11 Ekim 2012 Basın Bültenleri
Basın Bültenleri / 11 Ekim 2012 Perşembe Saat 07:38
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Büyükşehir Belediyesi Kanun Tasarısı kapsamında 27 ilde 1032 belde mahalle statüsüne dönüştürülecek. Bu durumda BDP’nin elinde bulunan 40 belde belediyesi de yitirilmiş olacak.

Jinên PAJK'î: Heta daxwaza me pêk bê çalakiya me dê bidome - Dîha

Jinên girtî yên PAJK'î ku ji bo daxwazên Reberê PKK'ê Abdullah Ocalan a Azadî, ewlehî û tenduristiyê 29 rojin ketine gireva birçîbûnê, diyar kirin ku heta daxwazên wan bi cih bên dê çalakiya xwe berdewam bikin.

Girtiyên jin ên PAJK'î ku di 12'ê Îlonê de ji bo tecrîda li ser Rêberê PKK'ê Abdullah Ocalan şermezar bikin û daxwaza Ocalan a azadî, ewlehî û tenduristiyê bi cih bê dest bi çalakiya gireva birçîbûnê kirin, 29 rojin çalakiya xwe berdewam dikin. Girtiyên jin ên PAJK'î bi rîya xizm û malbatên xwe daxuyanî dan û diyar kirin ku heta daxwazên wan bi cih bên dê çalakiya xwe berdewam bikin. Girtiyên PAJK'î diyar kirin ku Rêberê PKK'ê Abdullah Ocalan 13 salin bi tena serê xwe di yek hucreyê de li Îmraliyê di bin tecrîda giran de tê girtin û heta şert û mercên wî yên azadî, ewlehî û tenduristiyê pêk bên dê çalakiya xwe berdewam bikin.

Girtiyan, diyar kir ku li aliyekî daxwazên gelê kurd ên sereke û rewa yên mafê perwerdehiya zimanê zikmakî, parastina zimankî zikmakî ji aliyê hikûmeta AKP'ê ve tê redkirin û li aliyê din rê li pêş hewldana Ocalan a ji bo aştî û demokrasiyê tê girtin. Girtiyan, anîn ziman ku daxwazên wan ên azadî, ewlehî û tenduristiyê bi tecrîdê, daxwazên wan ên perwerdehiya zimanê zikmakî jî bi dersên hilbijartinê tên bersivandin û wiha gotin: "Gelê kurd politîkayên tecrîd û înkarê qebûl nekir û nake. Polîtikayên AKP'ê yên înkar, îmha û şer bi salan e encam negirtiye. Dê ji niha û şûnde jî encamê negire.

'Gelê kurd ji berê bêtir bi rexistin û tifaq in'

Girtiyan, helwest û listikên hikûmeta AKP'ê ya li hemberî gelê kurd şermezar kir û xwest AKP baş zanibe ku êdî gelê kurd nayê van lîstikan û her demê bêtir birêxistin û tifaq in. Girtiyan, da zanîn ku gelê kurd politîkayên înkar û îmhayê yên li dijî xwe vala û pûç kirine û wiha gotin: "Hemû daxwazên me ji bo aştî û çareseriya demokratîk û mafê mirovan e. Heta ku aştî pêş nekeve pirsgirêk çareser nabe. Divê berî her tiştî gavên aştiyê bên avêtin û gavên daxwazên gelê kurd ên rewa, mirovahî û bingehîn pêk bên."

Girtiyan bang li hemû cemaweriyê kir û xwest ji bo aştiyek nayinde û çareseriya demokratîk her kes ji bo azadî, ewlehî û tendurisitya Rêberê PKK'ê Abdullah Ocalan têkeve nava hewldanên aştî û çareseriyê.


Cerdevanên ku derneketin operasyonê bi tevahî çek berdan - Dîha

Li gundê Xaviştanê yê Şaxê 40 cerdevanên ku derneketin operasyonê û leşkeran xwest bi zorê an bibe operasyonê bi tevahî çek berdan.

Cerdevanên gundê Xaviştanê ya Şaxa Xanê dest ji çekan berdan. Zêdeyî 40 cerdevanên ku leşeran xwest bi zore wan bibin operasyonê, nexwestin biçin operasyonê û dest ji çekan berdan. Zêdeyî 40 cerdevanên ku bi 3 transitan hatin navçeya Şaxê, bi komî daxwaznameyên îstifayê dan Qeymeqamiye Şaxê. Cerdevaneki ku çek berda û navê xwe aşkere nekir, diyar kir ku wan bi komî çek berdane. Cerdevan anî ziman ku şevê din leşker bi maşîneyên zirxî hatin gund û xwestin wan bi zorê bibin operasyonê û wiha got: "Me ev daxwaza leşkeriyê qebûl nekir. Ji ber ku me daxwaza leşkeriyê qebûl nekir neheqî li me kir. Ji ber ku neheqî li me kir, em jî bi tevahî çûn navçeyê û me daxwaznameyên îstîfakirinê da Qeymeqamê Şaxê. Em dixwazin werin çekên xwe bigirin û em careke din êdî ranahêlin çekan.


Savaş uçakları Suriye yolcu uçağını Esenboğa'ya indirdi - Diha


Türkiye hava sahasında uçan Suriye Havayollarına ait yolcu uçağı, Türkiye'ye ait savaş uçakları tarafından Ankara Esenboğa Havaalanı'na zorla indirildi.

Rusya'nın başkenti Moskova'da bulunan Vnukovo Havalimanı'ndan kalkan Suriye Havayolları'na ait Airbus A320 tipi yolcu uçağı, Türkiye hava sahasının Suriye'ye kapatılması nedeniyle savaş uçakları tarafından zorla Ankara Esenboğa Havaalanı'na indirildi. Ankara Akıncı 4'üncü Ana Jet Üs Komutanlığı'ndan kaldırılan F-16 uçakları tarafından indirilen Suriye Havayolları'na ait SRY442 sefer sayılı uçak, saat 17.15'te indikten sonra apronda uçağın etrafı çevik kuvvet polisleri tarafından abluka altına alındı. Yolcuları indirilen uçakta arama yapıldı.

Dışişleri Bakanlığı, Suriye hava sahasının emniyetsiz hale gelmesi ve iki ülke arasındaki gerginleşen ilişkiler nedeniyle Türkiye sivil uçaklarının bu bölgedeki uçuşlarını durdurmuştu. Bu gelişme üzerine Türk Hava Yollarına ait Cidde seferini yapan uçak, saat 18.45 sıralarında Adana Şakirpaşa Havaalanına iniş yaptı. Uçak havaalanına indikten sonra yolcular uçaktan indirilmedi. Rotası açıklanmayan ve yaklaşık 330 yolcusu bulunan uçak, 78 dakikalık rötardan sonra Cidde seferi için 19.58'de yeniden havalandı.

Öte yandan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, katıldığı bir televizyon programında Esenboğa Havalimanı'na savaş uçakları tarafından zorla indirilen Suriye uçağına ilişkin soruları yanıtladı. Uçakta silah olabileceğini ima eden Davutoğlu, incelemelerin sürdüğünü açıkladı.


BDP'den açlık grevleri için medya ve hükümete çağrı - Diha

BDP Genel Merkezi, PKK ve PAJK'lı tutsakların başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevlerine, hükümetin ve medyanın sessiz kalmasını eleştirerek, "Dört duvar arasında olmalarına rağmen kendi koşullarının düzeltilmesi için değil, barışın koşullarını sağlamak amacıyla bedenlerini ölüme yatıranlar için duyarsız kalmamalıyız. Duyarsız kalan medya ve hükümet yaşanacak ölümlerden sorumludur" dedi.

BDP Genel Merkezi, PKK ve PAJK'lı tutsakların başlattığı açlık grevine ilişkin yazılı açıklama yaptı. "Yüreklerinin telleri ülkemizde yıllardır yakılan ağıttan ötürü gerilen ve yakılan bu ağıtların son bulması için 380 can 4 hafta yani 28 gün yani 672 saattir bedenlerini açlığın ve ölümün kollarına hesapsız ve kitapsız bir şekilde bırakmış durumda" denilen açıklamada, siyasi tutsakların PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecrit koşullarının ortadan kaldırılması, özgür hareket edebilme koşullarının yaratılması, anadilde eğitim ve savunma taleplerini kamuoyuna duyurmak için süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine girdikleri hatırlatıldı. Açıklamada, açlık grevi eylemlerinin toprak altında biriken basıncın dışa vurulmasını sağlayan deprem gibi olduğu vurgulanarak, ölümlerin yaşanmasının an meselesi olduğu kaydedildi.

'Ölümler olmasın diyorsak çaba sarf etmeliyiz'

"Açlık grevleri karşısında sessizliğe gömülen ve vicdanlarını cezaevlerinde yükselen çığlığa kapatan kamuoyuna sesleniyoruz" denilen açıklamada, "Açlık grevleriyle hayatlarını toplumsal barışın sağlanması için armağan eden 300'ü aşkın yüreğin cansız ve soğuk bedenleri ile karşılaşmak istemiyorsak ve arzumuz bu değilse; daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Dört duvar arasında olmalarına rağmen kendi koşullarının düzeltilmesi için değil, barışın koşullarını sağlamak amacıyla bedenlerini ölüme yatıranlar için duyarsız kalmamalıyız" denildi.

Medyaya eleştiri

Açıklamada, Alex'in Fenerbahçe'den ayrılmasını en önemli gündem haline getiren medyanın açlık grevlerini görmezden gelmesi eleştirilerek, "Kuşkusuz Türkiye futbol tarihinde önemli bir yere sahip olan Alex'in bir haber değeri vardır. Ancak 2 saat 7 dakika Alex'in basın açıklamasını canlı yayınlarda veren ana akım medyayı kameralarının yönünü ve mikrofonlarını çok uzak da değil hemen yanı başımızda ölüm ile adeta dans eden insanlara da çevirmeye davet ediyoruz. Aksi halde yaşanacak ölümlerin sorumlularından biri üç maymunu oynayan medya olacaktır" ifadesi kullanıldı.

'Yaşanacak ölümlerin sorumlusu Başbakan ve hükümet olacaktır'

Hükümetin açlık grevlerinin son bulması için talepler doğrultusunda harekete geçmeye çağrıldığı açıklamada, taleplerin müzakere sürecinin önünün açılmasıyla sağlanacağına işaret edildi. Açıklamada, "Bu anlamda açlık grevleri dalga dalga bütün cezaevlerini kaplamadan tutsakların en temel taleplerinden biri olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecrit koşulları kaldırılmalıdır. Atılacak olan bu adım, giderek derinleşen ve önlem alınmazsa toplumsal kopuşu da getirecek bir sürecin önünü alacaktır. Aksi halde cezaevlerinde yaşanacak olan ölümlerin tek sorumlusu Başbakan ve hükümet olacaktır. Ancak Başbakan'ın haftalık grup konuşmasında 'ölen terörist için ağlamayız' diyerek nasırlaşan yüreğini bir kez daha göstermiştir. Başbakan, insani vasıflar ile bağdaşmayan bu sözleri ile kin lügatine yeni eklemeler yapmıştır. Toplumdaki milliyetçi damarı okşama adına ölümü kutsayan Başbakan'ın bu sözleri aynı zamanda cezaevlerinde yaşanması olası ölümlere ne kadar kayıtsız kaldığının da göstergesidir. İşte tam da bu noktada kendisine aydınım, demokratım ve vicdan sahibiyim diyen bütün kesimler, cezaevlerinde yükselen sese tereddütsüz bir şekilde ses katmalıdır" denildi.

"Toplumsal barışın sağlanması adına ölümü göze alıp açlık grevine giren partimizin üye ve yöneticilerini, kadın aktivistleri, çocukları, gazetecileri ve siyasetçilerimizi Başbakan'ın ölümler karşısında taş kesilen yüreğinin insafına bırakmayacağız" denilen açıklamada şunlar kaydedildi: "17 yaşında tutuklandıktan sonra ceza alan Ersin Yolu'nun açlık grevine başlarken kamuoyuna deklere ettiği 'Sürdürülen baskı ve zorbalığa karşı tepki gösterme koşulları sınırlı ve etkisiz kılındığı durumda bedenini ölüme yatırmaktan başka yol kalmıyor' sözleri Başbakan'ın eseridir."


AKP demokratik özerkliğin içini boşaltmayı hedefliyor - ANF
 
Büyükşehir Belediyesi Kanun Tasarısı kapsamında 27 ilde 1032 belde mahalle statüsüne dönüştürülecek. Bu durumda BDP’nin elinde bulunan 40 belde belediyesi de yitirilmiş olacak. BDP Ekoloji ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Demir Çelik, AKP’nin aynı zamanda bu şekilde demokratik özerkliğin de içini boşaltmayı hedeflediğini vurgulayarak, “Kürt sorunu gibi can yakıcı sorunun demokratik çözümüne fırsat verecek demokratik yaklaşımları ve buna dair yerel yönetim anlayışın devreye konulması gerekirken daha otoriter ve merkezci bir yasa çıkarılıyor” dedi.

AKP iktidarının hazırladığı, 13 ilin büyükşehir yapıldığı Büyükşehir Belediyesi Kanun Tasarısı’yla Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Eskişehir, Erzurum, Gaziantep, Hatay, İzmir, Kayseri, Konya, Malatya, Manisa, Mersin, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Sakarya, Samsun, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van’da 1032 belde, mahalle statüsüne dönüşecek. Bu 27 kentin mülki sınırlarında bulunan 16 bin 82 köy de mahalle statüsüne dönüştürülmesi gündemde.

Nüfusu 2 binin altına düşen 559 belde ise köy statüsüne dönüştürülecek. Turistik yerleşim alanlarındaki belde belediyeleri de kamuoyuna yaptıkları açıklamayla tasarıya karşı oldukları yönünde tavır belirtti. Ayrıca CHP, 14-21 Ekim tarihlerinde kapanacak beldelerde sandık kurarak yerellerde referandum yapacak.

BDP Ekoloji ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Demir Çelik, günümüz Türkiye’sinde olması ve yapılması gereken ile AKP’nin yapması gereken arasındaki paradoksun görülmesi gerektiğini belirterek, 1992 yılında imzalanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na bağlı olarak yerel yönetimlerin özerk yapıya kavuşturulması tasarısını beklerken böylesi bir tasarının gündemleştirildiğini vurguladı.



İTİRAZ ETMEYEN HERŞEYE BİAT EDEN BİR YAPI AMAÇLANIYOR

Kürt sorunu gibi can yakıcı sorunun demokratik çözümüne fırsat verecek demokratik yaklaşımları ve buna dair yerel yönetim anlayışın devreye konulması gerekirken daha otoriter ve merkezci bir yasa çıkarıldığını dile getiren Çelik, “Bunu görmek gerekiyor. Başbakanın ve AKP’nin niyeti demokratik hukuk devleti, eşitlikçi toplum yaratmak değil, aksine on yıldır yapmaya çalıştığı gibi toplumun özgürlüklerini gasp eden, kendi otoriter sistemini oturtmaya ve mevcut diktatöryal yönetimini pekiştiren uygulamalar olarak görmek gerekiyor. Basın üstündeki, halk üzerindeki tahakkümcü anlayışı, 90 yıllık cumhuriyet tarihindeki merkeziyetçi yöntem yetmezmiş gibi daha güçlü otorite ve buna biat eden, itirazı düşünmeyen yeni bir siyasal sistem yaratılmaya çalışılıyor. Meclis’teki partiler buna alet edilmeye çalışılıyor” diye konuştu.

2003’TEKİ TASARININ DAHA DA GERİSİNDE

AKP’nin 2003’te parlamentoya getirdiği yerel yönetimler yasa tasarısının dahi gerisinde bir yasa olduğunu belirten Çelik, “O dönem tasarı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi. Belediyeleri idari ve mali olduğu gibi siyaseten de özerkliğe kavuşturulması beklenirken, o dönemden daha geri anlayışa sahip. Toplum zaptı rapt altına alınıyor. Yerel dinamiklerin meşru taleplerini hiçleştirerek süper valilik ve süper belediye yaratıp kendine bağlayarak diktatöryal yönetimi en ücra köşesine kadar Türkiye sathına yaymaya çalışıyor. Burada demokrasi ve yerindenlik, yerellik görmüyoruz. Varsa yoksa otoriter diktatöryel rejim var. Ayak oyunlarının alt yapısı hazırlanmaya çalışılıyor” dedi.

DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİN İÇİ BOŞALTILMAK İSTENİYOR

“AKP, bölgesel yönetimlere gidiyormuş gibi görünüp, demokratik özerkliğin içini boşaltıp, ‘biz de gidiyoruz’ diyecek” diyen Çelik, şu hususlara dikkat çekti: “İkincisi bölgesel kalkınmayla süper vali ve süper belediye başkanını kendine bağlayıp, gerekli ekonomik desteği kime vereceğini belirleyecek. Kendinden olmayana vermeyecek. Yasa, beyhude çalışmanın göstergesidir. BDP olarak ciddi düzeydeki siyasal muhalefetimizi dillendireceğiz. Yapılması gereken demokratik özerk yapıların her yerde, Kürdistan’da dahil idari, siyasi, ekonomik ve kültürel özelliklere, halkın özlemini duyduğu adaletin mücadelesini veriyoruz.”

AMAÇ BAŞBAKANIN YETKİLERİNİ ELDE TUTMAK

Çelik, Erdoğan’ın yarı başkanlık ya da cumhurbaşkanlığına hizmet edecek bu tür çalışmalarla meclisi işgal ettiğini söyleyerek, “Cumhurbaşkanı olduğunda Başbakan’ın görevlerine de müdahale edecek hakkı kendinde görme gibi bir durumu yaşıyor. Bu ne insan hakları hukukuna ne de evrensel hukuka uygun değildir. Bunu kabul edilebilir görmüyoruz. Milyonlarca nüfusu ilgilendiren bu tasarıyla karar oldu bittiye getirilip kanunlaşmamalı. Demokrasi açısından risk taşıyor” ifadelerinde bulundu.

KEMALİZMDEN DAHA BETER

Bireye en yakın insan odaklı hizmetin esas alındığı uygulamanın ötesinde yereldeki yürütmede rasyonelliğin esas alındığı demokratik katılımcılığın, şeffaflığın AKP tarafından bir kısım siyasal hesaplar uğruna yok sayıldığına dikkat çeken Çelik, “Her şey merkezi otoriteye bağlanıp ilişkiler ağına dönüştürülmek isteniyor. AKP’nin rahatsızlık duyduğu Kemalizmden öte bir durum bu. Kemalizmde en azından demokrasi yoktu ama yerel dinamiklerin kendi meşru taleplerini kendi organlarıyla çözüme kavuşturması söz konusuydu. Hitler faşizmi, Franco ilişkilerinde olduğu gibi tek bireye, padişah misali keyfiyetçiliğe bağlı ilişki kurulmak isteniyor. Bundan mutluluk, huzur çıkmaz. Hele demokrasi hiç çıkmaz” dedi.

BDP’nin elinde bulunan ve tasarının yasalaşmasıyla yitirilecek 40 belde belediyesi ise şöyle:

Adıyaman Çelikhan İlçesi’nin Pınarbaşı Beldesi, Aydın’a bağlı Ovaeymir Beldesi, Aydın Söke’ye bağlı Savuca Beldesi, Batman Kozluk’a bağlı Bekirhan Beldesi, Bitlis Ahlat’a bağlı Ovakışla Beldesi, Bitlis Hizan’a bağlı Kolludere Beldesi, Diyarbakır Dicle’ye bağlı Kaygısız Beldesi, Diyarbakır Kocaköy’e bağlı Özekli Beldesi, Diyarbakır Kulp’a bağlı Ağaçlı Beldesi, Diyarbakır Hani’ye bağlı Kuyular Beldesi, Hakkari Yüksekova’ya bağlı Esendere Beldesi, Iğdır’a bağlı Halfeli, Kars’a bağlı Dağpınar Beldesi, Konya Cihanbeyli’ye bağlı Gölyazı Beldesi, Mardin’e bağlı Yalım Beldesi, Mardin Nusaybin’e bağlı Girmeli, Duruca ve Akarsu Beldeleri, Mardin Dargeçit’e bağlı Kılavuz Beldesi, Mardin Savur’a bağlı Sürgücü, Pınardere ve Yeşilalan Beldeleri, Muş Bulanık’a bağlı Yemişen, Elmakaya, Mollakent, Rüstemgedik, Sarıpınar ve Erentepe Beldeleri, Muş Korkut’a bağlı Altınova Beldesi, Muş Malazgirt’e bağlı Konakkuran Beldesi, Siirt’e bağlı Gökçebağ Beldesi, Şırnak’a bağlı Balveren ve Kumçatı Beldeleri, Şırnak İdil’e bağlı Sırtköy Beldesi, Şırnak Silopi’ye bağlı Başverimli Beldesi, Şırnak Uludere’ye bağlı Uzungeçit Beldesi, Urfa Suruç’a bağlı Onbirnisan Beldesi, Urfa Halfeti’ye bağlı Yukarı Göklü Beldesi, Van’a bağlı Bostaniçi Beldesi, Van Erciş’e bağlı Çelebibağ Beldesi.


AB: Kürt sorunu Türk demokrasisi için meydan okumadır! - ANF
 
Avrupa Komisyonu, Türkiye'nin son bir yılda AB yolunda attığı adımları ve devam eden eksikliklerin değerlendirdiği 2012 İlerleme Raporu'nu yayınladı. Raporda Kürt sorununa ilişkin yazan veya üzerinde çalışan yazarlar, akademiyseler ve gazeteciler haklarında çok sayıda dava açıldığı, çoğu terörizm ile ilgili suçlamaların nedeniyle 2 bin 800'den fazla öğrencinin tutuklu olduğu belirtildi. Raporda Kürt sorunu da "Türk demokrasisi için hala kilit bir meydan okuma" olarak değenlendirildi.

Avrupa Komisyonu, yayınladığı 2012 İlerleme Raporu'nda Türkiye'de son bir yılda yaşanan ekonomik-politik gelişmeleri değerlendirdi.

