Karayılan: Açlık Grevleri Daha Büyük Tutumla Sahiplenilmeli
Röportajlar / 23 Ekim 2012 Salı Saat 07:08
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Karayılan, yumuşama ortamı oluyor, yeni bir açılım olacak’ sözlerinin gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Hayati bir aşamaya giren süresiz dönüşümsüz açlık grevlerini değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, basın açıklamaları, kısa yürüyüşlerin bu saatten sonra ölümleri engelleyemeyeceğini belirterek, tutsakların eyleminin daha büyük tutumla sahiplenilmesini istedi. Karayılan eylemi sona erdirmenin de taleplerin karşılanmasıyla mümkün olduğuna dikkat çekerek sorumluluğun AKP’de olduğunu söyledi.

Türkiye ve Kürdistan cezaevlerinde PKK ve PAJK’lı tutsaklar tarafından başlatılan ve milletvekilleri, gazeteciler, belediye başkanları, barış annelerinin de içinde bulunduğu yüzlerce tutsak tarafından sürdürülen süresiz dönüşümsüz açlık grevleri 41. Gününe girdi.

ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, eylemin Kürt sorununun çözümünde bir yol haritası anlamını taşıdığına dikkat çekerek tüm toplumsal kesimleri, demokratik çevreleri tutsakların taleplerine sahip çıkmaya çağırdı.

Basın açıklamaları, kısa yürüyüşlerin bu saatten sonra yetersiz kalacağını vurgulayan Karayılan,” açıkça belirteyim; Kürt halkı kendi evlatlarının hayatlarını ortaya koyarak verdikleri bu mesajı elinin tersiyle iten Türk sömürgeciliğine karşı tutum sahibi olmalıdır. Sadece halkımız bu eylemselliğe sahip çıkmalı, demiyorum; halkımızın, cezaevlerinde geliştirilen bu eylemi kendi eylemi olarak görüp, tümüyle bu eylemle bütünleşmelerini belirtiyorum” diye konuştu.

Karayılan açlık grevinin sonlandırılmasına ilişkin topun Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a atılmasını da doğru bulmadıklarını belirterek, “açlık grevini sona erdirmek ve şahadetlerin önüne geçmek, tutsakların isteklerini yerine getirmekle mümkündür” dedi. Sorumluluğun AKP Hükümeti’nde olduğunu söyledi.

12 Eylül gününden itibaren Kürdistan ve Türkiye zindanlarında PKK’li ve PAJK’lı tutsaklar tarafından başlatılan bir açlık grevi eylemi söz konusu. 40. gününe (41. Gün) girmiş bulunan greve katılan eylemci sayısı 500’ü aşmış durumda ve gün geçtikçe de bu rakam artıyor. Siz bu eylemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle mücadele tarihimizin bu önemli aşamasında büyük bir sorumlulukla yaşamlarını ortaya koyarak bu eyleme katılan tüm devrimci militanları büyük bir saygıyla selamlıyorum. Başlattıkları bu değerli ve anlamlı eylemlerinde üstün başarılar diliyorum.

Zindanlarda bulunan arkadaşlar tamamen kendi inisiyatifleri ve kararları temelinde bu eylemselliğe girişmişlerdir. Bu konuda dışarıdan iletilmiş herhangi bir görüş, öneri ve karar durumu söz konusu değildir. Mevcut eylemsellik kararlaşması tamamen arkadaşların kendi yoğunlaşmaları ve öz kararları sonucu gelişmiş bulunmaktadır. Zaten PKK olarak geleneğimizde dışarıdan zindanlara, “şunu yapın, bunu yapın” biçiminde talimat gönderme tarzı yoktur. Çünkü felsefemiz zaten herkese bir sorumluluk yüklemektedir. Dolayısıyla herkes bulunduğu alanda, özellikle de tutsakların bulundukları zindan ortamında kimin ne yapabileceğine kendilerinin karar verme durumu esastır. Bu yüzden hemen her dönemde zindanlardaki hareketin kadro ve sempatizanları kendi inisiyatifleriyle hareket etmişlerdir. Nasıl ki 1982 sürecinde Mazlumlar, Ferhatlar, Kemal ve Hayriler kendi kararlarıyla eyleme girişmişlerse, bugün de aynı şekilde bu direnişe girmiş bulunan Kürdistan halkının değerli evlatları, hareketin kadroları kendi inisiyatif ve kararlarıyla bu eyleme başlamışlardır.

Bu eyleme, sürece katkı sunma sorumluluğuyla karar vermişlerdir. Büyük bir fedakarlıkla gelişen direniş mücadelesine katkı sunma ve demokratik çözümü dayatarak sorumluluklarının gereğini yerine getirmek istedikleri anlaşılmaktadır. Aslında gelişen savaş sürecine zindanlardan gelen bir müdahale olmaktadır. Bilindiği gibi bugün Kürdistan’da Türk sömürgeciliğinin geliştirdiği kapsamlı bir savaş var ve buna karşı Önderliğimizin, halkımızın ve hareketimizin de direnme mücadelesi vardır. İşte zindanlardaki tutsak arkadaşlar da bu sürece müdahale ederek, barış ve demokratik çözüm formülünü hayatları pahasına ortaya koyma eylemine girişmişlerdir.

‘TUTSAKLARIN EYLEMİ ÖZÜNDE BİR BARIŞ EYLEMİDİR’

Peki, tutsakların taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu eylemde tutsaklar kendileri için bir şey istememektedirler. Sanırım tutsaklar ilk kez cezaevi koşullarına veya cezaevlerindeki uygulamalara dönük değil de, ülke koşullarına dönük böylesi büyük bir eyleme girişmiş bulunmaktadırlar.

Nedir istekleri? Önder Apo’nun özgürlüğü, anadilde eğitim ve savunma hakkıdır. Bu hakların Türkiye’de verilmesi barış ve demokratik çözüm sürecinin geliştirilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla tutsakların geliştirdiği eylem, özü itibarıyla bir barış eylemidir. Bu eylemleri, iki halkın bir arada, özgür-eşit bir tarzda yaşayabilmesi temelinde barışın nasıl gelişebileceğini gösteren bir yol haritası durumundadır.

Bazı çevreler, savaşın durdurulmasını ve barışın geliştirilmesini hedeflerler. Hatta bu konuda çok çeşitli çabalar sergiledikleri gibi, zaman zaman çağrılar da yaparlar. Şimdi cezaevinde rehin olarak tutulan Kürt siyasetçileri hayatlarını ortaya koyarak sadece çağrı değil, çözümün yolunun açılmasını da sağlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü ileri sürdükleri istekler, Türkiye’de ve Kürdistan’da barış ve demokratik çözüm süreci için başlangıç olacak olan temel ilkelerdir.

Yani bugün Kürdistan’da anadilde eğitim hakkı sağlanır, Önder Apo özgürleştirilirse, zaten diyalog süreci ve Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözüm zemini güçlüce yaratılmış olunacaktır. Bu açıdan savaşın durmasını isteyenler, barıştan yana olanlar, özgürlüklerden ve demokrasiden yana olanlar, iki halkın bir arada-eşit bir tarzda yaşamasını isteyenler ve Türkiye’nin bütünlüğünden yana olanların hepsi açlık grevi eylemcilerinin arkasında olmalıdırlar. Onların sesine güç katmalı ve isteklerinin gerçekleşmesi için çaba göstermelidirler. İşte net bir biçimde çözüm adresi ve çözüm yolu budur.

