji bo piştgiriyê di nava hewldanan de be. Niha em tenê dikarin der barê hevdîtinê de vê yekê bêjin." 


Yeni yıla katliamla – Yeni Özgür Politika

HPG Anakarargah Komutanlığı, yılbaşı gecesi Amed’de düzenlenen imha operasyonu sonucu HPG Askeri Konsey Üyesi Numan Amed’in(Ertem Karabulut) de aralarında bulunduğu 10 gerillanın katledildiğini doğruladı.

HPG Anakarargah Komutanlığı, 31 Aralık'ta Amed'in Lice, Hani ve Bingöl’ün Genç İlçesi üçgeninde Türk ordusunun düzenlediği operasyon sırasındaki şiddetli çatışmalarda HPG Askeri Konsey Üyesi Numan Amed kod adlı Ertem Karabulut’un da aralarında bulunduğu 10 gerillanın yaşamını yitirdiği açıklandı. HPG, Kürt halkını yaşamını yitiren gerillaları güçlü sahiplenmeye çağırdı.

HPG Anakarargah Komutanlığı yaptığı yazılı açıklamayla 31 Aralık 2012 tarihinde Lice-Hani-Genç üçgeninde HPG gerillalarına yönelik düzenlenen operasyon ve yaşanan şiddetli çatışmaların sonuçlarını duyurdu. Operasyonun sadece yılbaşını değil tüm yılı Kürt halkına zehir etmeyi amaçladığını kaydeden HPG Anakarargah Komutanlığı açıklaması şöyle: “31 Aralık günü sabah saatlerinde Amed’in Hani, Lice ve Bingöl'ün Genç ilçesi üçgeninde işgalci TC ordusu tarafından bir birliğimize yönelik operasyon düzenlenmiştir. Tümüyle imha amaçlı düzenlenen bu operasyona karşı yoldaşlarımız eşsiz bir direniş sergilemiş, bu direniş sonucunda 10 yoldaşımız şahadete ulaşmıştır.
Sömürgeci TC devleti ve faşist AKP hükümeti, özel savaş medyasıyla birlikte sözde çözüm tartışmalarını gündemleştirerek büyük bir sahtekarlıkla halkımızı ve kamuoyunu kandırmaya çalışmaktadır. Kürdistan’ın her köşesinde geliştirilen imha amaçlı operasyonlar ve bu operasyonlarda yaşanan şahadetler, AKP’nin sözünü ettiği çözümün Kürtlerin katledilmesi ve yok edilmesi olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Bu saldırıyla sadece yılbaşını değil, tüm yılı halkımıza zehir etmeyi hedeflediğini ortaya koymuştur. Bu hedefini gerçekleştirmek için tüm Kürdistan’da faşist güçlerini harekete geçirerek her türlü vahşeti, insanlık dışı uygulamayı sergilemekten geri durmayacağı bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Numan Amed…
Bu çatışmada şahadete ulaşan yoldaşlarımızın başında gelen HPG Askeri Konsey Üyesi ve Amed Eyalet sorumlusu Numan arkadaş, tüm pratiğini savaş sahalarında geçiren, Önderlik sahasında bulunarak bizzat Önderliğimizden eğitim alan, en zorlu kritik ve zorlu süreçlerde tüm iç ve dış tasfiyeciliklere karşı PKK militanlığı duruşunun sahibi olarak önderlik ve şehitler çizgisine sahip çıkmasını bilen bir yoldaşımız olmuştur. Numan arkadaş, 1 Haziran hamlesine güçlü bir şekilde katılan, Amed Eyalet Komutanlığı gibi büyük bir sorumlulukla Devrimci Halk Savaşı sürecine öncü komutanlık düzeyinde kendini ve militan yapısını hazırlayarak yer alan komutanlarımızdan olmuştur.
Örnek olacaklardır
Şahadete ulaşan Renas, Şoreş, Xebat, Özer, Demhat, Fırat, Agit, Masiro ve Şervan yoldaşlarımız zafere olan inanç ve bağlılıklarıyla sürdürdükleri özgürlük mücadelesinde iz bırakan, özverili duruşları ve sarsılmaz iradeleriyle Kürdistan da direniş kültürünü her anlarında yaşatmayı bilen, öncü yoldaşlarımız olmuşlardır. Her türlü engele rağmen halkına borçlu kalmamak, görev ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getirebilmek için nefes aldıkları her anda insanüstü çaba sahibi olan bu yoldaşlarımızın duruşu bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bir örnek teşkil ederek yaşatılacaktır.”
Açıklamaya göre yaşamını yitiren 10 gerillanın kimlik bilgileri de şöyle:

- Amed doğumlu, Numan Amed kod adlı, Ertem Karabulut
- Amed doğumlu, Agit Amed kod adlı, Faruk Dolu
- Malatya doğumlu, Özer Dersim kod adlı, Ömer Şeker
- Amed doğumlu, Renas Amed kod adlı, Mehmet Biçecek
- Doğu Kürdistan’ın Selmas kenti doğumlu, Şoreş Selmas kod adlı Perviz Xalili
- Mardin Kızıltepe doğumlu, Demhat kod adlı, Mesut Yıldırım
- Doğu Kürdistan’ın İlam kenti doğumlu, Firat Margi kod adlı, Ruhallah Sidinecat
- Amed doğumlu, Xebat Xançepek kod adlı, Mehmet Zülfikar Kaçmaz
- Mersin doğumlu, Şervan Koçer kod adlı, Mehmet Calp
- Batman doğumlu, Masiro kod adlı, Hakan Tezel.

Sahiplenme çağrısı
HPG Anakarargah Komutanlığı, açıklamasının devamında Kürt halkına yaşamını yitiren gerillalara sahip çıkma çağrısında bulundu: “Numan arkadaş ve komutasındaki diğer 9 yoldaşımızın düşmanın alçakça saldırısına karşı gösterdikleri direniş Kürdistan gerillasının irade ve kahramanlığını bir kez daha dost düşman herkese göstermiştir. TC ordusunun kış aylarında Kürdistan’ın dört bir yanında saldırılarını arttıracağı bilinciyle direniş çizgisinde en ufak bir zayıflık ve tereddüt göstermeden Önder Apo ve şehitler çizgisinde her zamankinden daha büyük bir irade, azimle mücadelemizi sürdüreceğimizi ve bu alçakça saldırının hesabını soracağımızın sözünü bir kez daha veriyoruz. Halkımız, başta Şehit Numan olmak üzere tüm şehit yoldaşlarımıza sahip çıkarak soykırım politikalarına tavrını ve rahatsızlığını yükselterek ortaya koymalıdır. Halkımız ve duyarlı kamuoyu hükümetin yalancı ve alçakça yüzünü görerek şehit düşen yoldaşlarımıza güçlü sahip çıkarak kendi tutum ve tavrını açıkça göstermelidir.”


Savaşa da barışa da hazırız – Yeni Özgür Politika

Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Özellikle AKP Hükümeti'nin tutumu bu konuda önemlidir. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır.

İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la Kasım ayından bu yana görüşmelerin olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “şimdilik bir istişare durumundan söz edilebileceğini” söyledi. Çözüm sürecinin gelişebilmesi için pratik adımları da sıralayan Karayılan, “çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur” uyarısında bulundu.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, İmralı’da Kürt Halk Önderi Öcalan’la görüşmeleri ANF’ye değerlendirdi.

Öncelikle Öcalan ile devlet görüşmelerinin doğruluğunu size sormak istiyorduk ama biraz önce DTK’den bir heyetin İmralı’ya gittiği basına yansıdı. Devlet ile Sayın Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı iddiası doğru mu ve eğer doğruysa bunu yeni bir çözüm süreci olarak değerlendirmek mümkün mü?

Kasım ayından bu yana bir devlet heyetinin İmralı’da Önder Apo ile yürüttüğü bir takım görüşmeler vardır. Böyle bir görüşme süreci doğrudur. En son, biraz önce basına yansıyan Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın İmralı‘ya gidip görüşmüş olmaları elbette ki bu görüşme sürecine daha bir ciddiyet kazandırmıştır. Bu yeni bir boyuttur ve bunu önemsiyoruz. Bu girişimi dikkatle izlemek ve asla küçümsememek gerekiyor. Fakat bütün bunlar yeni bir çözüm sürecinin başladığı anlamına henüz gelmemektedir. Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Yeni bir süreç için daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Özellikle AKP Hükümeti’nin tutumu bu konuda önemlidir. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır.
Şimdi eğer TC Devleti adına Başbakan ve AKP hükümeti gerçekten Kürt sorununu çözmeye karar vermişse, elbette ki bu süreç demokratik çözüm sürecine dönüşebilir. Fakat bu konuda olumluya yorumlanacak pek fazla veri yoktur. Pratikte yaşanan yansımalar yeni bir karara gittiği yönünde herhangi bir izlenim bırakmıyor. Yakından izleyen tüm çevreler bunu bilmektedirler. Başbakan’ın daha 2-3 gün önce yaptığı konuşmalar, her gün güçlerimize dönük gerçekleştirdikleri operasyon ve saldırılar, yine KCK adı altındaki soykırım politikalarının pervasızca yürütülmesi, vb. vb. buna örnek olarak gösterilebilir.

“Bazı ülkelerde hem çatışma olur, hem görüşmeler olur” örneğini veriyorlar…
Hadi diyelim, öyle olsun; peki o zaman çözüm projeniz nedir? Yani devlet bir politika değişikliğine gitmiş midir, gitmemiş midir? AKP resmen “ben artık Kürt sorununda şiddeti kullanmaktan vazgeçiyorum, kimseyi şiddetle bastırmayacağım, bu sorunu artık diyalogla ve demokratik yöntemlerle çözmeye karar verdim” diyor mu? Başbakan bunu diyebilecek durumda mıdır? İşte bu nokta çok önemlidir.



Şimdi size “silah bırakılsın” deniliyor…
Bir kere bu sorunun çözümünde şiddeti esas alan devletin kendisidir. Sen bir toplumsal kesime karşı sürekli devlet gücünü ve şiddeti kullanacaksın, ondan sonra da “kimse buna karşı ses çıkarmasın, silahlar bırakılsın” diyeceksin. Bu böyle olmaz. Senin öncelikle şiddeti kullanmaktan vazgeçip vazgeçmediğini netleştirmen gerekiyor. Bu konuda çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır. Oldukça ciddi olan bu konu, aynı ciddiyete denk düşen bir tutarlı yaklaşımı gerektiriyor. Açık ki, bir çözüm sürecinin gelişmesi için öncelikle Türk devletinin böyle bir kararlaşmaya ulaşmış olması gerekmektedir.



Ne yapacak, nasıl anlaşılacak?
İlk adımı devletin atması lazım. Madem devlet ve hükümet Türkiye’nin bu temel sorununu çözme kararı almışsa ve çözecek olan kendisiyse, evvela pratik bir adım atmalı ve bununla birlikte çözüm projesini ortaya koymalıdır. Yani çözmek istiyor da, nasıl çözmek istiyor, projesi nedir? Böyle bir proje ortaya konulmadan sağlıklı bir tartışma, diyalog ve müzakere zemini oluşamayacağı gibi herhangi bir çözüm stratejisi de geliştirilemez. Sürekli entegre stratejisinden söz ediliyor ama bunun ne olduğunu açıklayan kimse yok. Yani Türk devleti Kürt sorununda çözüm için ne gibi adımlar atmayı düşünüyor? Bunu, Kürt tarafı olarak biz bilmek istediğimiz gibi, kamuoyu da bunu bilmek istiyor.



Peki, sizin bu konuda daha önce sunduğunuz projeler…
Önderliğimiz, Oslo ve İmralı süreci tartışmalarının bir sonucu olarak 5 Mayıs 2011’de Başbakan’a sunulmak üzere Türk heyetine protokoller sunmuştur. Kürt tarafı olarak bizim çözüm projemiz bu protokollerdir. Ayrıca Önderliğimizin hazırladığı ‘’Yol Haritası‘’ var. Yani bizim projemiz vardır, Türk tarafının projesinin de açığa çıkması, ortaya konulması gerekmektedir.
Çözüm için bunlara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan, peşinen, “silah bırakılacak, silah bırakma hedeflenecek” gibisinden yaklaşımlarla herhangi bir yere varılamaz. “Birden bire bunların hepsi devre dışı edilsin” demekle sonuç alınamaz. Bu, işi yokuşa sürmek olacağı gibi, bunlar ancak bir çözüm projesi çerçevesinde tartışılacak hususlardır. Ancak Kürt sorununun çözümünde atılacak olan birtakım adımlarla paralel gelişebilecek bir süreç olabilir. Bunlar, bir yol haritasının belirlenmesi temelinde adım adım yapılacak olan şeylerdir. Yani Kürt sorununun çözümü sadece silahların bırakılması değildir.

“Kürt sorunu ayrı PKK’nin silahlı güçleri ayrı” deniliyor…
Bu türünden değerlendirmelerin hiçbir değeri yoktur. Eğer Kürt sorunu ve silahlı mücadele bu kadar iç içe olmasaydı şimdiye kadar silahlı güç mü kalırdı? Uluslararası güçlerin çok çeşitli konseptlerine dayanan, bütün hamlelerine rağmen eğer bugün güçlenen bir silahlı yapı söz konusuysa, bunun dayandığı güçlü bir toplumsal temel vardır. Dolayısıyla birbirinden ayrı düşünülemez. Bu açıdan, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koymamak gerekiyor. Atı arabanın önüne koyup arabayı sürmek ve her kademede yapılacak olanları yaparak sonuca gidilebilir.



Gerçekten Türk devleti sizden silah bırakmayı mı istiyor?

Açıkça söyleyeyim: Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Yani basına öyle açıklıyor olabilirler, ona bir şey demem. Fakat bizden istenen o değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmasıdır. Devletin bizden istediği budur.


Bunu biraz açar mısınız?

Güney Kürdistan’a çekilmemiz isteniyor… Her gün Güney Kürdistan bombalanıyor. Zaten orada bir kısım güçlerimiz var. Bir de Kuzey’dekilerin hepsini oraya götürürsek bir yerde toplamış oluyoruz, bunun güvencesi nedir? Ama bize deniliyor ki, “Ezber bozan bir karar verin, 1999’daki gibi güçlerinizi çekin. Bu sefer Başbakan ve hükümet kararlıdır. Onlar da adım atacaktır” Güzel ama ön adımlarını şimdi atsın. Niye şimdi atılmıyor? Israrlı bir biçimde gelişen, “önce güçler sınırın dışına çıksın, sonra adım atarız” söylemine nasıl güvenebiliriz? Bunun güvencesi nedir? Bu ciddi bir konu. Mesela bu konuda, “99 yılı gibi olmaması için gerekli tedbirleri alırız” diyorlar. Yani “güçlerinize ta Karadeniz’den, Dersim’den, Bingöl’den, Erzurum’dan, Kars’tan rahatlıkla Güney’e geçebilecek şekilde kolaylık sağlarız, operasyon yaptırmayız” anlamında söylüyorlar. Hayır, eğer bu sorunu çözmeye karar vermişseniz buyurun ilk adımlarını atın. Diğer hususları bir takvime bağlayabiliriz.



Böylesi bir durumda devletin atması gereken ilk adımlar neler olabilir?
Öncelikle ilk önce Önder Apo’yla diyalogun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Ama öyle bir kamuoyu yaratılıyor ki, sanki top İmralı’ya atıldı ve oradan gelecek cevaba göre her şey hallolacak. Burada önemli olan önce devletin ne yapacağıdır. Ama biz bunun da öyle bir taktik yaklaşım olarak geliştirildiğini görüyoruz. Bizzat Başbakan ve ardından danışmanı açıkladı; görüşmelerin olduğunu belirttiler. Evet, görüşmeler var ama sizin bu konudaki çözüm projeniz nedir, Allah için ona ilişkin de birkaç cümle söyleyin. Ama çözüm projelerinin ne olduğuna dönük herhangi bir şey ortaya konulmuyor. Mevcut durumda adeta, “işte biz görüştük, çözüm gelecek” diyorlar. Hayır, görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Bu doğru. Ama senin de atacağın adımlara ihtiyaç vardır.

Bu adımlar ne olmalı?
İlk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. İlk adımı soruyorsunuz, ilk adım bu olabilir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır.
Şimdi bölge kaynıyor, silahlanma her tarafta gelişiyor. Sivil-sıradan insanlar bile, Suriye’de, Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’nun hemen her yerinde silahlanıyor. Bu konuda böylesine devindirici gelişmeler yaşanırken, PKK’nin silah bırakmasını tartışmak kolay değildir. Bu güçlerin devletin tutarlılığına ilişkin ikna edilmesi gerekmektedir. Önderlik İmralı Tecrit Sistemi altında bulunduğu sürece sen devletin tutarlılığına ilişkin, tek bir kişiyi bile ikna edemezsin.
Önderliğin pozisyonu değişecek, serbest hareket etme koşulları oluşacak. Ardından BDP’lilerle görüşmüş olması ve görüşebilmesi elbette ki çok önemli. Bu, siyasi yapının iknası ve çalışmaları için gereklidir. Ancak esas önemli olan silahlı güçlerdir.

Bunun için ne yapılabilir?
Bunun için bizim direk Önderlik ile diyalogda olmamız gerekiyor. Sadece yönetimle değil, geniş komutanlık kademesi ve savaşçı yapısının ikna edilmesi sorunu vardır. Dolayısıyla eğer devlet ve hükümet gerçekten çözümde samimiyse önce Önderliğin önünü açması gerekiyor. Önderliğimizin de dediği gibi, “havuz var, içinde su yok, bana yüz diyorsunuz. Nasıl yüzerim?” Aynen durum odur. Madem Önderliğimizin önemli bir aktör olduğunu belirtiyorlar -ki bu doğrudur- o zaman önünü açmanız lazım. Evvela devletin atacağı adım bu olmalı. Çözüm için bu gereklidir.
Bu konuda sadece DTK’lilerin Önder Apo ile görüşmesinin sorunu çözeceği düşünülüyorsa yanlıştır. Elbette ki siyasi alanın sürece dahil edilmesi çok önemli ve gereklidir. Görüşen heyetin aracı gibi bir rol üstlenmesi düşünülebilir ki bu da uygundur. Mevcut heyet içerisindeki insanlar güvenilir insanlardır. Ancak savaşçı yapının ikna edilmesi ayrı bir olaydır, bizleri de aşan bir durumdur. Bu nedenle Önderliğin İmralı‘daki pozisyonu hakkında bir değişiklik yapılmadan ve Önderliğin bir biçimde doğrudan ilişki kurma olanakları yaratılmadan sonuç alınabileceğini sanmıyorum. Kesin sonuç alınmak isteniliyorsa, böyle bir durumun gerekliliği anlaşılmalıdır. Atılacak ilk adım bu çerçevede, yani serbest hareket etme olanaklarının yaratılması biçiminde formüle edilebilir.


İkinci husus…

İkinci husus olarak ise, bir proje olur ve o proje temelinde müzakere süreci resmen gündeme girerek yapılması ve atılması gereken adımlar taraflarca bir takvim temelinde pratikleştirilebilir. Açık ki Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemde, O zaman çözüm perspektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor. Yeni yapılacak anayasada Kürt halkının varlığına da yer verilerek demokratik ulus perspektifinde bir çözümün önünün açılması önemli bir yaklaşım olacaktır. Böyle ciddi bir yaklaşıma kesinlikle ihtiyaç vardır. AKP hükümetinde böyle ciddi bir yaklaşım gelişirse, biz de hareket olarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için elimizden geleni yaparız.

Gerçekten bu görülüyor mu?
Şimdi görülen şey bu değildir. Yani bu çizdiğim çerçevedeki bir yaklaşımı yansıtan herhangi bir izlenim henüz açığa çıkmış değildir. Bir tek görüşmeler var. Umarım önümüzdeki birkaç gün içerisinde bu yönlü bazı netleşmeler geliştirilir. Daha çok onu bekliyoruz.