Raporda, Balyoz ve Ergenekon davaları hakkında savunma hakları, uzun tutukluluk süreleri ve aşırı derecede uzun ve geniş kapsamlı iddianamelerle ilgili kaygıların sürdüğü belirtilerek, "Tüm bunlar bu davaların meşruluğuyla ilgili kamuoyunun sorgulamasının önemli ölçüde artmasına neden oldu" ifadeleri kullanıldı.

Raporda, "Türkiye'deki demokratik kurumlarının uygun işleyişine ve hukukun üstünlüğüne güvenin güçlendirilmesi için bir şans sunmakla birlikte bu davalar, geniş kapsamları ve yargı sürecindeki eksiklikler hakkındaki gerçek kaygıların gölgesinde kalıyor. Artık, bu davalar Türk siyasetinin kutuplaşmasına katkıda bulunuyor" denildi.

AB İlerleme Raporu'nda, söz konusu davalara ilişkin şu tespitlerde bulunuldu:

"Yargısal süreçlerin, savunma hakkını garantiye almak ve bu davalarda şeffaflığı desteklemek için hızlandırılması gerekiyor. Soruşturmalar, çabuk bir şekilde genişletiliyor, yargı genel olarak sadece polis tarafından toplanan ya da gizli tanıklar tarafından sağlanan asıl kanıtları kabul ediyor."

Komisyon bu çerçevede, devam eden davalarda sanık olarak 404 muvazzaf askeri personelin sanık olarak yer aldığını ve bunlardan 207'sinin tutuklu olduğuna dikkat çekerek tutuklular arasında eski Genel Kurmay Başkanı'nın bulunduğuna da vurgu yaptı.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İHLALLERİ KAYGI VERİCİ

Avrupa Komisyonu'nun, Türkiye'nin son bir yılda AB yolunda attığı adımları ve eksikliklerini değerlendirdiği 2012 İlerleme Raporu'nda artan ifade özgürlüğü ihlallerinin "ciddi kaygı" yarattığı belirtilirken medya özgürlüğü pratikte daha da kısıtlandı" eleştirilerine yer verildi.

2012 İlerleme Raporu'nun Türkiye'de ifade özgürlüğü konusuna ilişkin bölümünde üçüncü yargı reform paketinin, medya üzerindeki kısıtlamaları gevşettiği belirtilerek "Ancak bu reformlar, ifade özgürlüğü konusunda önemli bir iyileşme sağlamadı" denildi. Raporda şöyle devam ediliyor:

“Artan ifade özgürlüğü ihlalleri, ciddi kaygıları yaratıyor ve medyanın ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar pratikte devam ediyor. Giderek artan biçimde gazetecileri, medya çalışanlarını ve dağıtıcılarını tutuklama eğilimi, bu kaygıları körüklüyor."

95 GAZETECİ, 2 BİN 800 ÖĞRENCİ HAPİSTE

Avrupa Komisyonu, raporunda AGİT verilerine dayanarak Nisan 2012 itibariyle Türkiye'de 95 gazetecinin cezaevinde bulunduğunu belirtirken bu sayın geçen yılın eş ayında 57 olduğuna dikkat çekiliyor.

Buna karşın Komisyon, Nisan'dan bu yana "2012 listesindeki gazetecilerin 20'sinin de, üçüncü yargı reformunun yürürlüğe girmesi sonucunda tahliye edildiğine" de işaret ediyor.

İlerleme Raporu'nda Kürt sorununa ilişkin yazan veya üzerinde çalışan yazarlar, akademiyseler ve gazeteciler haklarında çok sayıda dava açıldığına, çoğu terörizm ile ilgili suçlamaların nedeniyle 2 bin 800'den fazla öğrencinin tutuklu olduğuna vurgu yapılıyor.

Raporda "Türkiye, şiddeti kışkırtma ile şiddet içermeyen fikirlerin ifadesi arasındaki net bir ayrım yapılabilmesi için ceza kanunu ve terörle mücadele kanununu değiştirmeli" deniliyor.

OTOSANSÜR VE BASINA MÜDAHALE

Bu bağlamda Avrupa Komisyonu'nun, hükümet yetkililerine yönelik eleştirilerde bulunduğu Raporda "Yüksek düzeydeki hükümet ve devlet yetkilileri ile askerler, tekrar ve tekrar kamuoyu önünde basın aleyhinde konuşuyor ve dava açıyor. Bazı gazeteciler de, hükümeti açıkça eleştiren yazılara imza koyduktan sonra işten atıldı" ifadelerine yer verildi.

Bütün bunların ifade özgürlüğü üzerinde olumsuz bir etkisinin olduğu, otosansürü Türk medyasının yaygın bir olay haline getirdiği savunan Komisyon, YouTube ve diğer sitelere yönelik yasaklamalar ve davalar, internet filtreleri uygulaması, tv kanallarına yönelik uyarı ve cezalara da değindi.

KÜRT SORUNU DEMOKRASİ İÇİN MEYDAN OKUMA

Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye'ye ilişkin 2012 İlerleme Raporu'nda Kürt sorunu, "Türk demokrasi için hala kilit bir meydan okuma" olarak niteleniyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun girişimi üzerine Kürt sorununda ilerleme sağlanması amacıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP yönetimi arasında yapılan görüşmenin devamının gelmediğine dikkat çekilen raporda 2009 demokratik açılımının da sürdürülmediğine işaret ediliyor.

"Türkiye, AB'nin terörist örgütler listesinde yer alan PKK tarafından gerçekleştirilen terörist saldırılarda önemli bir artışla karşı karşıya kaldı. Saldırılar, AB tarafından kuvvetle kınandı" diyen Komisyon, KCK hakkındaki soruşturmanın ise önemli ölçüde genişletildiğini, artan sayıda BDP'li politikacılar, seçilmiş belediye başkanları ve belediye meclis üyelerinin tutuklanmasının da "bölgesel ve yerel demokrasiyi olumsuz etkilediği" görüşü dile getiriliyor.

ULUDERE'DE SİYASİ SORUMLULUK TARTIŞILMADI

2012 İlerleme Raporu, askeri uçaklarca gerçekleştirilen operasyon sonucunda 34 sivilin hayatını kaybettiği Uludere olayına değinirken de "Olaylar ile ilgili şeffaf bir kamu soruşturmasının olmaması da güveni zedeledi. Siyasi sorumluluğu tartışılmadı" değerlendirmesine yer veriyor.

KCK'ye karşı soruşturmalarda hukuk üstünlüğüne saygı gösterilmesi ve Uludere operasyonu konusunda "etkin ve şeffaf" bir soruşturmanın yürütülmesi için gerekenlerin yapılması istendiği raporda "Anayasa'yı gözden geçirme çalışmaları, başta Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye'de uzun bir süreden beri devam eden bazı sorunları çözüme yönelik bir fırsat sunuyor" denildi.

İlerleme Raporu'nda, 2009 yılında yapılan Alevi açılımının somut bir devamının olmadığına vurgu yaparak, Alevilerin ayrıcılıklarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Raporda, din hakkında bilgilerinde yer aldığı nüfuz cüzdanı gibi kişisel belgelerin bazı ayrımcı eylemlere ve İslam'dan başka bir dine geçen kişilerin yerel yetkililer tarafından "rahatsız edilmesine" neden olduğu ifade edilerek nüfuz cüzdanlarında dini üyeliklerin belirtilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali olduğu belirtildi.

Bazı Alevilerin kamu hizmetinde iş konusunda ayrımcılıkla karşı karşıya kaldıklarının da belirtildiği raporda, "2009 yılında yapılan Alevi açılımının somut bir devamının olmadı. Cem Evleri resmi olarak tanınmadı ve Aleviler ibadetlerini yapmak için yeni yerler kurmak konusunda zorluklarla karşı karşıya kaldı. Aleviler, bazı şehirlerde birçok Alevi vatandaşın evinin işaretlenmesiyle ve kendilerine yönelik olaylardan dolayı kaygılandı" değerlendirmesi yapıldı.

Müslüman olmayan toplulukların durumuna da değinen Komisyon, yerel yetkililer tarafından imar yasalarının uygulanmasında tutarsızlıkların olduğunu ve ibadet yerlerinin yapı ve yenileme izinlerinin keyfi olarak reddedildiğini kaydetti.

Raporda ayrıca, Müslüman olmayan toplulukların sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam ettiklerine vurgu yapılarak mülk hakkı, adalete erişim, iş bulma kabiliyeti gibi konularda zorluklar yaşamayı sürdürdüğüne dikkat çekildi.

Avrupa Komisyonu 2012 İlerleme Raporu'nda kadınlara yönelik şiddet, kadınların iş gücüne katılımı, erken yaşta ve zorla yaptırılan evlilikler ve lezbiyen, gay, biseksüel ve transeksüellere yönelik ayrımcılık konusunda da eleştirilere yer verildi.

Komisyon, kadın nüfusun iş gücüne katılımının düşük olmasına rağmen kadınların işsizlik oranının erkeklerinkinden daha fazla olduğuna dikkat çekerek, kadınların üçte birinin tarım sektöründe ücretsiz aile işçisi olduğu ve bu oran çalışan kadınların oranından düşüldüğünde çalışan kadınların para kazanma oranının yüzde 15'in altında kaldığı belirtti.

Bu arada raporda, kadınlara yönelik şiddet davalarının kaygıları arttığı vurgulanarak, bazı davalarda polis memurlarının aile içi şiddet kurbanlarına yardım etmek yerine kendilerine kötü davranan kişilere dönmeleri için ikna etmeye çalıştıkları ifade edildi. Komisyon ayrıca, erken yaşta ve zorla yaptırılan evlilikler sorununda de kaygıların devam ettiğine vurgu yaptı.

Öte yandan raporda, homoseksüelliğin Türkiye'de suç olmadığı ancak lezbiyen, gay, biseksüel ve taranseksüellere yönelik ayrımcılık ve tehditlerin devam ettiği ve bu kişilerin şiddet suçu kurbanı oldukları kaydedildi.


Düşmanlıktan vazgeç – Yeni Özgür Politika

Kürt siyasetçi Adem Uzun’un tutuklanmasına tepki gösteren KCK, “Fransa devletini düşmanca politikasını terk etmeye çağırıyoruz. Aksi taktirde Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı misilleme hakkını kullanacaktır“ dedi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Fransa devletini Kürt halkının özgürlük davasına karşıtlıktan ve düşmanca faaliyetlerinden vazgeçmeye çağırdı. Türk Başbakan'ın Kürtçe eğitim konusundaki son açıklamalarını da değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, "Anadilde eğitim hakkı tanınmadan Kürdistan'da hiçbir sorunun çözülmeyeceği kesin ve nettir" dedi.
KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı tarafından dün yapılan yazılı açıklamada, 9 Ekim komplosunun yıldönümü nedeniyle yapılan etkinlik ve eylemlere dikkat çekilerek, "Uluslararası komplonun tüm tahribatlarının ortadan kaldırılması, Önder Apo ve Kürdistan halkının özgürlüğüne kavuşması yönündeki mücadelesinin önünde hiçbir gücün engel olamayacağını bu 14 yıllık mücadele süreci ortaya koymuştur" denildi.

Fransa'nın rolü yadsınamaz
 Uluslararası komplonun son 6 yıldan bu yana Avrupa zeminde sürdüren güçlerin başında Fransa devletinin geldiğini belirten KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, 1920'lerde Kürdistan'ın dört parçaya bölünüp inkar edilmesi ve ardından büyük katliamların yaşatılmasına yol açan politikanın geliştirilmesinde Fransa devletinin önemli bir rolü olduğunu hatırlattı. Fransa devletinin bugün de sömürgeci ve katliamcı uygulamaların yanında yer alarak Kürt halkının siyasetçilerine yöneldiğini vurgulayan Yürütme Konseyi Başkanlığı, son 6 yıldan örnekler vererek, "Fransa devletinin bu uygulaması Kürt halkına ve özgürlük hareketine karşı bir düşmanlık faaliyetidir" dedi.

Adem Uzun'un tutuklanması
Fransa devletinin, siyasi yaşamının tümünü Avrupa zemininde geçiren, daha çok Kürt halkı adına Avrupa'da diplomatik faaliyetleri geliştirmekle tanınan KNK Yürütme Konseyi Uyesi Adem Uzun'u suni gerekçelerle tutuklamasının, bu düşmanca politikasının bir devamı olduğunun altını çizen KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, açıklamasını şöyle sürdürdü: "Geçmiş yıllarda birkaç kez Fransa devletini uyararak bu tutumundan vazgeçmesini istedik. Fakat  o zaman Sarkozy öncülüğündeki Fransız Hükümeti uyarılarımıza uymadı, kirli çıkarları uğruna Kürt halkına karşı düşmanlık politikasını sürdürdü. Fransa'da yaşanan iktidar değişimine rağmen aynı düşmanlık politikasının sürdürüleceği anlaşılmaktadır. Biz, Fransa devletini bir kez daha bu düşmanca politikasını terk etmeye çağırıyoruz. Aksi taktirde Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı misilleme hakkını kullanacak ve Fransa devletinin çıkarlarına dönük kararlar almak zorunda kalacaktır."
KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, işler bu noktaya varmadan Fransa devletini bu politikasını terk etmeye; Kürt halkının özgürlük davasına karşıtlıktan ve düşmanca faaliyetlerinden vazgeçmeye çağırdı.

Anadilin vazgeçilmezliği
KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Türk Başbakan Erdoğan'ın önceki "Anadilde eğitim hak değildir" şeklindeki sözlerine de yanıt verdi, tepki gösterdi. Anadilin, insanların tercihi değil, doğuştan edindiği vazgeçilmez/tartışılmaz bir hak olduğunu hatırlatan KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı anadilde eğitimin olmadığı yerde, dilin kendini varlığını sürdürerek gelişmesinin imkansızlığını; asimilasyon ve kültürel soykırımın kaçınılmazlığını vurguladı. Bu nedenle yeryüzünde anadilde eğitim hakkının, temel bir insanlık hakkı ve evrensel bir geçerlilik olarak kabul ettiğine işaret eden KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, "Sömürgeci Türk devletinin Kürdistan'da anadilde eğitim hakkını yasaklaması, açıkça insan haklarının çiğnenmesi; asimilasyon ve soykırım politikasının uygulanmasıdır. Anadilde eğitim hakkı tanınmadan Kürdistan'da hiçbir sorunun çözülmeyeceği kesin ve nettir" dedi.
Türk Başbakan Erdoğan'ın sergilediği tutumun, AKP devletinin Kürdistan'daki asimilasyon ve soykırımı nasıl sürdüreceğini net bir biçimde ortaya koyduğunu kaydeden KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, şunları söyledi: "Tekçi, ırkçı anlayışını yeniden vurgulayan bu zihniyetin çözüm geliştiremeyeceği, çözüme dönük söylenen tüm sözlerin birer taktik ve Kürdistan halkına karşı psikolojik savaş uygulaması olarak söylendiği bir kez daha açığa çıkmıştır. AKP Hükümeti'nin bu tekçi, ırkçı, asimilasyoncu anlayışına karşı tüm Kürdistan halkının ve tüm yurtsever örgüt ve kurumların daha fazla anadile sahip çıkması, anadilde eğitim hakkını her yerde ve her vesileyle eylemleriyle ortaya koyması büyük bir önem taşımaktadır. Yurtsever Kürdistan halkı ve demokratik kurumların dil konusunda kesin ve net toplumsal bir tutum almadan ve bu konuda özgürlük mücadelesini yükseltmeden bu hakkın elde edilmeyeceği açıktır. Bu nedenle tüm Kürdistan halkını ve demokratik yurtsever kurumları sömürgeciliğin ırkçı, tekçi anlayışına karşı mücadeleyi yükseltmeye ve çeşitli eylemliliklerle anadilimiz Kürtçeye sahip çıkmaya çağırıyoruz."


Komplo tutmadı, PKK büyüdü – Yeni Özgür Politika

Prof. Matthew Jevon- Kevin'e göre Öcalan şahsında Kürtlere yönelik 9 Ekim'de startı verilen komplo, kesinlikle uluslararası bir organizasyondu ve Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilmesinin ilk operasyonuydu. Jevon- Kevin, "Öcalan ve dönemin İtalya Başbakanı Massimo D'alema, olanları çözmüştü. Her ikisi de büyük tehlikenin farkındaydı" dedi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın 9 Ekim 1998'de Suriye'den çıkışına yol açan Uluslararası Komplo'nun 14. yıldönümünde, Kürtler ve Ortadoğu açısından etkilerini, sonuçlarını iki uzmana sorduk. Kanada Concordia Üniversitesi'nden Prof. Matthew Jevon- Kevin ve The News Jerusalem gazetesi eski diploması editörü yazar Hebrew Jarona.

Jevon-Kevin: Uluslararası organizasyondu
Prof. Matthew Jevon- Kevin, konuyla ilgili 1998 ve 1999 yıllarında Politics News Canada Ajansı'nda yer alan iki makalesinde dile getirdiği görüşlerin arkasında olduğunu belirterek, "Suriye'de çıkış veya çıkarılma sıradan bir çıkış değildi. O süreçte yaşanananlar ve günümüzdeki gelişmeler her şeyin ne kadar sıradışı gerçekleştiğini bize gösterdi" dedi. Jevon- Kevin, Öcalan'ın Suriye'de çıkarılmasının ABD, Türkiye ve AB tarafında koordineli bir şekilde yürütüldüğünü ve bu koordinenin içine daha sonra İsrail, Yunanistan ve Rusya'nın'nın da alındığını belirtti. Jevon- Kevin, "Dönemin gelişmelerini en iyi Öcalan ve dönemin İtalya Başbakanı Massimo D'alema çözmüştü. Her ikisi de büyük tehlikenin farkındaydı" dedi.
Tehlikenin çok uluslu güçler tarafında organize edildiğini ifade eden Jevon- Kevin, Pentagon'un Irak'a müdahale planının ve bölgeyi yeniden dizayn etme girişimlerinin, Öcalan'nın Suriye'de çıkarılmasının hesaba katılarak yapıldığını sözlerine ekleyerek, şunları ifade etti: "Kilit ülke Türkiye idi. Irak Kürtlerini veya Kürdistanı'nı Türkiye güdümüne sokma her ne kadar bir Özal projesiyse de bu projeye Türkiye tarihsel olarak yatkındı ve ABD bunu sürekli masa üstünde tutuyordu. Nihayetinde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Türkiye'ye Pentegon'un müdahale planlarını göstermeden durduk yere askeri yetkililere, Türkiye'nin Irak Kürdistan'ı üzerindeki egemenliğine sıcak baktıklarını belirtti."

İşgal ve tasfiye hedefleniyordu
Ecevit'in koalisyon hükümetinin, sorunun ciddiyetini çözemediğine işaret eden Jevon- Kevin, bununla aynı zamanda ABD'nin bir avantaj sağladığını belirterek, "Türkiye'nin zaafını iyi değerlendiren ABD, Öcalan planını devreye koydu. Öcalan'ın, İtalya'ya gelmesiyle birlikte AB'nin de devreye girmesiyle Öcalan'ın teslim edilmesi ve PKK'nin tasfiyesi yürürlüğe girdi" dedi.
Öcalan'ın canlı teslim edilmesi ve yaşaması koşulu ile Türkiye'ye verildiğini belirten Prof. Matthew Jevon- Kevin, askeri yetkililerin o dönemde Kürtlere karşı büyük bir operasyonla, Kandil üzerinden Güney Kürdistan'a girmeyi planladığını kaydetti. Jevon- Kevin, Öcalan'nın geri çekilme kararıyla askeri müdahale meşruyetini de zayıflattığını ve Rusya'nın Güney Kürdistan'a müdahale edilmesine karşı çıkarak sürecin işletilmediğine dikkat çekti.

Türkiye oyuna getirildi
Matthew Jevon- Kevin, Türkiye'nin bir nevi oyuna getirildiğine işaret ederek, Öcalan'ın bu konudaki tespitinin doğru olduğunu kaydetti. Jevon- Kevin, "Kaldı kı, İsrail de bu operasyonel güce katılacaktı. 1998 Türkiye-İsrail ilişkileri, buna çok uygundu. ABD, İsrail'e Güney'de askeri bir kanat açmayı vaad etmişti.''
Sürecin sekteye uğramasına rağmen ABD'nin ve AB'nin Öcalan'ı Türkiye'ye teslim etmesiyle elinin hala güçlü olduğunu belirten Jevon- Kevin, Irak'a mudahale girişimlerinde Türkiye'ye önemli misyonlar biçildiğini ama 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin gerginleştiğine vurgu yaparak, "AKP bir ABD iktidarı olmasına rağmen 1 Mart oyunu Türkiye'nin ABD'ye borcunu siyasal anlamda ikiye katladı ve AKP ile yeni ama ABD güdümüne tam anlamıyla giren bir süreç başlatıldı" dedi.

'Öcalan bir denklemdi'
Bazı şeylerin abartılı görüleceğini ama Pentegon planları, ABD'nin arka odalarında konuşulanların, AB Bakanlar Kurulu'nun gizli oturumlarında, dönemin İsral-Türkiye ilişkilerinde geldiği aşama gibi bir çok politik oyunun orta yerinde Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edilmesinin yattığına dikkat çeken Jevon- Kevin, "Öcalan bir denklemdi. Bu sıradan bir şahıs veya teslim ediliş değildi. Öcalan'ın bu denklemi çözmesi doğal olarak PKK'nin içine yönelişi de beraberinde getirdi. Türkiye'nin bağımlılığı Türkiye'yi zayıflatıyor, ancak bu PKK ve Öcalan'ı güçlendirmeye devam edecektir" dedi.

