Şark Vilayetlerine Mahsustur/ ‘GİZLİ’
Belgeler / 21 Ağustos 2012 Salı Saat 16:03
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Devletimiz bir devlet-i milliyedir. Devlet, Türk’ten başka millet tanımaz.

‘GİZLİ’

Şark Vilayetlerine Mahsustur

Tevhid-i Tedrisat Yasası

“Devletimiz bir devlet-i milliyedir. Beynelmilel (uluslararası)  veyahut fevkla millet (milletler üstü) bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka millet tanımaz. Memleket dâhilin de hukuk-u müsaviye (hukuksal eşitliliği) haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan bunların ırki mübayenetlerini (başkalıklarını) mâni- milliyet tanımak caiz olmaz. Kezalik ihtilaf-i vicdan musaddak (tasdik olunmuş) olduğundan ihtilaf-ı din (din farklılığı, uyuşmazlığı) de mâni-i milliyet addedilmiştir.”

“Bu eser doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan; bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle saydığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkârına imkân bırakmayan ilmi deliller ile… Dünya üzerinde Kürt diye adlandırılabilecek Müstakil hüviyetli bir ırk yoktur.”

“Bilad-ı Ekrad (Kürt beldeleri) denilen Diyarbakır ve civarındaki mazlum Müslümanlar, Devlet-i Aliye’nizin hizmetine taliptirler ve devlet ile din düşmanlarının şerlerinden sizin yardın ve merhametlerinizle masum olma ümidindedirler… Bilad-ı Ekrad’ın Osmanlı Devleti’ne ilhakı, İstanbul’un fethi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin ilhakıyla, bir taraftan Irak yani Bağdat ve Basra’nın yolları diğer taraftan Azerbaycan yolları ve diğer taraftan Halep Şam yolları açılmış olacaktır. Allah’ın yardımı pek yakındır.”

“Bendeniz tekrar hürmetlerimi sunarken yani zaferinizi kutlar ve İslâm Sultanı ve Müslümanlar Padişahı huzuruna aşağıdaki bilgileri arz ederim.

Savaş havadislerini Azerbaycan ve Irak’ın en ücra köşelerine kadar ulaştırdım, fakat hoş olmayan olaylar cereyan etti ve birçok müşavereden sonra ihtilâf konularını kaldırmaya muvaffak oldum ve ordu ümerası arasında tam bir fikir birliği sağladım. Düşman ordusunu yok etmek için şu planı hazırladım: Ordunun kalbine özel saray muhafızlarını genç ve cesur yeniçerileri orduya kuvvet kazandırmak için yerleştirdik. Ordunun sağ kanadına Karaman emirleri ve Anadolu askerleri ve soluna da Kürdistan emir ve mülûkları yerleştiler. Bendeniz de tereddüt etme huyuna sahip olan Kürtleri devamlı şekilde ittifak içinde idare etme maksadı ile aralarında bulundum. Bendeniz sağında Kürt emirlerinden Sultan Halil-i Eyyubi ve Sasonlu Mehmet Bey, Eğilli Kasım bey, Zikri Mehmet Bey, Şah Ali Bey, Emir Sârim’ in oğlu Kasım Bey ve Süleyman Nasir Bey ve solumda da Bitlis hakîmi Şeref Bey, Hizan Hakîmi Davut Bey, Süleyman Şah Beled Bey, Attaki Ahmet Bey,  Hâcukî Sultan Ahmet ve kardeşi İsfahan Bey her biri akraba ve askerleri ile süvari piyade olarak savaşıyorlardı. Bendenizin vazifesi ise bunlara nezaret etmek ve intizamı korumak idi.

Savaş sırasında sol cenah, Kızılbaşların kuvvetli hücumu karşısında zayıf düştü, fakat ordunun kalbini yenememekten dolayı meyus olan Kızılbaşlar ikiye bölünerek zikzak hareketlerle Karahan ve Diyarbakır emirleri ile birlikte sağ cenaha hücum ettiler ve Karahallılar ve Hüsrev Paşa’yı büyük bir yenilgiye uğrattılar, fakat Allahın inayeti ile bu sırada Kızılbaş kumandan Karahan katledildi.  Ayrıca Bilecik hâkimi Akkoyunlu Veli Han Bey’in evlâtları, Herat hâkimi Sarû ve kâfirlerin ileri gelenlerinden birkaçı cehenneme vasıl oldu. Orduları da toplu halde Berriye ’ye doğru kaçtılar. İhtiyatî sebeplerden dolayı onların takibi mümkün olmadı. Fakat sol kanattaki Kan azal Sultan, Cuga ve Daha hâkimi Durmuş Bey ve Hemedan hâkimi Vikan kumandasındaki Kızılbaş ordusu Kürdistan ordularına hücum ederek, tüfekçilerin önünden saparak Çaldıran meydan savaşındaki stratejiye uygun bir savaşa girdiler. Çok kritik bir anda bendeniz fırsattan istifade ederek, Şeref Bey’i, Davut Bey ve Attaki Ahmet Bey’i düşman üzerine yürümeye teşvik ettim ve öyle kritik bir durum hâsıl olmuştu ki, eğer onların hücumu bir an gecikse idi ordumuz tamamen yenilecekti. Fakat bu üç cengâver öyle kahramanca savaştılar ki, Kızılbaşları yenilgiye mahkûm ettiler.