‘YENİ BİR AÇILIM VAR SÖZÜNÜN HİÇBİR DEĞERİ YOK’

Bugünlerde Türkiye’nin gündemine zaman zaman yeni bir süreç başlıyor, yeni bir açılım var denilerek bazı iddialar ortaya atılmaktadır. Aslında onların hiçbirisinin gerçek anlamda değeri yoktur. Çünkü, hiç birisi doğru değil. Değeri olan şey, işte tutsakların ortaya koyduğu bu eylemdeki amaçlardır. Bu nedenle tutsakların bu eylemi, kendi koşullarının düzeltilmesi ya da kendi yaşamları için değil, Türkiye ve Kürdistan’da barışın gelişmesi, toplumun huzurlu, özgür ve demokratik bir yaşama kavuşması için kendi hayatını ortaya koyma eylemidir. Bu açıdan çok değerli ve çok anlamlı bir eylemdir. Yine çözümün adresini gösteren ve çözümün zeminini yaratmayı hedefleyen bir eylemsellik olması itibarıyla ortaya konulan farklı bir takım eylem çeşitlerinden çok daha öte ve kapsamlıdır. Bugün tüm Kürt halkının ve barıştan, demokrasiden yana olan tüm Türkiyeli emekçi kesimler ile demokratik çevrelerin amacı da budur. İşte bu amacı kısa ve net bir biçimde ortaya koyarak gerçekleşmesini isteyen devrimci tutsakların bu tutumu ve duruşu bu nedenle tarihi değerde bir öneme sahiptir.

‘AKP VE TÜRK MEDYASININ TAVRI: KÖR-BENCİL SÖMÜRGECİLİK’

Türk basın-yayın çevreleri bu eyleme yer vermediği gibi, AKP ise bu eyleme ve yankılarına karşı gözünü ve kulaklarını kapatmış bir durumda…

Evet. Bu eylemin bu denli içerikli mesajlarına ve barışa, tüm Türkiye toplumunun geleceğine dönük yüklü amaçlar taşımasına rağmen, Türkiye basın-yayın çevrelerinin ve AKP hükümetinin bu kadar duyarsız yaklaşmış olmasını tek bir şeyle izah etmek mümkündür: Kör-bencil sömürgecilik. Kendi kirli amaçları dışında her şeyi teferruat görüp, hiçbir şeyi görmeyen, egemen-şovenist sömürgeci zihniyet. Bunun dışında hiçbir izahı yoktur. İnsanlar barış ve demokratik çözüm için hayatlarını ortaya koymakta, yüzlerce kişinin katıldığı açlık grevi 40. gününe girmiş bulunmakta ama Türk basını ile Türk devleti bunu görmemektedir. Bu başka neyle izah edilebilir. Bunun insanlıkla alakası var mıdır? Bunun hukukla ve adaletle alakası var mıdır? Bu tutsaklar Kürt oldukları ve onurlu barışı savundukları için görmezden gelinmektedirler.

Önder Apo’nun özgürlüğü Türkiye’ye barış getirme ile eş anlamlıdır. Bu, özgürlük temelinde onurlu barışı isteyen bir tutumdur. İşte sömürgeci zihniyet ve egoist mantık bunu görmek istememektedir. Bunun için gözlerini kapatmaktadırlar, bunun için görmezden gelmektedirler.

Tutsaklar, yaptıkları açıklamada hiçbir gücün kendilerini bu eylemden caydıramayacağını, bu konuda yalnızca Sayın Öcalan’ı esas alacaklarını belirttiler. Bu belirtilenlere denk bir kararlılığın olduğu da gözleniyor ve eylemcilerin sağlık durumları giderek kötüleşiyor. Yine bu eylemin özellikle Kürdistan kamuoyunda yaratmış olduğu bir hareketlilik var. Aileler, tutsak yakınları ve kimi demokratik çevreler sokaklarda tutsakların sesini duyurmaya çalışıyorlar. Siz bu girişimleri yeterli görüyor musunuz? Aileler, siyasetçiler ve demokratik kesimlerin üzerine düşen görevler nelerdir?

Türkiye’de gerçek anlamda demokrasiden, barıştan ve halkların kardeşliğinden yana olan çevreler artık Türk devletinin sömürgeci zihniyetinin yarattığı bu engeli, engel olmaktan çıkarmalıdır. Bunun için daha fazla mücadele yürütmek temel görevdir. Demokrasi güçleri, kendi görevlerine sahip çıkmalı, demokratik kamuoyunu uyaran girişim ve eylemlerle, bu eylemcilerin çığlıklarına kulak verilmesi sağlanmalıdır. Bu, Türkiye’deki tüm emekçi, demokrat ve barıştan yana olan tüm kesimler ile tüm hümaniter çevrelerin temel görevidir.

‘BU ÇIĞLIĞA KULAK TIKAMAK TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMAKTIR’

Çünkü eylemciler, “Türkiye’nin bütünlüğü ve Türk-Kürt halklarının ortak yaşamı, Önder Apo’nun özgürlüğü ve Kürtlere anadil hakkının tanınmasıyla mümkündür. Bunu sağlamalısınız ki, sonrasında demokratik çözüm süreci ve kalıcı barış sağlansın” demek istemektedirler. Bunun için hayatlarını ortaya koymaktadırlar. Dört duvar arasında, esir alınmış, rehin tutulan Kürt siyasetçileri ve militanları daha başka ne yapabilirler ki? Bundan daha büyük samimiyet olabilir mi? Barış ve özgürlük uğruna hayatını ortaya koyma tutumu kadar samimi, hayata, yaşama ve geleceğe bu kadar temiz yaklaşan bir durum olabilir mi?

“Biz özgürlük ve barış istiyoruz; bir arada eşit olarak yaşamak istiyoruz. Bunun için hayatımızı ve yüreğimizi ortaya koyuyoruz” diyen bir çığlık vardır. Bu çığlığa kulak tıkamak Türkiye’yi parçalamaktır. Bu çığlığa anlam vermemek, “nereye gidiyorsanız gidin” tutumuyla eş anlamlıdır.

Kürt halkı da bundan gereken sonucu çıkarmak zorundadır. Açıkça belirteyim; Kürt halkı kendi evlatlarının hayatlarını ortaya koyarak verdikleri bu mesajı elinin tersiyle iten Türk sömürgeciliğine karşı tutum sahibi olmalıdır. Çünkü kendi özgür geleceğini belirleyecek olan böylesi asil bir duruşa sırt çeviren bir zihniyetle Kürt halkının ortak hiçbir şeyi olamaz. Bu nedenle sadece “halkımız bu eylemselliğe sahip çıkmalı” demiyorum, halkımızın, cezaevlerinde geliştirilen bu eylemi kendi eylemi olarak görüp, tümüyle bu eylemle bütünleşmelerini belirtiyorum. Özgür gelecek de ancak böyle yaratılabilir.