Jarona: PKK klasik bir örgüt değil
The News Jerusalem gazetesi eski diploması editörü yazar Hebrew Jarona ise Türkiye'nin Öcalan ve PKK'ye yönelik yaklaşımının oldukça dar ve klasik olduğuna dikkat çekti. Öcalan konusunda Kürt siyasetçilerin de sıradan bir yaklaşım sergilediğini ifade eden Hebrew Jarona, "PKK'nin Öcalan'a yaklaşımı son yıllarada olumlu ve anlaşılabilen bir düzeye ulaştı. Salt bağlılıktan çıkıp politik ve siyasal bir çerçeve kazandı. Bu iki bütünlüklü yaklaşımda önemli sapmalar olmazsa PKK+Öcalan+Kürtler bugüne kadar tanıdığımız örgütlerden çok farklı bir konuma, politik ve siyasal güce ulaşabilirler" dedi.
PKK'nin klasik ayrılıkçı bir silahlı örgüt olmadığını vurgulayan Jarona, sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik anlamda bir sistem oluşturduğunu belirterek, şu saptamaları yaptı: "İkinci kuşağını oluşturan PKK, ciddi siyasal ve politik hatalar yapmazsa önümüzdeki on yıl içinde en azında yetmiş yıla yayılabilecek sosyolojik bir birikim bırakabilir. PKK, tanıdığımız HAMAS, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, El Kaide, FKÖ, IRA, ETA ve Latin Amarika'nın sol içerikli muhalif hareketlerden farklı. En önemli farklılığı ise real politikalar üretebilmesi ve Ortadoğu'nun politik şifrelerini sezinleyip kendisini buna göre konumlandırmasıdır."

Öcalan güdüme girmedi
Öcalan'nın 9 Ekim 1998'de Suriye'den çıkışına yol açan uluslararası komplonun çok yönlü planlanarak, birçok hedefe yönelik gerçekleştirildiğini belirten The News Jerusalem gazetesi eski diploması editörü yazar Hebrew Jarona, Öcalan'nın Ortadoğu, ABD veya AB ülkelerinin himayesine girmediği için kaçırldığını belirtti. Jarona, komploya ilişkin "Bence en önemli nedenlerden bir tanesi Öcalan'ın kendisini güdümlü hale getirmemesiydi. Bu Ortadağu'da yaşamak için nerdeyse imkansız bir durumdur. Bekaa'da olmasına rağmen, Suriye İsrail'e karşı kullanabilirdi. Hatta bu girişimler de oldu. Hafız Esad’ın asıl veliahtı büyük oğlu Basil, binbaşı yapılarak Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığı’nı üstlenmişti. Öcalan'la yaptığı bir görüşmede bunu seslendirmişti ama Öcalan şiddetle buna karşı çıkarak tepki göstermişti. Yunanistan, Almanya, İran ve ABD'nin direkt ya da dolaylı Türkiye iç politikasında Öcalan ve PKK'yi kullanmak istedi. Öcalan bunları da reddedince asıl komplo süreci başlatıldı" dedi.

Bağımsız duruş PKK'yi güçlendirdi
Komplonun 98'de başlamadığını vurgulayan Jarona, komplonun asıl olarak Türkiye'nin KDP ve YNK'yi yanına alarak Sandviç Harekat'yla PKK'nin, dolayısıyla Öcalan'ın tasfiye girişimleriyle başlandığına dikkat çekti. Bunun başarıya ulaşamaması nedeniyle Öcalan'a yönelik siyasi komploların hız kazandığını belirten Jarona, devamla "Ortadoğu'da bağımsız siyaset yürüten ve her geçen gün Ortadoğu denkleminde güç kazananan Öcalan'ın bağımsızlıkçı duruşu tasfiye edilmeliydi. Öcalan bu denklemlerde yer almayarak kendi gücüne dayandı. Bunun bedelleri kendisi için ağır oldu ama bence PKK'ye ve Kürtlere güç kazandırdı."

'İsrail dönemsel davrandı'
Jarona, "PKK, İsrail'e elbetteki dost değildi ama İsrail düşmanlarının yanında yer alarak da İsrail'e karşı savaşmadı. FKÖ'nün mücadelesini siyasal ve politik anlamda bir süre destekledi. Arafat'ın son dönem yanılgılarına ortak olmayarak ilkesel boyutta Filistin halkının yanında olduğunu gösterdi" dedi.
9 Ekim Komplosu'nda İsrail'in oynadığı role ilişkin de Jarona, İsrail'de 300 bin Kürt'ün yaşadığına dikkat çekerek şunları söyledi: "İsrail Türkiye ilişkilerine dönemsel yaklaşarak istihbarat desteği sağladı. Elbette ki bu doğru değildi. Dönemsel diyorum, çünkü İsrail komplo sürecinde sağladığı istihbarat desteği karşılığında yüzlerce İsrail firması bir anda Türkiye'ye girdi. Büyük silah anlaşmaları yapıldı. Çok önemli ekonomik proje için İsrail'in önü açıldı. Diyebilirim ki, bu yıllar İsrail-Türkiye ilişkilerinde altın yıllardı."


Jibîranekirin û bibîranîn erkek e – Yeni Özgür Politika

Mehmet Uzun di demekê de ku berhemdariya wî geş û gur bû ji nav me bar kir. Ji nav me barkir û çû, belê li pey xwe şopek diyar û barek berhem jî hişt.

Min Mehmet Uzun ji sala hate Swêd û vir de nas dikir, heta berî ji ber nexweşiya xwe here welat jî têkiliyên me hebûn.
Cara ewil li Stokholmê di civîneke Komela Xwendevanên Kurdistan li Derveyî Welat (AKSA ) de me hev dît, sal 1977 bû û Mihemed jî nû hatibû Siwêdê.
Piştre di wê navê re sal buhurîn, ez vegeriyam welat û sala 1985'an li Sûriyeyê em li hev rast hatin, ji bo romanekê ku piştî 10 salan bi navê “Bîra Qederê” çap bû, hatibû Şamê, dixwest xanima qehremanê romanê Celadet, Rewşen Bedirxan bibîne.
Me bi hev re xanima hêja ziyaret kir û di nav çend rojan de me têkiliyên berî bi 8 salan binû vekirin.
Mihemedê vê carê ne ew Mihemedê 77'an bû ku taze ji welat derketibû Ewropa û bi temamî angajeyê siyasetê bû, meyl û bala wî bi awayekî xwuya dageriya bû aliyê wêje û lêkolîneriya akademîk.
Dawiya 1985'an ku cardî piştî 6 salan vegeriyam Swêdê, êdî me hev zêdetir didît. Hevdîtinên me çend caran li mal li ba min û bi piranî jî li Kafeterya Drotningsgatan çêdibûn ku tê zanin çendî Mihemed hez ji rûniştina li vir dikir ku sêpla nivîskar û entelektuelên Stokholmê pir pê diket.
Êdî rewşa siyasî li Kurdistan jî têra xwe hatibû guhertin. Di hinek meselên siyasî de cihê fikriya me hebe jî nedibû sebeb ku em hev nebînin, em li hev nepirsin û dema derfet û keys çêdibû sohbetên siyasî û wêjeyî nekin.
Bahweriya me ew bû ku ev hevdîtin û sohbet bi dilê me herduwan bûn, ji bo me dibûn faktorên, hevdewlemendkirin hevbitoleransTirkirin û hevhandayînê.
Salên nav 1993 û 2000'an çend caran di semînerên  Yekîtiya Rewşenbîrên Welatparêzên Kurdistan (YRWK) de em hatin ba hev, carekê jî li ser Celadet Bedirxan, bû yek ji semînerdarên semînera YRWK ku ji aliyê me dihate birêvebirin.
Berî 2000'î carekê jî li ser daxwaza wî, min li ser romana wî “ Bîra Qederê”, di şevekê de ku ji aliyê pismamê wî Ismet Uzun hatibû organîzekirin û em çend kes tê de beşdar bûn axaftinek kir ku piştre di hinek kovar de bela bû û hate weşandin.
Ev nirxandin gelekî ecibandibû û carna hinek bi henekî û hinekî jî cidî dipirsî ka çima bi temamî ez xwe nadim karên wêjeyî.
Sala 2001'ê dewletê ji ber hinek berhemên Mihemed ku hatin qedexe kirin û ew dane dadgehê, li Lokala Yekîtiya Nivîskarên Swêd ji bo piştgiriya Mihemed, civînek çêbû ku li ser daxwaza wî, ez bi xwe jî tê de amade bûm.
Di civînê de kesên mina endama Akademiya Swêd Kerstin Ekman, qîza xelatgirê nobelê nivîskarê Siwêdî Eyvind Johnson ku navê wê di bîra min de nemaye û Mihemed em bi hev dan naskirin û gelek nivîskarên din amade bûbûn.
Piştre ne bi gelekî ku ji bo xebatên Radyoya Dengê Mezepotamya çûm Brukselê, li Radyo bi firehî me ev bûyer kir nûçe û bi telefonê Mihemed beşdarî programê radyo kir, li ser qedexeyîya berhemên wî li Tirkiyeyê û dadgeha li dar, dîtinên wî girtin.
Berî nexweş bikeve û bi temamî vegere welat jî çend caran hat Brukselê, hat televizyonê, her cara dihat jî me hev didît. Ji xwe berî wê jî di merasima şandina cenazeya Mahmut Baksî de em hatibûn ba hev.
Ji bo jiyana Mehmet Uzun (min tim jê re Mihemed digot), berhemdarî û nivîskariya wî, nîqaşên li der û dora romanên wî pir tiştên mirov bêje hene.
Naskirina min bi tenê bi vî aliyê li jor min behs kir ne bisînorkirî ye. Min roman û berhemên Mihemed jî baş dixwendin û taqîb dikirin. Hayê min ji jiyan û nivîskariya wî jî ne hindik e. Agehdariya min têra xwe fireh e ku bi aliyekî xwe tecrûbeyî û bi yê din jî kitêbî ye.

Ji siyesatê ber bi wêjevaniyê
Bi gotineke pir giştî û di nav gel de tê bikaranîn, “erebî bazar” tu bigre, mirov dikare jiyan û nivîskariya Mihemed bi xetên stûr, di du qonaxan de kategorize bike.
Tê zanîn, Mihemed jî mina giş romanivîsên me yên ewil, navdar û xwedîşop, ji nav siyasetê hatiye.
Romanivîsê ewil Erebê Şemo, nivîskarê romana Pêşmerge Rehîmê Qazî, yê romana Jana Gel û bi dehan şair, çîroknivîs û romanivîsên berî û Piştî Mihemed, di nav siyasetê de çavên xwe vekirine, ji nav siyasetê ketine rê, têkiliya wan bi pênûsê re çêbûye û di zemanê xwe de gelek ji wan jî ne bi tenê siyasî, belê milîtanên siyasî bûne, ev bi giranî wiha ye.
Yê ji ber xebatên xwe yên li ser alfebê helî kêm siyasî tê naskirin Celadet Bedirxan bi xwe jî, berî Kovara Hawarê derxe, ji bo wêje û xebatên akademîk xwe bi dilekî bike, heta bi qirikê di nav siyasetê, hewlên lidarxistina raperînên çekdarî û çalakkirina Xoybûnê de ye.
Di hevpeyvînekê de ku kengî û li ku bûye ne di bîra min de ye ji Mihemed dipirsin, tu nebûya romanivîs tu dê bibûya çi, bersiva wî kurt û kin e: Ez dê bûbûma milîtanekî siyasî.
Mirov dikare ji bo salên Mihemed yên di nav salên 1972-1985 an de salên milîtantiya siyasî bêje .
Di van 10-12 salên di nav siyaseta aktîv de; Zîndana Amedê (1972), civîn, meş, platform û mitîngên salên nav 73-76 li Enqera, zîndana  Mamakê (1976), berpirsiyariya Kovara Rizgarî, hefteyên firariyê, derbaskirina sînor û daketina binxetê, derketina Swêdê (1977), çûna Rojhilat û Başûrê Kurdistanê, naskirina Dr. Avdirehman Qasimlo, Şêx Izedîn Huseynî, Mam Celal û bi dehan siyasetmedarên kevin (1979), bi Şerefxan Cizîrî û Eşref Okumuş re derxistina Kovara Rizgariya Kurdistan li Stokholmê  (1983) û hwd. binav bike.

Romana 'Tu' bû destpêkek
Romana “Tu” (1985) dibe dawiya peryoda siyaseta aktîv û destpêka derbasbûna aliyê wêjeyî.
Salên 86, 87, 88….  di Kovara Kurdistan Press de, dibin salên têkiliyeke xwurt bi wêjevan û bi dehan nivîskarên Kurd re ku di vî şaxî de xwedîgotin in.
Çendî sal derbas dibin xwebidilekîkirina Mihemed ji bo edebiyatê serdestir û diyartir dibe û di mêzêna di nav edebiyat û siyasetê de fera edebiyatê girantir dibe.
Romana Mihemed, romana ewil ”Tu”, di nav Kurdên li Stockholmê de dibe dabaş û li xalên di rojeva siyasiyên penaber de dibe mijûlahî û beniştekî nav diranan.
Nîqaş ne kûr in, sererû û vêl in, dûr in ji prensîp û pîvanên wêjeyî. Aliyên şexsî, hêrs û dexsî, hinek zikreşî û hwd. ardû û enerjiya nîqaşan in.
Mehmet Uzun piştî di nav re gelek sal dubhurin, van nîqaşan bibîr tîne û çendî bandoreke neyênî li ser moral û psîkolojiya wî kirine, behs dike.
Lê ew bi biryar e, xistiye serê xwe û wê kevirê nû di ber xwe re bernede. Du sal tê re nabhurin romana ”Mirina Kalekî Rind” (1987) dide çapê.

Derketina hêza romanivîsiyê
Salên piştretir Uzun, romanên ”Siya Evînê (1989), ”Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê” (1991), wek du xelekên nû li zincîra romanên xwe zêde dike.
Ev sal, salên nav 1985 û 1990'î bi aliyekî xwe jî ji bo Mihemed dibin salên xweceribandinê, xwelimêzênêkirinê û salên naskirina hêza romanivîskariya xwe .
Ji 90'î û pêde êdî Mehmet Uzun bixwe bahwer e, li xwe ewle û jixwe piştrast e, zêde serê xwe mîna berî bi 5-6 salan bi gotin û paşgotiniyên vî alî û aliyên din naêşîne, naxe paçên xwe û di bin simbêlan re dikene bi wan.
Ew têra xwe hoste û mentehiyê karê xwe ye, hayê wî ji wêjeya cîhanê, wêjeya Swêd û bi klasîk û nûyên xwe, ji dîroka wêjeya Kurdî di asteke baş de heye.
Sala 1992'an lêkolîna bi navê ” Destpêka Edebiyata Kurdî” çap dike, bi dû de sala piştretir gotarên xwe ku di rojname û medya Kurdî de hatine weşandin di pirtûkeke bi navê ”Hêz û Bedewiya Pênûsê” de pêşkêşî xwendevanan dike.

'Destana Egîdekî' û 'Bîra Qederê'
Ev sal heta tu bêjî bes bêrdar û produktiv in, berhemdariya Uzun ji awira reng, babet û şaxên nû de dewlemendtir dibe. Êdî formên din yên wêjeyî diceribîne. Destana ”Mirina Egîtekî” dinîvisîne (1993). Destan li ser gerîlayê ARGK Ferît Uzun e ku piştre hunermend Ciwan Haco dike stran û beste di CD yekê de.
Kaniya nivîskariya wî der bûye, xwurt e, bê westan û rawestan diherike, 1995 an di du cild antolojî de dibe lehî.
Heman salê romana ”Bîra Qederê”, romana li ser jiyana Celadet Bedirxan ku di romanivîsandina Uzun de qonaxek e dikeve destên xwendevanan.
Salên nav 98-99 an yek ji wan romanên li Instîtûya Kurdî Li Stockholmê me nîqaşkirin jî ev romana Uzun ”Bîra Qederê” bû.

Nivîskariya naveneteweyî
Sala 1995'an ji awireke din jî di dîroka lêkolîneriya Mehmet Uzun de xwedîcîh û şop e. Di vê salê de Uzun bi navê ” Världen i Sverige-Cîhan li Siwêdê” antolojiyeke nivîskarên biyanî li Siwêdê ji pirtûkxaneyên Siwêdê re dike xelat.
Ew êdî nivîskarekî navneteweyî û çendzimanî ye, romanên wî tercûmeyî hejmarek ziman bûne; ji Swêd, ji Tirkiye û Kurdan (Instîtûta Kurdî li Elmanya) hejmarek xelat girtine, li binê deklerasyonên rewşenbîrî ji bo aştiyê di tenişta îmzeyên romanivîsên xelatgir wek Gunter Gras û Hwd.de îmzeya wî jî heye.
Ber bi salên dawiya jiyana xwe de, çûn û hatina wî ya Tirkiyeyê û welat jî zêde dibe, dikeve konferansan, panel, semîner û sempozyûman û berhemên xwe bi Kurdî û Tirkî ji xwendevanan re îmze dike.
Mehmet Uzun di temenekî de ku hê 54 salî bû, di demekê de ku berhemdariya wî geş û gur bû, di nav wî û xwendevanên Kurd û ji gel û welatên din de hevnasîn, aşnayî û hogiriyek ketibû rê, serê xwe danî, ji nav me bar kir.
Ji nav me barkir û çû, belê li pey xwe şopek diyar û barek berhem jî hişt. Cihê wî buhuşt be. Romana ewil di sîhûdusaliya xwe de nivîsand û di pêncîûçarsaliya xwe de li ser romana Erich Auerbach kar dikir, heyf bû temenê wî têr nekir.

Têbinî
 Roja 12 ê vê mehê (în), seet 17.00 li ser jiyan û nivîskariya Mehmet Uzun li avahiya Instîtûta Kurdî li bajarê Hagenê sohbetek heye. Bi vê agehdariyê re herkesê xwedî enterese bila bi xêr bê.

Mehmet Uzun kî ye?

Mehmet Uzun di sala 1953'an de li Navçeya Swerek ê Rihayê hate dinê, ji sala 1977'an ve li Swêdê jiyana surgunê jiya. Ji 1985'an ve romanên xwe êdî bi Kurdî nivisand. Li Tirkiyeyê derheqê Uzun de gelek doz hatin vekirin. Uzun a di 1981'an de ji hemwelatiya Tirkiyê hate avêtin. Pirtûkên ku bi zimanên Kurdî, Tirkî û Swêdî hatibûn nivisandin nêzî 20 zimanan hatin wergerandin. Uzun ku endamtiya Yekîtiya Rojnamevanên Cihanê û Qilûba Pen a Swêdê jî dikir, demek endamtiya Lîjneya Rêveberiya Yekîtiya Nivîskarên Swêdê jî meşand. Uzun, di 2001'an de Xelata Azadiya Raman û Îfadekirinê ku ji hêla Yekîtiya Weşanên Tirkiyeyê ve tê dayîn, bi boneya alîkariyeke diyarde daye hunera romanê, xelata wêjeyê ya Enstituya Kurd a Berlînê girt. Ji ber sekna xwe ya gotinên azad û alîkariya daye wêjeyê, Xelata Pênûsa Azadiyê ya Torngny Segerstedt ku xelata herî girîng a Îskandinavyayê ye girt. Di 2002'an de ji ber alîkarî daye jiyana çanda Swêdê Xelata Akademiya Swêdê Stîna-Erîk Lundeberg wergirt.
Berhemên Uzun ên hatine weşandin: Tû, Mirina Kalekî Rind, Siya Evînê, Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê, Destpêka Edebiyata Kurdî, Hêz û Bedewiya Pênûsê, Mirina Egîdekî, Världen i Sverige, Antolojiya Edebiyata Kurdî, Bîra Qederê, Kûlîlkên Hinarê, Ziman û Roman, Afirandina Zimanekî, Dengbêjlerim, Ronî Mîna Evînê - Tarî Mîna Mirinê, Demên Zincîrkirî, Peyvên Zincîrkirî, Dengê Dîcleyê I, Hawara Dîcleyê, Dengê Dîclê II - Surgunên Dîcleyê, Rihê Heftrengê.


‘Ev bersiva min a li hemberî bêdengiyê ye’ – Azadiya Welat

‘Ev bersiva min a li hemberî bêdengiyê ye’ Xwendekarê Zanîngeha Harranê Serdar Yektaş ê ku bi armanca şermezarkirina salvegera 9’ê Cotmehê roja Rêberê Gelê Kurd Abdullah Ocalan a ji Suriyeyê hate derxistin li ber Zanîngeha Harranê bedena xwe da ber agir û jiyana xwe ji dest da

Di nîşeya li pey xwe hişt de wiha got: “Divê ne wekî kurdên berhevkirin lambayan pêxin, divê beden bişewitîn. Ev yek bersiva min a li hemberî bêdengiya Rihayê ye.”
Xwendekarê Zanîngeha Harranê yê bi navê Serdar Yektaş ê ku 22 salî li ber Fakulteya Çandîniyê ya Zanîngeha Harranê bi armanca şermezarkirina salvegera 9’ê Cotmehê roja Rêberê Gelê Kurd Abdullah Ocalan ji Suriyeyê hate derxistin bedan xwe da ber agir. Yektaş, bi sloganên “Bijî Serok Apo”, “Bimire komploya navneteweyî”, “Bijî biratiya gelê kurd û tirk”, “Şehîd namirin” û “Bimire faşîzim” bedena xwe da ber agir û bi granî birîndar bû û rakirin Nexweşxaneya Dewletê ya Rihayê û ligel hemû mudaxeleyan jiyana xwe ji dest da. Derket holê ku berî Yektaş çalakiya xwe li der bixe li pey xwe nîşeyek hiştiye.

PEYAMA YEKTAŞ!
Yektaş, di peyama xwe ya li pey xwe hişt de wiha got: “”Îro 9’ê Cotmehê, 14’emîn salvegera roja Abdullah Ocalan a ji Suriyeyê hate derxistin e. Em ciwanên kurd ên li azadiyê digerin baş dizanin ku komploya navneteweyî ji bo gelê kurd, Kurdistan, biratiya gelên kurd û tirk bê bandor bike pêk hat. Em riya ku ji vê tarîtiyê bê xilaskirin baş dizanin. Dîsa em dizanin ku em ji bo vê tarîtiyê ronî bikin, weke kurdên berhevkirî ampulan pênaxin. Li şûna ampulan em bedenên xew dişewitînîn. An azadî an azadî. Ev yek bersiva min a li hemberî bêdengiya Rihayê ye. Ev yek bersiva min a li hemberî hişyarbûna Rihayê ye.”