Sizce bu gelişir mi?
Bu, ancak önümüzdeki günlerde netleşebilecek bir husus ve tamamen AKP’nin tutumu ve politikasıyla alakalı bir durumdur. Biz Kürt tarafı olarak buna açığız ama hükümet buna ne kadar açık ve hazırdır, bu konuda şu an itibarıyla herhangi bir şey belirtecek durumda değilim. Şimdi bu sorunu çözmesi gereken devletin hiçbir somut-pratik adım atmadan bizden mevziilerin terk edilmesi ya da pozisyonumuzu zayıflatacak dayatma ve isteklerde bulunması, saflarımızda, toplumumuzda ve kamuoyunda çok ciddi kuşkulara yol açacaktır. Halen bu kuşkular egemendir. Biz bu konuda erkenden bir şey söylemek istemiyoruz ama “Kürt sorununu çözme kararı ve politikası”ndan ziyade “Kürt Özgürlük Güçleri’ni çözme, etkisiz kılma, güçten düşürme ve böylece zoraki bir biçimde kendi çözüm çizgisine dahil etme konsepti”nin olduğu yönünde tespitler vardır.



Bu konuda özellikle Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay tarafından sık sık “bir entegre stratejisi çerçevesinde tüm enstrümanlar kullanılmaktadır. Bunun iç-dış bütün enstrümanları devrede olacaktır” mealinde demeçler veriliyor. Bununla neyi kastediyor?
Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Yani toplum mühendisliği mantığıyla yaklaşarak, mevcut olan bu tarihsel-toplumsal sorunu mekanik bir olgu olarak ele alıp düşünme ve bunu bazı aletleri kullanarak yola getirme zihniyetini yansıtan, bu enstrüman kavramını doğru görmüyorum. Bu, küçümseyici ve teknikleştiren bir zihniyetin sonucu olarak ifade edilen bir husustur. Ortada Türkiye’nin en temel toplumsal sorunu olan bir ulus sorun vardır. İnkar edilmiş ve bu yüzden 90 yıldır her türlü trajediye muhatap olmuş bir ulus vardır. Eğer bunu kabul ediyorsan, oturup bu tarihsel hatayı düzelten köklü bir yaklaşım geliştirerek bu sorunu çözersin. Yani bu bir “enstrümanlık iş” değildir.
Ama aynı demeçlerde ve yine pratikte yürütülen bütün diğer hükümet ve devlet çabalarında şunu rahatlıkla görmek mümkündür: AKP hükümeti geçen yıl Temmuz’dan sonraki süreçte bizi tasfiye etme kararı aldı. Boşuna Tamil örneğini vermedi. Bunun için paralı-özel ordu kurdu, ABD’den daha fazla istihbarat ile teknoloji desteği için çok çabalar sergiledi ve bunu önemli oranda da sağladı. Bu temelde çok kapsamlı imha edici operasyonlar yaptı. Kesin bir biçimde imhayı hedefleyen operasyonlar geliştirildi. Onların o zamana kadar ki politikası Haziran’a kadar sonuç almaktı. İşte bunun için Önderliğimize tecrit geliştirildi. KCK adı altındaki operasyonlar hızlandırıldı, gerillaya dönük yapılan operasyonlar yaygınlaştırıldı, büyük bir sindirme hareketi gündemleştirilerek sonuç alınmak istenildi. Ama 2012’nin baharıyla birlikte hareketimiz de bu tasfiye ve saldırı dalgasına karşı bir direniş hattı ve strateji geliştirdi. İmralı’da Önderliğimiz bir duruş sergiledi. Ardından ise halkımız ve Kürt siyaseti bütün baskılara rağmen yılmadı, güçlü bir duruş ortaya koydu. Cezaevlerindeki yoldaşlarımız, en son koydukları 68 günlük açlık grevinde de görüldüğü gibi büyük bir direniş hamlesi geliştirdi. Ve bunların yanı sıra Kürdistan Özgürlük Gerillası AKP’nin bu tasfiye konseptini tersine çevirmek üzere kapsamlı bir hamle geliştirdi. Aslında yeni bir taktik yaklaşım ortaya konularak AKP’nin öngördüğü o tasfiye etme ve katliamdan geçirme projesini tümüyle sonuçsuz bıraktı.
Devlet şimdi bunu itiraf etmiyor ama bir yenilgi aldılar, yıl planlamasında geliştirilen planlamada tamamen sonuçsuz kaldılar. Bu bir gerçek. Hani her gün o özel paralı askerlerden bahsediliyordu? Hani her gün TOKİ’nin yaptığı karakollardan bahsediliyordu? O karakolların önemli bir kısmı yine basıldı, peki niye şimdi konuşulmuyor? Çünkü onlar tedbir değildi. Ne özel-paralı askerlerin örgütlendirilmesi, ne TOKİ’nin karakol yapması, ne de ABD’nin verdiği ve vereceği teknik bu sorunu çözemez. Bu, 2012 yılı içerisinde açığa çıkan büyük bir gerçekliktir.
Şimdi biz bundan hareketle farklı sonuçlara gitmiyoruz. AKP’nin geçen yıl geliştirdiği tasfiye konsepti sonuç almamıştır, başarısız kalmıştır. Çünkü bu, tek yönlü ve sadece şiddete dayalı bir imha konseptiydi. Şimdi ise bu konsept yeniden ama farklı bir biçimde, daha da zenginleştirilmiş olarak güncellenmektedir.


Bunu biraz daha açar mısınız?
Tıpkı geçen yıl gibi, bu yıl da Haziran ayına kadar sonuç alma hedefi konulmuştur. “Tüm enstrümanlar kullanılacak” denilmekte ya! Ne demek bu? Geçen yılki konsept sadece şiddet eksenli bir konseptti, şimdi iki ayaklı bir konsept yürütülecek. Bu konseptin birinci ayağının siyasi konsept, ikinci ayağının ise askeri konsept biçiminde formüle edildiği görülmektedir. Bütün enstrümanların kullanılmasından kastedilen, Türk devletinin bu her iki ayağa dayalı olarak elindeki bütün olanakların harekete geçirmesi ve kullanmasıdır.
Bakınız, iki ayrı sahada aynı amaçları güden bir konsept durumu vardır. Şimdi askeri ve siyasi alana dönük operasyonlar devam ediyor, Önderlik üzerindeki tecrit devam ediyor, başta Tekirdağ ve Şakran Cezaevi olmak üzere baskı ve şiddet çeşitli cezaevlerinde neredeyse 12 Eylül’ü aratmayacak bir düzeyde sürdürülüyor. Yani devlet sindirmeyi öngören tarzını yürütüyor. Psikolojik savaş araçlarının tümünü devrede tutuyor. Bununla birlikte öncelikle Beşir Atalay (ne hikmetse bu işle birinci düzeyde ilgilenen kişi olarak), ardından, Şubat ayında da Başbakan Erdoğan ABD’ye gidecek. Tabi ki ABD’ye yeni taleplerle gidecekler.




Nedir bu talepler?
Türkiye’nin, bölgede ABD’nin de öngördüğü rolü oynayabilmesinin önünde PKK engel olarak görülüyor. Bu nedenle PKK’nin ya tasfiye edilmesi ya da mücadelesini durdurması gerekiyor. Onların çıkarları bunu gerektiriyor. İşte ABD’ye bunu izah edecekler. “PKK’nin tasfiye edilmesi veya savunma savaşını durdurması için şimdiye kadar sağladığınız askeri ve teknik destek yetmemektedir. Daha fazlasına ihtiyaç var” diyerek, PKK’nin lider kadrosuna dönük bir harekatın gerekliliğini izah edeceklerdir. Nasıl ki ‘99’da bizzat ABD devreye girdi ve Önder Apo’yu komployla esir alarak Türkiye’ye teslim etti ve ardından savaş durduruldu. Şimdi de böyle bir sürece ihtiyaç olduğunu belirtecekler. “Ya birlikte yapalım ya da silahlı predatör vb. imkanları bize sağlayın, biz yapalım” diyeceklerdir. Bunu çok iyi biliyoruz. Tabi bununla Önderliğimiz ile hareketimizi zorlamayı ve güçlerimizi Haziran’a kadar sınır dışına çekmesini sağlamayı amaçlamaktadır. İkinci çalışma konsepti bu olmaktadır. Eğer diyalog süreciyle güçlerin yurtdışına çekilmesi sağlanamazsa, baharla birlikte konseptin askeri ayağını hayata geçirmeyi deneyeceklerdir.
Her ikisinin amacı da aynıdır; PKK’nin askeri güçlerini sınırların dışına çekmek, mevziilerin dışına çıkarılmış bu gücü siyasi ve askeri yöntemlerle etkisizleştirmek. Kısaca bizim gördüğümüz husus daha çok budur.
Bunun için Erdoğan bize, “ya tek millet, tek devlet, tek vatan ülkümüzü kabul edip, yani Türkleşmeyi kabul edip teslim olacaksınız ya da çekip gidersiniz. Nereye gidiyorsanız gidin. Gitmezseniz de inlerinizde kalmaya mahkum olursunuz, gelip sizi orada da buluruz ve imha ederiz” demiştir. Erdoğan’ın bu demeci, özünde bu konseptin bir biçimde ifadeye kavuşturulmasıdır. Burada kimse çocuk değildir. Eğer böyle değilse (ki hemen “böyle değil” diyerek, bu değerlendirmenin abartılı, yanlış olduğunu söyleyeceklerdir) bütün dünya kamuoyu önünde TC Devleti adına Başbakan Erdoğan çıksın, demin söylediğim gibi, “biz artık Kürt sorununun çözümü konusunda şiddeti kullanmayacağız, şiddet ve imhayı esas almayacağız. Biz sorunu diyalog yöntemleriyle çözmeyi önümüze koyuyoruz” desin. Bunu açıkça kamuoyu önünde deklere ederlerse o zaman ciddi ve samimi yaklaştıklarını biz de anlamış oluruz ve dolayısıyla bir güven ortamı oluşmaya başlar.
Kısaca AKP Hükümeti’nin yürüttüğü hazırlıkları, geliştirdiği iç-dış çalışmaları ve yaptığı konuşmaları dikkate aldığımızda bu yönde bir konseptin geliştiğini görmüş oluruz. Bu nedenle biz temkinli yaklaşmak zorundayız. Tüm halkımız ve dostlarımız da temkinli yaklaşmalıdırlar. Bununla birlikte pratik adımlara da bakmak lazım. Özellikle Önderliğimizle yürütülen diyalogun içeriğini ve mahiyetini bütün boyutlarıyla anladığımızda bu konuda kesin değerlendirmeler yapabiliriz. Bu açıdan DTK heyetinin yaptığı görüşme de önemlidir. Özellikle konunun bütün boyutlarıyla anlaşılması ve Kürt siyasetinin sürece dahil edilmesi açısından önem taşımaktadır. Bütün bu hususların netleşmesi için istişarelere ihtiyaç vardır.

Planlamamız değişmeyecek

Sayın Öcalan ile görüşmelerin kamuoyuna açık olması daha iyi olmaz mı?
Evet, biz diyalog ve müzakere sürecinin kamuoyuna açık olmasından yanayız. En doğrusu budur. Eğer buna gelirlerse biz buna açığız ve bunu istiyoruz. Tıpkı Kolombiya devleti ile FARC örgütünün geliştirdiği gibi bir süreç olabilir. Benim eleştiri konusu yaptığım, kamuoyuna yansıtma konusu değildir. Daha ilk adımda bir propaganda konusu haline getirme tutumudur.



Demokratik kamuoyu ve halk bu konuda nasıl bir tutum geliştirebilir? Zira AKP yetkililerinin bu süreci alabildiğine psikolojik savaş malzemesi yaptığı ve bu şekilde yürüttüğü bir süreçten bahsediyoruz…

Evet. Mücadelemizin çok önemli bir sürece girdiğini herkes bilmeli. Biz hareket olarak önemli bir mücadele yılını geride bıraktık. Bu mücadele yılının birikimlerini ve tecrübelerini önümüzdeki yıl süreci acısından doğru değerlendirme ve mücadeleyi daha üst bir dereceye taşırma imkanını yakalamış bulunuyoruz. Özgürlük Hareketi’nin daha güçlü bir mücadele sürecine girmiş olduğu açıktır. Ancak “çok güçlüyüz, o zaman kimseyi kaale almayız” tarzında bir yanılsamayı yaşayan bir noktada değiliz.
Halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; mücadelemizin bugün yakaladığı elverişli koşullar, sonuç almak üzere kapsamlı bir hamlenin zeminini güçlendirmiş ve olanaklarını da artırmıştır. Muhtemelen Türk devleti de bunu az çok bildiğinden veya gördüğünden bir girişimle hem kendi konseptinin önünü açmak, hem de bizim yapacağımız yeni hamlesel çıkışların önüne geçmek istemektedir. Bu bir devlet için, kendi politikalarını yürütmek açısından olabilecek bir şey. Herkes elbet çıkarını düşünerek yeni adımlar atmaktadır. Türk devleti de bunu bu çerçevede hesaplıyor olabilir.
Ancak biz güçlü bir pozisyondayken, demokratik çözüme daha fazla eğilim gösteririz. Çünkü nihayetinde biz Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan stratejisine bağlıyız. Bu çözüm perspektifi bugün de hareketimizin resmi çözüm perspektifidir. Biz bu noktada ısrarcı olacağız. Dolayısıyla eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız.
Tüm halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; hareketimiz Önder Apo’nun etrafında her zaman kenetlenecek, demokratik çözüme açık olacak ama herhangi bir gevşeme yaratmadan hamlesel çıkışı önüne alan bir planlama olarak koyacaktır.
Katılım yapmak durumunda olan gençler tam da bu dönemde katılmalıdır. Mücadele etme durumunda olan hiçbir gücümüz herhangi bir tereddüt yaşamamalıdır.
Hareket olarak tüm dönem görevlerini 2012 yılı değerlendirmemizde ortaya koymuştuk. Bunların hepsi geçerlidir.
Kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli, hiç kimse “hemen demokratik çözüm süreci gelişecek” gibi bir hayale kapılmamalıdır.
Eğer gerçekten çözüme dönük bir belirti ve bir ışık gözükürse bunu sonuna kadar götürmeye dönük politikalar geliştiririz. Ama 2013 yılına dönük geliştirmekte olduğumuz hazırlıkları ve planlamaları asla ve asla gevşetmeden yürütmek durumunda olacağız. Bunu herkes bilmeli

Bugünlerde medyada boy gösteren diğer bir kısım Kürt kişilikler, silah bırakmayı dayatan değerlendirmelerde bulunuyorlar. Bu kesimler için neler belirtebilirsiniz?
Bakın devlet bile bizden silah bırakmamızı hemen istemiyor. Çünkü akıl dışı bir şeydir. Onu istemek işi yokuşa sürmektir. Ama işbirlikçi bazı şahsiyetler bunu istiyor. Yani bir kişi bu kadar kendi gerçekliğine, içinden çıktığı toplumun reflekslerine ve çıkarlarına ters bir duruş sergileyemez. Ama ne yazık ki Kürt toplumunda böyle tipler de ortaya çıkabilmektedir. Biraz vicdan olsa, biraz ar ve namus olsa hiç olmazsa “devlet görüşme başlatmışsa biz de bu görüşmelerin sonuç almasına dönük bir çaba gösterelim. En azından destekçi olalım” der. Ama bunlar hemen “PKK’ye yüklenelim” diye kılıç çekiyorlar. Bunun kadar alçakça bir duruş olamaz.

2013 yılına girişle beraber bölgeden yine çatışma haberleri geliyor…
Bakın, herkes gibi halkımız da sevinçle yeni bir yılı karşılamak ister. AKP devleti 2011’in sonunda, 28 Aralık’ta, bildiğiniz gibi Roboskî Katliamı’nı yaptı. Yeni yıla Kürt halkı eğlenerek veya kutlayarak değil, yas içinde girdi. Şimdi 2012’nin 31 Aralık gününde ise Amed’in Lice ilçesinde bir biçimde tespit ettiği bir gerilla grubunun üzerine namertçe giderek imha etti. Yine 31 Aralık günü, Avaşîn alanına dönük kapsamlı bir hava saldırısı gerçekleştirdi.
Nerede kayıp vermişsek, bu devletin güçlü olmasından değil, güçlerimizin verdiği açıktan kaynaklanmıştır. Hareketimizin hamleyi başlattığı Mayıs ayından bu yana ilk kez Türk devleti, bir grubu imha etmiş oluyor. Mutlaka verilmiş bir açıklık vardır. En önemli ve acı olan şey de Alan sorumlusu olan Numan arkadaş, 4-5 gün öncesinden basılan bu noktadaki birimin yanına geliyor ve kendisi de bu çatışmada şehit düşüyor. Bu bizim için ve tüm Kürdistan halkı için önemli bir kayıptır. Burada 10 arkadaş, kahramanca direnerek şehit düşüyor.
Dikkat edelim: Nasıl ki 2012’nin başında Roboskî Katliamı yapıldı. Şimdi de Çemê Alîkê katliamı yapıldı. Hem de farklı silahlar kullanılarak. Bu bir özel savaş konseptidir. Toplumu sürekli bir yas ve matem havasında tutarak böylece iradesini kırma ve gözünü korkutma konseptinin birer programları olarak uygulanmaktadır. Bunlar çok bilinçli bir konsept temelinde yapılan saldırılardır. Hem halka ve hem de gerillaya dönük bu biçimde yeni yılı zehir etme, yeni yılda sömürgeci şiddetini dayatarak insanları zorla yola getirmenin bir gereği olarak bunlar yapılmaktadır. Fakat bilinmeli ki PKK bunlara panzehirdir. Bu değerli yoldaşların şahadeti de kesinlikle böyle bir çıkışa yol açacaktır. Amed halkının derin yurtseverliği Numanları mutlaka yaşatacak ve bunu başaracaktır.


Afyon Sultandağı’nda 40’a yakın Kürt ailesinin çarşıya çıkamadığı ve baskı altında olduğuna yönelik haberler var. Buna dönük düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu konuyu biz basından takip ettik. Bence Kuzey Kürdistan’daki ve Türkiye’deki Kürt kurumları, Sultandağı’ndaki Kürtlere karşı görevlerini yapmamaktadırlar. Mademki orada halkımız faşist saldırılara bu kadar maruz kalıyorlar; evleri, işyerleri ve arabaları bu kadar tahrip ediliyor, o zaman Kürt siyasetçilerinin ve değişik Kürt kurumlarının da bu insanlarımızı daha fazla sahiplenmesi ve oradaki insanlarımızın daha fazla zorda kalmalarına karşı sessiz kalmamaları gerekmektedir.
Tüm Kürtler bulundukları her yerde daha güçlü bir şekilde dayanışma içinde olmalıdırlar. Daha güçlü bir şekilde birbirlerine sahip çıkmalıdırlar. Bu konuda faşist çevrelerin saldırıları karşısında halkımızın daha duyarlı olması gerekmektedir.
Muhtemelen ilerde de bu tür saldırlar yoğunlaşabilir. Bu açıdan metropollerde bulunan tüm Kürtler kendi savunma sistemini geliştirmeli. Bunun en iyi yolu da kendi içinde geliştirecekleri örgütlülük ile birlikte dayanışma ve kendi savunmalarını geliştirmeleridir. Buradaki halkımız kendisini daha iyi bir biçimde savunabilmeli; kendini savunamayacak iseler de kendini savunabilecekleri yerlere taşınmalıdırlar.
Bu konu önemli. Belli ki bazı faşist odakların Kürt halkını sindirmeye dönük geliştirdikleri polis baskılarını, şiddeti, tutuklamaları yeterli görmeyip bizzat kitlesel linç uygulamalarıyla Kürt toplumunu bastırmak istemektedirler. Buna karşı Kürt toplumu duyarlı olmalı, her yerde örgütlü bir dayanışma içine girerek kendini savunabilmelidir.


Savaşa da barışa da hazırız
Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Özellikle AKP Hükümeti'nin tutumu bu konuda önemlidir. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır.

İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la Kasım ayından bu yana görüşmelerin olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “şimdilik bir istişare durumundan söz edilebileceğini” söyledi. Çözüm sürecinin gelişebilmesi için pratik adımları da sıralayan Karayılan, “çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur” uyarısında bulundu.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, İmralı’da Kürt Halk Önderi Öcalan’la görüşmeleri ANF’ye değerlendirdi.

Öncelikle Öcalan ile devlet görüşmelerinin doğruluğunu size sormak istiyorduk ama biraz önce DTK’den bir heyetin İmralı’ya gittiği basına yansıdı. Devlet ile Sayın Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı iddiası doğru mu ve eğer doğruysa bunu yeni bir çözüm süreci olarak değerlendirmek mümkün mü?