‘YÜRÜYÜŞ VE BASIN AÇIKLAMALARI BU SAATTEN SONRA YETERLİ OLMAZ’

Biz daha önce de dedik: Dönem çok tarihsel, olağanüstü bir dönemdir. Bu dönemde herkesin elini taşın altına koyması gerekmektedir. Kürt sorununda çözüm için herkesin fedakarlık yapması gerekmektedir. Bugün cezaevlerindeki öncü kadrolar ve siyasetçiler hayatları pahasına bir sorumlu tutumu ortaya koymuşlardır. Bu sorumlu tutum etrafında birleşmek, kenetlenmek ve toplumsal eylem gücünü ortaya koymak Kürt sorununda çözümü getirebilecektir. Dolayısıyla halkımızın sadece bazı basın açıklamalarıyla ya da bazı kısa süreli yürüyüşlerle sahip çıkma biçimindeki tutumu bu saatten sonra yeterli değildir. Daha güçlü eylemselliklerle Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine taşımak, böylece şahadetlerin önüne geçmek zorunlu hale gelmiş bulunmaktadır. Hem Kürdistan’daki değerli yurtsever halkımız ile demokratik kurum ve kuruluşlar, hem de yurtdışındaki Kürdistanlılar çok değerli amaçlar için hayatlarını ortaya koyan bu değerli evlatlarına güçlüce sahip çıkabilmelidir. Böylece şahadetler yaşanmadan adımların atılmasını sağlayarak barış ve demokratik çözüm sürecinin önünü açmak üzere herkes sorumluluklarına daha fazla sahip çıkmalıdır. Bugün yapılması gereken budur. Yani daha fazla sahiplenme, güçlüce bir toplumsal tutum ortaya koyma temelinde hem şahadetlerin önüne geçme, hem de kalıcı barış ve çözüm sürecinin gelişmesini sağlamaya dönük gereken fedakarlığı yapma dönemi gelmiş bulunmaktadır.

‘AÇLIK GREVLERİNİ ÖCALAN DEĞİL AKP SONA ERDİRECEK!’

Bu konuda, "açlık grevleri ancak Öcalan'ın çağrısıyla sona erebilir" diyerek topu Önder Apo'ya atmak da doğru değildir. Açlık grevini sona erdirmek ve şahadetlerin önüne geçmek, tutsakların isteklerini yerine getirmekle mümkündür. Bu da AKP hükümetinin, daha doğrusu Başbakan’ın bu konuda karar almasıyla mümkün olacak bir şeydir. Dolayısıyla mücadelenin hedefi bu olmalıdır. Yaşanacak sonuçlardan doğrudan Başbakan sorumludur. Tutsakların istemleri doğal ve meşru olduğu kadar, temel bir sorunu köklü bir biçimde çözmenin yolunu açacak istemlerdir.

Sonuç olarak; arkadaşlarımızın zindanda geliştirdikleri ve Türkiyeli bazı devrimci militanların da desteklemek üzere katılmış oldukları bu açlık grevinin sıradan bir açlık grevi olmadığını, Türkiye’nin geleceğini belirlemeye dönük amaçlar taşıdığını, barış ve özgür birliği hedeflediğini herkesin görmesi gerekmektedir. Bugün Türkiye’de ve Kürdistan’da ezici çoğunluğun amacı da budur, yani eşit-özgür bir biçimde bir arada yaşamaktır. Kürt halkının bastırılması, polis copu ve jandarma dipçiği altında ezilmesi temelinde sağlanan bir sükunet değil, Kürt halkının da öz iradesiyle katılım sağladığı, kabul gördüğü, kendini yaşayabildiği, diliyle ve kültürüyle özgürce yaşadığı demokratik bir ortamın olduğu onurlu barış. Egemen sömürgeciliğin sözünü ettiği teslim alma temelindeki sükunet barış değildir. Dipçikler altında ezilen bir halkın üzerinde kurulmuş olan sistem sömürgeci sistem olur; toplumun özgür iradesine dayalı bir sistem olamaz.

Bu açıdan istenilen barış, özgür-eşit birliğe dayalı barıştır. Bunun için insanlar hayatlarını ortaya koymaktadır. Herkesin bu gerçeği görmesi ve bu temelde en güçlü bir biçimde cezaevleri direnişçileriyle bütünleşerek fedakarlık yapması gerekmektedir. Ben bu temelde bütün Kürdistanlıları, barıştan ve demokrasiden yana olan tüm emek ve demokrasi güçlerini daha güçlü bir biçimde görevlerine sahip çıkmaya çağırıyorum.

 
'Yumuşama isteniyorsa yapılacaklar ortada'
 
Karayılan, yumuşama söylemleri, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ‘PKK’nin stratejisi çöktü’ sözü, Kurban Bayramı’nda ateşkes koşulları ve ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin açıklamalarını değerlendirdi.

‘Yumuşama ortamı oluyor, yeni bir açılım olacak’ sözlerinin gerçeği yansıtmadığını belirten Karayılan, “devlet veya yumuşamadan yana olan bir takım demokratik çevreler böyle bir sürecin gelişmesini istiyorlarsa, cezaevi direnişçilerinin ortaya koydukları talepler üzerinde durmalıdırlar” şeklinde konuştu.

Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın PKK’nin stratejisi çöktü sözlerine de yanıt veren Karayılan, “eğer PKK’nin stratejisi çökmüş ve gerçekten denetim dışı bir karış toprak bile yok ise neden uçaklarınız Türkiye sınırları içerisindeki dağları saatlerce ve günlerce bombalıyor? “ diye sordu.

Karayılan Kurban Bayramı’nda ateşkes yapılabilme koşullarının da AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ortadan kalktığını, ancak HPG güçlerinin mübarek günlere saygı gereği bayramda sivil alanlarda konuşlanan devlet güçlerine karşı herhangi bir eylem yapmayacağını açıkladı.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan, ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin “PKK’ye karşı Bin Ladin yöntemi” şeklindeki açıklamalarının ellerindeki istihbarat bilgilerini doğruladığını kaydetti. ABD’nin çıkarları gereği çatışmanın sürmesinden yana olduğunu belirtti.

‘SÖMÜRGECİLİK AKP İLE KENDİNİ YENİLEMEK İSTEDİ AMA OYUN TUTMADI’

Türkiye Başbakanı Erdoğan geçtiğimiz hafta içinde yapmış olduğu bir konuşmada “akan kanı durduracaksa görüşmeleri hemen başlatabiliriz, gerekirse MİT müsteşarını hemen İmralı’ya gönderirim” anlamına gelecek kimi sözler sarf etti. Bahsi geçen bu konuşmanın hemen ardından, Cumartesi günü yapmış olduğu konuşmasında ise PKK’nin stratejisinin çöktüğünü ve bir karış toprağın bile Türk ordusunun denetiminden çıkmadığını iddia etti. PKK’nin stratejisi çöktü mü?