Şerê Şoreşgerî gur dibe – Azadiya Welat

Şerê Şoreşgerî gur dibe Şerê şoreşgerî yê ku di 23’ê Tîrmehê de ji aliyê gerîlayên HPG’ê ve hatiye destpêkirin berfireh dibe. HPG’ê derbarê çalakiya gerîlayan a li Agiriyê de daxuyanî û diyar kir ku di pevçûna li Agirîyê de 10 leşker hatine kuştin

Di encama çalakiya gerîlayan a ya ku duh li herêma di navbera Agirî û Îdirê de li dijî karwaneke leşkerî pêk hat de herî kêm 10 leşker hatin kuştin. Tevgera gerîlayan a li Colemêrgê jî didome.
Navenda Çapemenî-Ragihandina HPG’ê bi daxuyaniyekê ragihand ku gerîlayên HPG’ê duh saet di 08.00 de li Îdirê, li dijî karwanê leşkerî yê ku diçû Qereqola Korxanê çalakiyek li dar xistine û di encamê de herî kêm 10 leşker hatine kuştin.
Di daxuyaniyê de hat diyarkirin ku di çarçoveya “Tevgera Şoreşgerî ya Şehîd Sîdar û Şehîd Dîcle” de di 10’ê Cotmehê de di saet 08.00’an de li Îdirê li dijî karwaneke leşkerî ya ji 2 daggeyigî û jamerekê pêk dihat û ber bi qereqola Korxanê ve diçû ji aliyê gerîlayan ve çalakiyek hatiye lidarxistin û ev agahî hat dayîn: “Piştî çalakiyê li dijî 100 leşkerên dixwestin werin mudaxeleyê ji aliyê gerîlayên me ve çalakiyeke din hatiye lidarxistin. Di encama vê çalakiyê de daggeyigiyek û jamerek hatiye rûxandin, daggeyigiyek derbe xwariye û 10 leşker jî ji aliyê gerîlayên me ve hatiye kuştin.”

LEŞKEREK HAT KUŞTIN
Navenda Çapemenî Ragihandina HPG’ê diyar kir ku di çarçoveya serweriya herêmê ya li navçeyên Şemzînan, Çelê û Gevera Colemergê hem çalakiyên gerîlayan didome û êrîşên artêşa “dagirker” a tirk jî berdewam dike. Di daxuyaniyê de wiha hat gotin: “Di 9’ê Cotmehê de di saet 11.00’an de li navçeya Gevera Colemergê li dijî karwaneke leşkerî ya ji 10 wesayît û piyadeyan pêk dihat û ji qereqola Şitazinê ber bi Geverê ve diçû ji aliyê gerîlayên me ve di navbera Gundên Rezkê û Mêrgana bi ser Geliyê Doskiye çalakiyek hatiye lidarxistin.
Di encama vê çalakiyê de leşkerek hatiye kuştin û wesayîteke jamerê jî derbe xwariye. Piştî çalakiya gerîlayên me dijmin nekarî pêş de biçe û neçar maye paş de vekişe. Piştî paş de vekişiyaye jî ji aliyê artêşa dagirker a tirk ve çiyayê Çarçelayê bi hewan û obusan hatiye bombekirin. Di 9’ê Cotmehê de di navbera saet 21.00’-22.00’an de li navçeya Şemzînana Colemergê li dijî Girê Konserve, Girê Koordîne û derdora Ava Hecîbegê ji aliyê artêşa dagirker a tirk ve bi hewan û obusan hatiye bombekirin.”


47 Cerdevanan Çekên Xwe Berdan

Li gundê Xaviştanê yê Şaxê 47 cerdevanên ku derneketin operasyonê û leşkeran xwest bi zorê wan bibe operasyonê bi tevahî çek berdan hate fermîkirin. Cerdevanên gundê Xaviştanê ya Şaxa Wanê dest ji çekan berdan. 47 cerdevanên ku leşkeran xwest bi zorê wan bibin operasyonê, nexwestin biçin operasyonê û dest ji çekan berdan. 47 cerdevanên ku bi 3 transîtan hatin navçeya Şaxê, bi komî daxwaznameyên îstifayê dan Qeymeqamiye Şaxê hatin qebûlkirin.
Dema ku îstifaya cerdevanan bi awayekî fermî hate qebûlkirin pişt re çûn gundên xwe. Cerdevanekî ku çek berda û navê xwe aşkere nekir, diyar kir ku wan bi komî çek berdane. Cerdevan anî ziman ku şevê din leşker bi maşîneyên zirxî hatin gund û xwestin wan bi zorê bibin operasyonê û wiha got: “Me ev daxwaza leşkeriyê qebûl nekir. Ji ber ku me daxwaza leşkeriyê qebûl nekir neheqî li me kirin. Ji ber ku neheqî li me kirin, em jî bi tevahî çûn navçeyê û me daxwaznameyên îstîfakirinê da Qeymeqamê Şaxê. Em dixwazin werin çekên xwe bigirin û em careke din êdî ranahêlin çekan.”

Li Çoltera Dêrsime Şer

DÊRSIM - Li çoltara Dêrsimê di navbera endamên HPG’ê û leşerên derketin operasyonê de şer derket. Li çoltara Dêrsimê ku 25 kîlometre dûrî navenda bajar e di navbera endamên HPG’ê û leşkerên derketin operasyonê de şer derket. Şerê ku şevê din dest pê kir heta serê sibê berdewam kir. Ji ber ku li herêmê operasyon didome riya Dersim-Hozatê li trafîkê hate girtin.

Li Çiyayê Kozmê Bombebaran

MÛŞ - Hate ragihandin ku, helîkopterên ji Alaya Mûşê radibin diçin Çiyayê Kozma yên herêma Zengokê yên Qizilxaça Mûşê bombebaran dikin. Di demjimêrên serê sibehê de Çiyayê Kozma ji aliyê helîkopteran ve hate bombekirin. Gelek helîkopterên kobrayê ji Alaya Mûşê rabûn û çûn Çiyayê Kozma yên herêma Zengokê yên Qizilxaça Mûşê bombebaran kirin. Hate zanîn ku, 5 helîkopter çiya bombe dikin û bombebaran didome. Hate hînbûn ku gelek maşîneyên zirxî jî veguhestin herêmê û operasyon hate destpêkirin.

Şehîd Doza Veneger a Gelê Kurd in

Cenazeyê gerîlayê HPG’ê Karwan Gabar ji aliyê 10 hezaran kesan bi merasimekê hate definkirin.
Pêr bi konvoyeke mezin ji Hewlerê şandin Kerkûkê. cenazeyê Karwan ji aliyê gel ve bi coşeke mezin hat pêşwazîkirin, dema ku karwanê cenaze di nava bajarê Hewlêr de derbas bû, ji aliyê gel ve eleqeyek mezin hat nîşandan. Cenaze bi konvoyeke mezin şandin Kerkûkê û ji wir jî bi konvoyek mezin şandin navçeya Kelerê ya Silêmaniyê. Kerwanê cenaze ku di bajarên Duhok, Hewlêr, Kerkûk, Xurmatu û Kifrîyê re derbas bû her ku çû tevlibûn mezin bû. Bi hezaran kesên derketin ser rê Karwan bi slogan û çepikan pêşwazî kirin û cenaze silav kirin. Piştî karwan gihîşt Kerkûkê hejmara maşîneyên karwan gihîşt 500 maşîneyan. Bi 10 hezaran kesên bi maşînyên xwe tevli merasimê bûn Deşta Germiyanê tije kirin. Dema konvoy derbas bû welatiyên li nava rez û zeviyên xwe li cihê xwe rawestiyan û rêz girtin.
Piştî merasima olî ya li Mizgefta Îmam Abbasê girseyê cenaze wergirt û birin li gundê Bavanurê defin kirin. Di merasima cenaze de gelek siyasetmedar û nûner jî amade bûn.
Li ser gorê bavê Mûsa Alî Salih diyar kir ku cenaze ji aliyê leşkeran ve hatibû parçekirin û wiha got: “Ji ber ku cenaze hatibû parçekirin me cenaze nas nekir û wiha got: “Tiştên ku dewleta tirk dike di îslamê û olên din de tune. Hurmeta dewleta tirk ji cenazeyan re tune. Piştî zarokên me şehîd ketine dîsa li pey hev rêz kirine û dane ber guleyan. Cenaze tev parçe kirine Dema ez çûm morgê hemû cenaze nîşanî min dan. Min tu cenaze nas nekir. Ser û piyê kurê min jê kiribûn. Tenê sînga wî mabû. Piştî testa xwînê kirin û şûnde min nas kir.
Salîh destnîşan kir ku li morga Meletiyê cenazeyan davên ser hev û hurmeta wan ji cenazeyan re tune û wiha berdewam kir: “Li morgê 3-4 cenazeyan davên ser hev û fîşa morgê derdixin û cemedxane naxebite. Hemû cenaze bêhn didin û xera dibin. Ger ku alîkariya MEYA-DER’ê û kurdên wir nebûya dê helwesta dewletê pir xerabtir bûya. Min bi alîkariya wan cenaze wergirt. Ez pir spasiyên xwe pêşkêşî wan dikim. Salih da zanîn ku kurê wî ne şehîdê wî tenê ye, şehîdê hemû Kurdistanê ye.


VİCDANLAR KÖR – Özgür Gündem

30. GÜN

Tutsakların Öcalan üzerindeki tecride karşı başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri bir ayını doldurdu. Giresun ve Wan’da 16 tutsak daha greve girdi. Kamuoyunun sessizliği dikkat çekiyor

16 TUTSAK DAHA GREVE BAŞLADI

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, anadil önündeki engellerin kaldırılması için Türkiye genelinde 12 Eylül’de başlayan ve 400’e yakın tutsağın sürdürdüğü süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemleri 30. gününe girdi. Greve, dün Giresun  ve Van cezaevlerinden 8 tutsak daha katılırken, cezaevlerindeki baskılar da artıyor.

KAMUOYU SESSİZLİKLE İZLİYOR

Adalet Bakanlığı’nın talimatıyla grevdeki tutsakların direnişini kırmaya çalışan cezaevi yönetimi, Şakran’da 4 tutsağı tekli hücrelere koyarken, diğer cezaevlerinde de baskılar sürüyor. Grevler tehlike sınırlarına dayanırken, hükümet grevleri görmezden geliyor. Kamuoyunun duyarsızlığı ise dikkat çekiyor.

Grevler 1. ayında kamuoyu suskun

Giresun E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan tutsaklardan Mehdi Ay, Faruk Beyter, Zülküf Gezen, A. Menaf Gezer, Fuat Bor, Ubeyit Şen, Mahmut Demir ve Aydın Akış, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması ve özgürlüğüne kavuşturulması için süresiz dönüşümsüz açlık grevine girdiklerini duyurdu. Aileleri aracılığı ile açıklama yapan tutsaklar, AKP hükümetinin söylem ve uygulama bazında kimi taktikler geliştirdiğini; ancak özünde yine imha ve inkar politikaları yürüttüğünü belirtti. PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde bir yılı aşkındır devam ettirilen tecride tepki gösteren tutsaklar, “Devlet Sayın Öcalan şahsında özgür Kürde yönelik gizli hukuk işletmektedir. Türkiye’nin özgürleşmesi Kürt halkının özgürlük sorununun çözülmesinden geçer. Bunun için de en çok Sayın Öcalan çaba göstermiştir. Sayın Öcalan’ın özgürlük, sağlık, güvenlik koşulları yerine getirmeye ve anadilimiz üzerindeki tüm baskılar ve yasaklar kaldırılana kadar biz eylemimizi devam ettireceğiz. Bedeli ve sonuçları ne olursa olsun hukuki, ahlaki ve vicdani sorumlusu AKP iktidardır” diye kaydetti.

Açlık grevi eylemlerine; Van F Tipi Cezaevi’nden de 8 tutsak katıldı. Açlık grevine başlayan tutusakların isimleri ise şöyle: Şarefettin Demir, Kahraman Muslu, Sedat İke, Fırat Bor, Önder Al, Abdo Şeyti, İsmet Karak ile Özkan Doğan.

Wan TUYAD-DER, açlık grevine başlayan tutsakların ailelerinin katılımıyla dernek binasında basın toplantısı düzenledi. TUYAD-DER Başkanı Ahmet Aygül, kamuoyuna duyarlılık çağrısında bulundu. Tutsakların talebinin kabul edilmesini isteyen Aygül, hükümete çağrıda bulunarak, derhal adım atılmasını istedi.

Açlık grevcileri hücreye alındı

İzmir’in Aliağa ilçesindeki Şakran Cezaevi’nde bulunan 4 Nolu T Tipi Cezaevi’nde, açlık grevi eylemi başlatan 4 tutsağın tekli hücrelere konuldukları öğrenildi. Tekli hücrelere alınan tutsakların Ubeydullah Tokay, Sedat Dalga, Ziver Mete ve Mehmet Işık olduğu bildirildi.

Bu arada, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için Strasbourg’daki Avrupa Konseyi önünde başlatılan nöbet eylemi kesintisiz bir şekilde devam ediyor. 25 Haziran’da başlayan nöbet eylemi 108. gününe girdi. Bu haftaki nöbeti İtalya’nın başkenti Roma’dan gelen 4 kişilik bir grup devraldı.
Tutsakların taleplerini dikkate alın

İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu üyeleri, cezaevlerinde açlık grevinde bulunan tutsakların taleplerinin dikkate alınması ve acil çözüm için Başbakan, Adalet Bakanı ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na mektup gönderdi. Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen insan hakları savunucuları mektupları göndermeden önce açıklama yaptı. Gönül Sonbahar, 12 Eylül’de başlatılan süresiz dönüşümsüz açlık grevlerinden endişe duyduklarını belirtti. Ölümler yaşanmadan yetkilileri duyarlı olmaya çağıran Sonbahar, “çözümsüzlüğe, haksızlığa artık yeter” diyerek insani politikaların bir an önce devreye girmesini talep ettiklerini söyledi.

BDP Genel Merkezi de açlık grevlerine, hükümetin ve medyanın sessiz kalmasını eleştirerek, “Dört duvar arasında olmalarına rağmen kendi koşullarının düzeltilmesi için değil, barışın koşullarını sağlamak amacıyla bedenlerini ölüme yatıranlar için duyarsız kalmamalıyız. Duyarsız kalan medya ve hükümet yaşanacak ölümlerden sorumludur” dedi.

Bu arada TUHAD-DER Mêrdîn Şubesi de, Öcalan üzerindeki tecrit ile açlık grevine dikkat çekmek amacıyla Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi önünde basın açıklaması yaptı.

Batman Tabip Odası’da, açlık grevlerine dikkat çekmek amacıyla Batman M Tipi Kapalı Cezaevi önünde basın açıklaması yaptı. Batman Tabip Odası Başkanı Dr. Mehmet Demir, Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecride son verilmesini istedi.

Görüşe yine engel

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatları Mazlum Dinç, Rezan Sarıca ve Hüseyin Boğatekin’in müvekkilleri ile haftalık olağan görüşmelerini gerçekleştirmek için Bursa Savcılığı’na yaptığı başvuruya yine olumsuz yanıt verildi. İmralı Cezaevi İdaresi, “gemi bozuk” iddiasıyla görüşmenin gerçekleştirilemeyeceğini avukatlara bildirdi. Öcalan’ın avukatlarının 27 Temmuz 2011 (442 gündür) tarihinden bu yana müvekkilleri ile görüşmek için yaptıkları başvurular, “gemi bozuk”, “hava muhalefeti”, “gemi onarımda” ve “Gemi onarımdan döndü, ancak geminin liman başkanlığından alınması gereken evrakları eksik olduğu için faaliyet yapamıyor” iddialarıyla engelleniyor.



Haberin var mı Başbakan Türkiye’de Kürdistan var! – Özgür Gündem

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, partisinin grup toplantısında gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. AKP’nin Türkiye’nin hiçbir temel sorununu çözemediğini belirten Selahattin Demirtaş, AKP’nin savaş politikalarını sert bir dille eleştirdi. Demirtaş, Başkan Erdoğan’a, “Biz hem sana hem de Esad’a karşıyız? Sen de Roboski’de aynısını yaptın. Biz halkların bir arada yaşamasını isteyen ve onun için çalışan seçeneğin yanındayız. Çocuk oyuncağı değildir. Türkiye, Suriye olma tehlikesi ile karşı karşıyadır” dedi.

Öcalan’ı serbest bırakın

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 14 yıl önce “uluslararası komplo” ile Suriye’den çıkarıldığını belirten Demirtaş, “9 Ekim uluslararası komplo tezgahından kurtulunması gerekmektedir. Önerimiz serin kanlı bir şekilde tartışılmalıdır. Öcalan’ı serbest bırakırsanız, özgürlüğüne kavuşursa Türkiye’nin eli güçlenir ve Türkiye’deki sorunların çözümünde aktif olarak rol alır. Ciddi bir gelecek vizyonu ile bunun tartışılması lazım” dedi.

45 dakikalık yalan

Konuşmasının çoğunda AKP’nin ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Suriye’ye yönelik savaş politikasını eleştiren Demirtaş, AKP’nin grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan’a ilişkin şunları söyledi: “Başbakan 45 dakikadır, niye savaşmak zorundayız, onu anlatmaya çalışıyor. Parlamento savaş naraları ile başladı. Halkın savaş konusunda ikna olmadığını biliyor. Neden Suriye’ye savaş tezkeresi yangından mal çalınır gibi çıkarıldı. Çünkü toplumun ikna olmadığını kendisi de biliyor. Asıl neden oradaki Kürtlerin bir oluşuma gitmesidir. Aklı olan herkes Başbakan’ın 45 dakikadır yalan söylediğini anlamıştır. Başbakan aslında bir yıldır Türkiye’yi Suriye’ye karşı savaşa hazırlıyor.”

Açlık grevcilerini selamladı

Türkiye ve Bölge cezaevlerinde PKK’li ve PAJK’lı tutsakların PKK Lideri Abdullah Öcalan ve Kürtlerin demokratik haklarının kabul edilmesi için başlattığı açlık grevi eylemine ilişkin de değerlendirme yapan Demirtaş, şunları belirtti: “Türkiye’de cezaevlerinde bedenlerini ölüme yatırmış insanlar. Türkiye’deki sorunların çözümü için, savaş yaşanmaması için. Açlık grevi eylemcilerinin mesajlarının doğru okunması lazım. Bu fedakar arkadaşlarımızı saygı ile selamlıyorum. Ülke barış istiyor, Kürt, Türk herkes barış istiyor. Ama bu ülkenin başbakanı 45 dakika nasıl kan dökeceğini anlatarak, ülkeyi savaşa sürüklüyor. Ama ülkede insanlar savaş istemiyor. Başbakan bu savaşı yürütemez.”

Türkiye’de Kürdistan var!

Başbakan Erdoğan’ın “Anadilde eğitim olmaz” yönündeki açıklamasına da yanıt veren Demirtaş, “Başbakan’a hatırlatmak istiyorum. Almanya’da bir Türkiye yoktur, Fransa’da bir Türkiye yoktur, ama Türkiye’de Kürdistan vardır. Onun için anadilde eğitim hakkı olması lazım. Başbakan’ın bunu anlaması gerekiyor. Şov yapan bir Başbakan’dan biz ürküyoruz artık. Bir umut görmüyoruz artık. Biz diyor ‘ölen terörist için ağlamayız’ ama ‘annelerin gözyaşlarını ayırmayız’ diyor. Bu kadar tutarsız, bu kadar çelişkilerle dolu. Türkiye açısından ürkmekte haklıyız. Çizgiyi yitirmiş, Çankaya hayali dışında başka bir amacı kalmamış birinden ne beklenir artık. Böyle bir Başbakan’ın arkasında AKP’liler de duramayacaklarını anlamış durumdalar. Bazı AKP’liler bunu dillendiriyorlar artık.”

Demirtaş, son olarak 14 Ekim’de Ankara’da yapacakları kongreye katılım çağrısında bulunurken, kadınların BDP’de görev almasını istedi.


Halkların Demokratik Partisi kuruluyor – Etkin Haber Ajansı

Seçimlere parti ile girme kararı alan Halkların Demokratik Kongresi (HDK), parti başvurusunu yarın yapacak. Halkların Demokratik Partisi'nin kuruluşu, HDK'nin 10-11 Kasım genel kurulunda duyurulacak.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK), seçim partisinde son aşamaya geldi. Aylardır partinin tüzük ve programı üzerinde çalışan HDK, partinin kurucular kurulunu da oluşturdu. Partinin kurucuları arasında Prof. Dr. Fatma Gök, Yavuz Önen, Ziya Ulusoy, Ferhat Tunç, Suavi, Ahmet Telli, Hacı Orman da yer alıyor.

Parti için başvuru yarın İçişleri Bakanlığı'na yapılacak.

PARTİNİN İSMİ DE BELİRLENDİ

HDK'nin seçim partisinin ismi de önceki gün belirlendi. Buna göre partinin ismi; Halkların Demokratik Partisi olacak. Partinin kuruluşu, 10-11 Kasım'da Ankara'da toplanacak kongrede duyurulacak.

PARTİ İÇİN NE KARARI ALINMIŞTI?

HDK, partinin kurulması kararını geçtiğimiz Mayıs ayında topladığı 1. Olağan Genel Kurulu'nda almıştı. Karar şöyle: "Halkların Demokratik Kongresi, bir mücadele ortaklığı ve AKP karşısında ana muhalefet olma iddiasını gerçek kılmalı, bu iddiayı inşa etmek için somut adımlar atmalıdır. HDK,Türkiye'deki düzene yönelik bütün itirazları gerçek bir muhalefet zemininde birleştirmek, toplumsal muhalefetin sesi ve kürsüsü olmak, bunu bir iktidar alternatifi olarak güçlendirmek, özgür, demokratik ve eşitlikçi bir Türkiye’nin mümkün olduğunu gösterebilmek durumundadır.