Kasım ayından bu yana bir devlet heyetinin İmralı’da Önder Apo ile yürüttüğü bir takım görüşmeler vardır. Böyle bir görüşme süreci doğrudur. En son, biraz önce basına yansıyan Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın İmralı‘ya gidip görüşmüş olmaları elbette ki bu görüşme sürecine daha bir ciddiyet kazandırmıştır. Bu yeni bir boyuttur ve bunu önemsiyoruz. Bu girişimi dikkatle izlemek ve asla küçümsememek gerekiyor. Fakat bütün bunlar yeni bir çözüm sürecinin başladığı anlamına henüz gelmemektedir. Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Yeni bir süreç için daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Özellikle AKP Hükümeti’nin tutumu bu konuda önemlidir. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır.
Şimdi eğer TC Devleti adına Başbakan ve AKP hükümeti gerçekten Kürt sorununu çözmeye karar vermişse, elbette ki bu süreç demokratik çözüm sürecine dönüşebilir. Fakat bu konuda olumluya yorumlanacak pek fazla veri yoktur. Pratikte yaşanan yansımalar yeni bir karara gittiği yönünde herhangi bir izlenim bırakmıyor. Yakından izleyen tüm çevreler bunu bilmektedirler. Başbakan’ın daha 2-3 gün önce yaptığı konuşmalar, her gün güçlerimize dönük gerçekleştirdikleri operasyon ve saldırılar, yine KCK adı altındaki soykırım politikalarının pervasızca yürütülmesi, vb. vb. buna örnek olarak gösterilebilir.

“Bazı ülkelerde hem çatışma olur, hem görüşmeler olur” örneğini veriyorlar…
Hadi diyelim, öyle olsun; peki o zaman çözüm projeniz nedir? Yani devlet bir politika değişikliğine gitmiş midir, gitmemiş midir? AKP resmen “ben artık Kürt sorununda şiddeti kullanmaktan vazgeçiyorum, kimseyi şiddetle bastırmayacağım, bu sorunu artık diyalogla ve demokratik yöntemlerle çözmeye karar verdim” diyor mu? Başbakan bunu diyebilecek durumda mıdır? İşte bu nokta çok önemlidir.



Şimdi size “silah bırakılsın” deniliyor…
Bir kere bu sorunun çözümünde şiddeti esas alan devletin kendisidir. Sen bir toplumsal kesime karşı sürekli devlet gücünü ve şiddeti kullanacaksın, ondan sonra da “kimse buna karşı ses çıkarmasın, silahlar bırakılsın” diyeceksin. Bu böyle olmaz. Senin öncelikle şiddeti kullanmaktan vazgeçip vazgeçmediğini netleştirmen gerekiyor. Bu konuda çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır. Oldukça ciddi olan bu konu, aynı ciddiyete denk düşen bir tutarlı yaklaşımı gerektiriyor. Açık ki, bir çözüm sürecinin gelişmesi için öncelikle Türk devletinin böyle bir kararlaşmaya ulaşmış olması gerekmektedir.



Ne yapacak, nasıl anlaşılacak?
İlk adımı devletin atması lazım. Madem devlet ve hükümet Türkiye’nin bu temel sorununu çözme kararı almışsa ve çözecek olan kendisiyse, evvela pratik bir adım atmalı ve bununla birlikte çözüm projesini ortaya koymalıdır. Yani çözmek istiyor da, nasıl çözmek istiyor, projesi nedir? Böyle bir proje ortaya konulmadan sağlıklı bir tartışma, diyalog ve müzakere zemini oluşamayacağı gibi herhangi bir çözüm stratejisi de geliştirilemez. Sürekli entegre stratejisinden söz ediliyor ama bunun ne olduğunu açıklayan kimse yok. Yani Türk devleti Kürt sorununda çözüm için ne gibi adımlar atmayı düşünüyor? Bunu, Kürt tarafı olarak biz bilmek istediğimiz gibi, kamuoyu da bunu bilmek istiyor.



Peki, sizin bu konuda daha önce sunduğunuz projeler…
Önderliğimiz, Oslo ve İmralı süreci tartışmalarının bir sonucu olarak 5 Mayıs 2011’de Başbakan’a sunulmak üzere Türk heyetine protokoller sunmuştur. Kürt tarafı olarak bizim çözüm projemiz bu protokollerdir. Ayrıca Önderliğimizin hazırladığı ‘’Yol Haritası‘’ var. Yani bizim projemiz vardır, Türk tarafının projesinin de açığa çıkması, ortaya konulması gerekmektedir.
Çözüm için bunlara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan, peşinen, “silah bırakılacak, silah bırakma hedeflenecek” gibisinden yaklaşımlarla herhangi bir yere varılamaz. “Birden bire bunların hepsi devre dışı edilsin” demekle sonuç alınamaz. Bu, işi yokuşa sürmek olacağı gibi, bunlar ancak bir çözüm projesi çerçevesinde tartışılacak hususlardır. Ancak Kürt sorununun çözümünde atılacak olan birtakım adımlarla paralel gelişebilecek bir süreç olabilir. Bunlar, bir yol haritasının belirlenmesi temelinde adım adım yapılacak olan şeylerdir. Yani Kürt sorununun çözümü sadece silahların bırakılması değildir.

“Kürt sorunu ayrı PKK’nin silahlı güçleri ayrı” deniliyor…
Bu türünden değerlendirmelerin hiçbir değeri yoktur. Eğer Kürt sorunu ve silahlı mücadele bu kadar iç içe olmasaydı şimdiye kadar silahlı güç mü kalırdı? Uluslararası güçlerin çok çeşitli konseptlerine dayanan, bütün hamlelerine rağmen eğer bugün güçlenen bir silahlı yapı söz konusuysa, bunun dayandığı güçlü bir toplumsal temel vardır. Dolayısıyla birbirinden ayrı düşünülemez. Bu açıdan, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koymamak gerekiyor. Atı arabanın önüne koyup arabayı sürmek ve her kademede yapılacak olanları yaparak sonuca gidilebilir.



Gerçekten Türk devleti sizden silah bırakmayı mı istiyor?

Açıkça söyleyeyim: Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Yani basına öyle açıklıyor olabilirler, ona bir şey demem. Fakat bizden istenen o değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmasıdır. Devletin bizden istediği budur.


Bunu biraz açar mısınız?

Güney Kürdistan’a çekilmemiz isteniyor… Her gün Güney Kürdistan bombalanıyor. Zaten orada bir kısım güçlerimiz var. Bir de Kuzey’dekilerin hepsini oraya götürürsek bir yerde toplamış oluyoruz, bunun güvencesi nedir? Ama bize deniliyor ki, “Ezber bozan bir karar verin, 1999’daki gibi güçlerinizi çekin. Bu sefer Başbakan ve hükümet kararlıdır. Onlar da adım atacaktır” Güzel ama ön adımlarını şimdi atsın. Niye şimdi atılmıyor? Israrlı bir biçimde gelişen, “önce güçler sınırın dışına çıksın, sonra adım atarız” söylemine nasıl güvenebiliriz? Bunun güvencesi nedir? Bu ciddi bir konu. Mesela bu konuda, “99 yılı gibi olmaması için gerekli tedbirleri alırız” diyorlar. Yani “güçlerinize ta Karadeniz’den, Dersim’den, Bingöl’den, Erzurum’dan, Kars’tan rahatlıkla Güney’e geçebilecek şekilde kolaylık sağlarız, operasyon yaptırmayız” anlamında söylüyorlar. Hayır, eğer bu sorunu çözmeye karar vermişseniz buyurun ilk adımlarını atın. Diğer hususları bir takvime bağlayabiliriz.



Böylesi bir durumda devletin atması gereken ilk adımlar neler olabilir?
Öncelikle ilk önce Önder Apo’yla diyalogun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Ama öyle bir kamuoyu yaratılıyor ki, sanki top İmralı’ya atıldı ve oradan gelecek cevaba göre her şey hallolacak. Burada önemli olan önce devletin ne yapacağıdır. Ama biz bunun da öyle bir taktik yaklaşım olarak geliştirildiğini görüyoruz. Bizzat Başbakan ve ardından danışmanı açıkladı; görüşmelerin olduğunu belirttiler. Evet, görüşmeler var ama sizin bu konudaki çözüm projeniz nedir, Allah için ona ilişkin de birkaç cümle söyleyin. Ama çözüm projelerinin ne olduğuna dönük herhangi bir şey ortaya konulmuyor. Mevcut durumda adeta, “işte biz görüştük, çözüm gelecek” diyorlar. Hayır, görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Bu doğru. Ama senin de atacağın adımlara ihtiyaç vardır.

Bu adımlar ne olmalı?
İlk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. İlk adımı soruyorsunuz, ilk adım bu olabilir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır.
Şimdi bölge kaynıyor, silahlanma her tarafta gelişiyor. Sivil-sıradan insanlar bile, Suriye’de, Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’nun hemen her yerinde silahlanıyor. Bu konuda böylesine devindirici gelişmeler yaşanırken, PKK’nin silah bırakmasını tartışmak kolay değildir. Bu güçlerin devletin tutarlılığına ilişkin ikna edilmesi gerekmektedir. Önderlik İmralı Tecrit Sistemi altında bulunduğu sürece sen devletin tutarlılığına ilişkin, tek bir kişiyi bile ikna edemezsin.
Önderliğin pozisyonu değişecek, serbest hareket etme koşulları oluşacak. Ardından BDP’lilerle görüşmüş olması ve görüşebilmesi elbette ki çok önemli. Bu, siyasi yapının iknası ve çalışmaları için gereklidir. Ancak esas önemli olan silahlı güçlerdir.

Bunun için ne yapılabilir?
Bunun için bizim direk Önderlik ile diyalogda olmamız gerekiyor. Sadece yönetimle değil, geniş komutanlık kademesi ve savaşçı yapısının ikna edilmesi sorunu vardır. Dolayısıyla eğer devlet ve hükümet gerçekten çözümde samimiyse önce Önderliğin önünü açması gerekiyor. Önderliğimizin de dediği gibi, “havuz var, içinde su yok, bana yüz diyorsunuz. Nasıl yüzerim?” Aynen durum odur. Madem Önderliğimizin önemli bir aktör olduğunu belirtiyorlar -ki bu doğrudur- o zaman önünü açmanız lazım. Evvela devletin atacağı adım bu olmalı. Çözüm için bu gereklidir.
Bu konuda sadece DTK’lilerin Önder Apo ile görüşmesinin sorunu çözeceği düşünülüyorsa yanlıştır. Elbette ki siyasi alanın sürece dahil edilmesi çok önemli ve gereklidir. Görüşen heyetin aracı gibi bir rol üstlenmesi düşünülebilir ki bu da uygundur. Mevcut heyet içerisindeki insanlar güvenilir insanlardır. Ancak savaşçı yapının ikna edilmesi ayrı bir olaydır, bizleri de aşan bir durumdur. Bu nedenle Önderliğin İmralı‘daki pozisyonu hakkında bir değişiklik yapılmadan ve Önderliğin bir biçimde doğrudan ilişki kurma olanakları yaratılmadan sonuç alınabileceğini sanmıyorum. Kesin sonuç alınmak isteniliyorsa, böyle bir durumun gerekliliği anlaşılmalıdır. Atılacak ilk adım bu çerçevede, yani serbest hareket etme olanaklarının yaratılması biçiminde formüle edilebilir.


İkinci husus…

İkinci husus olarak ise, bir proje olur ve o proje temelinde müzakere süreci resmen gündeme girerek yapılması ve atılması gereken adımlar taraflarca bir takvim temelinde pratikleştirilebilir. Açık ki Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemde, O zaman çözüm perspektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor. Yeni yapılacak anayasada Kürt halkının varlığına da yer verilerek demokratik ulus perspektifinde bir çözümün önünün açılması önemli bir yaklaşım olacaktır. Böyle ciddi bir yaklaşıma kesinlikle ihtiyaç vardır. AKP hükümetinde böyle ciddi bir yaklaşım gelişirse, biz de hareket olarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için elimizden geleni yaparız.

Gerçekten bu görülüyor mu?
Şimdi görülen şey bu değildir. Yani bu çizdiğim çerçevedeki bir yaklaşımı yansıtan herhangi bir izlenim henüz açığa çıkmış değildir. Bir tek görüşmeler var. Umarım önümüzdeki birkaç gün içerisinde bu yönlü bazı netleşmeler geliştirilir. Daha çok onu bekliyoruz.

Sizce bu gelişir mi?
Bu, ancak önümüzdeki günlerde netleşebilecek bir husus ve tamamen AKP’nin tutumu ve politikasıyla alakalı bir durumdur. Biz Kürt tarafı olarak buna açığız ama hükümet buna ne kadar açık ve hazırdır, bu konuda şu an itibarıyla herhangi bir şey belirtecek durumda değilim. Şimdi bu sorunu çözmesi gereken devletin hiçbir somut-pratik adım atmadan bizden mevziilerin terk edilmesi ya da pozisyonumuzu zayıflatacak dayatma ve isteklerde bulunması, saflarımızda, toplumumuzda ve kamuoyunda çok ciddi kuşkulara yol açacaktır. Halen bu kuşkular egemendir. Biz bu konuda erkenden bir şey söylemek istemiyoruz ama “Kürt sorununu çözme kararı ve politikası”ndan ziyade “Kürt Özgürlük Güçleri’ni çözme, etkisiz kılma, güçten düşürme ve böylece zoraki bir biçimde kendi çözüm çizgisine dahil etme konsepti”nin olduğu yönünde tespitler vardır.



Bu konuda özellikle Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay tarafından sık sık “bir entegre stratejisi çerçevesinde tüm enstrümanlar kullanılmaktadır. Bunun iç-dış bütün enstrümanları devrede olacaktır” mealinde demeçler veriliyor. Bununla neyi kastediyor?
Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Yani toplum mühendisliği mantığıyla yaklaşarak, mevcut olan bu tarihsel-toplumsal sorunu mekanik bir olgu olarak ele alıp düşünme ve bunu bazı aletleri kullanarak yola getirme zihniyetini yansıtan, bu enstrüman kavramını doğru görmüyorum. Bu, küçümseyici ve teknikleştiren bir zihniyetin sonucu olarak ifade edilen bir husustur. Ortada Türkiye’nin en temel toplumsal sorunu olan bir ulus sorun vardır. İnkar edilmiş ve bu yüzden 90 yıldır her türlü trajediye muhatap olmuş bir ulus vardır. Eğer bunu kabul ediyorsan, oturup bu tarihsel hatayı düzelten köklü bir yaklaşım geliştirerek bu sorunu çözersin. Yani bu bir “enstrümanlık iş” değildir.
Ama aynı demeçlerde ve yine pratikte yürütülen bütün diğer hükümet ve devlet çabalarında şunu rahatlıkla görmek mümkündür: AKP hükümeti geçen yıl Temmuz’dan sonraki süreçte bizi tasfiye etme kararı aldı. Boşuna Tamil örneğini vermedi. Bunun için paralı-özel ordu kurdu, ABD’den daha fazla istihbarat ile teknoloji desteği için çok çabalar sergiledi ve bunu önemli oranda da sağladı. Bu temelde çok kapsamlı imha edici operasyonlar yaptı. Kesin bir biçimde imhayı hedefleyen operasyonlar geliştirildi. Onların o zamana kadar ki politikası Haziran’a kadar sonuç almaktı. İşte bunun için Önderliğimize tecrit geliştirildi. KCK adı altındaki operasyonlar hızlandırıldı, gerillaya dönük yapılan operasyonlar yaygınlaştırıldı, büyük bir sindirme hareketi gündemleştirilerek sonuç alınmak istenildi. Ama 2012’nin baharıyla birlikte hareketimiz de bu tasfiye ve saldırı dalgasına karşı bir direniş hattı ve strateji geliştirdi. İmralı’da Önderliğimiz bir duruş sergiledi. Ardından ise halkımız ve Kürt siyaseti bütün baskılara rağmen yılmadı, güçlü bir duruş ortaya koydu. Cezaevlerindeki yoldaşlarımız, en son koydukları 68 günlük açlık grevinde de görüldüğü gibi büyük bir direniş hamlesi geliştirdi. Ve bunların yanı sıra Kürdistan Özgürlük Gerillası AKP’nin bu tasfiye konseptini tersine çevirmek üzere kapsamlı bir hamle geliştirdi. Aslında yeni bir taktik yaklaşım ortaya konularak AKP’nin öngördüğü o tasfiye etme ve katliamdan geçirme projesini tümüyle sonuçsuz bıraktı.
Devlet şimdi bunu itiraf etmiyor ama bir yenilgi aldılar, yıl planlamasında geliştirilen planlamada tamamen sonuçsuz kaldılar. Bu bir gerçek. Hani her gün o özel paralı askerlerden bahsediliyordu? Hani her gün TOKİ’nin yaptığı karakollardan bahsediliyordu? O karakolların önemli bir kısmı yine basıldı, peki niye şimdi konuşulmuyor? Çünkü onlar tedbir değildi. Ne özel-paralı askerlerin örgütlendirilmesi, ne TOKİ’nin karakol yapması, ne de ABD’nin verdiği ve vereceği teknik bu sorunu çözemez. Bu, 2012 yılı içerisinde açığa çıkan büyük bir gerçekliktir.
Şimdi biz bundan hareketle farklı sonuçlara gitmiyoruz. AKP’nin geçen yıl geliştirdiği tasfiye konsepti sonuç almamıştır, başarısız kalmıştır. Çünkü bu, tek yönlü ve sadece şiddete dayalı bir imha konseptiydi. Şimdi ise bu konsept yeniden ama farklı bir biçimde, daha da zenginleştirilmiş olarak güncellenmektedir.


Bunu biraz daha açar mısınız?
Tıpkı geçen yıl gibi, bu yıl da Haziran ayına kadar sonuç alma hedefi konulmuştur. “Tüm enstrümanlar kullanılacak” denilmekte ya! Ne demek bu? Geçen yılki konsept sadece şiddet eksenli bir konseptti, şimdi iki ayaklı bir konsept yürütülecek. Bu konseptin birinci ayağının siyasi konsept, ikinci ayağının ise askeri konsept biçiminde formüle edildiği görülmektedir. Bütün enstrümanların kullanılmasından kastedilen, Türk devletinin bu her iki ayağa dayalı olarak elindeki bütün olanakların harekete geçirmesi ve kullanmasıdır.
Bakınız, iki ayrı sahada aynı amaçları güden bir konsept durumu vardır. Şimdi askeri ve siyasi alana dönük operasyonlar devam ediyor, Önderlik üzerindeki tecrit devam ediyor, başta Tekirdağ ve Şakran Cezaevi olmak üzere baskı ve şiddet çeşitli cezaevlerinde neredeyse 12 Eylül’ü aratmayacak bir düzeyde sürdürülüyor. Yani devlet sindirmeyi öngören tarzını yürütüyor. Psikolojik savaş araçlarının tümünü devrede tutuyor. Bununla birlikte öncelikle Beşir Atalay (ne hikmetse bu işle birinci düzeyde ilgilenen kişi olarak), ardından, Şubat ayında da Başbakan Erdoğan ABD’ye gidecek. Tabi ki ABD’ye yeni taleplerle gidecekler.