Erdoğan’ın yaptığı şey, TC Devleti’nin 1925’ten bu yana yaptığı şeylerin aynısıdır; onun bir tekrarıdır. Türk devleti 97 yıldan bu yana Kürdistan’a ve Kürtlere ilişkin hiçbir zaman doğruları söylememiş, her daim yalan söyleme temelinde siyaset yürütmüştür. Her şeyden önce “Kürdistan” adını inkar ettiler, “böyle bir şey yok” dediler. Halkın gelişen direnişlerini hep dışarıya bağladılar. “Dış mihrak var” dediler. Halkın en doğal talepleri karşısında katliamlar gerçekleştirdiler, “eşkıyadır” dediler, “şakidir” dediler, “bebek katilidir” dediler, “teröristtir” dediler. Oysa kendileri Kürdistan’da hep terörizmi geliştirdiler ve katliamlar yaptılar. Anaların karnındaki bebeleri bile süngülere taktılar. Bütün bunlarla birlikte sürekli yalan söyleyerek Türkiye toplumunu yanlış empoze ettiler. Tarihin en büyük dezenformasyonu, Türk devletinin Kürdistan’da gerçekleştirdiği dezenformasyondur. Sürekli yalana dayalı siyaset yürüttüler ve bunu bugün de hiç utanmadan devam ettiriyorlar.

İşte Türk sömürgeciliği katı inkara ve yalana dayalı olan bu politikasının sonuna geldiği bir aşamada, büyük bir çıkmazla yüz yüze iken AKP zihniyeti buna imdat gibi yetişip, “siz yanlış yaptınız, her şeyi inkar ettiniz, bazı şeyleri söyleyip Kürtlerin sırtını sıvazlamak gerekiyordu, Osmanlı döneminde böyle yapılıyordu, siz böyle yapmadınız, ben böyle yapıp aynı şeyi gerçekleştireceğim” diyerek devreye girdi. Yani Türk sömürgeciliği AKP yoluyla kendisini yenilemeye çalıştı.

Halkımızın dini duygularını kullanarak, “size Kürt kardeşlerim diyorum, daha ne istiyorsunuz” diyerek ve bazı işbirlikçi aileleri de para-pula boğarak sonuç alacaklarını sandılar ama halkımızın geliştirdiği mücadele, AKP eliyle oynanmak istenen bu oyunu da açığa çıkardı. Sömürgecilik aynı sömürgeciliktir; inkar aynı inkardır. “Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek dil” söylemi 19. yüzyılın bir söylemidir ve kaynağını ırkçı-faşist bir zihniyet yapılanmasından almaktadır. Tekçilik, toplumları zorla kalıba sokma tutumudur. Bu faşizm değil de nedir? Toplumun geleneklerini, dilini ve kültürünü yasaklayarak biçimlendireceksin, tek bir millet yaratacaksın. Bu, insanlığa şiddetin dayatılmasıdır. Tekçilik şiddettir.

Şimdi AKP olarak ortaya çıkacaksın, bir taraftan “tek millet” diyerek Kürt halkının her türlü doğal haklarını zorla engelleyeceksin, bunun için şiddet uygulayacaksın. 10 bin kişiyi cezaevine atacaksın, yüzlerce kişiyi katliamdan geçireceksin, sonra da kalkıp, “ülkede terör var, silahla kimse hak arayamaz silahla hak arama dönemi geçmiştir, elde silah hak istenemez” diyeceksin! El insaf derler. Sen şiddet ve silahla bir toplumu ortadan kaldırıyorsun ama bunu görmeyip doğal bir biçimde var olmak için kendini savunan o topluma “silahlısın” diyorsun.

En büyük silahlanmayı Türk ordusu ve Türk polisi gerçekleştirmiştir. Elindeki en ileri teknolojinin acımasız silahlarıyla Kürdistan dağlarını bombalayıp, bu coğrafyanın ve bu tabiatın tüm doğal güzellikleri yok edilirken şiddet uygulamış olmuyor da, Kürt halkının öz evlatlarının ellerine almış oldukları kleşle kendilerini savunmalarına şiddet diyor. En büyük silahı siz kullanıyorsunuz, en büyük vahşeti ve katliamı siz yapıyorsunuz! Ama onlar bunu görmez. Devlet oldukları için, sömürgeci egemen güç oldukları için bu onlara mubahtır. Bu zihniyetle yaklaşıyorlar.

‘BİR KARIŞ DENETİM DIŞINDA DEĞİL SÖZÜ YALANDIR’

Hukuk diyorlar. Senin hukukun sömürgeci hukuktur. Sen o hukukla özgür kimlikli Kürt insanlarını suçlu görüp içeri atıyorsun. Bugün 8 bin kişiyi KCK adı altında içeri atmanın başka ne gibi bir izahı olabilir? Onların ne suçu var? Şiddete bulaşmışlar mıdır? Hayır. Ne yapmışlar? Kültür faaliyetini yürütmüşler. Ne yapmışlar? Basın faaliyetini yürütmüşler. Sanat faaliyeti yürütmüşler. Siz sanatçıları içeri atmışsınız. İcra ettiği sanat Kürt sanatı oldu mu “KCK’lidir” diyerek içeri atıyorsunuz. Yani Kürt halkına dönük bir zulüm vardır ve bu zulme karşı halkımız direniyor, direnecektir. Halkımızın bu zulme karşı direnişi, gayet tabii ki meşru bir direniştir.

O zaman ben de sorarım: Eğer PKK’nin stratejisi çökmüş ve gerçekten denetim dışı bir karış toprak bile yok ise neden uçaklarınız Türkiye sınırları içerisindeki dağları saatlerce ve günlerce bombalıyor? Başbakan bunu izah etsin. Uçaklar daha önce Güney Kürdistan’ı bombalıyorlardı. Doğrudur, Güney Kürdistan’ı şimdi de bombalıyorlar ama Kuzey Kürdistan’ı daha fazla bombalıyorlar. Bu yüzden öncekilere artı olarak 75 tane savaş uçağı Kürdistan’a kaydırıldı. Bunun nedeni bombalanan yerlerin artmasıdır. Artık sadece Kandil ve Zap değil, artık Şemdinli, Gever, Çelê, Colemêrg, Beytüşşebap, Şırnak ve Siirt’e bağlı Herekol dağları bombalanıyor. Bütün bu yerler Türkiye sınırları içerisinde değil midir?

Bir ordu gidebileceği yere uçak göndermez. Hadi diyelim önden uçak gönderdi ama bu durumda sonradan kendisi de gider. Eğer sen kendin gitmiyorsan, sadece uçakla bombardıman yapıyorsan o zaman orası senin denetiminde değildir. Dolayısıyla Başbakan’ın o sözünü ettiğiniz, “bir karış toprağımız bile denetim dışında değil” sözü bir yalandır. Daha önceki bir röportajda “eğer doğru söylüyorsa, 2 yıl önce ziyaret ettiği Şemdinli-Gediktepe’yi bir kez daha ziyaret etsin” demiştik. Geldi mi? Hayır. Şurası bir gerçek ki, gerillanın denetim sahaları olmasaydı, gerilla bu kadar gücüyle içeride yaşayamazdı. Ama ısrarla bu gerçeği gizlemeye çalışıyorlar.

‘ÖĞRETMENLER TUTUKLANMIYOR, UYARILIYORLAR’

AKP devleti topluma ilişkin de çok çeşitli dezenformasyon faaliyeti geliştirmektedir. Iğdır’ın Bulakbaşı Köyü’nde yaşanan olaya ilişkin, Türk basını, Türk siyaseti, MGK ve en son da bizzat Başbakan’ın kendisi büyük bir dezenformasyon yapmış bulunmaktadır. Gündüz vakti herkesin gözü önünde gerçekleşen bir şeyi tersine çevirerek bu biçimde kullanmaları çok ilginçtir. Bu, Türk sömürgeciliğinin gerçeğini yansıtan çok çarpıcı bir örnektir. Uyumlu bir koro olarak, tüm basın manşet attı, “günün fotoğrafıdır” dedi.