HDK, işçi ve emekçi hareketinin, Kürt özgürlük hareketinin, baskı altındaki azınlıkların, kadın kurtuluş hareketinin, insan hakları savunucularının, özgürlükçü bir laikliği savunan inanç sahiplerinin, doğa ve çevre hakları için mücadele eden ekoloji hareketinin, Alevi toplumunun muhalefetinin, küçük üretici köylülerin ve tarım emekçilerinin, kent yoksulları hareketlerinin, engellilerin yerel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ardından da genel seçimlerde birlikte davranmasının zeminini olgunlaştırmalıdır.

HDK, bu amaçla yerel seçimler öncesinde, Kongre niteliğini ortadan kaldırmayacak, aksine daha da güçlendirecek bir çalışma sürdürürken, Kongre bünyesinde yerel seçimlere, Cumhurbaşkanlığı seçimine ve genel seçimlere müdahale edecek bir partinin kurulması, Kongre dışında kalan güçleri de mücadele ortaklığına ve seçim ittifakına çekilmesi adımlarını atmalıdır. Partinin kurulması süreci bir takvime bağlanmalıdır"

PARTİ NASIL OLACAK?

HDK'nin kuracağı parti, kongre içinde bir yapı olacak. Kongre'nin bütün ilkelerini ve politik yaklaşımlarını benimseyecek. Yerel seçimlere, genel seçimlere, Cumhurbaşkanlığı seçimine katılma sürecinde etkin olacak. Kongre bileşenlerinin seçimlere birlikte ve ortak adaylarla girebilmelerinin ve faaliyet sürdürebilmelerinin; ayrıca Kongre dışında yer alan siyasal partiler ve oluşumlar dahil her türden örgütlenmenin de bir seçim ittifakına katılabilmesinin bir aracı olacak.


Sibê Talebanî vedigere herêmê û digel Barzanî dicive - Xendan

Li gor zanyariyên malpera Xendanê, sibê (11.Cotmehê. 2012) serok Talebanî dê ji Bexdadê vegere Herêma Kurdistanê û li bajarê Hewlêrê digel serokê Herêma Kurdistanê Mesûd Barzanî bicive.

Çavkaniyek agahdar bo malpera Xendan ragihand ku, sibê serokkomarê Êraqê Celal Talebanî dê ji Bexdadê vegere Herêma Kurdistanê û digel serokê Herêma Kurdistanê Mesûd Barzanî li bajarê Hewlêrê bicive.

Beriya niha jî çavkaniyek agahdar bo malpera Xendan ragihandibû ku, serok Talebanî dê ji Bexdadê vegere Hewlêrê û civînek dualî digel serokê herêmê bi armanca gengeşekirina rewşa Êraq , pirsa aştbûna nîştimanî û nirxandina aloziya siyasî ya Êraqê encam bide.

Her di wê derbarê de, peyvdarê mekteba siyasî ya Yekîtî Nîştimanî Kurdistanê Azad Cundyanî ji bo malpera Xendan got: Ez ne agahdarim ku serok Mam Celal sibê dê vegere herêmê an ne? lê biryar bû ew vegere û digel Mesûd Barzanî bicive.


Baydemîr: Heta Kurd Azad Nebin Rojhilata Navîn Azad Nabe - Peyamner

Berdevkê Desteya Bilinda Kurdan a Suriyeyê Ehmed Silêman hatê Amedê û Şaredar Osman Baydemîr ziyaret kir. Baydemîr di serdanê de diyar kir ku heta kurd azad nebin, rojhilata navîn azad nabe.

Ehmed Silêman bi endamê Partiya Demokrata Suriyeyê Varoj Telo û Berdevkê Komîteya Suriyeyê Mihyedîn Batmanî re hat serdana Şaredarê Bajarê Mezin a Amadê Osman Baydemîr. Baydemîr di dema serdana şandê de keyfxweşiya xwe ya ji ber serdanê anî ziman û wiha axivî: “Di rojhilata navîn de jiyan ji bo kurdan gelek zehmete, lê dîsa jî kurd li hemberî ti gelên din dujminatî nakin. Kurd tene dixwazin li ser axa xwe azad û birumet bijîn. Heta ku kurd azad nebin, rojhilata navîn azad nabe.”

Baydemîr di berdewamê de da zanîn ku di dilê wan de cihê kurdên Suriyeyê gelek cuda ye û ev tişt gotin: “Keda bav û kalên me li ser hev zêde ye. Di rojên dijwar de bav û kalên me xwedî li hev derkevtine. Niha jî dilê me bi we re ye. Heke gelê me yê Suriyeyê bêje serê me diêşe, baş bizanibin ku li vir serê me jî dê biêşe.”


3. Yargı Paketi Yetmedi  - Bianet

72 gazeteci ve 35 dağıtımcının hapiste olduğu 2012 Temmuz-Ağustos-Eylül döneminde biri gazeteci, biri dağıtımcı üç kişiye TMK'dan 20 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası verildi. Paketle sadece 12 gazeteci özgür.
 
Basın dosyalarına şartlı af getiren 3. Yargı Paketi 12 gazetecinin tahliyesini sağladı. Gazeteciler yine hapis meslektaşlarının serbest bırakılması için sokaklarda, adil yargılanmaları için mahkemelerde hak arama peşindeydi.

Bu dönem boyunca 15 gazeteci tartışmalı nedenlerle işlerinden çıkarıldı. Bu gelişme otosansürün arttığını gösteriyor.

72 gazeteci ve 35 dağıtımcı Ekim ayına hapiste girdi. 72 gazeteciden 51'i ve 34 dağıtımcının tümü Kürt medyasından. Üç aylık dönemde biri gazeteci, biri dağıtımcı üç kişiye TMK'dan 20 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası verildi. Dokuzu gazeteci 20 kişi hakkında 371 yıl 3 ay hapis istendi. Ekim 2011'de 66 gazeteci hapisteydi. Mahkemeler üç ayda 44 yıl 8 ay hapis cezası vermiş, 223 yıl hapis istemişti.

Hapis gazeteci ve dağıtımcılar yargılamalar ve soruşturmalarda genellikle "haber takibi", "kitap yazımı", "iktidara eleştirel habercilik" ve "Kürt medyasında çalışmak" gibi iddialardan yola çıkan, özetle yaptıkları gazetecilik faaliyetini "yasadışı örgütün medya ortamı" eylemliliğine dayandıran bir "suç"la karşı karşıyalar.

Suçlamalar "örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi", "örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek" "silahlı ya da silahsız örgüt kurmak, sevk ve idare etmek, üye olmak" iddialarına dayandırılıyor.

Sadece Aram Yayınları imtiyaz sahibi ve Hawar gazetesi sorumlusu Bedri Adanır doğrudan açılan davada yargılanıyor.

Bağımsız İletişim Ağı (BİA) Medya Gözlem ve İfade Özgürlüğü 2012 Temmuz-Ağustos-Eylül Raporu "Gazeteci cinayetleri/yargılama", "Hapisteki gazeteciler", "Dağıtımcı-çalışanlar", "Tahliyeler", "Saldırı, tehdit ve engellemeler", "Soruşturmalar, açılan/süren davalar ve kararlar", "Kürt politikacıların davaları", "TCK 285, 288", "Hakaret, kişilik hakları ve tazminat davaları", "Muzır Kurulu kararları", "Yasaklamalar, kapatmalar, toplatmalar", "AİHM'e başvurular, kararlar" ve "RTÜK uyarıları" başlıklarından oluşuyor.

Rapor hapisteki gazeteci sayısını, uzun tutuklulukları, ifade özgürlüğü kapsamındaki soruşturma ve yargılamaları, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayan Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 7/2 başta olmak üzere, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 215, 220, 285, 288, 314. maddeleri bağlamındaki davaları ortaya koyuyor.

Yargılamalarda TMK 7/2'ye genellikle TCK 220/7 (örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım etmek) ve TCK 314/2 (silahlı terör örgütü üyesi olmak) maddeleri eşlik ediyor.

BDP'lilere fezleke

BDP'li vekillerin fezlekeleri: Çeşitli savcılıklarca Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) 29 milletvekilinden 24'ü hakkında bu dönemde toplam 75 fezleke düzenlendi. Yedi fezleke ile Nursel Aydoğan hakkında en çok fezleke düzenlenen milletvekili.

''Hakaret''ten

Rapor döneminde hakaretten yargılanan 20'si gazeteci 28 kişinin davaları sürdü. "Hakaret", "kişilik haklarına saldırı" iddiası ve tazminat talebiyle üçü gazeteci altı kişiye 5 yıl 5 ay 4 gün hapis 26 bin TL para cezası verildi.  Geçen yıl bu dönemde bir gazeteci 'hakaret'ten 7500 TL adli para cezasına ve 375 gün gazetecilikten men cezasına çarptırılmıştı.

Yasaklamalar, Kapatmalar, Toplatmalar

Üçüncü çeyrek döneminde iki gazete ve iki dergiye el konuldu, TV kanallarında iki film, bir şarkı, bir tablo ve bir yarışmacı sansürlendi, bir filmin gösterimi engellendi. Müslümanların Masumiyeti filmi internette yasaklandı, Nurjuvazi kitabının toplatma davası sürdü. Yedi gazete AKP'nin Olağan Kongresi'ne giriş izni alamadı. Dönem boyunca MEB Eğitim-Sen sitesine girişi yasakladı, bir fotoğrafçının eserleri sakıncalı bulundu. Cezaevindeki mahkûmlara iki gazete, üç dergi ve bir kitabın verilmesi sakıncalı bulundu, bir TV kanalı izlettirilmedi. Cezaevindeki bir gazeteciye iletişim yasağı verildi. Halil Savda'nın Barış Yürüyüşü 28 Eylül'de Osmaniye girişinde durduruldu.

AİHM'e Başvurular ve Kararlar

2012'nin üçüncü çeyrek döneminde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye'yi vicdani retçi Mehmet Tarhan'a ve Eğitim-Sen'e 'düşünce, vicdan ve din özgürlüğü'ne ilişkin 9. ve 'ifade özgürlüğü'ne ilişkin 10. maddeleri ihlalden 17 bin 911 euro (42.037 TL) ödemeye mahkûm edildi.

RTÜK

RTÜK Temmuz-Eylül 2012 döneminde TV kuruluşlarına 18 uyarı, 34 para cezası ve GÜN TV'ye 'terörü övme'den bir program durdurma, radyolara ise 47 uyarı ve beş para cezası verdi. (Kurul kararları 19 Eylül'e kadar açıklandığı için raporda o tarihe kadar verilen cezalar yer alıyor.) (EG/BA)


Gazeteciler Duruşma İzlemekten Yorgun Düştü - Bianet

Temmuz-Ağustos-Eylül 2012'deki raporlar, tepkiler, önergeler, düzenlemeler, dayanışma ve iktidarın sert açıklamaları...
 
Gazetecilik örgütleri, siyasi partiler ve hak çevreleri BİA Medya Gözlem ve İfade Özgürlüğü Temmuz-Ağustos-Eylül 2012 raporu döneminde, gazetecilere ve medyaya yönelik saldırı, gözaltı ve tutuklamalara karşı eylemdeydi. Örgütler dönem boyunca duruşmaları izlediler, basın ve ifade özgürlüğü hakkında açıklamalar yaptılar, iktidarın basın üzerindeki baskılarına dikkat çektiler.
Raporlar

Freedom House, İnternet Özgürlüğü 2012 Raporu'nu 16 Eylül'de yayımladı. Raporda Türkiye 46 puanla "kısmen özgür" ülkeler arasında yer aldı.

TESEV, Türkiye'de bağımsız ve özgür bir medyanın oluşmasının önündeki engellerin tespit edilmesini amaçlayan "İktidarın Çarkında Medya" raporunu 27 Ağustos'ta yayımladı.

Twitter, 2 Temmuz'daki ilk şeffaflık raporunda kullanıcı bilgisi talep eden ülkeleri ve taleplerin ne kadarının karşılandığını açıkladı. Buna göre Türkiye'nin bir, Yunanistan'ın iki kere içerik kaldırılması talebinde bulunduğu ve taleplerin reddedildiği belirtildi.
Tepkiler

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 29 Eylül'de, Cumhuriyet, Aydınlık, Sözcü, Evrensel, Birgün, Özgür Gündem, Yeniçağ gazetelerinin AKP genel kuruluna akredite edilmemelerini eleştirdi.

Siyah Bant ve DEPO ortaklığıyla 29 Eylül'de Cezayir Salon'da "Sanatta İfade Özgürlüğü ve Sansür" başlıklı toplantı düzenlendi. Siyah Bant, sansürle mücadeleyi tartıştı. Turgut Tarhanlı, Şanar Yurdatapan, Banu Karaca, Tümay Arslan, Serhat Kural, Aydın Orak, Kazım Öz, Diler Özer, Asena Günal, Niyazi Selçuk gibi isimler konuşmacı olarak katıldı.

Basın İlan Kurumu, TGF ve TGC Sakarya Anadolu Gazetesi sahibi Adnan Uymaz'ın 26 Eylül'de, Basın İlan Kurumu denetçilerine ateş etmesi, denetçi Devrim Ersen Özergin'i öldürmesi, Recep Polat ve Mustafa Süke'yi yaralaması üzerine saldırıyı kınadı.

Basın Konseyi 26 Eylül'de, Başbakan Erdoğan'ın, Uludere katliamı ve Afyon'daki patlamayla ilgili soru soran TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'e "O işine baksın" demesi üzerine Boyner'e destek verdi.

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), IPI Türkiye Ulusal Komitesi, EFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) temsilcileri 26 Eylül'de yaklaşık 77 gazetecinin 'terör odaklı iddialarla' hapiste olmasını kınadı. Meslek örgütleri basın üzerindeki baskılar konusunda endişelerini dile getirdi ve 3. Yargı Paketi'ni yetersiz bulduklarını ifade etti.

TGS Başkanı Ercan İpekçi ve ÇGD Başkanı Ahmet Abakay Polis Akademisi'ne bağlı polis muhabirliği kursları açılacağı haberlerine 25 Eylül'de tepki gösterdi.

Sarmaşık, TİHV, ÇİAT, eski Evrensel muhabiri-antropolog Müge Tuzcu'nun 24 Eylül'deki duruşması öncesi duyuru yayımladı ve basın toplantısı düzenledi.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve BDP BDP-Blok Milletvekili ve HDK Divan Kurulu üyesi Sebahat Tuncel'e verilen 8 yıl 9 ay hapis cezası ve yurt dışı yasağı ile ilgili 19 Eylül'de basın toplantısı düzenledi ve 22 Eylül'de Taksim'de kararı protesto etti. EMEP de 18 Eylül'de konuyla ilgili açıklamasında kararın siyasi olduğunu belirtti.

Grup Yorum üyeleri, Sultangazi'deki polis merkezine saldırı düzenleyen İbrahim Çuhadar'ın cenazesinin Adli Tıp'tan alınışı sırasında gözaltına alınanların işkence gördüğü iddiasıyla 17 Eylül'de adliye önünde protesto düzenledi.

Gün TV RTÜK'ün 12 Eylül'de kanala verdiği yayın durdurma ve 11 bin TL'lik para cezasını protesto etmek için 13 Eylül'de RTÜK binası önünde basın açıklaması düzenledi.

Özgür Gündem editörü Ayşe Oyman, Özgür Halk yazı işleri müdürü Ömer Faruk Çalışkan, DİHA editörleri Tayyip Temel ve Fatma Koçak, Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecridin kaldırılması talebiyle 12 Eylül'de başlatılan açlık grevine katıldı.

TGC 11 Eylül'de Anadolu Ajansı'nın şirket haberlerini ücret karşılığı haberleştirip abonelere servis etmesini eleştirdi.

Habertürk internet sitesinin seks işçilerine yönelik vergi düzenlemesine ilişkin habere 'Hayat kadını ya verecek ya verecek' başlığı 3 Eylül'de sosyal medyada tepki çekti. Habertürk tepkiler üzerine başlığı 'Hayat kadınlarına istisna yok' şeklinde değiştirdi.

Alternatif Bilişim Derneği, 6 Eylül'de hükümetin sosyal medyayı 'kamu güvenliğinin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı durumlarda' kontrol altına alma girişimine tepki gösterdi. Dernek Phorm konusunda da Türkiye'de internet kullanıcılarını kişisel verilerinin gizliliğine sahip çıkmaya ve tepki göstermeye çağırdı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 31 Ağustos'ta Kanaltürk'te Ankara Temsilcisi Faruk Mercan'ın yönettiği programa katıldı. Programda muhalif medyadan gazetecilere yer verilmemesi tepki çekti.

Yeni Şafak çalışanları 26 Ağustos'ta gazetenin resmi Twitter hesabından gazete yönetimine üç aydır maaşlarını alamadıkları için tepki yağdırdılar. Gazete yönetimi tweetleri sildi.

AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Avrupa Parlamentosu'nda (AP) Kıbrıslı Rum sosyalist Parlamenter Antigoni Papadopulo'nun "Leyla Zana yeniden ceza aldı" başlıklı soru önergesini 20 Ağustos'ta yanıtladı. Füle Zana'nın terörizm konulu dokuz konuşması nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırılması üzerine AB'nin karardan endişe duyduğunu belirtti.

Basın Konseyi TGC ve TGS İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in 20 Ağustos'ta gazetecilere yönelik "Ağzına tıkarım o yazıları" ifadesine tepki gösterdi.

Yeni Akit'in Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu'nu hedef gösterdiği haberlere karşı 'Sessiz Kalmamak Gerek' imza kampanyası 17 Ağustos'ta başladı. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), TGC, Basın Enstitüsü Derneği ve İHD Genel Merkezi, gazeteyi kınadı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin Çandar'ı aradı ve destek verdi. Yeni Akit 23 Ağustos'ta imza kampanyası ile ilgili haberinde kampanyaya katılanların demeçlerini çarpıtarak yayımladı ve bazı isimlerin imzalarını çektiğini iddia etti. Kampanya ile ilgili "Teröristler de imza atıyor" şeklinde haber yapan Habervaktim'in 28 Ağustos'ta söz konusu imzaları kendisinin attığı iddia edildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 16 Ağustos'ta Başbakanlık Ofisi'nde bazı medya yöneticileri ile buluştu. Gazeteciler ve köşe yazarları görüşmede muhalif basının temsil edilmemesine, Yeni Akit'in gazetecileri hedef göstermesinin ve gazetecilerin sorunlarının gündeme getirilmemesine tepki gösterdi.

GÖP, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 12 Ağustos'ta AKP İstanbul İl Başkanlığı'nın iftarında Cüneyt Özdemir'e yönelik eleştirileri için 13 Ağustos'ta açıklama yaptı ve Başbakan'ı medya patronlarından ellerini çekmeye davet etti. Başbakan Özdemir'in patronu Aydın Doğan'a "Yazıklar olsun" demişti.

Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB) 11 Ağustos'taki açıklamasında İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'i yazmayı ve yazılarını kamuoyu ile paylaşmayı silah kullanmakla bir tuttuğu için kınadı. Şahin 7 Ağustos'ta Güneydoğu'daki çatışmalarla ilgili yaptığı açıklamalarda, "Ülkenin olağanüstü gündemi sadece çatışma alanı ile ilgili değildir, bu çatışma İstanbul'da kalemle devam ediyor, İstanbul'da kitapla devam ediyor. Geçimli'de atılan havan mermisiyle burada, Ankara'da yazılan yazıların bir farkı yoktur" demişti.

Grup Yorum, Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Cezaevi'nde tutuklu üyeleri Seçkin Aydoğan'ın serbest bırakılması için 6 Ağustos'ta 'Grup Yorum'a Özgürlük' çadırı kurdu. ,

ÇGD, 5 Ağustos'ta Ankara metrosunda haber yapmaya çalışırken darp edilen Evrensel gazetesi muhabirleri Hasan Akbaş, Gökhan Uysal ve Hilal Yağız'a yönelik saldırıyı 6 Ağustos'ta kınadı.

"Adalet talebimiz var imza inisiyatifi", Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile 5 Ağustos'ta görüştü. İnisiyatif açıklamasında cinayetin hâlâ aydınlatılmadığını anımsattı.

ODTÜ Senatosu, 3. yargı paketinin sonuçlarına ilişkin 3 Ağustos'taki açıklamasında paketin sorunları çözmediğini belirtti.

Beyaz Gazete muhabiri Muammer Yaşar'ın, Malatya'da Alevi ailelerin oturduğu evlerin taşlanması hakkında 30 Temmuz'da Facebook'taki yorumları tepki topladı. Yaşar Sivas katliamını onayladığını ima etti, gazete yönetimi Yaşar'ın işine son verdi. Yaşar konuyla ilgili Medyatava'ya gönderdiği mektupta yorumları kendisinin yazmadığını belirtti ve eski kurumunu suçladı.

Medya Etiği Platformu, Ertuğrul Özkök, Amberin Zaman ve M. Ali Birand'ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile yapacakları röportajdan Esad'ın propaganda imkanı bulacağı gerekçesiyle vazgeçmesi üzerine, 6 Temmuz'da basın açıklaması yaptı. Platform açıklamasında gazetecilik ilkelerini hatırlattı.

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) Sanatçı Ferhat Tunç'a 27 Haziran'da verilen iki yıl hapis cezası için 6 Temmuz'da imza kampanyası başlattı. STK'lar ve aydınlardan oluşan bir grup Tunç'a verilen cezayı kınandı. Tunç 2011 seçimlerinde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu'ndan milletvekili adayıyken yaptığı 1 Mayıs konuşması nedeniyle cezalandırılmıştı.

Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil'in 4 Temmuz'da Leyla Zana'ya hitaben yazdığı "Zana'ks, Leyla'k rengindedir! Yuttun mu... Leyla gibi olursun!" yazısı tepki topladı. "Yılmaz Özdil'in nefret söylemini kınıyoruz" kampanyasını binden fazla kişi imzaladı.