Nedir bu talepler?
Türkiye’nin, bölgede ABD’nin de öngördüğü rolü oynayabilmesinin önünde PKK engel olarak görülüyor. Bu nedenle PKK’nin ya tasfiye edilmesi ya da mücadelesini durdurması gerekiyor. Onların çıkarları bunu gerektiriyor. İşte ABD’ye bunu izah edecekler. “PKK’nin tasfiye edilmesi veya savunma savaşını durdurması için şimdiye kadar sağladığınız askeri ve teknik destek yetmemektedir. Daha fazlasına ihtiyaç var” diyerek, PKK’nin lider kadrosuna dönük bir harekatın gerekliliğini izah edeceklerdir. Nasıl ki ‘99’da bizzat ABD devreye girdi ve Önder Apo’yu komployla esir alarak Türkiye’ye teslim etti ve ardından savaş durduruldu. Şimdi de böyle bir sürece ihtiyaç olduğunu belirtecekler. “Ya birlikte yapalım ya da silahlı predatör vb. imkanları bize sağlayın, biz yapalım” diyeceklerdir. Bunu çok iyi biliyoruz. Tabi bununla Önderliğimiz ile hareketimizi zorlamayı ve güçlerimizi Haziran’a kadar sınır dışına çekmesini sağlamayı amaçlamaktadır. İkinci çalışma konsepti bu olmaktadır. Eğer diyalog süreciyle güçlerin yurtdışına çekilmesi sağlanamazsa, baharla birlikte konseptin askeri ayağını hayata geçirmeyi deneyeceklerdir.
Her ikisinin amacı da aynıdır; PKK’nin askeri güçlerini sınırların dışına çekmek, mevziilerin dışına çıkarılmış bu gücü siyasi ve askeri yöntemlerle etkisizleştirmek. Kısaca bizim gördüğümüz husus daha çok budur.
Bunun için Erdoğan bize, “ya tek millet, tek devlet, tek vatan ülkümüzü kabul edip, yani Türkleşmeyi kabul edip teslim olacaksınız ya da çekip gidersiniz. Nereye gidiyorsanız gidin. Gitmezseniz de inlerinizde kalmaya mahkum olursunuz, gelip sizi orada da buluruz ve imha ederiz” demiştir. Erdoğan’ın bu demeci, özünde bu konseptin bir biçimde ifadeye kavuşturulmasıdır. Burada kimse çocuk değildir. Eğer böyle değilse (ki hemen “böyle değil” diyerek, bu değerlendirmenin abartılı, yanlış olduğunu söyleyeceklerdir) bütün dünya kamuoyu önünde TC Devleti adına Başbakan Erdoğan çıksın, demin söylediğim gibi, “biz artık Kürt sorununun çözümü konusunda şiddeti kullanmayacağız, şiddet ve imhayı esas almayacağız. Biz sorunu diyalog yöntemleriyle çözmeyi önümüze koyuyoruz” desin. Bunu açıkça kamuoyu önünde deklere ederlerse o zaman ciddi ve samimi yaklaştıklarını biz de anlamış oluruz ve dolayısıyla bir güven ortamı oluşmaya başlar.
Kısaca AKP Hükümeti’nin yürüttüğü hazırlıkları, geliştirdiği iç-dış çalışmaları ve yaptığı konuşmaları dikkate aldığımızda bu yönde bir konseptin geliştiğini görmüş oluruz. Bu nedenle biz temkinli yaklaşmak zorundayız. Tüm halkımız ve dostlarımız da temkinli yaklaşmalıdırlar. Bununla birlikte pratik adımlara da bakmak lazım. Özellikle Önderliğimizle yürütülen diyalogun içeriğini ve mahiyetini bütün boyutlarıyla anladığımızda bu konuda kesin değerlendirmeler yapabiliriz. Bu açıdan DTK heyetinin yaptığı görüşme de önemlidir. Özellikle konunun bütün boyutlarıyla anlaşılması ve Kürt siyasetinin sürece dahil edilmesi açısından önem taşımaktadır. Bütün bu hususların netleşmesi için istişarelere ihtiyaç vardır.

Planlamamız değişmeyecek

Sayın Öcalan ile görüşmelerin kamuoyuna açık olması daha iyi olmaz mı?
Evet, biz diyalog ve müzakere sürecinin kamuoyuna açık olmasından yanayız. En doğrusu budur. Eğer buna gelirlerse biz buna açığız ve bunu istiyoruz. Tıpkı Kolombiya devleti ile FARC örgütünün geliştirdiği gibi bir süreç olabilir. Benim eleştiri konusu yaptığım, kamuoyuna yansıtma konusu değildir. Daha ilk adımda bir propaganda konusu haline getirme tutumudur.



Demokratik kamuoyu ve halk bu konuda nasıl bir tutum geliştirebilir? Zira AKP yetkililerinin bu süreci alabildiğine psikolojik savaş malzemesi yaptığı ve bu şekilde yürüttüğü bir süreçten bahsediyoruz…

Evet. Mücadelemizin çok önemli bir sürece girdiğini herkes bilmeli. Biz hareket olarak önemli bir mücadele yılını geride bıraktık. Bu mücadele yılının birikimlerini ve tecrübelerini önümüzdeki yıl süreci acısından doğru değerlendirme ve mücadeleyi daha üst bir dereceye taşırma imkanını yakalamış bulunuyoruz. Özgürlük Hareketi’nin daha güçlü bir mücadele sürecine girmiş olduğu açıktır. Ancak “çok güçlüyüz, o zaman kimseyi kaale almayız” tarzında bir yanılsamayı yaşayan bir noktada değiliz.
Halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; mücadelemizin bugün yakaladığı elverişli koşullar, sonuç almak üzere kapsamlı bir hamlenin zeminini güçlendirmiş ve olanaklarını da artırmıştır. Muhtemelen Türk devleti de bunu az çok bildiğinden veya gördüğünden bir girişimle hem kendi konseptinin önünü açmak, hem de bizim yapacağımız yeni hamlesel çıkışların önüne geçmek istemektedir. Bu bir devlet için, kendi politikalarını yürütmek açısından olabilecek bir şey. Herkes elbet çıkarını düşünerek yeni adımlar atmaktadır. Türk devleti de bunu bu çerçevede hesaplıyor olabilir.
Ancak biz güçlü bir pozisyondayken, demokratik çözüme daha fazla eğilim gösteririz. Çünkü nihayetinde biz Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan stratejisine bağlıyız. Bu çözüm perspektifi bugün de hareketimizin resmi çözüm perspektifidir. Biz bu noktada ısrarcı olacağız. Dolayısıyla eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız.
Tüm halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; hareketimiz Önder Apo’nun etrafında her zaman kenetlenecek, demokratik çözüme açık olacak ama herhangi bir gevşeme yaratmadan hamlesel çıkışı önüne alan bir planlama olarak koyacaktır.
Katılım yapmak durumunda olan gençler tam da bu dönemde katılmalıdır. Mücadele etme durumunda olan hiçbir gücümüz herhangi bir tereddüt yaşamamalıdır.
Hareket olarak tüm dönem görevlerini 2012 yılı değerlendirmemizde ortaya koymuştuk. Bunların hepsi geçerlidir.
Kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli, hiç kimse “hemen demokratik çözüm süreci gelişecek” gibi bir hayale kapılmamalıdır.
Eğer gerçekten çözüme dönük bir belirti ve bir ışık gözükürse bunu sonuna kadar götürmeye dönük politikalar geliştiririz. Ama 2013 yılına dönük geliştirmekte olduğumuz hazırlıkları ve planlamaları asla ve asla gevşetmeden yürütmek durumunda olacağız. Bunu herkes bilmeli

Bugünlerde medyada boy gösteren diğer bir kısım Kürt kişilikler, silah bırakmayı dayatan değerlendirmelerde bulunuyorlar. Bu kesimler için neler belirtebilirsiniz?
Bakın devlet bile bizden silah bırakmamızı hemen istemiyor. Çünkü akıl dışı bir şeydir. Onu istemek işi yokuşa sürmektir. Ama işbirlikçi bazı şahsiyetler bunu istiyor. Yani bir kişi bu kadar kendi gerçekliğine, içinden çıktığı toplumun reflekslerine ve çıkarlarına ters bir duruş sergileyemez. Ama ne yazık ki Kürt toplumunda böyle tipler de ortaya çıkabilmektedir. Biraz vicdan olsa, biraz ar ve namus olsa hiç olmazsa “devlet görüşme başlatmışsa biz de bu görüşmelerin sonuç almasına dönük bir çaba gösterelim. En azından destekçi olalım” der. Ama bunlar hemen “PKK’ye yüklenelim” diye kılıç çekiyorlar. Bunun kadar alçakça bir duruş olamaz.


2013 yılına girişle beraber bölgeden yine çatışma haberleri geliyor… - Özgür Gündem

Bakın, herkes gibi halkımız da sevinçle yeni bir yılı karşılamak ister. AKP devleti 2011’in sonunda, 28 Aralık’ta, bildiğiniz gibi Roboskî Katliamı’nı yaptı. Yeni yıla Kürt halkı eğlenerek veya kutlayarak değil, yas içinde girdi. Şimdi 2012’nin 31 Aralık gününde ise Amed’in Lice ilçesinde bir biçimde tespit ettiği bir gerilla grubunun üzerine namertçe giderek imha etti. Yine 31 Aralık günü, Avaşîn alanına dönük kapsamlı bir hava saldırısı gerçekleştirdi.
Nerede kayıp vermişsek, bu devletin güçlü olmasından değil, güçlerimizin verdiği açıktan kaynaklanmıştır. Hareketimizin hamleyi başlattığı Mayıs ayından bu yana ilk kez Türk devleti, bir grubu imha etmiş oluyor. Mutlaka verilmiş bir açıklık vardır. En önemli ve acı olan şey de Alan sorumlusu olan Numan arkadaş, 4-5 gün öncesinden basılan bu noktadaki birimin yanına geliyor ve kendisi de bu çatışmada şehit düşüyor. Bu bizim için ve tüm Kürdistan halkı için önemli bir kayıptır. Burada 10 arkadaş, kahramanca direnerek şehit düşüyor.
Dikkat edelim: Nasıl ki 2012’nin başında Roboskî Katliamı yapıldı. Şimdi de Çemê Alîkê katliamı yapıldı. Hem de farklı silahlar kullanılarak. Bu bir özel savaş konseptidir. Toplumu sürekli bir yas ve matem havasında tutarak böylece iradesini kırma ve gözünü korkutma konseptinin birer programları olarak uygulanmaktadır. Bunlar çok bilinçli bir konsept temelinde yapılan saldırılardır. Hem halka ve hem de gerillaya dönük bu biçimde yeni yılı zehir etme, yeni yılda sömürgeci şiddetini dayatarak insanları zorla yola getirmenin bir gereği olarak bunlar yapılmaktadır. Fakat bilinmeli ki PKK bunlara panzehirdir. Bu değerli yoldaşların şahadeti de kesinlikle böyle bir çıkışa yol açacaktır. Amed halkının derin yurtseverliği Numanları mutlaka yaşatacak ve bunu başaracaktır.


Afyon Sultandağı’nda 40’a yakın Kürt ailesinin çarşıya çıkamadığı ve baskı altında olduğuna yönelik haberler var. Buna dönük düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu konuyu biz basından takip ettik. Bence Kuzey Kürdistan’daki ve Türkiye’deki Kürt kurumları, Sultandağı’ndaki Kürtlere karşı görevlerini yapmamaktadırlar. Mademki orada halkımız faşist saldırılara bu kadar maruz kalıyorlar; evleri, işyerleri ve arabaları bu kadar tahrip ediliyor, o zaman Kürt siyasetçilerinin ve değişik Kürt kurumlarının da bu insanlarımızı daha fazla sahiplenmesi ve oradaki insanlarımızın daha fazla zorda kalmalarına karşı sessiz kalmamaları gerekmektedir.
Tüm Kürtler bulundukları her yerde daha güçlü bir şekilde dayanışma içinde olmalıdırlar. Daha güçlü bir şekilde birbirlerine sahip çıkmalıdırlar. Bu konuda faşist çevrelerin saldırıları karşısında halkımızın daha duyarlı olması gerekmektedir.
Muhtemelen ilerde de bu tür saldırlar yoğunlaşabilir. Bu açıdan metropollerde bulunan tüm Kürtler kendi savunma sistemini geliştirmeli. Bunun en iyi yolu da kendi içinde geliştirecekleri örgütlülük ile birlikte dayanışma ve kendi savunmalarını geliştirmeleridir. Buradaki halkımız kendisini daha iyi bir biçimde savunabilmeli; kendini savunamayacak iseler de kendini savunabilecekleri yerlere taşınmalıdırlar.
Bu konu önemli. Belli ki bazı faşist odakların Kürt halkını sindirmeye dönük geliştirdikleri polis baskılarını, şiddeti, tutuklamaları yeterli görmeyip bizzat kitlesel linç uygulamalarıyla Kürt toplumunu bastırmak istemektedirler. Buna karşı Kürt toplumu duyarlı olmalı, her yerde örgütlü bir dayanışma içine girerek kendini savunabilmelidir.


İLK ADIM ÖCALAN’IN KOŞULLARI – Özgür Gündem

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, kamuoyunun günlerdir tartıştığı Kürt siyasetçiler ve devletin PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelere ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Bu istişare sürecidir

“Önder Apo’yla diyaloğun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Bu şimdilik bir istişare durumudur. Bunun Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde atılacak somut adımlarla anlaşılacaktır.”

İlk adımı devlet atmalı

İlk adımı devlet atmalıdır. Hükümetin bu konuda tutumu, daha net ve çözümleyici olmalıdır. Görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Ama devletin atacağı adımlara ihtiyaç vardır. Bu temelde ilk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir.”

Silah bırakın diyen yok!

“Devletin bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Basına öyle açıklıyor olabilirler, ona bir şey demem. Fakat bizden istenen o değildir. Altını çizerek belirtiyorum; Silahlı güçlerimizin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmasıdır. Devletin bizden istediği budur.

Heyet aracıdır, uygundur

“Görüşen heyetin aracı gibi bir rol üstlenmesi düşünülebilir ki bu da uygundur. Mevcut heyet içerisindeki insanlar güvenilir insanlardır. Ancak savaşçı yapının ikna edilmesi ayrı bir olaydır. Bu nedenle Önderliğimizin doğrudan ilişki kurma olanakları yaratılmalı.”

Devlet projesini açıklamalı

“Kürt tarafı olarak çözüm projemiz Önderliğimizin, Oslo ve İmralı sürecinin bir sonucu olarak 5 Mayıs 2011’de Türk heyetine sunduğu protokollerdir. Devlet çözüm projesini ortaya koymalıdır. Böyle bir proje ortaya konulmadan sağlıklı müzakere zemini oluşamaz.”

Süreç çok önemli, adımlara bakacağız, ilk adım Öcalan’ın koşulları

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Öcalan’la devlet arasındaki görüşmeleri değerlendirdi. ‘Önder Apo’yla diyaloğun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir’ diyen Karayılan, somut adım beklediklerini belirtti: İlk adım Öcalan’ın koşullarının düzenlenmesi

Hükümetin imha konseptinden vazgeçtiğini kamuoyuna açıklamasını isteyen Karayılan, ‘Sürecin önemli olduğunu ancak hükümetin inandırıcı olabilmesi için’ Erdoğan’ı açıklama yapmaya çağırdı

Fırat Haber Ajansı’nın geçtiği habere göre; “Kasım ayından bu yana PKK Lideri Abdullah Öcalan’la devlet arasında yapılan görüşmelerden haberdar olduğunu” söyleyen Murat Karayılan, görüşmelerle ilgili “şimdilik bir istişare durumundan söz edilebileceğini, bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir” diyerek yapılan görüşmelerin içeriğine açıklık getirdi. Bu istişarenin bir çözüm sürecine dönüşebilmesi için atılacak pratik adımlarını da sıralayan Karayılan, “ilk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır” dedi.

Taktiksel yaklaşılmamalı

Türk devletinin şiddeti kullanmaktan vazgeçip vazgeçmediğini netleştirmesi gerektiğini belirten Karayılan, “Bu konuda çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır” uyarısında bulundu.

Sürece ciddiyet kazandırdı

“Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın İmralı’ya gidip görüşmüş olmaları elbette ki bu görüşme sürecine daha bir ciddiyet kazandırmıştır” diyen Karayılan, “Bu yeni bir boyuttur ve bunu önemsiyoruz. Bu girişimi dikkatle izlemek ve asla küçümsememek gerekiyor. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır” şeklinde konuştu.

Hadi diyelim öyle olsun

Karayılan şunları söyledi: “Diyorlar ki, “bazı ülkelerde hem çatışma olur, hem görüşmeler olur.” Hadi diyelim, öyle olsun; peki o zaman çözüm projeniz nedir? Yani devlet bir politika değişikliğine gitmiş midir, gitmemiş midir? AKP resmen “ben artık Kürt sorununda şiddeti kullanmaktan vazgeçiyorum, kimseyi şiddetle bastırmayacağım, bu sorunu artık diyalogla ve demokratik yöntemlerle çözmeye karar verdim” diyor mu? Başbakan bunu diyebilecek durumda mıdır? İşte bu nokta çok önemlidir.

Biz önerilermizi sunduk

Biz, çözüm projemizi protokollerle sunduk. Önderliğimiz, Oslo ve İmralı süreci tartışmalarının bir sonucu olarak 5 Mayıs 2011’de Başbakan’a sunulmak üzere Türk heyetine protokoller sunmuştur. Kürt tarafı olarak bizim çözüm projemiz bu protokollerdir. Ayrıca Önderliğimizin hazırladığı “Yol Haritası” var. Yani bizim projemiz vardır, Türk tarafının projesinin de açığa çıkması, ortaya konulması gerekmektedir. Çözüm için bunlara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan, peşinen, “silah bırakılacak, silah bırakma hedeflenecek” gibisinden yaklaşımlarla herhangi bir yere varılamaz. Kimse bu silahları eğlenmek için ya da farklı keyfi bir amaç için eline almadı. Bu silahlı güçlerin varlığının bir nedeni vardır. Bu açıdan, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koymamak gerekiyor. Atı arabanın önüne koyup arabayı sürmek ve her kademede yapılacak olanları yaparak sonuca gidilebilir.

Önderimizle diyalog çok isabetli

Öncelikle ilk önce Önder Apo’yla diyaloğun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Çünkü Önder Apo, bu hareketin ve Kürt Özgürlük Mücadelesi diye tanımladığımız, onun illegal-legal bütün bileşenlerinin kabul ettiği bir Önderliktir. Dolayısıyla devletin oradan işe başlaması çok doğru, çok isabetli ve yerinde bir tutumdur. Ama öyle bir kamuoyu yaratılıyor ki, sanki top İmralı’ya atıldı ve oradan gelecek cevaba göre her şey hallolacak. Burada önemli olan önce devletin ne yapacağıdır. Ama biz bunun da öyle bir taktik yaklaşım olarak geliştirildiğini görüyoruz. Bizzat Başbakan ve ardından danışmanı açıkladı; görüşmelerin olduğunu belirttiler. Evet, görüşmeler var ama sizin bu konudaki çözüm projeniz nedir, Allah için ona ilişkin de birkaç cümle söyleyin. Ama çözüm projelerinin ne olduğuna dönük herhangi bir şey ortaya konulmuyor.

Somut adım atılırsa biz de elimizden geleni yaparız

Bir proje olur ve o proje temelinde müzakere süreci resmen gündeme girerek yapılması gereken hususlar ve atılması gereken adımlar taraflarca bir takvim temelinde pratikleştirilebilir. Açık ki Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemde, o zaman çözüm perspektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor. Yeni yapılacak anayasada Kürt halkının varlığına da yer verilerek demokratik ulus perspektifinde bir çözümün önünün açılması önemli bir yaklaşım olacaktır. Böyle ciddi bir yaklaşıma kesinlikle ihtiyaç vardır. AKP hükümetinde böyle ciddi bir yaklaşım gelişirse, biz de hareket olarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için elimizden geleni yaparız. Ama şimdi görülen şey bu değildir. Yani net, samimi ve dürüst yaklaşımların gelişmesi halinde bu konuda somut, gözle görülür bir adım ve net çözüm çerçevesi ortaya konulduğunda bu süreç önemli oranda çözüm sürecine girmiş demektir.

Görüşmenin çerçevesi önemli

Ortada bir girişim ve geliştirilmiş bir diyalog var ama pratik adımlara da ihtiyaç olduğu açıktır. Ayrıca Önderliğimizin bu konudaki düşüncesi ve çizilen ortak çerçeve, yine Önderliğimizin yanına giden BDP’li heyetle tartışma çerçevesi de bizim için önemlidir. Şimdi bu sorunu çözmesi gereken devletin hiçbir somut-pratik adım atmadan bizden mevziilerin terk edilmesi ya da pozisyonumuzu zayıflatacak dayatma ve isteklerde bulunması, saflarımızda, toplumumuzda ve kamuoyunda çok ciddi kuşkulara yol açacaktır. Halen bu kuşkular egemen olan yan durumundadır.  Yani bu bir “enstrümanlık iş” değildir.