Peki, o fotoğraf nasıl oluşturuldu?

Neymiş efendim; gerillalar gelmiş 6 öğretmeni götürmüş, köylüler de, kadın, çoluk, çocuk, ihtiyar demeden bir bütün olarak gerillaların önüne geçmiş ve öğretmenleri kurtarmış. Bu bir çarpıtma.

Gerillaların köye geldiği doğru. Öğretmenleri gözaltına da alıyorlar, bu da doğru. Ancak öğretmenler gözaltına alınıp köyün dışında daha kırsal bir alana götürüldükten sonra gereken konuşmalar ve uyarılar yapılıyor, ardından ise bu öğretmenler bırakılıyorlar. Bırakılan öğretmenler köye girerken köy halkı onların geri döndüğünü görünce herkes önüne çıkıp “geçmiş olsun” diyor. Yani doğru, sevinç var ama bu sevinç, öğretmenler geri gelmiş, sağlam bir şekilde döndüğü için yaşanan sevinçtir. Ama burada köylülerin gerillaya karşı gelmesi ve tepki göstermesi gibi bir şey yoktur.

Bir de şunu belirteyim; Nerede öğretmenler kaçırılmış da birkaç saatten fazla tutulmuşlardır? Hiçbir yerde. Çünkü öğretmenler tutuklanmıyorlar. Öğretmenler uyarılıyorlar. Birkaç saat gözaltında tutulup ifadeleri alınıyor ve kendilerine bir takım uyarılar yapılıyor. Bu faaliyet orada da icra edilmiştir. Diğer başka yerlerde de yapıldığı gibi burada da aynı şey yapılmıştır, herhangi bir engellemeyle karşılaşılmamıştır. Gereken işlemler yapıldıktan birkaç saat sonra orada öğretmenler salıverilmiş, öğretmenler köye girerken köyün girişinde köylüler de onları karşılamıştır. Yaşanan olay budur.

‘PKK’NİN STRATEJİSİ YÜKSELİYOR, SÖMÜRGECİLİK ÇIRPINIYOR’

Başbakan ise bunu PKK’nin stratejisinin çöktüğüne belge olarak gösteriyor…

Eğer PKK’nin stratejisi çökmüş olsaydı onlar bu kadar yalana sarılmazlardı ve bu kadar telaş içinde olmazlardı. Durum öyle değildir. PKK’nin stratejisi yükseliyor, başarı kazanıyor, bunun karşısında sömürgecilik ise çırpınıyor. Gerçek budur. Bu konuda yaşanan gerçek ortadadır. Kimse bunu gizleyemez. Kürt halkı kendisine dayatılan sömürgeci inkar siyasetini kabul etmiyor ve etmeyecektir.

AKP’nin sömürgeciliği yenileme çabası başarısız kalmıştır ve zaten başarısız kalmaya mahkumdur. Sömürgecilik çağ dışı bir uygulama biçimi olarak yenilmeye mahkumdur. Bunun anlaşılması ve görülmesi gerekmektedir. Türk devletinin ve AKP yetkililerinin bu gerçeği görerek gittikleri yolun yol olmadığını bilmeleri gerekiyor. 21. yüzyılda bir halka zorla başkalaşımı dayatmak artık mümkün değildir. Asimilasyonu başaramadınız, o zaman biçim değiştirerek asimilasyonda daha fazla ısrar etmenizin bir anlamı da yoktur. Kürt çocuklarına zorla, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirtmenizin gerisi yoktur, bununla bir yere varamazsınız. Siz onlara orada zorla bunu söylettirebilirsiniz ama onları böyle Türk yapamazsınız. Zorla Türkleştirmekten vazgeçmelisiniz. Kürt halkının temel haklarını tanımak zorundasınız. Eğer Kürt halkının haklarına kavuşmasını Güney’de meşru görüyorsanız Kuzey’de de meşru göreceksiniz. Güney’de meşru görüp Kuzey’de terör saymak ve karşı çıkmakla bir yere varamazsınız. Şimdi AKP’nin yaptığı budur.

‘BAŞBAKAN ERDOĞAN HER AYAĞA OYNUYOR’

Bunun için mi Başbakan’ın tüm sözleri çelişkili?

Evet. Mesela bir gün diyor ki, “gerekirse İmralı’yla görüşme olur, gerekirse Oslo’yla görüşme olur”, ancak öbür gün yok etme fermanlarını ilan ediyor.

İşte sizin az önce belirttiğiniz gibi, gerekirse bir gün öncesinden MİT Müsteşarı’na “git, gerekeni yap diyeceğim” diyor. Artık bu neyse müsteşarı gidip gerekeni yapacak?

Bu sorun, bir müsteşarın halledeceği bir sorun değildir. Bu Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorunudur. Eğer siz devlet olarak bu konuda karar vermişseniz projenizi ortaya koyarsınız, o zaman memurlarınız mı gelir, müsteşarınız mı gelir, kendiniz mi gelirsiniz, yani gelir, Kürt Halk Önderliği’yle görüşüp bu sorunu çözme tartışmaları geliştirilebilir. Ama bu, bir müsteşarın gidip halledeceği bir şey değildir. Kökleri tarihin derinliklerine dayanan bir sorundan bahsediyoruz. Bu sorun, bir istihbarat sorumlusunun gidip halledeceği bir sorun değildir. Bunun için karar almanız gerekiyor. Eğer siz çözüm için karar almışsanız Kürt tarafı çözüme vardır. Ama yok tasfiye etme, yok etme, ezme kararında ısrar ediyorsanız ve oyalama için gelecekseniz buna karşı Kürt Halk Önderliği’nin ve Kürt halkının tutumu bellidir. Zerre kadar sonuç almanız da mümkün değildir.

İşte bu gerçeğe rağmen Başbakan bazen böyle söylüyor, öbür gün çıkıyor halka çağrı yapıyor, “teröre karşı çıkın” diyor, bilmem ağza alınmayacak kırk çeşit küfür savuruyor, hakaret ediyor. Kürt siyasetçilerinin şahsında Kürt halkına hakaret ediyor. Çelişkilerle dolu böyle bir üslup kullanılmasının temel nedeni doğru yola girmemeleridir. Yani, bir kesim kamuoyunu oyalama, kandırmaya çalışma, esasta ise özgürlük güçlerini ezme politikalarında ısrar etmeleri nedeniyle böyle oluyor.

Bu konuda MHP’nin ve Bahçeli’nin çelişkili hiçbir tutumu yoktur, nettir. O, yok etmeyi açıkça savunan bir siyasi anlayışı temsil ediyor, dolayısıyla muğlak hiçbir şeyi yoktur. AKP de aynı şeyi savunuyor ama üslupta kendini farklı gösteriyor. Her ayağa oynuyor. Onun için söylemleri çelişkili oluyor. Dolayısıyla Başbakan’ın o söylediği “gerekirse görüşürüz” söylemi de anlamsız oluyor. O da psikolojik savaşın bir parçası olarak sarf edilen sözler olarak işlev görmüş oluyor. Başka da bir anlamı yoktur.