IPI Türkiye Ulusal Komitesi, Güneydoğu Avrupa Medya Organizasyonu (SEEMO) Basın Konseyi ve Basın Enstitüsü Derneği 4 Temmuz'da, Ahmet Şık'a cezaevi çıkışındaki sözleri nedeniyle açılan dava hakkında açıklamalar yaptı. Örgütler Şık'ın yeni davasının ifade özgürlüğü alanında AİHM içtihatlarını hiçe saydığını belirtti.
Soru önergeleri

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 12 Eylül'de CHP İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi'nin kamuda çalışıp gazetecilik yapmadığı halde kaç kişinin sarı basın kartı taşıdığı sorusunu 416 olarak yanıtladı

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu 7 Eylül'de TBMM'ye Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın yanıtlaması talebiyle Anadolu Ajansı'nın çeşitli firmaların "haberlerini" para karşılığında yaptığı iddiasını sordu.

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart 27 Ağustos'ta TBMM Başkanlığı'na Ergenekon yargılamaları ile ilgili soru önergesi verdi. Önergede Aydınlık dergisi genel yayın yönetmeni Deniz Yıldırım'ın tutukluluğu ile ilgili Temmuz ve Eylül 2010 tarihli tahliye yazışmalarında el yazısıyla yazılan "itirazın reddi-tutukluluğun devamına" yazısının hakime ve savcıya ait olmadığı ifade etti ve o yazıların kime ait olduğunu sordu.

CHP İstanbul Milletvekili Umut Oran, Başbakan Erdoğan'ın yanıtlaması için 15 Ağustos'ta TBMM'ye soru önergesi sundu. Oran, gazetecilerin kovulmaları ile Erdoğan arasında bir ilişki olup olmadığını sordu.

BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel, 7 Ağustos'ta İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in yanıtlaması için Red Hack'in terör örgütü ilan edilmesi ve internetin sansürlenmesi ile ilgili soru önergesi verdi.

Adalet Bakanlığı CHP İzmir Milletvekili Erdal Aksünger'in tutuklu gazetecilerle ilgili soru önergesini 3 Ağustos'ta yanıtladı. Bakanlık 63 gazetecinin cezaevinde olduğunu, dördünün  gazetecilik faaliyetinden 59'unun ise basınla ilgili olmayan suçlardan cezaevinde olduğunu iddia etti. Baş müzakereci Egemen Bağış'ın iddia ettiği "tecavüzcülük, cinayet ve soygunculuk" suçlamasıyla tutuklu gazetecilerin kim olduğuna ilişkin soru ise yanıtsız bırakıldı. TGDP bakanlığın açıklamasını tepkiyle karşıladı ve cezaevinde 85 gazeteci olduğunu belirtti.
Düzenlemeler

AKP, 1 Ağustos'ta Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na "Basın ve Yayın Hürriyeti" bölümünde  "Basın hürriyeti kamu düzenini, genel ahlakın ve başkalarının haklarının korunması amacıyla sınırlandırılabilir" ifadesinin yer almasını önerdi. TGS ve ÇGD önerideki "genel ahlak" kavramına tepki gösterdi.

AKP 14 Temmuz'da da Basın hürriyetinin "milli güvenliğin, kamu düzeni ve genel ahlakın korunması, yargı bağımsızlığının sağlanması, suçların engellenmesi" amacıyla sınırlanmasını önerdi. AKP ayrıca, mevcut anayasada olmayan, "Masumiyet karinesinin ihlaline yönelik yayın yapılamaz" ve "Devlet, çocuk istismarı, cinsellik ve şiddet içeren yayınlara karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır" hükmünün eklenmesini de istedi.

YÖK 30 Temmuz'da disiplin yönetmeliğini değiştirmek için harekete geçti. Yeni düzenlemeye göre parasız eğitim için pankart asmak, slogan atmak demokratik hak olacak. Dekanı, rektörü eleştirenler okuldan atılmayacak.

2 Temmuz'da TBMM'de yasalaşan 3. Yargı Paketi yürürlüğe girdi. Yasa, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun (CMK) ÖYM'leri düzenleyen 250, 251 ve 252. maddelerini yürürlükten kaldırdı. Bu mahkemelerin yerine TMK'nın 10. maddesinde tanımlanan bölgesel ağır ceza mahkemelerini getirdi. Süren davalar, kesin hükme varılıncaya kadar ÖYM'lerde görülmeye devam edecek. TMK kapsamına giren suçlarla ilgili CMK'ya göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilecek, verilen hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilebilecek ve ertelenebilecek.

Tutuklamaya ilişkin kararlarda mahkeme, kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerini ve tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu somut olgularla gerekçelendirecek.

31 Aralık 2011'e kadar basın yayın yoluyla ya da düşünce açıklama yöntemleriyle işlenen, üst sınırı 5 yıl hapis cezası olan bir suçtan dolayı kamu davası açılması ile kovuşturmanın veya kesinleşmiş olan mahkumiyet hükmünün infazı ertelenecek. Ertelenme kararı verilen kişi hakkında, 3 yıl içinde yeni bir suç işlememesi halinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilecek.

Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren koşullu salıverilmesine bir yıldan az süre kalan ve açık ceza infaz kurumundaki iyi halli hükümlülerin talepleri halinde, cezalarının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik uygulanmak suretiyle infazına karar verilebilecek.

Adli kontrolde süre sınırı olmayacak, 'adil yargılamayı etkileme'ye ve 'soruşturmanın gizliliğini ihlal'e de ceza artırımı uygulanacak.
Örgütlerden haberler

TGC 5. Babıali Günleri kapsamında 28 Eylül'de 'Gazete Çalışanları Ne Kadar Özgür?' paneli düzenledi. TGC Başkanı Orhan Erinç'in kolaylaştırıcılığındaki panelde TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş, Gazeteci Ferai Tınç, TGS Başkanı Ercan İpekçi konuştu.

İzmir Gazeteciler Cemiyeti (İGC) 6 Eylül'de, faili meçhul cinayetlerde katledilen gazetecilerin özel eşyalarının ve meslekleri ile ilgili malzeme ve belgelerin sergilendiği Basın Müzesi'ni açtı.

TGC'nin 25 Temmuz'daki Basın Özgürlüğü Ödül Töreni'nde Başkan Orhan Erinç, özel yetkili mahkemelerin hukuksuz uygulamalarına ve ceza yasalarının AB içtihatlarına göre düzenlenerek hapisteki gazetecilerin serbest kalması gerektiğine dikkat çekti.
Dayanışma

Tuncay Özkan'a Özgürlük Girişimi 30 Eylül'de İzmir'de, 23 Eylül'de Eskişehir'de, 15 Eylül'de İstanbul'da Özkan'a Özgürlük Yürüyüşü düzenledi. Gazeteciler, sanatçılar ve siyasetçiler Özkan'ın kitaplarını imzaladı.

BM İnsan Hakları Konseyi 27 Eylül'de Viyana'daki toplantıda, gazetecilerin güvenli ve bağımsız çalışabilmelerini destekleyen çözüm taslağını kabul ettiğini açıkladı. Konsey, üye 47 devleti gazeteciler için güvenli ortam sağlamaya, gazetecilere karşı işlenen suçlarda cezasızlığı önlemeye davet etti. Article 19 ve IPI bu çağrıdan memnuniyet duyduklarını belirtti. EFJ, TGS ve GÖP Türkiye'de gazetecilerin terör iddialarıyla cezaevinde olmasını kınadı.

RSF 21 Eylül'de, Suriye'de kaçırılan gazeteciler Başar Fehmi Kadumi ile Cüneyt Ünal'ın ve diğer kayıp gazetecilerin akıbetini sordu. Türkiye Haber Kameramanları Derneği, GÖP ve TGC gazetecilere destek için 4 Eylül'de Suriye Konsolosluğu önünde eylem yaptı. IPI, TGF ve ÇGD 27 Ağustos'ta Ünal'ın serbest bırakılması çağrısında bulundu. Basın Konseyi ise 22 Ağustos'ta Dışişleri Bakanlığı'na başvurdu.

TGC Yönetim Kurulu 20 Eylül'de, Ergenekon Davası'nın 232. duruşmasında Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'a verilen 16 duruşma men cezasının kabul edilemez buldu.

Akşam yazarı Tuğçe Tatari, 15 Eylül'de "Bu hafta benim için çok zor geçti" diyerek köşesini boş bıraktı ve KCK Basın Davası, Ergenekon ve OdaTV davalarına destek verdi.

OdaTV davasının 14 Eylül'deki duruşması öncesi adliye önünde toplanan gazeteciler, "Zindanlar boşalsın, gazetecilere özgürlük" pankartına kalemlerini bırakarak hapisteki gazetecilere özgürlük istedi. Eyleme, davanın tutuksuz sanıkları pek çok gazeteci, sanatçı katıldı. GÖP adliye önünde açıklama yaptı. Fransız Ulusal Gazeteciler Sendikası (SNJ) ve Fransız Genel Çalışma Konfederasyonu gazetecilerin bırakılmasını istedi.

10 Eylül'de başlayan KCK Basın Davası'nı ve OdaTV davasını pek çok milletvekili, gazeteci, yazar, avukat, insan hakları savunucusu, dünyadan IPI, Alman Gazeteciler Birliği (dju), Hessen Rosa Luxemburg Vakfı, RSF, Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), Santiago de Compostella Gazeteciler Derneği, üç aylık dönemde KCK Basın Davası ve OdaTV duruşmalarını izlediler.

10 Eylül'de başlayacak KCK Basın Davası öncesi 9 Eylül'de Taksim'deki yürüyüşe polis izin vermeyince meydanda oturma eylemi yapıldı.

Milyonlar Adalet İstiyor İnsiyatifi (MAİ) Atılım Gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim Çiçek, genel yayın koordinatörü Sedat Şenoğlu, gazete yazarı Bayram Namaz ve Özgür Radyo yayın koordinatörü Füsun Erdoğan'ın yargılandığı MLKP davası öncesi 7 Eylül'de gazetecilerin serbest bırakılmasını istedi.

TGS, Basın Enstitüsü, Atılım ve Özgür Gündem çalışanları 3 Eylül'de 12 Eylül'de duruşmaları görülecek, haklarında 'örgüt yöneticiliği' iddiasıyla 18 yıl 9 ay ve müebbet hapis verilen gazeteciler Necati Abay ve Hatice Duman'a destek verdi.

Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz, 3 Eylül'deki köşesini OdaTV davasının tutuklu sanığı Soner Yalçın'ın mektubuna ayırdı.

Fransız Ulusal Gazeteciler Sendikası, "sahip çıktığı" Soner Yalçın ve OdaTV davasıyla ilgili 14 Eylül'deki duruşma öncesi 2 Eylül'de desteğini açıkladı.

Tutuklu Gazete'nin üçüncü sayısı 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde çıktı. Gazetede 29 hapis gazeteci ile serbest kalan beş gazeteci ile dışarıdaki 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisinin yazıları yer aldı.

TGDP, 10 Eylül'de görülecek KCK Basın Davası için 23 Ağustos'ta katılım çağrısında bulundu.

TGC ve GÖP Bolu Gündem gazetesinin genel yayın yönetmeni Mehmet Süha Alparslan ve yazı işleri müdürü Ayşegül Topçu'nun 3 Ağustos'ta yaptığı haber nedeniyle uğradığı saldırıyı kınadı.

Balbay'a Özgürlük Girişimi, 8 Ağustos'ta İzmir Karşıyaka'da Cumhuriyet yazarı ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay'ın doğum gününü demir parmaklıklı stand arkasında kutladı.

ÇGD Başkanı Ahmet Abakay Suriye'de muhalif güçlerle rejim askerleri arasında çıkan çatışmada AA muhabiri Sinan Gül'ün vurulmasıyla ilgili 3 Ağustos'ta medya yöneticilerini de barışçı yayın politikaları izlemeye davet etti.

Akşam yazarı Serdar Akinan, köşesini 30 Temmuz'da Odatv davasının tutuklu sanıklarından gazeteci Soner Yalçın'a bıraktı.

ÇGD, TGDP, TGC, Basın Konseyi ve BDP 24 Temmuz Basın Özgürlüğü Günü ve ilk sansürsüz gazetelerin yayımlanmasının 104. yılında hapis gazetecilerin serbest bırakılmasını istediler.

İGC 24 Temmuz'da Tutuklu Gazeteciler ve Basın Özgürlüğü konulu karikatür sergisi açtı.

TYB 2 Temmuz'daki KCK İstanbul Davası ile ilgili basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Çevirmenler Birliği, Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim, TGC, TGS, TYS ve Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi katıldı. Uluslararası PEN Başkan Yardımcısı Eugene Schöulgin, Türkiye Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ragıp Zarakolu, PEN Türkiye Şubesi 2. Başkanı Halil İbrahim Özcan, TCG Başkanı Ercan İpekçi, TYS Başkanı Mustafa Köz ve Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi'nden Mahmut Konuk toplantıda sansür, hak ihlalleri ve TMK'ya dikkat çekti.

IPA Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Bjorn Smith-Simonsen, IPA İfade Özgürlüğü Direktörü Alexis Krikorian, Uluslararası PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Direktörü Sara Whyatt ve PEN Başkan Yardımcısı Eugene Schoulgin ve Irak Dünya Mahkemesi'nden Prof. Dr. Lieven D'Laoter, Basın Konseyi, BDP ve CHP'li milletvekili, gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu 2 Temmuz'da KCK İstanbul Davası'nı izledi.
Cezaevi ziyaretleri

CHP İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt ve Basın Konsey'inden bir heyet 24 Temmuz'da Silivri Cezaevi'nde tutuklu gazeteciler Mustafa Balbay, Barış Terkoğlu, Soner Yalçın ve Barış Pehlivan'ı ziyaret etti.

Basın Konseyi Soner Yalçın, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Yalçın Küçük, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan ve Doğu Perinçek'i 13 Temmuz'da ziyaret etti.
Başbakan Konuştu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet görevlileri üç ay boyunca basına ve gazetecilere yönelik pek çok uyarıda bulundu.

* Medyada da ayrı bir sorumsuzluk var. Allah aşkına, hangi ülkede, teröre karşı halkı ve vatanı için canını ortaya koyan güvenlik güçleri bu kadar hırpalanır? Hiç kusura bakmasınlar. Diyorlar ki; "Başbakan medyaya çok saldırıyor". Ne yapacaktım? Okşayacak mıydım? Dertli olan biziz, canı yanan biziz... Sen habire orada canı yananlara karşı, sadece onun üzerinden ne kadar avanta elde ederim, ona bakıyorsun (Eski HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş'un AKP'ye katılma töreni, Haliç Kongre Merkezi, 22 Eylül)

* Yayın organınızın, bu asılsız fikir ve iddiaları böyle bir sorunun temeline oturtması üzücü. Bu gazeteciler, sarı basın kartı olan gazeteciler değil. Dokuz tanesi var. Bunlar, terör örgütleriyle temasları olmuş ya da birlikte çalışmış kişiler. Diğerleri, bir terör örgütüne üye olmak ya da silah taşımak gibi nedenlerle cezaevindeler. Siz şimdi bu kişilerin gazeteci oldukları için serbest bırakılmaları gerektiğini mi söylüyorsunuz? Bu kişiler sarı basın kartı taşıyan kişiler olmasa bile? (Washington Post'tan Lally Weymouth'a verdiği röportaj, 21 Eylül)

* Bu beyefendiler; Boğaz'a karşı keyif çatarken, televizyonlarının karşısında, çerezlerini alkollü içkileri ile yudumlarken, orada vali, kaymakam, asker, polis, korucu, istihbaratçı canını ortaya koyuyor. ... Ama burada beyefendiler, büyük bir konfor içerisinde, boğaza nazır villalarında, her türlü saltanatları ile beraber köşelerinde ahkam kesiyorlar. (Genişletilmiş İl Başkanları toplantısı, 9 Eylül)

* Hatay'ı karıştırmak için gazetelere atılan manşetlerin farkındayız. (AKP Genişletilmiş Grup Toplantısı, 5 Eylül)

* Türkiye'deki medyaya mesaj vermek istiyorum. Terörün en önemli hedefi propagandasını yaptırmaktır. Bu propagandayı adam bedava yaptırıyor. Medya kimin yanında yer alacak? Başlıklara bakıyorsunuz, köşe yazarlarına bakıyorsunuz, kaynağınız Roj TV midir, Mezopotamya mıdır, sosyal medya mıdır? Bunları ademe (yokluğa) mahkûm etmek durumundayız. Terör haberini küçük değil, hiç görmemek gerek. Medya, teröre karşı birlikte hareket etmeli." (Başbakanla Özel, Kanaltürk, 31 Ağustos)

* Ramazan'ın ruhuna tamamen ters bir şekilde her türlü kutsalı çiğneyerek Ramazan ayında da kan akıtan açık net söylüyorum; televizyon kanallarına onların avukatlarını, onların meddahlarını çıkartan medyaya karşı tavrım vardır ve bundan sonra da olacaktır. Herkes net olacak. Kimden yana olduğunu söyleyecek. Sen PKK terör örgütünden yana mısın? Yoksa bu milletten yana mısın? Birçok senaryolara da karnımız toktur. 2012 Ramazan ayını kana bulayan bu zalimleri insanlık hiçbir zaman unutmayacak ve unutturmayacak. (Kadıköy-Kartal metrosu açılışı, 17 Ağustos)

* Şimdi çıkmış birileri köşesinde yazıyor. Ne diyor? 'Dışişleri Bakanı'nın Myanmar'da ne işi var? Başbakan'ın kızının, hanımının gidişini anlıyorum da Dışişleri Bakanı oraya niye gidiyor?' Ben buradan o medya patronuna yazıklar olsun diyorum. Bu adamları köşe yazarı olarak nasıl tutuyorsunuz? Bu tür hedefi olmayan, bu tür aşkı, heyecanı olmayan insanların eline kalem vermişsin, köşe teslim etmişsin. Bunlar millete yabancı, bunlar tarihine yabancı, bu milletin derdiyle dertlenen kalemler değil bunlar. (AKP İstanbul İl Başkanlığı iftarı, 11 Ağustos)

* Hangi terör örgütünün yayın organları var bunu biliyoruz ama bir de onlarla ilişkisi olmadığını söylediği halde bilerek veya bilmeyerek maalesef onların tezgahına veya onların ocağına odun taşıyanlar var. Bunları nereye kadar kabulleneceğiz. İsmen mi bunları ifşa edeceğiz.

Bir kısım medya hala teröre destek vermeye devam ediyor. Bu propagandaya yazılı ve sözlü destek veren maalesef medyadır. Bu kesimlerin teröre verdikleri destek gözardı edilemez. Bunları görmemezlikten gelemeyiz. Bunları gayet iyi görüyoruz. Tabii bunların değerlendirmesini de kendi aramızda ona göre yapıyoruz. (ATV ve A haber kanallarının ortak yayınladığı Gündem Özel, 5 Ağustos)

* Şu anda gazeteciler var hapiste diyorsunuz. Bunların bazı terör örgütleriyle bağlantıları var. Ortada bir terör örgütü var ve siz bu terör örgütünün eylemlerinde şöyle böyle yer almışsınız. Bu insanlar içeri girmeyecek mi? Bunların hükümeti devirmek gibi planların içinde olduğu ortada." (Sansürsüz Özel, Kanal 24, 25 Temmuz)

Arınç Konuştu

* Türkiye 'de basın özgürlüğü yoktur diyen yalan söylüyor. Sansür vardır diyen de yalan söylüyor. İçerideki gazetecilerin amaçları başka; ideolojik... Asıl amaçları hükümeti yıpratmak. Gazeteciler damarımıza basarsa, kızarız. (Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, CNNTÜRK, 22 Ağustos,)

İdris Naim Şahin Konuştu

* Ankara'da İstanbul'da oturmuş köşesine, almış kalemini eline içiyorsa purosu, içiyorsa içeceğiyle beraber gökyüzünün derinliklerine, denizin maviliklerine, ağacın, bahçelerin yeşilliklerine karşı bakarak yazı yazanlar, fikir üretenler, büyük ulema, büyük mütefekkir grubu. Allah aşkına siz nerede askerlik yaptınız? Korkutuluyorsanız haber verin sizin de güvenliğinizi bugün olduğu gibi biz sağlamaya hazırız. Senin, benim Kürt kardeşlerimle aramı açmak gibi bir misyonun mu var? Yine söylüyorum var mı diyeceğin? Önce bunu bir ayıralım. Kardeşlerim bir tarafta, militanlar öteki taraftadır. Bunu kimsenin karıştırmaya ve benim sözlerimi oraya püskürtmeye yeltenmesin hakkı yoktur. Ağzına tıkarım o yazıları senin. (İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, AKP Ordu İl Binası, 20 Ağustos)

İbrahim Kalın konuştu

* Bazı Türk gazetelerinin internet sayfalarındaki erotizm utanç verici. Kadın bedenini metalaştırmak, seks objesi yapmak, şehvetle sunmak ayıptır. Dünyanın hiçbir ileri/geri ülkesinin medyasında kadar çıplaklık ve erotizm saplantısı yok. (Başbakan Erdoğan'ın Dış Politika Başdanışmanı İbrahim Kalın, Twitter, 1 Ağustos)

Ve de bir Vali

* Giresun'u kötüleyen şeyleri yazmayın. Giresun'un aleyhine olan şeyleri ulusal basına taşımayın. Bu içimizde kalır. Kol kırılır, yen içinde kalır. 'Cenazeyi derme çatma teleferikle karşıya geçirdiler' diye haber yaptınız. İyi mi oldu? Belki sen oradan 3-4 puan ya da 400-500 lira aldın. Ben vereyim sana o parayı, yazmasan. Giresun'u Türkiye'ye olumsuz yansıtmasan. (Giresun Valisi Dursun Ali Şahin, İmza Töreni, 5 Ağustos)
Tartışmalı işten çıkarmalar

Ataklı'ya zorunlu izin: Vatan yazarı Can Ataklı'nın 17 Eylül'de köşesine konulan kısa bir notla yıllık izninin bir bölümünü kullandığı duyuruldu. Basındaki haberlere göre Ataklı'nın bu izne isteği dışında çıkarıldığı belirtildi Ataklı 11 Eylül'de köşesinde Başbakan'ın her fırsatta medyayı eleştirmesinin haksızlık oluğunu yazmıştı.