Başbakan çıksın söylesin

Burada kimse çocuk değildir. Eğer böyle değilse (ki hemen “böyle değil” diyerek, bu değerlendirmenin abartılı, yanlış olduğunu söyleyeceklerdir) bütün dünya kamuoyu önünde TC Devleti adına Başbakan Erdoğan çıksın, demin söylediğim gibi, “biz artık Kürt sorununun çözümü konusunda şiddeti kullanmayacağız, şiddet ve imhayı esas almayacağız. Biz sorunu diyalog yöntemleriyle çözmeyi önümüze koyuyoruz” desin. Bunu açıkça kamuoyu önünde deklere ederlerse o zaman ciddi ve samimi yaklaştıklarını biz de anlamış oluruz ve dolayısıyla bir güven ortamı oluşmaya başlar.

Temkinliyiz

Mesela Erdoğan’ın siyasi danışmanı olarak bilinen Yalçın Akdoğan’ın ve Taha Akyol gibi Türkçü bazı yazarların çizdiği çerçeve ekseninde yaklaşırlarsa, vahim yanılgılara yol açabilir. Ne diyorlar? “PKK 2012 yılında hezimete uğradı. 1450 kayıp verdi, umduklarını bulamadı, vs, vs” Bununla şuraya getiriyorlar; “PKK başarısız olduğu için dayattıklarımızı kabul etmek zorundadır.” Halbuki gerçek bunun tersidir. AKP hükümetinin yürüttüğü hazırlıkları, geliştirdiği iç-dış çalışmaları ve yaptığı konuşmaları dikkate aldığımızda bu yönde bir konseptin geliştiğini görmüş oluruz. Bu nedenle biz temkinli yaklaşmak zorundayız. Tüm halkımız ve dostlarımız da temkinli yaklaşmalıdırlar. Bununla birlikte pratik adımlara da bakmak lazım. Özellikle Önderliğimizle yürütülen diyalogun içeriğini ve mahiyetini bütün boyutlarıyla anladığımızda bu konuda kesin değerlendirmeler yapabiliriz. Bu açıdan DTK heyetinin yaptığı görüşme de önemlidir. Özellikle konunun bütün boyutlarıyla anlaşılması ve Kürt siyasetinin sürece dahil edilmesi açısından önem taşımaktadır. Bütün bu hususların netleşmesi için istişarelere ihtiyaç vardır.”

Psikolojik savaş görüntüsü

Hükümet yetkililerinin bazı demeçlerini değerlendiren Karayılan, “Kendi etrafındaki Kürtleri tutma ile birlikte Özgürlük Hareketi’nin yörüngesindeki kitleyi ve kadroları da beklentiye sokma amacı vardır. Bunun ön planda olduğu görülmektedir. Özellikle kamuoyuna yansıtmaları da biraz da bu amaçlarının ön planda olduğunu gösteriyor. Yani tamam, bir görüşme süreci var, bu iyi bir adım. Ama bunu bir psikolojik savaş malzemesi gibi kullanma tutumu gelişti ki -bu bizde çok ciddi bir kuşku yaratıyor- tekrardan bir taktik psikolojik savaş sürecinin başladığı görüntüsünü olduğu gibi gözler önüne seriyor. Yani bu konuda AKP’nin ciddi ve tutarlı olmadığı, samimi davranmadığı yönündeki olgular daha fazla ön plandadır. Tekrar, önümüzdeki sürecin seçim hesapları ve hem bir taraftan şoven-milliyetçi kesimleri tatmin edecek söylemleri sürekli pompalama hem de öbür taraftan Kürt kesimleri de böylece tutma girişimi gibi olduğu daha çok görülmektedir. Şimdi görünen niyetleri budur. Umarım farklı olur ama gözüken gerçeklik daha çok bu yöndedir” dedi.

İlk adımı söylüyoruz

“Önder Apo bir halkın lideridir ve siz bu halkın esaretten kurtulması için bir ciddiyet ortaya koymazsanız tabii ki o karar vermez.” diyen Karayılan, “Ama böyle bir adım atma için zorlayıcılık doğru değildir. Bir kere bu konuda hükümetin tutumu, daha net ve çözümleyici olmalıdır. Ancak mevcut durumda adeta, “İşte biz görüştük, çözüm gelecek” diyorlar. Hayır, görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Bu doğru. Ama senin de atacağın adımlara ihtiyaç vardır. Bu temelde ilk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. İlk adımı soruyorsunuz, ilk adım bu olabilir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır” diye belirtti.

Heyet uygundur

“Görüşen heyetin aracı gibi bir rol üstlenmesi düşünülebilir ki bu da uygundur. Mevcut heyet içerisindeki insanlar güvenilir insanlardır.” heyetin arkasında durduklarını açıklayan Karayılan, “Ancak savaşçı yapının ikna edilmesi ayrı bir olaydır, bizleri de aşan bir durumdur. Bu nedenle Önderliğin İmralı’daki pozisyonu hakkında bir değişiklik yapılmadan ve Önderliğin bir biçimde doğrudan ilişki kurma olanakları yaratılmadan sonuç alınabileceğini sanmıyorum. Kesin sonuç alınmak isteniliyorsa, böyle bir durumun gerekliliği anlaşılmalıdır. Atılacak ilk adım bu çerçevede, yani serbest hareket etme olanaklarının yaratılması biçiminde formüle edilebilir.” dedi.

Asla gevşemeyeceğiz

“Mücadelemizin çok önemli bir sürece girdiğini herkes bilmeli” uyarısı yapan Karayılan, “Önemli bir mücadele yılını geride bıraktık. Bu mücadele yılının birikimlerini ve tecrübelerini önümüzdeki yıl süreci açısından doğru değerlendirme ve mücadeleyi daha üst bir dereceye taşırma imkanını yakalamış bulunuyoruz. Ancak “çok güçlüyüz, o zaman kimseyi kaale almayız” tarzında bir yanılsamayı yaşayan bir noktada değiliz. Biz 2012 yılı değerlendirmemizde ortaya koymuştuk. Bunların hepsi geçerlidir. Fakat devlet öyle yapıyor ki sanki Önderlikle bir diyalog oldu ve artık yeni bir süreç başladı gibi göstermeye çalışıyor. Bu bir aldatmacadır. Bu bir psikolojik savaş propagandasıdır. Bu yüzden kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli” dedi.


Yönlendirme yapmayın, silah bırakın diyen yok!

Devletin “bizden istediği şey silah bırakmak değildir.” diyerek Türk medyasının ve hükümet çevrelerinin görüşmelerle ilgili yönlendirme haberlerini yalanlayan Karayılan, “Yani basına öyle açıklıyor olabilirler, ona bir şey demem. Fakat bizden istenen o değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmasıdır. Devletin bizden istediği budur. Peki, nereye çekeceğiz? Güney Kürdistan’a. Her gün Güney Kürdistan bombalanıyor. Zaten orada bir kısım güçlerimiz var. Bir de Kuzey’dekilerin hepsini oraya götürürsek bir yerde toplamış oluyoruz, bunun güvencesi nedir?

Güzel de ön adımları at o halde

Ama bize deniliyor ki, “Ezber bozan bir karar verin, 1999’daki gibi güçlerinizi çekin. Bu sefer Başbakan ve hükümet kararlıdır. Onlar da adım atacaktır.” Güzel ama ön adımlarını şimdi atsın. Niye şimdi atılmıyor? Israrlı bir biçimde gelişen, “önce güçler sınırın dışına çıksın, sonra adım atarız” söylemine nasıl güvenebiliriz? Bunun güvencesi nedir? Bu ciddi bir konu. Mesela bu konuda, “99 yılı gibi olmaması için gerekli tedbirleri alırız” diyorlar. Yani “güçlerinize ta Karadeniz’den, Dersim’den, Bingöl’den, Erzurum’dan, Kars’tan rahatlıkla Güney’e geçebilecek şekilde kolaylık sağlarız, operasyon yaptırmayız” anlamında söylüyorlar. Hayır, eğer bu sorunu çözmeye karar vermişseniz buyurun ilk adımlarını atın. Diğer hususları bir takvime bağlayabiliriz” çağrısında bulundu.

Demokratik Cumhuriyet Özerk Kürdistan

“Ancak biz güçlü bir pozisyondayken, demokratik çözüme daha fazla eğilim gösteririz” diyerek tartışmalara yanıt veren Karayılan, “Çünkü nihayetinde biz Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan stratejisine bağlıyız. Bu çözüm perspektifi bugün de hareketimizin resmi çözüm perspektifidir. Evet, bazen farklı arayışlar olabiliyor. Devletin her şeye kendini kapatması ve katliamları dayatması tabi ki doğal olarak bizi farklı arayışlara götürebilir. Bu bir seçenektir. Ama hala üzerinde durduğumuz nokta, Türkiye sınırları içerisinde Kürt sorununu çözme noktasıdır. Bu da Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan perspektifinin esas alınması anlamına gelmektedir. Biz bu noktada ısrarcı olacağız. Dolayısıyla eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız. Bugün bölgede PKK bir aktördür. PKK’yi bir aktör konumundan çıkarmaya dönük bir manevra olma olasılığı, ciddi bir biçimde gündemde olan bir durumdur. Tüm halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; hareketimiz Önder Apo’nun etrafında her zaman kenetlenecek, demokratik çözüme açık olacak ama herhangi bir gevşeme yaratmadan hamlesel çıkışı önüne bir planlama olarak koyacaktır. Herkes bulunduğu yerde büyük bir azimle mücadelesine yüklenmeli. Özellikle halkımızın Kuzey’de serhildan hareketini pekiştirip güçlendirmesi bu noktada önem taşımakta ve genelde mücadeleye yüklenerek 2013 yılını bir başarı ve sonuç alma yılına dönüştürme hedefinde derinleşmeliyiz” şeklinde konuştu.

Türk: Dedikodulara inanmayın

DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ve BDP Milletvekili Ayla Akat, PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelerinin ardından BDP ve DTK’liler Amed’de bir araya geldi. Görüşmelere ilişkin konuşan Türk, şu an için bir değerlendirme yapmayacağını söyledi. Sadece “Dışarıdan yapılan yorum ve dedikodulara inanmayın” diye konuşan Türk, bu aşamada geniş bir açıklama yapmayı düşünmediğini de vurguladı. Türk, “Bildiğiniz gibi yıllardır kanayan bir yara var. Tabii hepimizin sorumluluğu kanayan yarayı durdurmak, bu yarayı durdurmak. Bu konuda katkı sunmak, çaba göstermektir. Herkesten böyle bir duruşu bekliyoruz. Şu aşamada söyleyeceklerim bu kadar” dedi.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise, özel bir açıklama yapmayacaklarını belirterek, “İmralı’da yapılan görüşmelere dair özel bir açıklamamız olmayacaktır. Siyasi bütün gelişmeleri yeri geldiğince kamuoyuyla zaten paylaşacağız. Açıklama yapılırsa basına bilgi verilir” dedi.

STK’ler: Geç bile kalındı

Amed’deki Sivil toplum örgütü temsilcileri görüşmenin olumlu olduğunu ve Kürt sorununun diyalog ve müzakereyle çözülmesi anlamında atılmış bir adım olarak değerlendirdi.

İHD Amed Şube Başkanı Raci Bilici: Son derece önemli buluyorum. Çok önce olması gereken sürecin bugün olması önemlidir. Sorunun diyalog ve şiddet dışı çözümü için önünün açılması önemlidir. Umarım devamı gelir. Umarım geçmişteki hatalardan ders çıkarmaları ve daha kapsamlı ve gerçekçi, herkesi sürece katılımının olduğu bir süreç olur ve sonuç alınabilir.

HAK-PAR eski Genel Başkanı Bayram Bozyel: Görüşmeyi olumlu buluyorum. BDP ve Kürt kamuoyu bu sürece bir parça katılmış durumda.

Amed Baro Başkanı Tahir Elçi: Görüşmeyi çok olumlu buluyorum. Başbakan’ın görüşmelerin sürdürüldüğü açıklamaları ve BDP’nin gidip görüşmesi önemlidir. Görüşmelerin ciddiyetle sürdüğünü gösteriyor. 2 vekilin doğrudan İmralı’da bir görüşme gerçekleştirmesi, açıkçası bütün taraflarda büyük heyecan yarattı. Bu sürecin barışa doğru evrilmesi ve barışçıl bir rotaya girmesi herkeste büyük umutlar doğurdu. Sürecin herkes tarafından iyi niyetle karşılanması gerekir, bu anlamıyla görüşmeleri çok önemlidir.

GÜNSİAD Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu: Öcalan ile görüşülüyor alması önemlidir. İnşallah her şey beklediğimiz gibi gelişir.

Alican Ebedinoğlu (Diyarbakır Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı): Tıkanan diyalog süreci ele alındığında bu görüşme tüm duyarlı kesimlerde ve bizde olumlu bir etki yaratmıştır.

Herkes çaba göstersin

Temas ve Diyalog Grubu, Adalet Bakanı Ergin ile görüştü. Ardından gazetecilere açıklamalarda bulunan GÜNSİAD Başkanı Şah İsmail Bedirhanoğlu, Türkiye’nin çok önemli bir süreçten geçtiğini belirterek, “Herkesin çaba göstermesi gerekiyor. Toplumun tüm kesimleri bu sürecin olumlu noktalanması konusunda katkı sağlamasını istiyoruz. Türkiye açısından önemli bir süreç, medyanın bunu iyi görmesi gerekiyor. Türkiye açışından kritik bir süreç. Biz heyet olarak bu süreci olumlu bulduğumuzu ve her türlü katkıyı verdiğimizi ve vereceğimizi buradan ifade etmek istiyoruz” diye konuştu. ANKARA

TBM: Herkes sorumlu

Türkiye Barış Meclisi Dönem Sözcüsü Hakan Tahmaz da yazılı açıklama yaptı. Tahmaz, Kürt sorununun adil ve demokratik çözümü için herkese büyük sorumluluk yüklendiğini belirterek, “Bu noktada sorunu PKK’nin silah bırakmasına indirgemek veya kamuoyunun böyle algılamasına yol açacak girişimlerde bulunmanın sürecin kesintiye uğramasına yol açacağı ve güvensizliği derinleştireceği unutulmamalıdır. Çözüm beklenen sorunun Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarının teslim edilmesi ve bunun Türkiye’nin demokratikleşmesi gibi devasa bir sorunun bir parçası olduğu, PKK ve şiddetin ise bu sorunun türevleri olduğu bilince çıkarılmalıdır. Çözüm projesi bu gerçeklikle barışık olmalıdır” dedi.

Parazit yapmayın!

Kendilerine saygısızca konuşma yapanlara seslenen Karayılan, “Şimdi bazı kişi ve çevreler var, adeta görüşme olmuş, o zaman her şey bitmiş diyerek hemen “PKK silah bırakmalı” diye televizyonlara çıkıp boy vermekteler. Benim bu çevrelere söyleyeceğim şudur; “lütfen ortalığı bulandırmayın. Yapabilecekseniz destek sunun ama böyle ortalığı bulandırmayın. Parazit yapmayın. Sizin parazitleriniz yüzünden bu sorun bu kadar tıkanmaya gidiyor.” Eğer Kürtler bir bütün kendi değer yargıları etrafında birleşmiş olsaydı elbette şimdiki durum ortaya çıkmazdı. Ama ruhunu satmış keklik soylu tipler Kürt halkını, bugüne kadar ezilen, trajedilerle karşı karşıya kalan, Roboskîler yaşayan bir halk durumuna getirmiştir. Bu bilinmeli. Ve bunlara diyoruz ki “bu tür davranışlardan vazgeçin. Artık yeter!” diye kaydetti.

Erdoğan: Barış savaştan zordur

Kürt siyasetçilerinin İmralı’ya görüşmeye gittiği gün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 5. Büyükelçiler Konferansı dolayısıyla Türk büyükelçilerine Ankara Palas’ta verilen akşam yemeğinde yaptığı konuşmada, “Barış, savaştan çok daha fazla bedel ister. Savaş, kolay olandır. Zor olan barıştır. Biz kolayın değil, zor olanın tarafındayız. Savaşın değil, barışın tarafındayız. Barış için ne bedel ödenmesi gerekiyorsa biz bunu ödedik, ödüyoruz ve ödeyeceğiz. Her an, her imkanımızla savaş için hazırız. Gerektiğinde de topraklarımızı korumak noktasında asla bir tereddüt içinde olmayız ama son ana kadar barış için mücadele eder, son ana kadar barışın tesisi için çabalarız ve çabalıyoruz” demesi dikkat çekti. PKK Lideri Öcalan da 20 yıldan bu yana sık sık “barış savaştan daha zordur” sözlerini kullanıyor.

Yangına su, adım atarak dökülür!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, MYK toplantısı sonrasında açıklama yaptı. Çelik, AKP’nin üniter devlet yapısı konusunda herkesten daha hassas olduğunu savundu. “1984 yılından beri devam eden bir yangın var. Bu yangına su dökmek isteyen varsa buyurun dökün diyoruz. Yeter ki bu yangın sönsün. Bu suyu kim dökerse önemi yoktur. Tek amaç örgüte silah bıraktırmaktır. Susması değil” diyen Çelik, siyaset kurumunun ise sorunun muhatabı olduğunu belirtti. Çelik, “Bu görüşmeden çok şey umarak iyimserliğe girmek yanlış. Çözüm mümkün değil demekte doğru değil. Büyük problemler hokus pokus ile bitmez” diye konuştu.

Hem çözüm hem kelepçe olmaz

AKP’nin taşın altına elini değil gövdesini koyduğunu ileri süren Çelik’in, “Terörlü mücadele konusunda gevşeme söz konusu değil. Şehir yapılanması ile ilgili olarak yapılan faaliyetler terörü desteklemek anlamına geliyorsa bunun için kurumlar üzerine düşeni yaparlar” diye konuşması KCK adı altında sürdürülen siyasi soykırım operasyonlarının sürebileceği sinyali olarak yorumlandı.


YJA-Starê 86 leşkerên Artêşa Tirk kuştine – Azadiya Welat

Fermandariya Biryargeha Navendî ya YJA-Star bîlançoya şer a sala 2012’an aşkera kir. Li gorî bîlançoyê gerîlayên jin di vê salê de 74 çalakiyan li dar xistin. Di van çalakiyan de herî kêm 86 leşker mirin û zêdeyî 30’an jî birîndar bûn. YJA-Star peyama: “Me wekî Artêşa Jinan, bi çalakiyên xwe hesab ji hikûmet û artêşa AKP’ê pirsî. Ji niha û pêve jî em ê bipirsin.”

Di sala 2012’an de di çarçoveya Şerê Gel ê Şoreşgerî yê ku ji aliyê HPG’ê ve hatibû destpêkirin de, gerîlayên jin ên YJA-Star jî bi gelek çalakiyên taybet mohra xwe li pêvajoyê dan. Fermandariya Biryargeha Navendî ya YJA-Starê, bîlançoya çalakiyên taybet ên ku di 2012’an de ji aliyê gerîlayên jin ve pêk hatin, aşkera kir.
Fermandariya biryargaha YJA-STAR’ê bi daxuyaniyek e nivîskî bîlançoya çalakiyên xwe yên 2012’an aşkera kir. Di daxuyaniyê de hat diyar-kirin ku tevgera azadiya kurd bi berxwedaneke mezin û bi giyana têkoşînê sala 2012’an pêşwazî kir. YJA-STAR’ê destnîşan kir ku di encama polîtîkayên hikûmeta AKP’ê de kuştina jinan û şîdeta li ser jinan zêde bûye. Di daxuyaniyê de hat diyarkirin, ku di sala 2012’an de Pêngava Şerê Gel ê Şoreş gerî derketiye lûtleya herî jor.
YJA-Starê wiha got: “Artêşa Jinê bi çalakiyên xwe ji hikûmeta AKP’ê û artêşa wê hesap pirsî û ji niha û şûnve jî em ê bipirsin”
 
74 çalakî hatine lidarxistin
 
DI DAXUYANIYÊ DE bîlançoya çalakiyên gerîlayên jin ku li dar xistine wiha rêz kirin: “Di çarçoveya pêngava şoreşgerî de gerîlayên me yên YJA-Starê 74 çalakî li dar xistin”
12 caran nasname û kontrola rê pêk anîne. Di tevahiya salê de di encama kontrola riyan de 6 kes hatine binçavkirin, piştî ku lêpirsîna wan qediyaye serbest hatine berdan.
Li herêma Garzanê Ajanê ku kampa 15 rêhevalên me yên jin îxbar kiribû û bûbû sedema şehîdxistina wan, ji aliyê gerîlayên YJA-Starê ve hat cezakirin.
Di encama operasyonên Artêşa Tirk ên bi armanca tunekirinê, bi gerîlayên YJA-Starê re 5 caran şer çêbûye. Di van şeran de gerîlayên me tu windahî nedane, ji Artêşa Tirk gelek kes hatine kuştin an jî birîndar bûne.
Di encama çalakiyên hêzên me yên YJA-Starê de payedar jî di nav de 86 leşkerên Artêşa Tirk hatine kuştin 30 jî birîndar bûne.
Hezên me yên YJA-Starê darbe li helîkopterek e Skorskî dane. 5 wesayîtên zirxî îmha kirine û traktora erzaq şewitandine.
Di tevahiya sala 2012’an de 80 gerîlayên jin ên YJA-Starê û HPG’ê jiyana xwe ji dest dan


Ji bo aştiyê xebat divê – Azadiya Welat

Hevserokê KCD’ê Ahmet Turk diyar kir ku pêwîst e di vê pêvajoyê de her kes vê birînê derman bike û piştgiriyê bide pêvajoya aştiyê

Hevserokê KCD'ê û Parlamenterê Mêrdînê Ahmet Turk, piştî pêr bi Rêberê Gelê Kurd Abdullah Ocalan re hevdîtin pêk anî, der barê hevdîtinê de daxuyaniyek pir kin da. Turk, der barê hedîtinê de wiha got: “Em niha nafikirin der barê vê hevdîtinê de daxuyaniyên fireh bidin. Wekî tê zanîn bi salan e birînek xwîn dibe heye. Divê em hemû vê birîna ku her tim xwîn dibe bikewînin û derman bikin. Divê her kes ji bo piştgiriyê di nava hewldanan de bin. Niha em tenê dikarin der barê hevdîtinê de vê yekê bêjin.”