‘BAYRAM ÖNCESİ TÜRK DEVLETİ ORTAMI DAHA DA GERİYOR’

Türk devleti bir çözüm projesiyle gelirse…

Bizim açımızdan durum nettir. Eğer Türk tarafı, belirttiğim gibi, proje sahibi olursa biz çözüme varız ama bunun dışındaki dayatmalara Kürt halkının ve hareketimizin vereceği cevap nettir. Biz bu konudaki görüşlerimizi daha önce de kamuoyuna deklare ettik. Burada aynı şeyleri tekrardan ifade etmekte olduğumuzu belirtiyorum.

Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yaklaşan Kurban Bayramı nedeniyle Suriye’deki savaşta ateşkes yapılması için çağrıda bulundu. Ancak Kürdistan’daki savaşın durmasına dönük ise herhangi bir çağrı durumu söz konusu değil. AKP hükümetinin Kürdistan’daki savaşı görmezden gelen ve ateşkes istemeyen bu tutumu ne anlama geliyor?

Evet. Ahmet Davutoğlu, “ben TC Devleti adına taraflara çağrı yapıyorum” diyerek, Suriye devletine ve muhalefet güçlerine “hiç olmazsa bayram günlerinde ateşkes yapılması gerekir” dedi. Yani bayram günlerinde çatışmanın durdurulması ve ateşkes yapılması çağrısını yaptı. Bu çağrıyı yapan Türkiye Dışişleri Bakanı. Ama Suriye’deki çatışmaların hemen hemen aynısı Kürdistan’da, yani kendi sınırları içerisinde de vardır. Türk devleti, Kürt Özgürlük Hareketi’yle bir savaş içerisindedir. Bu çağrıyı yapan Davutoğlu’nun kendisi, ülke ülke dolaşarak yürüttüğü bu savaşa destek bulmaya çalışmaktadır. Komşudaki savaşın durması için çağrı yapıyor ama kendi ülkesindeki savaşın durması için çağrı yapmıyor. Burada yine Türk devletinin çifte standartlı bir şekilde, Kürt halkını görmeyen politikasıyla karşılaşıyoruz. Ülke içerisinde yüzlerce kişi açlık grevine girmiş, bu açlık grevi 40. gününe ulaşmış; yine ülke içerisinde her tarafta operasyon, çatışma ve savaşlar var. Adam bunları görmüyor ve kalkıyor, Suriye’deki savaşın durması için çağrı yapıyor. İşte Türk sömürgeci zihniyeti budur. Bu, Kürt halkına dair hiçbir şeyi görmeme tutumudur.

Dışişleri Bakanı böyle görmezden gelirken bayramın yakınlaştığı bugünlerde Başbakan da yok etme fermanlarını yayınlıyor. Hatta toplumun Özgürlük Hareketi’ne karşı tavır alması için de çağrılar yapıyor. Yumuşatma yerine daha fazla germeye çalışıyor.

‘NE İMRALI’DA NE BAŞKA YERDE GÖRÜŞME YOK’

Geçtiğimiz hafta BDP’lilerin Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı ile görüştüğü de kamuoyuna yansıdı. Bazı çevreler, “bir yumuşama ortamı oluyor, yeni bir açılım olacak, vb.” değerlendirmelerde bulundular. Bu değerlendirmelerin doğruluk payı var mı?

Hayır. Öncelikle şunu belirteyim: Hareketimizle herhangi bir biçimde bir temas durumu kesinlikle söz konusu değildir. Kimseyle görüşme yapılmış değildir. Bildiğimiz kadarıyla İmralı’da da herhangi bir görüşme yoktur. Yani ne İmralı’da ne de başka bir yerde kimseyle herhangi bir görüşme yapılmış değildir. Böyle bir durum yoktur. Doğrudur, BDP’lilerin bir çabası vardır. Biz ona anlam veriyoruz. İşte Cumhurbaşkanı’nı ziyaret etmeleri, Meclis Başkanı’yla görüşmeleri, hatta bazı AKP’lilerle de görüşmüş oldukları basına yansıdı. Bu tür çabalar söz konusu, ama Türkiye’de tek adam sistemi vardır; her şeyi tek adam belirlemektedir.

Yani Erdoğan’ın ne düşündüğü ve ne yaptığı önemli…

Evet, önemli olan Erdoğan’dır. O görüşmeler sonrası Erdoğan ne dedi, siz ona bakın. Erdoğan ateş püskürdü ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanı’nın söylediği şeyler gölge altında kaldı. Sanırım “her konuda tek ben karar veririm” mesajını vermek için basına yansıyan o görüşmeler ardından hem “gerekirse müsteşarımı İmralı’ya gönderirim” hem de üslubunda bir sertlik yeniden gündeme geldi. Açık ki Erdoğan, kendinden gayrı diğer devlet kurumlarının devreye girmesini de istemiyor.

“Gerekirse” diyor, bu gereklilik ne zaman olacak belli değil. Kendisi belirleyecek, yani “ben gerekli görürsem müsteşarımı gönderirim, git gerekeni yap derim, bunun dışında kimse bir şey söyleyemez” demeye getiriyor. Her şeyi kendisinde merkezileştirdiği için tek söz sahibinin kendisi olduğunu ima etmeye çalışıyor. Türkiye’de mevcut durumda işin gerçeği de odur. Her şey Başbakan’a bağlı durumdadır. Dolayısıyla BDP’nin ve daha değişik çevrelerin yaratmak istediği yumuşama ortamı mümkün olamıyor. Çünkü Başbakan sert üslubuyla araya girerek kesiyor. Mevcut durumda yapılan budur. Herhangi bir yumuşama durumundan ziyade, Başbakan’ın en son verdiği ferman hareketimizi yok etme fermanıdır. Dolayısıyla herhangi bir yumuşama ortamına olanak bırakılmış değildir.

Yumuşamanın somut göstergesi olarak devlet veya farklı çevreler ne yapmalı?

Devlet eğer gerçekten yumuşama yaratmak istiyorsa veya yumuşamadan yana olan bir takım demokratik çevreler böyle bir sürecin gelişmesini istiyorlarsa cezaevi direnişçilerinin ortaya koydukları istekler vardır. Onun üzerinde durmaları gerekiyor. O isteklerin gerçekleşmesi gerçek anlamda bir yumuşamayı yaratır, demokratik çözüm sürecini gündeme koyar. O zaman çatışmanın durma koşulları da gündeme gelir. Esas halka budur. Yani yumuşamadan ve barıştan yana olan tüm kesimler bu halka üzerinde yoğunlaşırlarsa sonuç alıcı olabilirler.

Bu belirttiğim adımlar dışında devletten yana herhangi bir adım atılmadan bizden adım beklemek büyük bir adaletsizlik olur. Biz saldırı altında olan, baskı altında olan, hakkında her gün tehdit ve yok edilme talimatları verilen bir halkız. Bizden adım beklemek doğru değildir. Evet, devlet bizden adım bekliyor ama hangi adımı bekliyor? Teslim olma adımını bekliyor. Biz bunu yapamayacağımıza göre, adım atması gereken tarafın biz değil devlet olduğu açık ortadadır.

‘BAYRAMDA ATEŞKES KOŞULLARINI AKP ORTADAN KALDIRDI’

Kurban Bayramı’nda tarafınızdan yapılacak herhangi bir ateşkes durumu söz konusu mu?