Miroğlu Taraf'tan ayrıldı: Taraf yazarı Orhan Miroğlu 3 Eylül'de son yazısı ile ilgili kısaltma talebini kabul etmediğini ve yazının gazetede yayınlanmaması üzerine gazeteden ayrıldığını açıkladı. Taraf genel yayın yönetmeni Ahmet Altan ise Miroğlu'nun yazsının mevcut uzunlukta yayınlanamayacağı içn internette yayımlandığını belirtti.

Bumin'in yazı sayısı azaltıldı: Yeni Şafak yazarı Kürşad Bumin 3 Eylül'de, haftada beş olan yazı sayısının üçe düşürüldüğünü gazetenin insan kaynaklarından gelen e-postayla öğrendi.

Gergerlioğlu Milat'tan atıldı: "Sessiz kalmamak gerek" imza kampanyasına "terörist isimleri"nin Habervaktim tarafından eklendiğini tespit eden MAZLUMDER eski Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu'nun Milat gazetesindeki işine 29 Ağustos'ta son verildi.

Türker Radikal'den ayrıldı: Yıldırım Türker son yazısı Radikal'de yayımlanmadığı için 13 Ağustos'ta gazetesinden ayrıldı. Türker Eyüp Can ile yayınlanacak yazısı üzerine anlaşmazlık yaşadıklarını ve bu anlaşmazlığı karşılıklı çözemediklerini ifade etti. Türker, gazetenin kuruluşundan itibaren Radikal'de yazıyordu.

Akşam'dan 8 isim ayrıldı: Akşam gazetesi yazarları Serdar Akinan, Nagehan Alçı, Burhan Ayeri, Ali Saydam, Cemalettin Taşçı, Turgay Şeren, Ahmet Çavuşoğlu ve Barış Bardakçı 10 Ağustos'ta işten çıkarıldı. Gazete yönetimi ise işten çıkarmaların ekonomik sebeplerden kaynaklandığını belirtti.

Yağcıoğlu kovuldu: Twitter'daki hesabından Galatasaray lehine ve Fenerbahçe aleyhine yazılar yazan FB TV çalışanı Selin Yağcıoğlu'nun işine 23 Temmuz'da son verildi.

Zor Soru yayından kalktı: Mehveş Evin ve Murat Sabuncu'nun sunduğu, SKYTURK 360'ta yayımlanan Zor Soru programı 13 Temmuz'da yayından kaldırıldı. Evin twitter'dan  kanalla prensipte anlaşamadıklarını açıkladı.


Hükümet sertlik yanlısı tutumunu sürdürüyor – Radikal 

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş , Diyarbakır ’a atandıktan sonra konuşmasıyla gündeme gelen Emniyet Müdürü Recep Güven’e, hükümet ve siyasi parti liderlerinin tepkisini değerlendirerek, “Hükümetin ne eski açılımı sürdürme niyeti var ne yeni açılım niyeti var. Başbakan, emniyet müdürüne sert yanıt verdi. Açıkça ‘Siyaset senin işin değil’ dedi, ‘Biz öyle ağlamayız, ağlayanlardan da olmayız’ dedi. Öyle anlaşılıyor ki hükümet sertlik yanlısı tutumunu sürdürmeye devam edecek” dedi. Demirtaş gündeme dair gelişmeleri şöyle yorumladı:
-Söylenen sözlere iyi niyetle bakarsak, kişisel iyi duygularıdır. Hükümetin programını veya politikasını değiştirmeye yönelik işaret değil bunlar, bir açılım yok. Hükümetin ne eski açılımı sürdürme niyeti var ne yeni açılım niyeti var. Başbakan, Emniyet Müdürü Güven’e sert yanıt verdi. Açıkça ‘Siyaset senin işin değil’ dedi, ‘Biz öyle ağlamayız, ağlayanlardan da olmayız’ dedi. Yakın zamanda da görülmüyor, öyle anlaşılıyor ki hükümet sertlik yanlısı tutumunu içerde ve dışarda sürdürmeye devam edecek. Suriye meselesi hükümet açısından netleşmeden Kürt sorununa kolay kolay adım atmayı düşünmeyecekler.
- Türkiye öylesine bir tehlikeye doğru sürükleniyor. Hükümetin çok fazla özgüveni var. Bence doğru okuyamıyorlar. Ordunun savaş kapasitesini, bölgesel açıdan doğru okuyup değerlendiremiyorlar. O coğrafyada ordu etkili olmaz, diplomasi etkili olur. Ordu ile çok şeyi yapabiliriz diyen hükümet yanılıyor. Ters teper, tam tersine kötü bir şekilde Türkiye’yi vurabilir.
-Kürtler, hatta ordaki Araplar’ın bir kısmı, Türk ordusunun Suriye’ye doğru, içeriye doğru ilerlemesine, tampon bölge oluşturmasına direneceklerdir, ben öyle tahmin ediyorum. Bu durumda Türkiye, Suriye’de sivil halkı katlederek ilerleyecek, onları öldürecek ilerlemek için. Ya da ilerleyemeyecek, duracak. İkisinden biri yaşanacak. Kolay olmayacak öyle.

 
Öcalan’ı bırakmak gündemimizde yok - Hürriyet

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Abdullah Öcalan serbest bırakılırsa Türkiye’nin eli güçlenir” açıklamasına, “Öcalan’ın serbest bırakılması gündemimizde yok” diye yanıt verdi.
Atalay, dün NTV’nin soruları üzerine şunları söyledi: “Diyarbakır’da bir okula ses bombası ve molotofkokteyli ile saldırıldı. Terör örgütü, okullar olmasın, insanlar cahil kalsın, yatırım yapılmasın diye uğraşıyor.  Görüşme süreci niye kesildi? Kürt vatandaşlarımızın bilmesini istiyorum. Silvan’da dinlenen askerlerimize saldırıyor. Aynı gün Demokratik Toplum Kongresi, özerklik bildirisi yayınlıyor. Daha sonra görüşmenin tutanakları yayınlanıyor. Birileri süreci sabote ediyor. Bu şekilde çözüm engellenmek istendi. BDP sanki bu sorunun çözülmesini istemiyor, ‘Sorun çözülürse yok olurum’ anlayışı içindedir. Nihai çözüm için her şeyi yaparız, riski alırız.”

 
ABD’nin istihbaratıyla Suriye uçağı indirildi – Milliyet

Moskova’dan Şam’a hareket eden Suriye yolcu uçağı, Türkiye havasahasına girdikten sonra, ABD’nin istihbaratıyla ‘askeri kargo’ taşıdığı gerekçesiyle jetler tarafından Esenboğa Havalimanı’na indirildi. Didik didik aranan uçaktaki bazı malzemelere el konuldu
Türk F-4 keşif jetinin Suriye askerleri tarafından düşürülmesi ve 2 pilotun şehit edilmesinin ardından Türkiye-Suriye ilişkilerinde başgösteren kriz dün yeni bir boyut kazandı. Moskova’dan havalanan Suriye Havayolları’na ait RB-442 sefer sayılı A-320 Airbus tipi yolcu uçağı, taşıdığı askeri kargo nedeniyle Türk F-16’ları tarafından Ankara Esenboğa Havalimanı’na indirildi. Uçakta askeri kargo yer aldığına ilişkin istihbaratın Ankara’ya ABD tarafından verildiği ileri sürülürken, 12 büyük boy koliden oluşan askeri kargo, yolcular uçaktan indirildikten sonra didik didik arandı ve silah ile füze sistemi parçaları olduğu değerlendirilen bazı malzemelere el konuldu.

Moskova’dan kalktı
Türk jetinin Suriye tarafından düşürülmesiyle başgösteren, Akçakale’ye düşen ve 5 kişinin ölümüne yol açan saldırıya karşılık verilmesiyle tırmanan Türkiye-Suriye krizi dün Ankara’nın askeri kargo taşıyan bir sivil Suriye uçağını inişe zorlamasıyla boyutlandı. Moskova’nın VnukovoHavaalanı’ndan dün saat 15.00 sıralarında kalkan, Halep-Şam seferini yapan Suriye Havayolları’na ait RB-442 sefer sayılı A-320 Airbus tipi yolcu uçağının uluslararası havacılık kurallarını ihlal edecek şekilde askeri kargo taşıdığı ve yola çıkarken taşıdığı kargo konusunda “doğru bildirimde” bulunmadığı istihbaratı üzerine Ankara’da çok kritik saatler yaşandı.

İstihbarat ABD’den
Uçakta askeri teknik araç gereçler, silah ya da mühimmat taşındığı yolundaki istihbaratın ABD’den ve uçak hareket etmeden önce Ankara’ya iletildiği bilgisi kulislere yansıdı. HemenDışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği, Ulaştırma Bakanlığı, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Genelkurmay Başkanlığı ve İstanbul’da bulunan Başbakan Erdoğan’ın ofisi arasında yoğun bir trafik başladı. Mürettebatla birlikte 37 kişiyi taşıyan uçak Türk hava sahasına girdiği andan itibaren hem Türk jetinin düşürülmesinin ardından değişen TSK angajman kuralları hem de uluslararası hukuk ve BM kararları doğrultusunda izlemeye alındı.
İlgili makamlar arasında alınan karar gereğince, uluslararası hukuk kurallarına aykırı olarak askeri kargo taşıyan sivil uçağın indirilmesi konusunda harekete geçildi. Sivil havacılık kuralları işletilerek uçağa acil iniş yapması yönünde ikazda bulunuldu. Eşzamanlı olarak Ankara Akıncı’daki 4. Ana Jet Üssü’nden kaldırılan iki F-16 savaş jeti havalandı.
Türk jetleri uçağı 17.15’te Esenboğa Havalimanı’na indirdikten sonra, yolcular bekleme salonuna alındı. Özel harekat timleri, askeri uzmanlar, emniyet ve Dışişleri yetkilileri ile sivil havacılık uzmanları uçağa geldi. Bu sırada, kimyasal ve biyolojik silah araştırması da yapabilen çok sayıda hassas teknik cihaz da uçağın yanına getirildi.

17.15’te indi
Yolcuların bekleme salonuna geçmesinin ardından uçakta kapsamlı arama başlatıldı. Aramaya, uçağın kargo bölümündeki dev boyutlu mühürlü kolilerden başlanırken, uçaktaki diğer çantalar, kargo ve yolcu bölümleri de hassas cihazlarla didik didik arandı. Bu sırada çevrede geniş kapsamlı güvenlik önlemleri de alındı. Uçaktaki yolcular bekleme salonuna alındıktan sonra kimlikleri öğrenilerek sorgulandı. Yolcuların Suriye Ordusu ya da Suriye Gizli Servisi Muhaberat’la ilişkileri bulunup bulunmadığı araştırıldı.

Silah sistemi parçaları
Arama sonunda, uçaktan silah, füze sistemi parçaları olduğu değerlendirilen bazı malzemelerle, askeri haberleşme cihazları ve sinyal bozucu cihazlar çıktığı yönünde bilgiler geç saatlerde kamuoyuna yansıdı. Türkiye, cihazlara gece geç saatlerde, uluslararası hukuktan doğan haklar çerçevesinde, detaylı inceleme için el koydu.

Rusya'dan ilk açıklama – Habertürk

Moskova - Şam seferini yapan Suriye Havayolları'na ait yolcu uçağının Türk F-16 savaş uçaklarının müdahalesi ile Ankara Esenboğa Havalimanı'na indirilmesi üzerine Rusya harekete geçti
Yolculardan önemli bir kısmının Rusya vatandaşı olduğu belirtildi. Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği yetkililerinin Esenboğa Havalimanı'nda olduğu kaydedildi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, Rusya Federasyonu'nun Ankara Büyükelçiliği, vakayla ilgili hemen Türk Dışişleri Bakanlığı ile temasa geçti. İsminin açıklanmasını istemeyen diplomatik kaynaklar, "Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği hemen Türk Dışişleri ile görüşerek olup bitenlerle ilgili durumun izahatını yapmasını talep etti, ayrıca uçaktaki Rus vatandaşlarına ulaşılmasının sağlanmasını istedi. Moskova - Şam seferini yapanSuriye uçağında Rus vatandaşları da olabilir. Edinilen ilk belirlemelere göre, uçakta çocuklar dahil 17 Rus vatandaşı bulunuyor. Zira bu bilginin kontrol edilmesi de gerekiyor. Rus konsoloslar, Rusya vatandaşlarının güvenliğini sağlamak, hak ve çıkarlarını korumak amacıyla kendileriyle görüşmek için havalimanına hareket etti" açıklamasını yaptı.

Olay tüm görsel ve yazılı Rus medyasında manşetlerde yer aldı. Rus NTV televizyonu, "Türkler uçağı serbest bıraktı, ama malzemelerine el koydu" bilgisini verdi. Türk medyasına atıfta bulunan Rus basını, Türk istihbaratının uçakta askeri alanda kullanılan radyo cihazları bulduğu iddiasını aktardı.

VNUKOVO HAVALİMANI "UÇAK TEMİZDİ"
Moskova Vnukovo Havalimanı yetkilileri, Moskova - Şam seferini yapan Suriye Havayolları'na ait yolcu uçağında bazı askeri malzemelerin bulunmasıyla ilgili haberler üzerine, "Havalimanında uçağın kontrolü sırasında hiçbir şey bulunmamıştı" açıklamasını yaptı.
Rus basınına konuyla ilgili açıklama yapan Vnukovo Havalimanı Resmi Sözcüsü Yelena Krılova, "Bugün uçağın hareket etmesi sırasında hem gümrük hem de sınır muhafaza hizmetindeki kontrolde herhangi birşey tespit edilmedi. Uçak hareket saatine göre havalandı ve içerisinde 25 yolcu bulunuyordu" bilgisini verdi.
Rus basınına göre, uçağın Moskova'nın diğer uluslararası havalimanı Şeremetyovo'dan uçması gerekirdi. Fakat söz konusu havalimanındaki pistte tadilat çalışmaları gerekçesiyle uçuş Vnukovo'ya aktarıldı. Haberlerde, "Suriye yolcu uçağı her Çarşamba akşamı haftada bir kere Moskova - Şam arasında uçuyor" denildi.

"20 DAKİKA GEÇ UÇTU"
Rusya'daki Newsru.com haber portalı ise uçağın Moskova saatiyle 15.06'da uçması gerekirken, 15.26'da havalandığına dikkat çekti.


‘Türkiye AB İçin Kilit Ülke ’ - Milliyet

Türkiye’nin son yıllarda en fazla eleştirildiği İlerleme Raporu’nu yayımlayan Avrupa Birliği Komisyonu, yol haritası niteliğindeki Strateji Belgesi’nde bir ilke imza atarak müzakere sürecindeki tıkanmada sorumluluğu olan Rum Kesimi ve Fransa’yı isim vermeden eleştirdi.
Türkiye’nin son yıllarda en fazla eleştirildiği İlerleme Raporu’nu yayımlayan Avrupa Birliği Komisyonu, yol haritası niteliğindeki Strateji Belgesi’nde bir ilke imza atarak müzakere sürecindeki tıkanmada sorumluluğu olan Rum Kesimi ve Fransa’yı isim vermeden eleştirdi. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle’nin açıklamalarına da yansıttığı belgenin ilgili bölümünde, “Komisyon, üye ülkeler arasındaki konsensüs eksikliği nedeniyle birkaç yıldır kesilen başlıklarla ilgili çalışmanın sürdürülmesinin önemli olduğuna inanıyor” denildi. Füle, Türkiye’nin katılım müzakerelerini tıkayan ülkelere dolaylı yoldan, “AB’nin çıkarlarına zarar vermeyin” mesajı gönderdi.

İLİŞKİLER İVME KAZANMALI
AB açısından bir başka ilki ise Kopenhag kriterlerine uyum konusunda verilen mesaj oluşturdu. Strateji Belgesi’nin sonuç bölümünde, “Türkiye’nin siyasi kriterleri tam olarak karşılama doğrultusunda önemli ilerleme sağlayamaması konusundaki endişeler büyüyor” ifadesine yer verildi. AB’nin gelinen aşamada Türkiye’nin performansına bakışını özetleyen bu vurguya rağmen olumlu mesajlar da dikkat çekti. Belgede öne çıkan bazı vurgular şunlar:
-  Dinamik ekonomisi, stratejik konumu ve önemli bölgesel rolüyle Türkiye, AB için kilit ülkelerden biri.
-  AB-Türkiye ilişkisinin potansiyeli ancak AB’nin taahhütlerine ve belirlenmiş şartlara saygı gösteren aktif ve inanılır bir katılım müzakeresi çerçevesinde kullanılabilir.
-  Müzakere sürecine yeniden ivme kazandırılması hem AB’nin hem de Türkiye’nin yararınadır.

Bağış’a teşekkür etti
Füle, Türkiye’yle katılım müzakerelerini destekleme hedefiyle icat ettikleri pozitif gündeme verdiği güçlü destek nedeniyle AB Bakanı Egemen Bağış’a teşekkür etti. Bağış’ın pozitif gündem için çok çalıştığını söyleyen Füle, “Pozitif gündemi sadece kendi bakanlığının değil, enerji, ekonomi ve adalet bakanlıklarının da gündemi yaptı” dedi. Temel sorunlara nihai çözüm getirecek olan unsurun 4. Yargı Reformu Paketi olduğunu söyleyen Füle, “Buna yönelik çabalarını sürdürmesi konusunda Adalet Bakanı Sadullah Ergin’i takdir ve teşvik ediyorum” diye konuştu.

Dışişleri: Rapor dengesiz
Dışişleri Bakanlığı, AB’nin Türkiye ile ilgili İlerleme Raporu’na tepki göstererek, “Geçtiğimiz yıllarda da olduğu üzere, raporda olumlu unsurlardan ziyade, olumsuz unsurlara odaklanıldığı ve ağırlık verildiği müşahade edilmektedir. Bu haliyle rapor dengesiz bulunmaktadır” görüşünü dile getirdi.

GUINNESS’E SOKACAK DEĞİLİZ
AB Komisyonu, İlerleme Raporu’nu 1998’den bu yana yayımlıyor. Dün bu belgenin 15’incisi yayımlandı. Sürecin uzunluğu ve bir türlü sonuçlandırılama- ması nedeniyle hakkında 1998’den bu yana rapor yayımlanan ve bu alandaki rekorun sahibi olan ülke ise Türkiye. Dün basına konuşan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, “15 rapor daha görür müyüz?” sorusuna, “Bana güvenin. Kimse genişleme politikasını, hele Türkiye gibi kilit bir ülke söz konusu olduğunda, Guinness Rekorlar Kitabı’na sokma meraklısı değil” dedi.

 
Komisyon'da 'edi bese' tartışması - Milliyet

TBMM İçişleri Komisyonunda, 13 ili büyükşehir belediyesi kapsamına alan Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasansı'nın görüşmeleri öncesinde tartışma yaşandı. AK Parti Mardin Milletvekili Muammer Güler'in başkanlığında Yaşanan usul tartışmasının ardından MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, teklifiyle ilgili söz alarak, "Ölen teröriste ağlayan parmak kaldırsın.
Demek parmak kaldırmadığınıza göre insan değilsiniz. Başbakan 'ağlamam', Başbakan Yardımcısı 'ağlarım' diyor. Emniyet Müdürü ortak akıldan habersiz mi, bu açıklamayı yaptı? Başbakan devlet aklıyla hareket ediyorsa, ağlayan herkesi görevden alarak grup toplantısına gelmeliydi. Acaba Oslo görüşmelerine mesaj mı gönderiliyor, süreç mi devam ediyor? Çemberlitaş Hamamı'nda bir kadro tahsis edin, kendisini Karaköy'e atayın. Devlet aklında böyle bir Emniyet Müdürü olamaz" diye konuştu.
BDP'li Sırrı Süreyya Önder ise Uzunırmak'ın konuşmasının ardından söz alarak, "Bu testi reddediyorum" dedi. Uzunırmak'ın "Sen ağlayabilirsin, parmak kaldırsaydın...' demesine Önder, "Bu anlayış Atatürk'ün Çanakkale'de hayatını kaybeden Anzak annelerine yazdığı mektuptan ötürü kendisini divanı harbe verirdi" karşılığını verdi.
Başkan Güler ise, Önder'e, "Atatürk askerdi, Anzaklar askerdi, teröristler asker değildir" dedi.
Önder, "Emniyet Müdürü 'insanı yaşatalım' diyor. Ne var bunda? Bunu desteklemek dururken, vekiller bizim üzerimizden test yapmasın" diye konuştu.
Uzunırmak, yeniden söz alarak, "Ben teröriste ağlamayacağım. Sayın Başbakan da insan değil mi, ağlamam diyor. Benim vatandaşımın devlete isyanını nasıl önlemedim diye üzülürüm. Ama üzülmek ile teröriste ağlamak farklı algılardır" dedi.

 
Baluken silahlı yardımı sordu - Sol

BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Suriyeli muhaliflere Türkiye sınırlarında silahlı yşrdım yapıldığı iddalarının açıklığa kavuşturulması için Meclis Araştırması açılmasını istedi. Suriye'nin Hatay sınınnda özellikle Hatay'ın bazı ilçelerine zaman zaman havan toplarının düştüğünü söyleyen Baluken, Anayasa'nın 98'inci, TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılmasını istedi.
İdris Baluken, Akçakale'de yaşananların Hatay halkının sürekli gerginlik içinde olmasına neden olduğunu belirtti.