Türkiye cezaevleri tablosu – Etkin Haber Ajansı

Adalet Bakanlığı'nın son açıklamasına göre, Türkiye cezaevlerinde toplam 136 bin kişi var. Bunların yüzde 23'ü tutuklu.
 
Adalet Bakanlığı'nın son verileri Türkiye'nin cezaevi gerçeğini ortaya koydu.

31 Aralık 2012 itibariyle Türkiye'deki cezaevlerinin doluluk oranlarına ilişkin çalışmaya göre, 373 cezaevinde 104 bin 313'ü hükümlü, 31 bin 707'si tutuklu olmak üzere toplam 136 bin 20 kişi bulunuyor. Bu tutuklu ve hükümlülerden 129 bin 181'i erkek, 4 bin 838'i kadın ve 2 bin biri ise çocuk.

Cezaevinde bulunanların yüzde 23.3'ü tutuklu. Bu oran 2001'de yüzde 50.4, 2006'da yüzde 48.9 idi.

Türkiye tutukluluk oranı bakımından Avrupa ülkeleri arasında 12. sırada yer alıyor. Listenin ilk üç sırasında Malta, Güney Kıbrıs ve Hollanda bulunuyor. G-20 ülkelerinde ise Türkiye 14. sırada.

16 KİŞİ 7 YILDIR TUTUKLU YARGILANIYOR

31 bin 707 tutuklu içinde 1 yıla kadar tutuklu bulunanların oranı yüzde 74.80, bir ile üç yıl arasında tutuklu bulunanların oranı yüzde 21.48, üç yıl ve üzeri tutuklu bulunanların oranı ise yüzde 3.71 olarak belirlendi. 3 yılın üzerindeki tutukluların sayısı bin 177 kişi. Türkiye'de 16 kişi de 7 yıl ve daha fazla zamandır tutuklu bulunuyor.

Avrupa ülkelerinde 100 bin kişiye düşen mahkum sayısı istatistiklerine bakıldığında 314 mahkum ile Litvanya başı çekiyor. Türkiye ise 181 mahkumla 7. sırada yer alıyor.

Türkiye çocuk mahkum oranlarında ise Yunanistan'ın başı çektiği listede yüzde 1.4'le Avrupa 10.'su.


Aydar:Bu iş İmralı’dan yürümez - Rizgarî Online

KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar, Milliyet Gazetesi’nde Aslı Aydıntaşbaş’a verdiği mülakatta,“Öcalan ile görüşülmesi ve bunun kamuoyuna açıklanması olumludur. Öcalan’ın sözleri hareketimizi bağlar, başmüzakerecidir ama şartları düzeltilmeden bu iş İmralı’dan yürümez” dedi. Aslı Aydıntaşbaş´ın Aydar ile yaptığı söyleşiyi yorumsuz olarak aktarıyoruz…

“PKK’nın Avrupa sorumlusu Zübeyir Aydar, ‘Açılım’ çerçevesinde 2006’dan beri dolaylı, 2009’dan beri ise MİT’le doğrudan yürütülen diyalog sürecinde, MİT’in kilit muhataplarından biriydi. Kamuoyunda ‘Oslo Süreci’ diye adlandırılan PKK’yla silahsızlanma müzakereleri, aralık ayında Abdullah Öcalan’la İmralı’da başlayan temaslarla ikinci evresine girdi. Şu aşamada sadece Öcalan üzerinden yürüyen süreci, PKK’nın kilit ismi Zübeyir Aydar’la konuştuk.

Brüksel’de temasa geçtiğimiz Aydar, geçmiş röportajlardan farklı olarak Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümete yönelik dikkat çekici ölçüde yumuşak bir üslup kullandı. Ancak satır aralarında, “Bu iş sadece İmralı’yla olmaz” der gibiydi...

‘Bizimle temas olmadı’

Siz de İmralı’yla başlayan yeni sürece dahil misiniz?

- Hayır, bizimle temasa geçen olmadı. Ne Kandil ne de Avrupa’da. Sayın Öcalan’la görüşülmesi ve bunun kamuoyuna açıklanması olumludur. Başkanımız tabii ki bu hareketin kurucu lideri ve başkanıdır. Sözleri hareketi bağlar. Görüşme yapmaya yetkilidir. Başmüzakerecidir. Fakat işin aslı şu: Bu iş İmralı’dan yürütülemez. Onun şartları düzeltilmeden, bu şekliyle gitmez. Eminim devlet de bunu biliyordur. Orada konuşulan, tartışılan şeylerin bizzat başkan tarafından bizimle paylaşılması lazım.

Bu nasıl olacak?

- Bilemiyorum artık biz mi gideriz, o mu gelir... Ama bir formül bulunmalı.

BDP’den bir iki ismin İmralı’ya gitmesi yeterli olur mu?

- Hangi formül daha makuldür bilemiyorum ama bir formül bulunmalı. O paylaşım olmadan, zaten mantıken yürümez. Sayın Öcalan’ın birebir temas etmesi önemli. Halkı, örgütü, militan yapısını hepimizden daha iyi ikna edecek, sözünü dinletebilecek olan odur. Bunun yolu açılmalı.

‘4 duvar arasında bu kadar’

Geçmişte MİT’in de yardımıyla mektuplaştınız...

- Mektup bir ilk temastır. Ama geçmişi tekrarlamak istemiyoruz. Sonuç alıcı olmalı. Geçmişte mektubun yetmediği görüldü. Zaten kendisi de son avukat görüşmesinde, ‘Bu şartlarda benim yapabileceğim bu kadar. Daha fazla rol almamı istiyorsanız, önümün açılması lazım’ diyor. Dört duvar arasında daha fazla yapabilecek bir şey yok.

Son konuşmamızda Başbakan’ın üslubunu eleştirdiniz ama bu sefer daha yumuşak konuşuyor gibisiniz...

- Başbakan sorumlu ve karar verici mevkide olduğu için herkesten fazla onun dikkat etmesi ve sinir uçlarına basmaması lazım. Bizim de kamuoyumuz var. Üslubu bizce hala sorunlu. Mesela ”PKK’nın silahsızlandırılması” deniyor sürekli. Belki kamuoyunu ikna için. Ama bizim için silah olayın teferruatıdır. İşin esası Kürt sorununun çözümüdür. Kapsamlı bir çözüm projesiyle masaya oturmak lazım. Sayın Öcalan’ın kapsamlı bir çözüm projesiyle masaya oturduğuna eminim. O da örgüt de buna hazır. Zaten daha önce başkanın yazdığı yol haritası ve protokoller var. Hükümetin de hazır olması ve pozitif yaklaşması gerekir. Bu, silahı bırakıp bırakmama ötesinde bir halk sorunu.

PKK’nın ilan ettiği gayriresmi bir ateşkes mi var? Bu aralar hiç saldırı haberi almıyoruz...

- Bildiğim kadarıyla bu konuda alınan bir karar yok. Mevsim şartları... Ama diğer yandan, operasyonlar ve bombardıman devam ediyor. Her gün savaş uçakları Güney’i bombalıyor. Yılbaşı akşamı Lice’de hiçbir olay yokken tespit edilen küçük bir gruba binlerce askerin içinde olduğu bir operasyon yapıldı. Yılbaşından saatler önce, herkesin kutlamaya geçtiği bir anda, bize ölüm hediye ediyorsunuz. Çözüm bu mu? Bir taraf duracak, diğer taraf öldürecek; bu olmaz. Hükümet kanalından başlatılan bir inisiyatifin gereğini yapmaları lazım...

‘Yılbaşında öldürdüler’

Ama geçmişte operasyon durduğunda Silvan ve benzeri yerlerde PKK saldırıları yaşandı. Hükümet cephesinden örgüte güvensizlik var...

- ‘İyi bir şey olacağı zaman örgüt hemen baltalıyor, sabote ediyor’ deniyor. Yılbaşında Zap’ı bombalayan biz miydik? Yılbaşında binlerce askerle Lice dağlarına operasyon yapıp insan öldüren biz miydik? Bizden taraf bir şey olsaydı, bütün manşetler bunu yazacaktı. Ama bu operasyonları kimse haber yapma ihtiyacı bile hissetmiyor. İç sayfalarda ufak haberler.

Bu operasyonların örgütte yankısı ne?

- Bizde de bir kamuoyu var. Burada da insanlar var; duygu var. Acı var. Burada da tepkiler oluşuyor. Herkesin bunu dikkate alması lazım. Başbakan diyor ki, örgüt elini tetikten çeksin. Ama iki tetik var. Biri çekip de diğeri çekmezse, ölümler devam eder. Bunu altındakilere söylemesi lazım. Kimse ölmesin. Cenaze taşınmasın ki daha rahat konuşalım.

Geçmişte Açılım’ın ilk adımı olarak örgütün Kuzey Irak’a çekilmesi konuşulmuştu. Buna hazır mısınız?

- Böyle bir karar karşılıklı olmalı. Ölüm duracaksa karşılıklı durmalı. Evet bunlar geçmişte de aramızda tartışılan konular. Zaten örgüt adına hükümete sunulan yol haritasında da var. Ama ben bu konuya burada girmek istemiyorum. Medya değil masalarda tartışılması gereken konu bu. Bu, reddediyoruz anlamına gelmez. Her şey tartışılabilir.

PKK’nın Avrupa Sorumlusu Zübeyir Aydar.

BDP önem mi kaybediyor?

İmralı’da başlayan süreç ister istemez BDP’yi önemsizleştiriyor. Sanki iki tarafta da ‘Sen çekil aradan ufaklık’ havası var. Legal siyaset devre dışı mı kalıyor?

- Hayır. BDP çözüm boyutunda önemli bir ayak olarak öne çıkacak. Yasal ve anayasal konularda BDP muhataptır. Bunlar Meclis’in görevidir. BDP’nin ve diğer partilerin de olduğu komisyonların işidir. Mesela anadilde eğitim ya da anayasal konular. Ama güvenlik boyutunun bizimle hükümet arasında uygun temsilcilerin bir araya gelmesiyle konuşulması uygundur. Hükümet, örgüt temsilcileri, ilgili taraflar, eğer PKK güçleri güneye çekilecekse oradaki yetkililer ya da uluslararası gözlemciler...

O SES KAYDI TÜRKİYE’DEN ÇIKTI

O ses kaydı tamamen bizim dışımızdaki bir olaydı. Biz kayda almadık. Bizde kayıt falan yok. Türkiye’nin içinden çıktı, oradaki güç mücadelesiyle ilgili. Bu net. Kim MİT hakkında dava açtıysa, o ses kayıtları da onlara aittir. Zaten onları mahkemeye çıkarmak için yaptılar.

ŞEFFAFLIK DOĞRU KARAR

Hükümetin İmralı’yla görüşmelerin olduğunu açıklaması, doğru yaklaşımdır. Gelinen aşama itibarıyla bu işi çok fazla saklamaya, gizlemeye gerek yok. Kamuoyu bu konuda destek veriyor. Her şey ne kadar şeffaf yürütülürse, o kadar rahat sonuç alınabilir. Zaten bir yerden sonra öğreniliyor...”


Mahmud Osman; “Kürtler, Kürtlere kapılarını kapatmamalı” - Dengê Azad


Irak Parlamentosundaki Kürdistani Fraksiyonlar İttifakı üyesi Dr. Mahmud Osman yaptığı açıklamada Kürdistan Bölge Hükümetinden Batı Kürdistan sınır kapısını açmasını talep ederek, Kürtlerin, Kürtlere kapılarını kapatmamaları çağrısında bulundu.

ANF’ye konuşan Irak Parlamentosundaki Kürt Parlamenter Dr. Mahmud Osman, 1991’deki Kürt baharında hiçbir komşu ülkenin sınır kapılarını kapatmadığının altını çizerek, Batı Kürdistan sınır kapısının kapatılmasını eleştirerek, Kürdistan Bölge hükümetinden sınır kapısının açılmasını istedi.

Hiç kimsenin bu kapıyı kapatmaya hakkı olmadığına vurgu yapan Osman; “Güneyli Kürtler Saddam’ın zulmünden kaçtıkları zaman ne Türkiye, ne İran, ne de Suriye sınır kapılarını kapatmamıştı. Komşu ülkeler böyle bir şey yapmamışken nasıl olur da Kürtler Kürtlere kapılarını kapatır” dedi.

Dr. Mahmud Osman ayrıca Batı Kürdistan Kürtlerinin haklarını elde edebilmeleri için oluşturdukları birliği daha da derinleştirmeleri gerektiğini kaydetti.


Serokatiya Herêmê: Serok Barzanî bo Wan Hevdîtinên li Turkiye bi Abdula Ocelan re Hatîn Encamdan Geşbîne - Peyamner

Gotebêjê Serokayetiya Herêma Kurdistanê li daxwiyaniyekî de ragihand kû, serokê Herêma Kurdistanê derbarê wan hevdîtinên kû li Turkiye li gel Abdula Ocelan tên encamdan, geşbîne û bi gavekî erênî û pozîtîv da zanîn û hêvîdare bibe bi dawîbûna tundutîjiyê û gihiştina çareseriyeke aşêtiyane bo doza Kurd li Turkiye.

Ev jî tekista daxwiyaniyê ye:

Cenabê Serok Mesûd Barzanî Serokê Herêma Kurdistanê, gelek dilxweş û geşbîne bi wan hevdîtinên li Tirkiye li gel birêz Abdullah Ocalan da hate encam dan û bi hengavekî erênî û mezin dizanê û bilind dinirxîne. Hêvîdare jî bibê destpêkekî cîddî û bi bandor berev pejirandina yekcarekî aştî û dawî anîna şer û tundutîjiyê û gihîştina çareseriyekî aştiyaneya doza Kurd li Tirkiye.
Dr. Umêd Sebah
Peyvdarê Serokayetiya Herêma Kurdistanê,Talabani klinik olarak öldü!' - Vatan
 
Kürt siyasi kaynakların Talabani hakkında şok iddiası. Fransız Le Figaro gazetesi, Kürt siyasi kaynaklara dayandırdığı haberinde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin tedavi gördüğü Berlin hastanesinde “klinik olarak öldüğünü” duyurdu. ANF Ajansının verdiği habere göre, Talabani geçirdiği beyin kanaması nedeniyle 15 günü aşkın bir süredir Berlin’de tedavi görüyor. Le Figaro, doktorların Talabani’nin beyin kanamasında çok hasar gördüğünü söylediğini belirtirken, “Mevcut durumda Almanlar onu sadece hayatta tutmaya çalışıyor” dedi. Gazeteye bu bilgileri veren Kürt kaynaklar, 79 yaşındaki Talabani’nin “klinik olarak öldüğünü” söyledi.


Müzakereler kamuoyuna açık olmalı' - DHA

BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, "Müzakereler kamuoyuna açık olmalı" dedi.
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, Avrupa'dan yayın yapan Sterk TV canlı yayınında İmralı görüşmelerini değerlendirdi. Demirtaş, görüşmelerini önemsediklerini belirtirken, hükümetle vardıkları bir mutabakat bulunmadığını söyledi. Müzakere sürecinin kamuoyuyla paylaşılması gerektiğini savunan Kışanak ise, "Bu süreç oyun içerisinde oyunu asla kaldırmayacak bir süreçtir" dedi.

DEMİRTAŞ: "İMRALI'DA GERÇEKLEŞEN GÖRÜŞMEYİ ÖNEMSİYORUZ"

Demirtaş ile Gültan Kışanak Avrupa'dan yayın yapan Sterk TV canlı yayınında İmralı görüşmeleri ile ilgili değerledirmelerde bulundu. İmralı'da gerçekleşen görüşmeyi önemsediklerini belirten Demirtaş, "Mutlaka dikkatli olmak lazım, temkinli olmak lazım, gereksiz heyecanlara, umutlara kapılmak veya umut yaymak da doğru değildir. Biz bu İmralı'da gerçekleşen görüşmeyi önemsiyoruz, bu çok önemli bir gelişmedir. Bu gelişmeyi nasıl derinleştirebiliriz, kalıcı bir çözüme nasıl dönüştürebiliriz, barışçıl bir sürece nasıl evriltebiliriz, halkımızın özgürlük taleplerini de nasıl gerçekleştirebiliriz, bu noktadan sonra tartışmamız gereken konu budur" dedi.

HÜKÜMETLE VARDIĞIMIZ BİR MUTABAKAT YOK

Hükümetle vardıkları bir mutabakatın bulunmadığını ifade eden Selahattin Demirtaş, tam olarak sürecin içerisinde olmadıklarına dikkat çekerek şunları söyledi: "AKP hükümetiyle veya partisiyle vardığımız herhangi bir mutabakat yoktur. Görüşmeler İmralı’da, Sayın Öcalan’la yapılmıştır. Bu aşamaya da onunla gelinmiştir. Bizim müdahilliğimiz sadece iki arkadaşımız, Sayın Türk ve Sayın Ata’nın oraya gidişiyle gerçekleşmiş durumda. Tam olarak da sürecin içerisinde değiliz. Biz de anlamaya çalışıyoruz. Parti olarak nasıl katkı sunabiliriz, neresinde olabiliriz, bütün bunları önümüzdeki süreçte bütün aktörlerle tartışmak istiyoruz."

HÜKÜMET SEÇİM SÜRECİNİ ETKİLEMEMEK İÇİN OSLO SÜRECİNİ SONLANDIRMADI

Oslo sürecinin Silvan'daki çatışmadan daha önce sona erdiğini, ancak hükümetin seçim sürecini olumsuz etkilememesi için sessiz kaldığını ileri süren Gültan Kışanak, iktidarın Abdullah Öcalan'ın protokol metnini kabul etmediğini savunarak şunları kaydetti: "Oslo süreci Silvan’daki çatışmayla sona ermedi. Oslo süreci 2011’in Ocak ayı itibariyle neredeyse hükümet açısından bitmiş bir süreçti, fakat seçim takvimi nedeniyle seçim sonrasına kadar uzatıldı. Hükümet, böyle bir seçim sürecinde, bu süreci bitirip yeni bir çatışma zemininin başlamasını doğru bulmadı. Oslo süreci Silvan’dan birkaç ay önce hükümet nezdinde bitmişti. Problem şuydu; Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu protokol metinlerini hükümet görüşmek istemedi. Kabul etmemesinin de ötesinde bunu görüşmek, müzakere etmek dahi istemedi."