Otağ hâkimi Ali han ve Sârimi Kasım Bey’i öldürerek onların mühürlerini ordu kumandanının önüne getirdiler. Bu harp sırasında Dul Kadir askerlerinin ihmal öve kusurlarından dolayı İslam ordusunun kalecilerinden birçoğu şehit oldu. Kürtlerden de birçok kişi öldü; öyle ki,  Şeref Bey’in askerlerinden biri vücudunda 18 yara olduğu halde savaştı ve nihayet yardım görmediğin için şehit oldu. Velhasıl, ordumuzun sol kanadında çarpışan Kürtler bu savaşta öylesine erkekçe dövüştüler ki emirleri, bilhassa Ahmet Bey onların Fedakârlıklarını teyit ettiler.  

Bu savaştan sonra Kürdistan, Bitlis ve başka şehirleri yağma etme maksadı ile Cayan ve Develi Kızılbaş ordusunun Tebriz’den hareket ettikleri ve Kürdistan’ı yağma ettikten sonra hücuma geçerek Karahan’ın imdadına gelecekleri haberi ulaştı. Fakat mücahit ordu zaferi kazandıktan sonra Emir Şeref, Emir Davut ve Sason hâkimi ve Emir Mehmet ve Zırkî Mir Mehmet, Eyyubi Sultan Halil Kürdistan ordusu vasıtasıyla Diyarbakır Derbendini kuşatmak için hareket ettiler. 15 günde Derbent’e vararak şehri ele geçirdiler. Oradaki Kızılbaş ileri gelenleri ve partizanları şehrin kalesine çekilerek kaleyi tahkim ettiler. Bu mektup yazdığın sırada inşallah kalenin düşmesi yakındır. Bilecik kalesi ve Mardin’in aşağı kalesi düşmüş, toplar üst kaleyi döğmek üzere hazırlanmış bulunmaktadır ve zafer haberine tafsilâtlı olarak bendeniz âdemiz Ebul-Mevahib yüksek huzurunuza arz edecektir.

“Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara karşı cephe alarak müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdide devlete doğrulukla hizmetlere ifa eden, bilhassa (serasker-i Sultan İbrahim Paşa’nın) bu defa ki İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıkları gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karış gösterdikleri öz kulluk ve dalaverelilerin karşılığı olarak ve gerek kendilerini vaki müracaat ve istirhamları göz önünü alınarak, her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamanlardan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarda ihsan edilen yerlerin ve kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle, oğuldan oğula inikat etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir. Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik çıkmamalı, dışarıdan müdahale ve taarruz edilmemelidir. Bu emir-i celile riyada edilecek, hiçbir suretle üzerinde kalem oynatılmayacak, hiçbir yeri değiştirilmeyecektir. Bey öldüğünde eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile mülk nâme-i hümayun uyarınca, oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddit ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşmazlarsa Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yolu ile bunlara ebediyete kadar ilâ ebet devran mutasarrıf olacaklardır. Eğer bey,  vârissiz, akrabasız ölmüşse o zaman eyalete hariçten ve yabancılardan hiç kimse verilmeyecek, Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görülürse ona tevcih edilecektir. Cenabı-ı hakkın birliği üzerine yenim ederek bu mühade-i Hümayunumu, emir-i celilimi tekrar eder ve mühürlerim. Ulu peygamberimizin nübüvvet ve rezaleti hakkı için mademki Kürt beyleri doğruluk üzere dostuma dost, düşmanına düşman olmaktadırlar, devletime sadık kaldıkları müddetçe ferman-ı şerifime rıyat etmelidirler. Bu emrime karış gelenlerin, Allah’ın izni ile hesap güne suçlu ve günahkâr ve zalimlerden olmalarını niyaz eylerim amma asıl isteğin doğruluk yoldan ayrı düşülmemesidir. Bu yolda üzerlerine din ve devletime ait işler düştüğü zaman Diyarbakır ve Bağdat beyleri ve etrafta bulunan Kürt beyleri birlik ve beraberlik içinde olmalı, cümle askerleri ve savaş araçlarıyla düşman üzerine saldırmak için dakika kayıp etmemelidirler. Şeriat ve kanun dairesinden ayrılmayıp emirlerindeki reayaya zülüm ve her tür fenalıklardan kesinlikle sakınmalıdırlar.