Önümüzdeki Mübarek Kurban Bayramı günlerinde herhangi bir ateşkesin yapılabilme koşullarını AKP ortadan kaldırmıştır. Dışişleri Bakanı kendisi Suriye için çağrı yaptı, Kürdistan’daki savaşı görmezden geldi. Bu, savaşın sürdürüleceği anlamına geliyor. Başbakan da çıkıp ateş püskürdü. Ayrıca her gün operasyonlar ve saldırılar var. Dolayısıyla her türlü yumuşama koşullarını zorlayan ve ortadan kaldıran bir yönelim söz konusu. Bu ortamda kimsenin yapacağı herhangi bir şey olamaz.

Ama mübarek günlere saygı gereği bayram günlerinde HPG güçlerinin sivil alanlarda konuşlanan devlet güçlerine dönük herhangi bir eylemsel faaliyet geliştirmeyeceklerdir. Bu, sadece sivil yerleşim alanlarındaki gerilla hedeflerine yönelmeme biçiminde bayram günlerine özgü bir durumdur. Bayram günlerinde tümüyle ateşkes yapma gibi bir durum söz konusu değildir. Türk devleti, Kürdistan halkına karşı geliştirdiği sindirme ve yok etme saldırılarını sürdürdüğü müddetçe Kürt halkı da kendini her zeminde savunmak zorunda kalacaktır. Bu, bayram günleri için de geçerlidir.

RİCCİARDONE’NİN AÇIKLAMALARI

Geçtiğimiz haftanın diğer bir önemli konusu ise ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin yapmış olduğu açıklamalardı. Ricciardone, yapmış olduğu açıklamada Türk devletine, sizin ve hareketinizin diğer üst düzey yöneticilerinin etkisizleştirilmesi konusunda Bin Ladin modelini önerdiklerini belirtti. Sizce gerçekten böyle bir planları var mı?

Evet. ABD Ankara büyük elçisi Ricciardone, belli ki hareketimizle çok ilgilidir. Çünkü bundan bir süre önce de hareketimize ilişkin dezenformasyon içerikli bir takım bilgileri basına vererek hareketimizi hedef göstermeye dönük bir çaba ortaya koymuştu. Şimdi de sizin belirttiğiniz sözleri söylemiş oldu. Ben yaklaşık 4-5 gündür hem Türk basınının hem de Kürt basınının bu konuda yaptığı tartışmaları izliyorum. Özellikle Türk basın-yayın çevrelerinin geliştirdiği panellerde birçok görüş ortaya atılmakta ve tartışılmaktadır. Ama ne yazık ki hiçbirisinde gerçeğe isabet eden bir değerlendirme görmedim. Genellikle yüzeysel, içerikli olmayan, dolayısıyla da işin esasına fazlaca dokunmayan değerlendirmeler durumunda kaldı. Gerçekten hayret etmemek mümkün değil. Yani “koskoca bir süper devlet temsilcisi böyle bir şeyi ortaya atmakla neyi hedefliyor? Hangi amacı taşıyor” konusunda bir derinlik yok. Bu konuda ciddi bir yetersizlikten bahsetmek mümkün.

Şimdi işin aslı nedir? Öncelikle şunu belirteyim: Burada sorun bireylerin sorunu değildir. Yani bizim yaşamımızdan herhangi bir biçimde ürkme, korkma durumu söz konusu değildir. Biz böyle korku ve kaygıları aşmış bulunmaktayız. Kendisini davaya adamış insanlar olarak, bu yolda yürürken her bir şeyi de göze almış ve olası tehlike durumlarını artık içselleştirmiş durumdayız. Bu açıdan ortada korkma gibi bir durum söz konusu değil. Ama ortada halkların geleceğiyle ilgili durumlar söz konusudur.

Şimdi konuyla ilgili elimizde daha önceden mevcut olan bilgiler vardır. Evet, biz bir hareketiz ama kendimize göre istihbarat elde etme olanaklarımızın olduğu bilinmektedir. Bu hususa ilişkin bizim elimizde net ve doğruluğuna inandığımız bazı bilgiler vardır. Nitekim Ricciardone’nin belirttikleri de bizim elimizdeki bilgileri tamı tamına doğrulamaktadır.

‘ABD İRAN’A KARŞI TÜRKİYE’Yİ YANINDA GÖRMEK İÇİN ÇATIŞMA İSTİYOR’

Nedir bu bilgiler?

Bu çok önemli. Şimdi ABD ve İsrail önümüzdeki süreçte İran’a karşı bir hamle hazırlığı içerisindedir. Çünkü başta bu iki devlet ve esasta Batı dünyası İran’ın nükleer silah elde etmesini kendisi için büyük bir tehlike olarak görmekte. Dolayısıyla bunun önüne geçmeyi de kendileri açısından vazgeçilmez görmektedirler. İran’a karşı hamlede Türkiye’nin kendilerinin yanında yer alması başarı açısından büyük önem taşıyor. Doğru, Türkiye genelde ABD’nin ve Batı’nın yanındadır; bu konuda kararını vermiştir ama İran gibi ezelden beri bölgede rakip ve komşu olan bir devlete karşı yapılacak saldırıda Türkiye aktif yer almada tereddüt yaşayabilir. İşte böyle bir tereddüdün olmaması için ve Türkiye’nin tam olarak bu saldırıya katılabilmesi için Türkiye’nin Kürtlerle savaş halinde olması gerekli görülüyor. Çünkü eğer Türkiye, PKK ve Kürtlerle savaş halinde olursa hem elde ettiği teknolojik ve istihbari destek açısından hem de siyasi destek açısından her zaman ABD’ye ve Batı’ya muhtaç olacaktır. Bu konu, Türkiye için can alıcı bir konu durumunda. Dolayısıyla Türkiye’nin PKK ve Kürtlerle savaş halinde olması durumunda hep Batı’ya muhtaç olacak ve onların istemleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalacaktır.

‘ABD PKK İLE TÜRK DEVLETİNİN GÖRÜŞMESİNİ İSTEMİYOR’

Ama adı geçen güçler, Türkiye’nin PKK ile görüşüp bu sorunu çözme olasılığını da görmektedirler. Bunu planları açısından tehlikeli görmektedirler. İşte bu plana göre, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin en az birkaç yıl daha PKK ve Kürtlerle çatışır durumda olması için bizden birinin Türkiye devleti tarafından vurulması gerekiyor. Hatta bu konuda belirlenen 2 isim vardır. En azından belirlenen isimlerden birinin bir biçimde Türk devleti tarafından vurulması halinde Kürtlerle Türk devletinin arası açılacak, düşmanlık derinleşecek, dolayısıyla çatışma ve savaş da derinleşecektir. Türk devleti de ABD ve İsrail’e daha fazla muhtaç hale gelecektir. Bu durumda, gelişecek olan İran hamlesine de Türkiye’nin daha güçlü katılma koşulları olmuş olacaktır. İşte bu koşullarını güçlü kılmak için istihbarat imkanlarını Türkiye’ye sunma, Türkiye’ye suikast yapma kolaylıklarını sağlama, yol, yöntem, TTP (Teknik-Takip-Proje) diye adlandırdıkları stratejileri Türkiye’ye aktarma, yani bu konuda Türkiye’yi yönlendirme ve cesaretlendirme faaliyetinin olduğunu biliyoruz. Çünkü amaç Kürt sorununun çözümünün önüne geçmek ve Kürtlerle Türk devletini çatışır halde tutmaktır.