MÜZAKERELER KAMUOYUNA AÇIK OLMALI, İMRALI SİSTEMİ DEĞİŞMELİ

Müzakere sürecinde görüşmelerin kamuoyuna açık olması gerektiğine dikkat çeken Kışanak, "Geçen deneyimlerden bakarak şimdi ne yapmak gerekir meselesinde, birincisi kesinlikle görüşmelerin açık olması lazım. Bu açıklık naklen yayın değil, ama kamuoyunun bu müzakereleri yürütüldüğünü bilmesi lazım. Arkasında siyasi iradenin olması lazım. Müzakereyi yürüten heyetlerin netleşmesi lazım. Kamuoyuna bilgi verilerek bu sürecin işletilmesi lazım. İkincisi Sayın Öcalan’ın artık İmralı sisteminin değişmesi lazım. Böyle bir sistemin içerisinde müzakere rolünü yürütmesi mümkün değildir. Heyetlerle görüşmesi temin edilmeli, koşulları değiştirilmeli. Sürecin ilerlemesi için güven geliştirici adımların atılması lazım. Geçen süreçler nedeniyle o kadar güven tahribatı var ki, bu güvenin tesis edilmesi lazım" dedi.

KIŞANAK: "BDP ARABULUCU DEĞİL TARAFTIR"

BDP'nin müzakere sürecinde arabulucu değil bir taraf olduğunun altını çizen Kışanak, sorunu çözmeye odaklanılması gerektiğini ifade ederek şöyle konuştu: "BDP arabulucu falan değildir, BDP doğrudan muhataptır, taraftır. Hükümetin planladığı ufak tefek şeyler karşılığında bir silahsızlandırma programı öngörüyorsa, bunun gerçekleşme ihtimali dünya deneyimlerine bakarak olmadığını söylemek mümkün. Sorunu çözmeye odaklanmadan, sadece bir silahsızlanma programı üzerinden yürütülen görüşmelerin hiçbirinden sonuç alınmamıştır. BDP bazı aktörler dışında kalsın, BDP’de arabuluculuk yapsın demek doğru bir şey değil, BDP taraf zaten. BDP’nin siyasi programı var, talepleri var."

KIŞANAK: "HÜKÜMET MÜZAKERE SÜRECİNİ MANİPÜLE ETMEYE KALKARSA, EN BÜYÜK ZARARI KENDİLERİ GÖRÜR"

Hükümetin süreci manipüle etmeye çalışması durumunda en büyük zararı kendilerinin göreceğini söyleyen Gültan Kışanak, "AKP hükümeti şunu çok iyi bilmesi gerekiyor, bu süreç oyun içerisinde oyunu asla kaldırmayacak bir süreçtir. Oyun içinde oyun kurmaya kalkışırlarsa, gerçek niyetlerinin ötesinde bazı şeylerle süreci manipüle etmeye çalışırlarsa kesinlikle en büyük zararı kendileri görür" diye konuştu.




Demirtaş: Yeri gelince açıklama yaparız - Milliyet

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, twitter’dan İmralı ile yapılan görüşmeye ilişkin yaptığı açıklamada, “İmralı’da yapılan görüşmelere dair özel bir açıklamamız olmayacaktır. Siyasi bütün gelişmeleri yeri geldiğince kamuoyuyla zaten paylaşacağız” dedi. Türk de, Diyarbakır’dan ayrılırken, “Meseleyi büyütmeye gerek yok. Kanayan bir yara var. Bu sürecin barışa evrilmesi konusunda kim ne katkı sunarsa gerçekten memnun kalırız. Kanayan bir yara var. Bu yarayı deşmekten, kaşımaktan ziyade ben hep söylüyorum, aynı zamanda basına da söylüyorum hassas süreçlerden geçiyoruz. İnşallah olumlu bir noktaya varılır. Bu konuda bir açıklama yapmak istemiyorum. Zamanı gelince açıklama yapılır” diye konuştu.


Silah bırakmaya fırsat verilmeli – Milliyet

Öcalan, silah bırakma koşullarını sıralarken, herkesin buna bir fırsat vermesi ve sabırla ilerlemesini istedi. Öcalan, BDP ve DTP’den olumlu diyalog ortamını devam ettirmeleri için çaba göstermelerini talep etti...

İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşen DTK Eşbaşkanı ve Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk, Batman Milletvetvekili Ayla Akat ve Hukuktan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, dün Diyarbakır’a geldi. İlk kez konuşan Türk, “Bu aşamada geniş bir açıklama yapmak istemiyorum. Bildiğiniz gibi yıllardır kanayan bir yara var. Tabii hepimizin sorumluluğu kanayan yarayı durdurmak, bu yarayı durdurmak. Bu konuda katkı sunmak, çaba göstermektir. Herkesten böyle bir duruşu bekliyoruz. Kanayan yaraya herkes katkı sunmalı. Meseleyi çok büyütmeye gerek yok. Hassas süreçlerden geçiyoruz. İnşallah olumlu bir noktaya varırız. Şu aşamada söyleyeceklerim bu kadar” dedi. İmralı heyeti, BDP yönetimi ile açıklanmayan bir yerde toplantı yaparak görüşmeyi anlattı. BDP’den, parti eşbaşkanlarının görüşmeye ilişkin pazartesi günü kapsamlı bir açıklama yapacağı bilgisi verildi.

İnce eleyip sık dokuyoruz
İstanbul’dan Diyarbakır’a dün sabah gelen Türk ve Ata, BDP yönetimi ile gizli tutulan bir yerde basına kapalı toplantı yaptı. Toplantıya BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Hakkâri’den dönerek katıldı. Türk, Diyarbakır’a gelişinde ilk kez konuştu ve, “Bu aşamada geniş bir açıklama yapmak istemiyorum. Bildiğiniz gibi yıllardır kanayan bir yara var.
Tabii hepimizin sorumluluğu kanayan yarayı durdurmak, bu yarayı durdurmak. Bu konuda katkı sunmak, çaba göstermektir. Herkesten böyle bir duruşu bekliyoruz. Kanayan yaraya herkes katkı sunmalı. Meseleyi çok büyütmeye gerek yok. İnşallah olumlu bir noktaya varırız. Şu aşamada söyleyeceklerim bu kadar” dedi. İmralı heyeti, BDP yönetimi ile açıklanmayan bir yerde toplantı yaparak görüşmeyi anlattı.

Diyalog ortamına devam
Alınan bilgiye göre, Öcalan’ın heyetle görüşmesinde örgütün çatışmasızlık ortamına çekilmesi ile ilgili bilgi alış verişinde bulunuldu. Öcalan, silah bırakma koşullarını sıralarken, herkesin buna bir fırsat vermesi ve sabırla ilerlemesini istedi. Öcalan, örgütün bundan sonraki süreçte faaliyetlerine ayrıca BDP ve DTP’den de olumlu diyalog ortamını devam ettirmeleri için çaba göstermelerini istedi.

İmralı-Kandil hattı
Önceki müzakere sürecinin başarısızlığa uğramasının ardından hükümet kanadı ve BDP yeni sürece çok hassas yaklaşıyor. Diyarbakır’da yapılan toplantıda İmralı’nın anlattıkları, hükümet kanadı ile yapılan görüşmeler konusunda PKK’nın nasıl bilgilendirileceği, Kandil’in alabileceği tutum masaya yatırıldı. Yürütülen temasların ardından, Kandil’in, ateşkes, silahlı grupların Kuzey Irak’a çekilmesi ve nihai olarak silah bırakılmasına yönelik görüşlerinin kamuoyuna ve İmralı’ya duyurulmasının düşünüldüğü ifade edildi. İlk etapta, müzakere sürecine geçilmesi için iyi niyet adımı olarak örgütün Öcalan’ın çağrısı ve Kandil’in talimatı doğrultusunda ateşkes ilan edebileceği konuşuluyor.

Açıklama pazartesi
BDP Ağrı Milletvekili Halil Aksoy da dün Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, “Şimdi çok hızlı gelişen bir süreç, ancak son derece de değişken bir süreçteyiz. Herkesin sorumlu davranması gerekir. Henüz biz bu konuda tam bir bilgilenmeye sahip değiliz. Zaten yakın bir gelecekte, büyük ölçüde pazartesi Genel Başkan ve yardımcıları konuyla ilgili açıklama yapacaklar. O zamana kadar beklemekte yarar var” yanıtını verdi. Diyarbakır’da bir toplantı yapıldığının belirtilmesi üzerine Aksoy, “Doğrusu benim bilgim yok. Diyarbakır’da bazı toplantılar sık sık yapılır. Diyarbakır siyasal olarak canlı bir yer. Konu nedir bilmiyoruz. Zaten DTK’nin yarın (bugün) Diyarbakır’da toplantısı var. Bunlar rutin toplantılardır. Mümkündür ki bunun ön çalışması olabilir” dedi.

7 yıl sonra bir ilk
Öcalan’la görüşen Akat ise pazartesi günü BDP grubunun Ankara’da toplanacağını belirterek, burada durum değerlendirmesi yapılacağını söyledi. Akat, Öcalan’la 2006’dan bu yana görüşmediğini belirterek, “Tabii yıllar içinde insan değişiyor. Ancak genel durumunu iyi gördüm” dedi. Türk ve Akat’ın bilgi verdiği toplantıya BDP milletvekillerinin tamamına yakınının katıldığı öğrenilirken isminin açıklanmasını istemeyen bir BDP milletvekili, “Çok önemli bir süreç. Hükümet kadar BDP de bu konuda çok hassas. Sürecin sekteye uğramaması için ince eleyip sık dokuyoruz. Fazla ayrıntı veremeyeceğiz. Yapılan görüşme sonrasında alacağımız kararı kamuoyu ile paylaşacağız” dedi.

‘Tecrit de kırıldı’
BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, “Bana göre bundan sonrası için Öcalan, Ahmet Bey’e ve Ayla Hanım’a mutlaka olumlu açıklamalarda bulunmuştur. Çünkü döndükten sonra Ahmet Türk’ün gözlerindeki pırıltıdan bile görüşmenin çok olumlu geçtiğine dair bir izlenim edindim. Çünkü Ahmet Bey daha öncesinden de Öcalan’ı tanıyan bir insan, saçlarını bu mücadele uğruna ağartmış bir insan. Sayın Türk’ün o görüşmeden çok olumlu bir sonuç çıkardığı kanısındayım. Bundan sonrası için de bu görüşmelerin hem devam edeceğine hem de çok olumlu bir yöne doğru gideceğine inanıyorum. Bu, tecrit olayının kırılması anlamına da geliyor” dedi.


İlk adım Öcalan’ın İmralı’daki pozisyonu değişsin – Hürriyet

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Devletin ilk önce Öcalan ile diyalog başlatmasının çok isabetli bir karar olduğunu belirterek, şimdilik bir istişare durumunun olduğunu söyledi.

Karayılan, Fırat Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, devletin Öcalan ile diyaloğunu şöyle değerlendirdi:

- Öncelikle Önder Apo’yla diyalogun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Oradan işe başlaması çok doğru, çok isabetli ve yerinde bir tutumdur. Şimdilik bir istişare durumundan söz edebiliriz. Çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de, bizim çözülmemizi hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır.

- Bu konuda hükümetin tutumu, daha net ve çözümleyici olmalıdır. Ancak mevcut durumda adeta, ‘işte biz görüştük, çözüm gelecek’ diyorlar. Hayır, görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Bu doğru. Ama senin de atacağın adımlara ihtiyaç vardır. Bu temelde ilk atılacak olan adım önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. İlk adımı soruyorsunuz, ilk adım bu olabilir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır. 


Çözüm için pür dikkat – Radikal

BDP'de parti kurmayları milletvekillerine 'Konuşmalar süreci sabote edebilir' uyarısında bulunup, Habur tarzı yol kazasını önlemeye çalışıyor.
DTK Eşbaşkanı ve Mardin Milletvekili Ahmet Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla Akat’ın İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan ile görüşmesinin ardından, BDP’de trafik hızlandı. BDP’lilere görüşmeyle ilgili ‘sus’ talimatı verilirken, Habur sonrası olduğu gibi görüşmelerin ‘yol kazası’na uğramaması için milletvekilleri uyarıldı. Eşbaşkan Gültan Kışanak, İmralı’dan dönen Akat ve Türk ile görüştükten sonra Brüksel’e giderek, KCK Yürütme Konseyi’nden Zübeyr Aydar’la bir araya geldi ve görüşmenin sonuçlarını aktardı. Sonuçların, Aydar tarafından Kandil’e ulaştırılması bekleniyor.

Pazartesi grup toplanacak
Akat’ın ise Öcalan’ın avukatlığını yürüten Asrın Hukuk Bürosu avukatlarıyla İstanbul ’da bir araya geldiği öğrenildi. Akat, avukatlara hukuki süreçle ilgili değerlendirmeler yaptıktan sonra Diyarbakır’a geçti. Ahmet Türk de Diyarbakır’daydı. DTK ve BDP yöneticileriyle değerlendirmeler yapıldı. Öcalan’ın mesajlarının masaya yatırıldığı toplantının yeri ve zamanı gizlendi. Milletvekillerine pazartesi günü TBMM’de olmaları yönünde mesaj gönderildi. Pazartesi günü, BDP grubunun basına kapalı olarak toplanacağı ve görüşmeyi değerlendireceği belirtildi. Bu toplantının ardından kamuoyunun bilgilendirilebileceği belirtildi.

Habur gibi olmasın
Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in “Bu görüşmenin farklı noktalara çekilmesi, istismar edilmesi, yanlış amaçlar için kullanılması halinde ise bunun devamı gelmeyecektir” uyarısı BDP’de karşılığını buldu. Daha önce, Habur’da PKK ’lıların coşkulu kutlamalarla karşılanmasının ardından açılım dönemi sekteye uğramıştı. Yeni dönemin de ‘bir yol kazasına uğramaması’ için BDP’nin hassasiyet göstermesi dikkat çekti. Parti kurmayları, vekillerden değerlendirmede bulunmamalarını istedi. Milletvekillerinin, “Yapacağınız konuşmalar süreci sabote edebilir. Süreci sabote eden, bunun altında kalır” sözleriyle uyarıldığı öğrenildi.

‘Gözlerindeki pırıltıdan iyi geçtiği belli’
BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Akat ile Türk’ün, Öcalan’la görüşmesi konusunda “Öcalan, mutlaka olumlu açıklamalarda bulunmuştur. Döndükten sonra Ahmet Türk’ün gözlerindeki pırıltıdan bile görüşmenin çok olumlu geçtiğine dair bir izlenim edindim” dedi.
Diyarbakır’da parti kurmaylarına bilgi veren Ahmet Türk ise gazetecilere şu açıklamayı yaptı: “Sürecin barışa evrilmesi konusunda kim ne katkı sunarsa gerçekten memnun oluruz. Meseleyi çok büyütmemek gerek. Ama kanayan bir yara var, bu yarayı deşmek, kanatmaktan ziyade herkes merhem sürmeli. Aynı zamanda basına da söylüyorum hassas süreçlerden geçiyoruz. İnşallah olumlu bir noktaya varır. Zamanı gelince görüşmeyle ilgili açıklama yapılacak” dedi. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise Twitter’da “Görüşmelere dair özel bir açıklamamız olmayacaktır. Siyasi gelişmeleri yeri geldiğince zaten kamuoyuyla paylaşacağız” diye yazdı.


20 yıl geçti Öcalan da yaşlanmış – Milliyet

İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşen Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Ahmet Türk, Milliyet’e, “Henüz düşünce aşamasındayız, bu aşama düşünme, planlama, tartışma aşaması. Aceleyle, hemen yarın şöyle olacak gibi bir mantıkla bakmamak lazım. Çünkü böyle bakarsak, acele adımlarla hata da yapabiliriz” dedi

Türk son iki gündür yaşadıkları ve gelinen aşamada neler olabileceği konusunda Milliyet’e konuştu:
-  DİNLENİYORUM: İmralı’ya gittik bilindiği gibi. İstanbul’dan da Diyarbakır’a geçtik. Belki pazar günü yeniden Diyarbakır’a gidebiliriz. Bu arada, evimde olabilmek için, dinlenme amaçlı döndüm. Başka bir şey söylemem, başka türlü yorumlanması doğru olmaz.
-  HASSAS OLUNMALI: Sürece zarar vermemek için herkesin hassas olması lazım. Aceleyle, hemen yarın şöyle olacak gibi bir mantıkla bakmamak lazım. Çünkü böyle bakarsak, acele adımlarla hata da yapabiliriz. Doğru bir planlama, doğru bir açılımla çözebiliriz bütün bu sorunları.
-  KANDİL’İ BİLMİYORUM: Sayın Öcalan’la görüştük. Kendisi görüşlerini bizimle paylaştı. Ancak elbette ki benim örgütün, silahlı kanadın kararlarını bilmem söz konusu değil. Hep birlikte göreceğiz. Ancak bizim burada yapabileceklerimiz var. Demokratik hak ve özgürlükler konusunda adımlar atılabilir.
-  GÜVEN OLUŞMALI: Sürecin işlemesi de karşılıklı güvene bağlı. Bu da karşılıklı atılacak adımlara. Karşılık güven oluşursa, bu sağlanabilirse, süreç hızlanır.
-  SENELER GEÇTİ: 1993’te görmüştüm en son kendisini. Aradan 20 yıl geçti. İster istemez hepimiz gibi O da yaşlanmış. Bizimki gibi saçları, bıyıkları beyazlamış. Cezaevi koşullarını da unutmamak lazım.


Akan kanı durdurmak herkesin sorumluluğu' – Sabah

İmralı'da yapılan görüşmenin ardından gözler Ahmet Türk ve Ayla Akad'a çevrildi. İstanbul'dan Diyarbakır'a giden Türk ve Akad, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Eşbaşkan Gültan Kışanak, Aysel Tuğluk, Sırrı Süreyya Önder'in de yer aldığı partililerle durum değerlendirmesi yaptı. Öcalan'la 20 yıl sonra ilk kez bir araya gelen Ahmet Türk, "Dışarıdan gelen yorum, dedikodulara inanmayın" dedi. Türk, "Yıllardır kanayan bir yara var. Hepimizin sorumluluğu bu kanayan yarayı durdurmak olmalı. Bu konuda katkı sunmak, çaba göstermek gerekiyor. Herkesten böyle bir duruş, kararlılık bekliyoruz" diye konuştu. Ayla Akad da, "Gelişmeleri yeri geldiğince yöneticilerimiz kamuoyu ile paylaşacak" dedi.

"AHMET BEY'İN GÖZLERİ PARLIYORDU"
BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, ise görüşmeyi değerlendirirken, "Ahmet Türk döndükten sonra gözlerindeki pırıltıdan bile görüşmenin çok olumlu geçtiğine dair bir izlenim edindim" dedi. Buldan görüşmenin tecritin kırılması için de çok önemli olduğunu söyledi.

ÖCALAN: HERKES BU SÜRECE FIRSAT VERMELİ
Görüşmede, Öcalan'ın silah bırakma koşullarını değerlendirirken, "Herkes bu sürece fırsat vermeli ve sabırlı olmalı" dediği belirtildi. İmralı'daki görüşmenin Kuzey Irak kanalıyla ya da doğrudan Kandil yönetimine aktarılması bekleniyor. Öcalan'ın öncelikleri şöyle; "Yeni anayasada Kürtleri memnun edecek vatandaşlık tanımı yer almalı. Türklüğü ön plana çıkartan unsurlar değiştirilmeli, yerel yönetimlerin yetkisi artırılmalı. Kürtçe eğitim konusunun bir takvime bağlanarak tüm derslerin Kürtçe verilmesine olanak tanınmalı. Avrupa Yerel Yönetimler Şartı imzalanmalı. Atılan adımlara güvence verilmesi. Bu adımlara paralel PKK'nın ateşkes, eylemsizlik kararı ve silahların bırakılması süreci hedefleniyor. Silah bırakma koşulları resmi olarak görüşülecek ve lider kadro tarafsız bir ülkeye gönderilecek.

İlk adım çatışmasızlık – Star

Öcalan’ın Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata’ya “Üç yıl boşuna geçti. Bir gün bile kaybedilmemeli” dediği bildirildi. Önce çatışmazlık ardından sınır dışına çekilme gündemde.