 
Askeri öğrencilere seçmeli Kur'an dersi - Y. Şafak

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Kur'an-ı Kerim dersinin askeri lise müfredatına seçmeli ders olarak gireceği yönündeki haberlerle ilgili, 'Bir çalışma var. Askeri okulların yöneticileri ile Talim Terbiye Kurulu birlikte yürütüyorlar' dedi. Bakan Dinçer, 'Okullar Hayat Olsun Projesi' kapsamında Özdemir Gürocak İlköğretim Okulu'nu ziyaret etti. Dinçer, burada bir gazetecinin, 'Kur'an-ı Kerim, Temel Dini Bilgiler, Hz. Muhammed'in hayatı derslerinin askeri lise müfredatına seçmeli ders olarak gireceği yönünde haberler yer aldı. Konuyla ilgili bir çalışma var mı?' şeklindeki sorusu üzerine 'Bir çalışma var, evet. Askeri okulların yöneticileri ve öğretmenleri ile bizim Talim Terbiye Kurulu birlikte yürütüyorlar. O derslerden kendi seçimlik uygun gördükleri dersler de hesap edilerek bir program yapılacak' diye konuştu.

Yargıtay 'iyi çocuklar'ın 38'er yıl cezalarını onadı - Sabah

Yargıtay Şemdinli Davası'nın üç sanığının 38 yıl 2'şer ay hapis cezalarını onadı. Eylemleri adli vaka olarak niteleyip, "sanıklar örgütlü değil" dedi

Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde 9 Mart 2005'te Umut Kitabevi'nin bombalanmasından sonra açılan ve askeri yargı ile sivil yargı arasında gelip giden Şemdinli davasının "çete" dışındaki bölümünde son kararını verdi. Dönemin Van Savcısı Ferhat Sarıkaya tarafından açılan davada Van 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, sanıklar astsubaylar Özcan İldeniz ve Ali Kaya ile PKK itirafçısı Veysel Ateş'e bombalama eylemi sırasında, Mehmet Zahir Korkmaz isimli vatandaşın ölümüne sebep oldukları, kitabevinin sahibi Seferi Yılmaz'ı öldürmeye teşebbüs ettikleri ve Metin Yılmaz'ı yaraladıkları gerekçesiyle 38 yıl 2'şer ay hapse mahkum etmişti. Mahkeme Sarıkaya'nın, sanıkların devletin bütünlüğüne karşı eylemde bulunduğu iddiasına katılmayarak bu nedenle beraat kararı verirken, eylemi çete oluşturarak işlediklerine karar vermişti. Mahkeme sanıkları çete suçundan ise 1 yıl 10 ay 27'şer gün hapis cezasına mahkum etmiş ve cezayı ertelemişti. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın, sanıklardan Ali Kaya için söylediği "tanırım iyi çocuktur" sözüyle tarihe geçen davada kararını açıkladı. Daire, sanıkların "adam öldürme", "adam öldürmeye teşebbüs" ve "adam yaralama" suçlarından aldığı 38 yıl 2'şer aylık hapis cezalarını onadı. Daire, çete suçundan verilen mahkumiyet kararını ise "Eylemler adli vaka" diyerek bozdu. Sanıklar çete suçlamasından tekrar yargılanacak.

DAHA ÖNCE BOZMUŞTU
Yargıtay, mahkemenin daha önce verdiği 39 yıl 10 ay 27'şer gün hapis cezasını usul ve görev yönünden bozmuştu. Yerel mahkeme bozma üzerine dosyayı Van Askeri Mahkemesine göndermişti. Önce tahliye kararı veren Askeri Mahkeme dosyayı Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermiş, ardından Uyuşmazlık Mahkemesi davayı yeniden Van'a gelmişti.


DÜNYA
Guardian: Suriye Türkiye Için Potansiyel Vietnam –Kürdistan Post

Guardian yayımladığı analizde, Suriye’nin Türkiye için “tehlikeli bir bataklık”, “potansiyel bir Vietnam” olduğu yorumları yapıldı.

İngiliz Guardian gazetesinin Ortadoğu Editörü Ian Black imzası ile yayımladığı bir analizde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Suriye Cumhubaşkanı Yardımcısı Faruk El Şara’nın geçici bir hükümete liderlik yapabileceği yönündeki açıklamalarına dikkat çekildi. Black, “Ankara’nın bu çıkışı, önemli bir komşunun, krize ilişkin alarmın yükseldiği dönemde teorik olarak uluslararası destek kazanabilecek siyasi bir geçiş üzerinde düşündüğünü gösteriyor” dedi.

Suriyeli muhalefetin birçok üyesinin El Şara’yı rejime fazla yakın olarak göreceğini belirten Black, öte yandan Türkiye tarafından bir alternatif olarak zikredilmenin, El Şara’yi Esad veya askeri ve güvenlik kurumlarının üst düzey yetkilileri nezdinde sevimli kılmasının beklenmeyeceğini savundu.

Ian Black, analizinde Türk-Suriye sınırında karşılıklı top ateşin devam ettiğini belirtirken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarına dikkat çekerek

“Türkiye’nin savaşı istemediğini söylediğini ancak tehditlerinin etkin bir caydırma olacağını umduğunu” kaydetti.

Analistlerin değerlendirmelerine yer veren Black, “Analistler, Suriye’yi NATO müttefiklerinin desteğine rağmen Türkiye için tehlikeli bir bataklık olarak görüyorlar” dedi ve ABD’li akademisyen Joshua Landis’in bir televizyon kanalındaki açıklamalarına yer verdi. Buna göre Joshua Landis şu görüşleri dile getirdi:

“Türkiye, ulusal onur ile ulusal çıkarlar arasında sıkıştı. Ulusal onur, Erdoğan’ın sertlik ve kararlılık gösteren ve Suriyelilerin, sınır ötesine yönelik yeni eylemlerden sakınmalarını sağlamak için gözdağı veren biçimde cevap vermesini gerektiriyordu. Diğer yandan, ulusal çıkar, Suriye’nin dışında kalmaktır. Suriye, Türkiye için potansiyel bir Vietnam’dır, bir bataklıktır. Türkiye’yi yutabilir ve Erdoğan’a çok pahalıya mal olabilir.”

ABD’nin büyük amacı – R. Sesi

“Amerika’nın en büyük amacı, tüm dünyaya, hakikatin ve demokrasinin ışığını yaymaktır” sloganı, karanlığa ve diktatörlüğe saplanan “dünyanın geri kalanı” tarafından daha önce çok kez duyuldu. Bu postulat, ABD’de düzenlenen her Devlet Başkanlığı seçimine eşlik etmektedir. Fakat bu kez, sözü geçen slogan birçoklarını kuşkulandırdı.

Bilindiği gibi Devlet Başkanlığına aday gösterilen Mitt Romney, “İsa Mesih’in Aziz Son Günlerinin Kilisesi”nin yüksek görevli temsilcilerinden biridir. Bazı eksperler, Mitt Romney’nin seçimi kazanması durumunda Mormonların iktidara gelebileceklerine ihtimal veriyor. Bu kuşkular ne derecede gerçeğe dayanıyor?
ABD’deki Mormonlar, öteden beri, Cumhuriyetçi Parti’yi destekliyor ve finansal yardım yapıyorlar. Fakat ilk kez, “İsa Mesih’in Aziz Son Günlerinin Kilisesi”nin bir temsilcisi ABD’de Devlet Başkanlığına aday gösterildi. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Bu güne kadar, Amerikan toplumunda ve diğer toplumlarda Mormonlara yönelik tutum tek anlamlı değildi. Hıristiyanlar, Mormonları totaliter bir mezhep olarak görüyorlar. Rusya Evanjelik İnanç Birliği piskoposu Konstantin Bendas, Rusya’nın Sesi Radyosu’na verdiği demeçte Katoliklerin, Ortodoksların ve Protestanların da aynı kanıda olduklarını belirterek şunları söyledi:
“Mormonlar, Hıristiyanlar olarak adlandırılamazlar. Çünkü onlar başka bir Kutsal Kitap’tan, İsa Mesih’in başka doğasından söz ediyorlar. Mormonluk, klasik Hıristiyanlıktan tamamen farklıdır. Her hangi bir kilisenin veya Hıristiyan topluluğunun Marmonları tanıyıp kabul edeceğini zannetmiyorum.”
“İsa Mesih’in Aziz Son Günlerinin Kilisesi” günümüzde en zengin kilisedir. Mütevazı hesaplara göre Mormonlar, 30 milyar dolar tutarında finansal kaynağa sahiptirler. Onlar, bu paraları hem misyonerlik için, hem de politik amaçlarla kullanabiliyorlar. Tüm Mormonlar, büyüklüğü ne olursa olsun, gelirlerinin onda birini kiliseye veriyorlar. Bu kurala uyulması, Kilise güvenlik servisi tarafından sert şekilde kontrol ediliyor. Genellikle Mormon kilisesinde çok sert düzen uygulanıyor ve keyfi davranışlar kınanıyor. Belki asıl totaliter yapısı sayesinde “Aziz Son Günler” hareketi, son dönemde, diğer ülkelerde de konumunu sağlamlaştırabildi. Din bilimci Aleksey Yudin, Rusya’nın Sesi Radyosu’na verdiği demeçte bu hususta şunları söyledi:
“Bu, sadece Amerikan toplumunda son derecede nüfuzlu olan hareket değildir. Bu hareketin dünyanın her yerinde şubeleri var. Son 10 yılda Mormon kilisesi Avrupa’da aktif faaliyet yürüttü. Ve bu süreç uluslararası proje halini alabilir.”
Bugün dünyada genişçe tanınan pek çok korporasyon ile finansal ve sanayi grupları, Mormonların kontrolü altında bulunuyor. Dünyada en büyük oteller ağı Marriott İnternational, American Express finans şirketi, Avrupa’nın en büyük havayolu şirketi Deutsche Lüfthansa AG, Pricewaterhouse Coopers Denetim Şirketi, Mormonların kontrolü altında bulunan kuruluşlar olarak biliniyor. İsviçre’nin başlıca bankası Credit Suisse Bankası’nın Avrupa, Yakın Doğu ve Afrika İdari Müdürlüğü görevini Mormon Erik Varvel yürütüyor. Wall Street’teki bazı önemli bankalarda menajerlerin çoğu Mormondur. Örneğin Goldman Sachs Bankası, 2010 yılında Mormon üniversitesinin 30 mezununu işe aldı.
Denebilir ki Mormonlar, ABD seçkin çevrenin çekirdeğini oluşturuyorlar. Mormonlar, ayrıca, eskiden olduğu gibi şimdi de Amerikan istihbarat servisleri ile askeri kuruluşlarının ve ABD Maliye Bakanlığı’nın ana kadrosunu oluşturuyorlar. Mormonlar, Rothschild Grubu ile çok sağlam ilişkiler sürdürüyorlar. Sözün kısası, Mormonlar, bugün bile, ABD’nin dış ve iç politikasında birçok bakımdan belirleyici rol oynamaktalar.
Beyaz Sarayın sahibi olacak? Amerikalılar, bu yönde kararını 6 Kasımda verecekler. Fakat bazı eksperler, politikacılara, Romney’in seçimi kazandığı takdirde “Amerikan üslubu aydınlanma”ya hazırlanmalarını tavsiye ediyorlar.

ABD askeri yardım için Ürdün’e gitti – Milliyet
 
Suriyeli mültecilerin sayısının 100 bine ulaştığı Ürdün’de ABD ordusundan 150’den fazla askeri uzman, göçmen dalgasıyla başa çıkmada yardım etmek için göreve başladı
The New York Times (NYT) gazetesi, üst düzey bir Amerikalı yetkilinin liderlik ettiği destek gücünün Amman’ın kuzeyinde konuşlandığını yazdı. Gazetenin haberine göre: ekip aynı zamandaSuriye’de  Esad rejiminin elindeki kimyasal silahların kontrolünü kaybetmesi ya da krizin bölgesel bir çatısmaya dönüşmesi olasılığına karşı da hazırlık yapıyor. NYT’ye konuşan yetkililer,  Ürdün’ün şu an Suriye’yle  Türkiye arasında yaşanan sınır gerginliğinin bir benzerinden ‘korunması’ için de planlar hazırlandığına dikkat çekti. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta da, bir grup ABD askerinin Suriye’deki kriz nedeniyle ihtiyaten Ürdün’e gönderildiğini doğruladı.


İran'da Yüksek Enflasyon – A.Sesi

İran’ın para Riyal’in değeri Ekim ayının ilk haftasında büyük düşüş gösterdi. Bir hafta içinde paranın değerinin ani düşüşü başkent Tahran’da protesto gösterileri düzenlenmesine neden oldu. Uzmanlar İran’ın ekonomisine yapılan yaptırımların, paranın değerini düşürdüğü görüşünde.

Tahran’daki gösterilerde para biriminin değer kaybı protesto edildi.
Polis, göstericilerle çatıştı, karaborsada döviz satanları tutukladı.
Paniğe kapılan İranlılar, paralarını dövize çevirmek isteyince ulusal paranın değeri daha da düştü.
İran’da hala yakınları bulunan İran asıllı Amerikalılar, halkın büyük sıkıntı içinde olduğunu söylüyor.
Ulusal İran Amerika Konseyi’nden Cemal Abdi de bu görüşte: “Hayat çok pahalılaştı. Ayrıca çok kişi işten çıkarıldı. Muhtemelen durum ileride daha da kötüleşecek.”
Dünya güçleri, İran’a nükleer programlarına son vermediği için uygulanan yaptırımları sıkılaştırdı.

Ancak İran programının sivil amaç taşıdığını iddia ediyor.
Batılı ülkeler ise İran’ın silah geliştirmeye çalıştığını düşünüyor.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, yaptırımların kendilerini zorladığını kabul ediyor: “Düşmanlarımız petrol satışlarımızı düşürdü, ama bunun da üstesinden geleceğiz.”
Yaptırımlar İran şirketlerini, çalışanlarını işten çıkarmaya zorladı.
Birçok İranlı da kötü ekonomik koşullardan Batı’yı mı yoksa kendi hükümetlerini mi sorumlu tutacağı konusunda kararsız.

Cemal Abdi,  “Bu kötü gidişat Ahmedinejad’a karşı kullanılır hale geldi. Ahmedinejad’ın rakipleri de durumdan memnun. Bu sayede gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde İran liderinin dışlamayı umuyorlar,” şeklinde konuşuyor.

Amerika ve diğer birçok ülke, Hürmüz Boğazı’nda kısa süre önce askeri tatbikat düzenledi. İsrail de, İran nükleer bomba yaparsa bu ülkeye saldıracağını duyurdu.

Amerika yaptırımlarla ve diplomatik kanallarla İran’ı nükleer programından vazgeçirmeye çalışıyor.
Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da bunu doğruluyor.
İran’da artan fiyatlar ve para birimindeki hızlı düşüş yüzünden halkın öfkesi arttıkça rejim üzerindeki iç baskı da artıyor.

 
Türkiye'nin adayı Faruk Şara kimdir? – BBC

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hafta sonunda Suriye'de 1,5 yılı aşkın süredir devam eden krizin sonuçlandırılması için "geçiş hükümeti" formülü uygulanabileceğini ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın bu çerçevede görev ve yetkilerini yardımcısı Faruk Şara'ya devredebileceğini söyledi.
Davutoğlu ''Faruk Şara gayet akıllı ve vicdanlı bir tutumla bu son olaylarda, katliamların içinde yer almadı. Ama sistemi herhalde Faruk Şara'dan daha iyi bilen yok.'' dedi.
tıklayınSuriye bu açıklamaya sert tepki gösterirken, Özgür Suriye Ordusu'nun da teklife sıcak baktığı bildiriliyor.
Anadolu Ajansı'nın Kahire mahreçli haberine göre ÖSO'nun Siyasi Danışmanı Bessam Dade "Davutoğlu'nun önerisi Beşar'dan kurtulmanın en iyi yolu, bu nedenle tüm muhalif kesimlerin bu öneriyi kabul edeceğini düşünüyorum." dedi.
Şara'nın görevi Beşar Esad'dan devralması önerisi ilk olarak 23 Ocak 2012'de yapılan Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısında gündeme getirilmişti.
Toplantıdan Suriye'de bir ulusal birlik hükümeti kurulması, Esad'ın görev ve yetkilerini yardımcısına devretmesi kararı çıkmıştı.
Ancak Suriye yönetimi bu formülü "içişlerine ağır müdahale" olarak değerlendirdi ve formül uygulanamadı.
Temel direklerden
Esad sonrası geçiş hükümeti için adı geçen Faruk Şara, 40 yıldan fazladır Suriye yönetim sistemi içinde farklı görevler üstlendi.
1938'de Dera kentinde Sünni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Şara, 1976-1980 yılları arasında Suriye'nin İtalya Büyükelçiliği'nde diplomat olarak görev yaptı.
1980 yılında dışişleri bakan yardımcılığına getirilen Şara, 1984 yılında dışişleri bakanı oldu.
2000 yılında iktidar Hafız Esad'dan oğlu Beşar'a geçtiğinde koltuğunu koruyan Şara, Suriye'nin eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam'ın 2006 yılında ülke dışına çıkması ile birlikte Haddam'ın görevini devraldı.
Diplomatik krizlerden, İsrail-Suriye görüşmelerine kadar birçok sürecin içinde yeralan Faruk Şara, Hafız Esad öncülüğündeki Baas "demir yumruk" döneminin temel direklerinden biri oldu.
Aynı dönemde Suriye'deki yönetim sisteminin içindeki en önemli isimler olarak Rıfat Esad, Abdulhalim Haddam, Ali Duba ve Mustafa Tlass öne çıktı.
Faruk Şara dışında, bu isimlerin hepsi bugün ya emekli ya da muhalif sıfatları ile sistemin dışında.
Uzun yıllar boyunca Hafız Esad'ın "sağ kolu" konumunu koruyan Faruk Şara, Beşar Esad iktidara geldikten sonra da aynı konumunu sürdürdü.
Devlet yönetimi içindeki "karar verici mekanizmada" yer alan Şara, Hafız Esad döneminib politik ve diplomatik geleneklerini koruması ile biliniyor.
Faruk Şara, "ülke yönetiminde perde arkasında duran, sistemi ve sırlarını çok iyi bilen ve bu nedenle de Beşar Esad yönetiminin de en önemli isimlerinden biri" olarak tanımlanıyor.
İsyan sürecinde Şara Faruk Şara ülkede isyanla başlayan yeni süreçte de aktif görev üstlendi. Şara'nın adı ilk olarak "Ulusal Diyalog" girişimleri çerçevesinde gündeme geldi.
Ülkede krizin başlamasının ardından, her kesimden muhalifin görüşlerini ifade edebileceği toplantılar düzenlenmesi için başlatılan süreci koordine eden Şara, muhaliflerin yeterli ilgiyi göstermemesi nedeniyle girişim başarıya ulaşmamış olsa da ulusal diyalogun sağlanması çabalarını sürdürdü.
Ülkede krizin başladığı günlerde yayılan "Faruk Şara yönetimden ayrılabilir" yorumlarına karşın, diyalog sürecinin koordinasyonunu üstlenerek "sistemin içinde kalacağını" gösterdi.
Ancak Hafız Esad döneminin "soğuk ve sessiz devlet adamı" geleneğini sürdüren Şara, kriz süresince çok az açıklama yaptı ve görüntü verdi.
Ulusal Güvenlik binasında meydana gelen ve Savunma Bakanı Davud Racea dahil yönetimin önemli isimlerinin hayatını kaybettiği patlamanın ardından cenaze töreninde görüntülenen Şara, birkaç ay sonra İran heyetini kabulü sırasında görüldü.
Suriye yönetiminin ve Faruk Şara'nın ketum olmaları ve çok az açıklama yapmaları, yapılan açıklamaların da iddiaları ortaya atan çevrelerce tatmin edici bulunmaması yeni iddia ve söylentileri doğurdu.
İddialar: Suikast, hastalık, firar
Kriz sürecinde Faruk Şara'ya ilişkin birçok iddia da ortaya atıldı.
Bu süreçte "Şara'ya suikast girişiminde bulunulduğu, Şara'nın yaralandığı" iddia edildi ancak bu iddialar hiçbir zaman için doğrulanamadı.
Şara'nın fiziksel olarak ağır hastalıklarla mücadele ettiği de Şam'da sıkça dile getiriliyor ancak sağlık durumu ve hastalıklarına ilişkin bile net bilgi ya da açıklama bulunmuyor.
Şara'ya ilişkin geçtiğimiz aylar içinde de "yönetimden ayrıldığı, yurt dışına çıkmak üzere Dera'ya gittiği, Ürdün'e geçtiği" gibi iddialar dünya basınında yer buldu.
Bu iddialar karşısında "Şara'nın ofisinden yapıldığı" söylenen bir açıklamada, "Şara'nın hiçbir zaman için yurtdışına çıkmayı düşünmediği" ifadelerine yer verildi.
Ancak bu açıklama Şara bir İran heyetini kabulünde görüntü verene kadar spekülasyonları dindirmeye yetmedi.
Şara'nın İran heyeti ile yaptığı görüşme sırasında verdiği görüntünün ardından da yönetimden ayrılmak istediği, ev hapsinde tutulduğu, o görüntüyü de zorla verdiği yolunda yeni iddialar dile getirildi.
Bugün adı tekrar gündemde ancak Hafız Esad döneminin "soğuk figürü" Faruk Şara, sistemin halen görevdeki en kıdemli adamı olarak sessizliğini koruyor.
Suriye'den tepki
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Faruk Şara'yı Esad sonrası dönem için gündeme getirmesine Suriye yönetimi tepki gösterdi.
Enformasyon Bakanı Ümran Zobi, Davutoğlu'nun sözlerini "siyasi kafa karışıklığı ve gaf" olarak değerlendirdi.
Zobi, "Türkiye, Osmanlı Sultanlığı değil; Şam'da, Mekke'de, Kahire'de ya da Kudüs'teki valileri de Türk Dışişleri Bakanlığı atamıyor" dedi.
Türk hükümetinin görevi Türk halkının kabul ettiği ve ülke yararına çalışacak kişilere bırakması gerektiğini söyleyen Zobi, hükümetin halkın geleceğini tahrip etmeyi bırakması gerektiğini ve Türkiye'nin bu iktidarla birlikte ağırlığını kaybettiğini de iddia etti.

 
 Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info



Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.