Türkiye’nin gerçek yurtseverleri ve aklıselim insanları bu gerçek üzerine iyi düşünmeli. Ama ne yazık ki bu konuda yürütülen tartışmalarda kimse işin bu yönüne parmak basmadı.

Başbakan’ın bu konuda verdiği cevap, “konunun gerçeğiyle ilgili acaba bir şeyler biliyor mu” hissini insanda yaratıyor. Yani Başbakan doğrudan onaylamadı, “bizdekilerin koşulları değişik” diyerek bir nevi cevaplamış oldu. Perde arkasında dönen dolabın gerçeği konusunda, farkında mı, değil mi, bilemiyorum ama ben pek farkında olduğunu sanmıyorum. Belki de gizli şeyleri deşifre ediyor diye böyle cevaplamıştır. Çünkü onun yakın çevresi olan yazar-çizerler var. Onların hiç birisi de buna yakın bir şey ifade etmiş değil. O kesim hep, “PKK’yi nasıl dize getiririz, nasıl birilerini vururuz” havası içerisinde. Bu konuda Kürt sorununun dış bileşenlerinden hep bahsederler. Dış güçlerin hep bizim arkamızda olduklarını, bilmem ne olduklarını söylerler. Halbuki işin gerçeği öyle değil.

İşin gerçeği, biz Kürt sorununun dış güçler tarafından kullanılmaması ve bunun içinde Türk devleti tarafından çözülmesi gerektiğini söylüyoruz. Evet, dış güçler Kürt sorununun varlığından yararlanmak ve Türkiye’yi kendilerine muhtaç kılmak istiyor. Bunun için de sorunun çözümünü istemiyorlar.

Bundan bir yıl kadar önce ben Avrupa’nın Kürt sorununu çözmek istemediğini söylemiştim. Geçenlerde baktım, Başbakan da söylüyor. Evet, madem onlar çözüm istemiyor, o zaman sen gel çözüme. Ama Başbakan’ın istediği çözüm o değil. Diyor ki “niye PKK’ye yönelmiyorlar?” Yani onun bahsettiği çözüm, PKK’nin çökertilerek sorunun çözülmesidir.

Buna gelmemiş olabilirler, oraya bir şey demem ama Batı dünyasının Kürt sorununun çözülmesini istemediği kesindir. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur.

‘TÜRK DEVLETİ ULUSLAR ARASI GÜÇLERİN OYUNUNU GÖREMİYOR’

ABD ve Batı güçleri neden Kürt sorununun çözümünü istemiyorlar?

Biz ABD’nin ya da Batı’nın çıkarlarına herhangi bir zarar vermiş değiliz. Fakat çizgimizden çekindikleri anlaşılıyor. Diğer yandan onlar bunu Türkiye’nin kendilerine hep muhtaç olması için istemiyorlar. Yani bize karşı tutumları var ama bu politika, bize karşı olup olmamalarıyla ilgili olmaktan ziyade Türkiye ile ilgili bir şeydir. Bunu Türkiyeli yöneticilerin anlaması gerekiyor. Fakat anlamaları için daha derinlikli ve stratejik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Bakın bu konuda geçmişi hatırlayalım: Geçmişte Önderliğimiz ABD ve bilinen bağlantılı güçler tarafından uluslararası bir komployla kaçırılarak Türkiye’ye teslim edildi. O zamanın Başbakanı merhum Ecevit, bir söyleşisinde, “ben halen ABD’nin Öcalan’ı niye bize teslim ettiği konusunu anlamış değilim” dedi. Çünkü o zamanki amaç da benzer bir şeydi. Ortadoğu’ya müdahale projeleri vardı. Bizi engel görüyorlardı ve bu projelerde Türkiye’yi yanlarında tutmak için Türkiye’nin Kürtlerle on yıllar sürecek, katliamlarla dolu bir çatışmaya girmesini sağlamayı amaçlamışlardı. Ama Önder Apo o zaman bunu gördü ve “biz buna yol vermeyiz, alet olmayız” diyerek tutum aldı ve tek taraflı olarak savaşı durdurdu. Eğer 1999’da Önder Apo savaşı durdurmamış olsaydı o zaman belki de on yıllar sürecek kıran kırana bir savaş gelişir, derinleşir ve boyutlanırdı. Fakat o zaman Önder Apo, Türkiye halklarına karşı duyduğu büyük sorumluluk gereği tavır aldı ve tek taraflı olarak savaşı durdurdu; bu oyuna yol vermedi.

Şimdi de benzer bir oyun sahnededir. Türk devlet yetkilileri buna ne kadar yol verir, ne kadar vermez o ayrı bir şey. Ama şimdi şunun görülmesi gerekiyor: Bu uluslararası güçler, masanın üzerine kurulu bir satranç tahtası gibi dünya güçleriyle oynamaktadırlar. “Kimi kiminle çatıştıralım, kimi hangi pozisyona koyup da yanımıza çekebiliriz, kimi şu şekilde karşımıza alıp da bu biçimde çıkarlarımızı daha iyi sağlayabiliriz” gibi hesaplar yapmaktadırlar.

Şimdi Türk devlet yetkilileri bunu ne kadar düşünüyor, onu doğrusu çok merak ediyorum. Yani bunları akıl ediyorlar mı? Çünkü pratikte görülen bir yeni silah aldıklarında, bir destek aldıklarında hemen alkışlıyorlar. Evet, sana silah veriyor da ne için veriyor? Senin PKK’yi vurman için. Neden? Çözüme gelmemen için. Yani senin şiddet elini güçlendirip farklı siyasi çözüme gitmemen için onu sana veriyor. Çünkü bakıyor ki, sen çözüme girebilirsin, yani Kürtlerle sorununu barışçıl yollarla çözebilirsin. Bunun önüne geçmek için sana bir destek veriyor. Sen de bunu alkışlıyorsun. Böylece kendini aptal yerine koymuş oluyorsun. Yani sorunun özünü yakalamak bu konuda çok önemli. Umarım Türk devlet yetkilileri de bu gerçekleri görür ve soruna nasıl yaklaşmaları gerektiğini anlarlar.

Biz kendi cephemizde bu dünya denklemini çözmüş bulunuyoruz. Yani bu konuda bizim yanlışlıklara düşmemizin herhangi bir zemini yoktur veya çok azdır. Biz Türkiye ve bölge halklarının öz çıkarları için ilkesel yaklaşan ve bu konuda sorumlu davranan bir hareketiz. Tarihin bu aşamasında sorumluluğumuzun da farkındayız. Kürt sorununda şunun bunun kullanması değil de, sorunun halkların kardeşliği temelinde çözümü için çaba sergileyeceğimiz, açık ortadadır. Önderliğimizin bu konuda geliştirdiği protokoller, tamamen bu eksene dayalı protokollerdir. Bu nedenle biz önderliksel bir hareket olarak Kürt sorununun eşit-özgür birlik temelinde, Demokratik Özerklik perspektifiyle çözümünü önemsiyoruz. 

Deniz Kendal – ANF

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.