İMRALI GÖRÜŞMELERİNDE ÖZERKLİK GÜNDEMDE YOK
DEMOKRATİK Toplum Kongresi Eş Başkanı Ahmet Türk ve BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ile görüşen Abdullah Öcalan’ın çözüm sürecine yönelik olumlu mesajlar verdiği belirtildi. Öcalan’ın görüşmede “Üç yıl boşuna geçti . Şimdiden sonra bir gün bile kaybedilmemelidir” dediği öğrenildi. Nihai çözümle bitecek bir sürece girildiğin ifade eden Öcalan’ın kendi durumuyla ilgili konuları gündeme getirmediği belirtildi.

Çözüm adımları sonra gelir
Öcalan ilk adımın çatışmasızlık olduğunu ve silahların susmasının gerektiğini söylediği öğrenildi. Öcalan’ın yaklaşımı şöyle: “Sürecin ilerlemesi için Anayasa’da Kürt kavramının olması gerekmiyor. Bunun için Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da daha önce ifade ettiği etnik temele dayalı vatandaşlık tanımının kaldırılması yeterlidir. Vatandaşlık tanımının nötr olması yeterlidir. Bununla birlikte, sürecin ilerlemesi için Akil Adamlar heyetinin oluşturulması ve Hakikatları Araştırma Komisyonu kurulması fayda sağlar. Genel olarak Türkiye’nin demokratikleşme süreci ve Avrupa Birliği müktesebatının mevzuata yansıtılması gerekir.”

Özerklik değil, şerh kaldırılsın
Sürecin en kritik noktası olarak görülen özerklik tartışmaları için de Öcalan’ın Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na konulan şerhin kaldırılmasının sorunu çözeceğini belirttiği bildirildi. Öcalan, özerklik konusunda daha önce de dile getirdiği Demokratik Cumhuriyet yaklaşımında bulunuyor.

PKK’nın sınır dışına çekilmesi
Öcalan’ın görüşmede, PKK’nın makul bir süre içinde sınırı dışına çekilmesinin gerektiğini söylediği belirtiliyor. Sınır dışına çekilme işleminden sonra bölge halkının baskıya uğramamasının da izlenmesi gerektiği görüşmede gündeme geldi.

Nihai adım ise silah bırakma
Çözüm adımlarının sonuncusu ise PKK’nın tamamen silah bırakması olarak belirtildi. Öcalan’ın silah bırakma kararının ardından dağdakilerin sivil hayata ve siyasete dahil olabilmesi için de düzenlemelerin yapılması gerektiğini ifade ettiği belirtiliyor.

4 eş başkanla görüşecek Kandil’e mektup yazacak
-BDP’lilerle Abdullah Öcalan bir görüşme daha yapacak. Yeni görüşmede DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un yanı sıra, BDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Gülten Kışanak bulunacak. Öcalan süreçle ilgili olarak Kandil’deki PKK yönetim kadrosuna da bir mektup yazacağı belirtiliyor.

Davutoğlu: Koordineli ve entegre strateji
Terör sorunun çözümü için her türlü çaba gösteriliyor
Dİşİşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, sorular üzerine terörle mücadele konusunda “hem bölgesel hem küresel aktörlerle yürütülen çalışmaların”  sürdüğünü söyledi. Başbakan Erdoğan’ın da defalarca vurguladığı gibi terörle mücadelenin çok boyutlu bir mücadele olduğunu söyleyen Davutoğlu, şunları söyledi: “Çalışmalar birbiriyle koordineli bir şekilde ve entegre bir strateji içinde yürütülmektedir. Yörüşmeler de bu çerçeve içinde Türkiye’nin terörle ilgili olarak gündemde olan sıkıntılarının tümüyle aşılması yönünde, her türlü çaba sürdürülmektedir. Tabi uluslararası boyutta da sürdürülen, hem bölgesel hem küresel aktörlerle yürütülen çalışmalar mevcuttur.”  


Hükümetin ilk beş adımı - Taraf

PKK’NIN sınırdışına çekilmesi ve aşamalı silah bırakmasında hükümetin atması beklenen beş adım önemli olacak

İmralı’da MİT-Öcalan müzakerelerinden sonra BDPDTK temsilcileriyle önceki gün yapılan görüşme, PKK’nın silahsızlanmasının önünü açacak düzenlemeleri de gündeme getirdi. İmralı’dan sızan bilgilere göre Öcalan, Oslo süreci gibi bu müzakerenin de kazaya kurban gitmemesi için örgütü, “Herkes dikkatli ve hassas olsun. Derin Türkler ve derin Kürtler sabote etmezse bu iş tamamdır” sözleriyle uyardı. Öcalan, güven ortamının tesisi için devlete karşılıklı adım şartını koştu. 20 yıldır sabotajlara kurban giden meselenin çözümünde öncelikli olarak güven ortamının tesisi çok önemli.

PKK’yı aşamalı olarak silah bırakmaya götürecek süreçte şu adımlar ön belirleyici olacak:


1- Anadil hakkı

KCK davasını kilitleyen anadilde savunma hakkı, CMK 202. maddede yapılan değişiklikle aşılacak. Adalet Komisyonu’nda kabul edilen Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’na göre, sanık; iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek. Sadece MHP’nin karşı çıktığı düzenlemenin ocak sonuna kadar yasalaşması planlanıyor. Anadille ilgili bir diğer önemli konu kamuda anadilde hizmet. Bunu ilk olarak Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay gündeme getirdi. Alt yapı çalışmaları başladı, hazırlanan çalışmalar önümüzdeki günlerde rapor olarak hükümetin önüne gelecek. Bu konunun haziran ayına kadar hayata geçirilmesi planlanıyor.

2- “Türk” yerine TC Vatandaşlığı

Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınması. Öcalan, PKK ve BDP, yapılacak düzenlemenin yeni anayasada yer almasını istiyor. Özellikle yürürlükteki 1982 tarihli Anayasa’nın 66. maddesinde yer alan “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” tanımının değişmesi talep ediliyor. Anayasa Komisyonu’nda tartışma konusu olan düzenlemeyle ilgili AKP’nin “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır” ifadesine sıcak bakılıyor.

3- Şiddete bulaşmayanlara tahliye

Temmuz 2012’de çıkan 3. Yargı Paketi’nde yer alan düzenlemelerde kısmi ceza indirimi yaşanmıştı. Sınırlı sayıdaki tahliyelerin 4. Yargı Paketi’yle blok salıverilmelere dönüşmesi bekleniyor. 4. Yargı Paketi’nde düşünce suçuyla şiddet arasına bir çizgi çekilmesi ve şiddet içermeyen düşüncelerin cezasız bırakılarak öncelikle KCK davalarında kapsamlı tahliye beklentisi oluştu. Bu düzenleme Bakanlar Kurulu’na gelmiş ancak PKK affına yol açacağı gerekçesiyle beklemeye alınmıştı. Müzakere süreciyle raftan indirilecek olan düzenlemenin iki ay içinde hayata geçirilmesi bekleniyor. BDP ve PKK, hasta tutuklular için de düzenleme yapılarak tahliye kapısının aralanmasını istiyor.

4- Yerel yönetimlere özerklik

PKK ve BDP’nin anayasada özerklik statüsü verilmesi talebine karşı çıkan hükümet, yerel yönetimlerin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde güçlendirilmesine sıcak bakıyor. Ankara’nın 1989’da şerh koyarak kabul ettiği Özerklik Şartı’nın hayata geçirilmesini Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği de istiyor. Çekincenin kaldırılması durumunda; yerel yönetimler kendi iç örgütlenmelerini serbestçe yapabilecek, kendi kararlarıyla kaynak toplayabilecek.

5- İmralı koşullarının düzeltilmesi

Oslo sürecinden sonra müzakerelerin yeniden başlaması, kardeş Mehmet Öcalan’ın ardından DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın İmralı’ya gitmesi, var olan tecridin kırılması anlamında büyük bir aşama. Ancak Kürt cephesi, bu tecridin tamamen kırılmasından yana. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşen Abdullah Öcalan, yaşadığı duruma dikkat çekerek, koşullarının iyileştirilmesini de şartlar arasına koydu. PKK’nın silah bırakması, sorunun çözümünde önemli aşamaların hayata geçmesinden sonra uzun vadede Öcalan’ın ev hapsine alınması da söz konusu olabilir.


Fidan: Süreç gelişmelere bağlı olarak ilerleyecek – Sabah

İmralı'da terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ile görüşen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, ilk değerlendirmesini 5'inci Büyükelçiler Konferansı'nda yaptı. Büyükelçileri bilgilendiren Fidan, yaptığı genel analizde örgütün Avrupa, Kandil ve yurtiçi oluşumlarına ilişkin detaylar paylaştı. Fidan, "PKK ile irtibat yeni değil. 90'lardan bu yana PKK ile görüşülüyor" değerlendirmesinde bulundu. Fidan, silahsızlandırılma sürecinin bazı zorlukları olduğunu vurgularken somut sonuçlara ulaşmak için zamana ihtiyaç olduğunu vurguladı. Fidan, sürecin gelişmelere bağlı olarak ilerleyeceğini kaydetti. Konuya ilişkin önemli aktörün İmralı olduğunu vurgulayan Fidan, ancak bunun yeterli olmadığını, örgütün çok başlı yapısının da buna ikna olması gerektiğini anlattı. Fidan sürecin şeffaf bir şekilde yürütüleceğini söyledi.


Diyaloğun’ istikrarı için aydınlar devrede – Milliyet

Adalet Bakanı Ergin ile görüşen Temas ve Diyalog Grubu, hükümetin başlattığı İmralı görüşmelerinin sabote edilmemesi için müzakere sürecine destek verdiklerini açıkladı

Hükümetin başlattığı ikinci Kürt açılımı süreci devam ederken, sivil toplum örgütleri de katkı vermek için temaslarda bulunuyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin dün Kürt sorununun çözümü için oluşturulan ve aralarında STK temsilcileri, aydın ve yazarların bulunduğu Temas ve Diyalog Grubu üyeleriyle bir araya geldi. Görüşmede hükümetin çizdiği yol haritasının çerçevesi konuşuldu.

“Süreci destekliyoruz”
Demokratik Toplum Kogresi (DTK) Eşbaşkanı Ahmet Türk ve BDP’li Ayla Akat’ın İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmesinden bir gün sonra Adalet Bakanı Ergin, Kürt sorununun çözümü için oluşturulan, aralarında gazeteci Cengiz Çandar, Güneydoğu Sanayi ve İşadamları Derneği (GÜNSİAD) Başkanı Şah İsmail Bedirhanoğlu, işadamı Osman Kavala, gazeteci Mithat Sancar ve eski Mazlum-Der Başkanı Yılmaz Ensaroğlu’nun bulunduğu Temas ve Diyalog Grubu ile bir araya geldi.

“Hükümetin yol haritası var”
Görüşmenin ardından heyet bir açıklamada bulundu. Bedirhanoğlu, “Görüşme önceden planlanmıştı. Ancak, son gelişmeler ışığında Adalet Bakanı ile görüş alışverişinde bulunduk” dedi. Bedirhanoğlu, şunları söyledi:
“Bu sürece başlangıcından itibaren destek sunma gayreti içinde olduğumuzu ilettik. Sayın Bakan, önümüzdeki dönemde de bu türden girişimlerin, heyetlerin katkılarını beklediğini ifade etti. Bu sürecin olumlu bir mecrada ilerlemesi konusunda herkesin çaba göstermesi gerektiği ifade edildi. Son süreci önemli buluyoruz.”
Bir gazetecinin, “İmralı’ya gitmek gibi somut talepleriniz oldu mu?” sorusu üzerine Bedirhanoğlu, böyle bir taleplerinin olmadığını söyledi. Bir yol haritası olup olmadığının sorulması üzerine Bedirhanoğlu, genel anlamda bir çerçeve görüşmesi yaptıklarını, hükümetin zaten bir yol haritasının bulunduğunu söyledi. Silahların bırakılması konusunun gündeme gelip gelmediğinin sorulması üzerine ise Bedirhanoğlu, bu tip konuların çok keskin şekilde konuşulduğunu ifade etmenin zor olduğunu söyledi.
 

TEMAS GRUBU ÜYESİ CENGİZ ÇANDAR
‘Süreç sabote edilebilir’
Gazeteci Çandar  görüşme ile ilgili şunları söyledi: “Süreç doğası itibarıyla kırılgan ve sabote edilmesi ihtimali var. Temas ve Diyalog Grubu ve benzer faaliyetlerin atacağı somut adım, kamuoyunu ve bütün ilgili tarafları sabote girişimlerine karşı uyarmak ve bu sürecin devamı için kamuoyunu yüreklendirmek. Grubun kurulma amacına uygun bir gelişme olunca haliyle İmralı’yla ilgili son gelişmeler konuşuldu. Ama randevu epey önceden alınmıştı. Ayrıca görüşme talebini de Sayın Bedirhanoğlu iletmişti” dedi.
Prof. Dr. Mithat Sancar ise “Sürece katkı sağlamak istediğimizi açıkça ifade ettik. Bakan Ergin de bu tür girişimlere önem verdiğini söyledi. Müzakere dirençli ve istikrarlı hale gelmeli” diye konuştu.



Şişecam’da işçi kaderine terk edildi... – Milliyet

Eskişehir’e taşınan Şişecam fabrikasının işten çıkarılan işçileri başlattıkları ‘direniş’ eylemiyle seslerini duyurmaya çalışıyor. Ancak direnen işçiler büyük hayal kırıklığı yaşıyor
“Ey Şişecam öküz öldü ortaklık bitti mi?”... Yeni yıla Topkapı’daki kapatılan Şişecam fabrikasında giren işçilerin mağduriyetini, açıklamaya yetmese de özetleyen bu cümle, şimdi artık eylem alanına dönmüş fabrika bahçesinin girişinde asılı afişten. Fabrika alanının İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin “sanayi bölgesinden çıkarılarak ticaret+hizmet+konut bölgesine dönüştürülmesi” kararıyla Eskişehir’e taşınan Şişecam’ın işsiz kalan çalışanları, kendi deyişleriyle “27 Aralık’tan beri direnişte.”
21 Aralık’ta İş Kuleleri önünde yaptıkları ilk eylemle seslerini duyuran ve yılın son gününü işsiz karşılayan Şişecam işçileri, mağdur edilmenin şaşkınlığını yaşıyor. Şişecam tarafından yapılan açıklamada fabrikanın kapatılacağı “uzunca süredir bilinen bir gerçek” olsa da, 31 Aralık’ta evlere ulaşan tebligatlardan beri öfkeden çok, hayal kırıklığı var.
‘Böyle olacağını düşünmezdik’
Fabrikanın girişinde “En değerli varlığını öldürdün” yazılı temsili bir tabut. Yan tarafta ise yazıya açıklık getiren bir afiş: “Hani en değerli varlığınız çalışanlardı?” Az ileride, kartondan bir şişe figürü üzerindeki “Atanın askerleri” kelimelerini okuduğumu fark eden bir işçi, yanıma yaklaşıyor: “Atatürk’ün şirketi burası!” Atatürk’ün talimatıyla 1935’te Türkiye İş Bankası tarafından kurulan Şişecam’ın Eskişehir’e taşınma süreci hakkında Kristal-İş Sendikası Temsilcisi Sinan Uçar’dan bilgi alıyoruz. Fabrikanın kapatılacağı Şişecam Genel Müdürü Ahmet Kırman tarafından iki sene önce açıklandığında tek bir işçi mağdur edileceğini düşünmemiş. Sendika temsilcileri ile zamanı gelince oturulup konuşulacağı söylenmiş. Eylem alanında, “Böyle olacağını düşünmezdik” cümlesi sıklıkla telaffuz ediliyor. İşçiler, talepleri yerine getirildiği takdirde İstanbul’daki düzenlerini bozmayı göze alarak Eskişehir’e gitmeye razı ancak sorun da burada yatıyor zaten.
‘Vicdanları varsa...’
Kamil Karataş, 16 yıllık Şişecam işçisi. Eşi ve 8 yaşındaki oğlu bir haftadır evde hasta yatıyormuş. Oğlunun her telefonunda ağlıyormuş Kamil Bey: “Oğlum, ‘Baba özledim ne zaman geleceksin? Doğalgaz yanmıyor. Üşüyoruz’ diye arıyor. Ben burada sabahlıyorum. Ekmeğimin peşindeyim. Biz bunları hak etmedik. Vicdanları varsa çocuklarımızla yüzleşsinler.”
Kamil Bey, 21 Aralık’taki eyleme eşi ve çocuklarıyla katılmış. 12 yaşındaki kızının, “Baba üşüdüm, gidelim” diyen kardeşine söyledikleri hala kulaklarında çınlıyor: “Biz şimdi üşüyoruz ama babam işsiz kalırsa hep üşüyeceğiz. Dayan.” Gözleri dolan Kamil bey, işine dönene kadar direniş çadırında sabahlamaya kararlı: “Polis değil tazyikli su, biber gazı, mermi sıksa çocuklarım için canımı vermeye razıyım.”
 Burcu Pınar (17), annesi Firuze Hanım ile babası Bülent Pınar’a destek için okul çıkışı gelmiş. Burcu, eylem alanındaki sırt çantalı öğrencilerden sadece biri: “Eyleme okulu, sınavı bırakıp geliyoruz. Kimi zaman uykumuzu yarıda bırakıp geliyoruz. Haklar alınır, dava biter. Ailece psikolojimiz bozuldu. Kendilerini bizim yerimize koysunlar. Nasıl bakıyorlar çocuklarının yüzlerine?”
‘Memur-işçi ayrımı var’
İşçilerin ‘ekstra’ hak talepleri yok. 31 Aralık itibarıyla işine son verilen 420 işçi, Eskişehir’e gönderilmemeleri halinde Şişecam’ın diğer fabrikalarında çalışmayı talep ediyor. Şimdiye kadar Kristal-İş Sendikası ile Şişecam yetkilileri dört görüşme yapmış. İşçilere ne istedikleri sorulunca Eskişehir’e gitmek istediklerini söylemişler ancak ilk görüşmede aldıkları cevap, “Eskişehir’deki kadroyu oluşturduk” olmuş. Bir de İstanbul’daki işçilerin şehir değiştirme taleplerine karşılık “uyum sorunu yaşayabilme ihtimali” gösterilmiş. Fabrikada çalışan memurlar, mevcut ücret ve haklarıyla Eskişehir’e gönderilmiş. Şehir değişikliğini kabul eden memurların 3 ay konaklama için otelleri bile ayarlanmış. Bu nedenle memur-işçi ayrımına isyan var. Son görüşmede asgari ücret artı 150 lira kira ödenmesi teklif edilmiş ancak kabul edilmemiş.

Amerikan Patriotları İncirlik’e Varmaya Başladı - Amerikanın Sesi

Oklahoma eyaletindeki Fort Sill üssünde görev yapan 400 askeri personel ve teçhizatın Türkiye’ye nakli önümüzdeki günlerde de devam edecek. Sistem bu ay içinde operasyonel hale gelecek
Amerika tarafından yollanan Patriot füzesavar sistemlerinin personelle birlikte İncirlik Hava Üssü’ne varmaya başladığı bildirildi.
 Amerikan Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamada, Oklahoma’daki Fort Sill üssünde görevli 3. Tabur, 2. Hava Savunma Topçu Birliği’nden gönderilen 400 personelle teçhizatın önümüzdeki günlerde Amerikan askeri uçaklarıyla Türkiye’ye naklinin devam edeceği belirtildi.
 Türkiye, Suriye’de sınır boyunda çatışmaların artması üzerine NATO’dan Patriot füzesavar sistemi talebinde bulunmuştu. Almanya, Hollanda ve Amerika’dan ikişer olmak üzere toplam altı Patriot bataryası Türkiye’nin güney bölgelerine yerleştiriliyor.
 Türkiye’nin önemli bir NATO müttefiki olduğunun altını çizen Amerika’nın Avrupa Komutanlığı Komutan Yardımcısı Koramiral Charles Martoglio, füzesavar sisteminin bu ay içinde tamamen operasyonel hale getirileceğini açıkladı.
Koramiral Martoglio, Patriotların yalnızca savunma amaçlı olduğunu, uçuşa yasak bir bölgede operasyon ya da taarruz amaçlı kullanılmayacağını vurguladı.
 Amerikan Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamaya göre, Patriot bataryalarının Türkiye’de ne kadar kalacağı, katkıda bulunan devletler ile Türkiye ve NATO arasında yapılacak eşgüdümle belirlenecek.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 
 







Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.