Kürt beyleri ile Osmanlı Sultanı Yavuz sultan Selim arasında Amasya’da kabul edilen özerklik şarlarına göre:

1.            Kürt Emirleri atlarından kendilerine intikal eden topraklarda, bağımsız olarak, geleneksel düzenlerini koruyacaklardır.  Bu emirlikler eskiden olduğu gibi, babadan oğla intikal edecektir.

2.            Osmanlılar bir yabancı devletle savaştığında Kürt Beyleri kuşanmış silahlı süvarileriyle Osmanlı ordusuna katılarak savaşacaklar ve dışarıdan bir saldırı olursa ortak düşmana karşı koyacaklar, aynı şekilde Osmanlılar da Kürtleri düşmanlarına karış koruyacaklardır.

3.            Kürt emirler Osmanlı devletine her yıl, tesit edilecek bir vergi vereceklerdir.

 Tazminat fermanı Osmanlı devletinin Kürdistan da ki mevcut Kürt emirliklerini ortadan kaldırma ve merkezi yönetimi hâkim kılma politikalarında etkili olmuştur. Tanzimat fermanının Kürt beylerinin tepkilerini çeken uygulamalarına şöylece özetlemek mümkündür:

1.            İdari örgütlemede yenilikler yapılması, eyalet, sancak ve kaza sınırlarının yeniden düzenlemesi,

2.            Her valinin yanına bölge kuvvetlerini komuta edecek bir muhafız ve maliye işleri için bir defterdar verilmesi,

3.            Eyalet ve sancaklarda yerel meclisler kurulması, Hristiyan ve Müslüman oranlarına göre bu meclislerde temsil edilmeleri,

4.            Aşar vergisinin maliye memurları tarafından, cizyenin ise patrikhaneler vasıtasıyla toplanması

Sultan Abdülhamit hatıratında Kürt siyasetini şöyle savunmaktadır

“Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıcı orduda öğrenecekleri ‘ittihat’ fikri kendileri için faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt ağaların ise yeni mevkileri ile öğünecekler ve bir miktar zapturapt altına girme gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlayacak olan ‘Hamidiye’ alayları sonunda kıymetli bir ordu haline geleceklerdir. Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını, İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğin içinde tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hristiyan Ermeniler Nazır (Bakan) mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonrada kendi dinimizde olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi zarar olabilir? Ben kabul ettim Kürt politikasında doğru yolda olduğumu kanıtındayım.

“Hamidiye süvarilerinin elinde silah var, sultan’ın ferman ve imtiyazlarına sahipler. Bu yüzden Hamidiye mensubu olmayan Kürtlerin köy ve kasabalarını basıyor, onları talan ediyorlar. Mazlum ve mağdur Kürtler hükümete başvuruyor, Sultan’a çağrıda bulunuyor,  adalet istiyorlar.   Ama bir sonuç alamıyorlar; çünkü bu işin baş sorumlusu Sultan’ın kendisi. Öyle olunca kendide can ve mallarını korumak için Hamidiye süvari birliklerine kayıt olmak istiyorlar bu alayların ülkeye ve millete verdikleri zararlar anlatılacak gibi değil. Bu sadece Kürt-Ermeni sorunu değil; Kürdistan bu gün üç kesime ayrılmıştır: Ermeniler, Hamidiye Kürtleri ve Hamidiye yanlısı olmayan Kürtler. Bugün Kürdistan’da bu üç kesim birbirine düşman olmuştur. Birbirlerini talan ediyor, öldürüyorlar; ülkemiz bir insan mezbahasına dönmüştür.  Kimse canından ve malından emin değil. Bunca yıldır Kürtler ve Ermeniler arasında dayanışma vardı. Ancak bugün Abdülhamit su iki unsur arasına öyle bir ikilik soktu ki tarih bundan utanç duyuyor.

 

1909 yılında kabul edilen İttihat ve terakki cemiyeti programında, ilkokullarla ilgili bölümün girişi şöyleydi:

“Madde 10: Mekatib-i umuyede tahsil-i iptidai mecburi ve mecanidir (ücretsizdir). Mekatib-i iptidaide lisan-ı tedris her kavmin kendi lisanı ile olacaktır; fakat sübyan sınıflarında madaa olan sunuf-u iptidaide Türkçe talim olmak mecburidir.’’

Peyman gazetesinin 12. Sayısında (1909) Ziya Gökalp tarafından kaleme alınan Türkçesiyle birlikte Mir-i katipzade Şükrü tarafından Kürtçe çevirisinde yayınlanan nutukta şöyle denilmekteydi: “Kürtlerin yalnız bir derdi vardır. O da cehalettir. Bu derdin dermanı okumak, yazmak ve dünyayı öğrenmektir. Bundan böyle Kürtçe kitaplar yazılacak, Kürtçe gazeteler neşrulanacak, mektebeler’de Kürt lisanıyla ilim ve marifet öğretilecek. O zaman Kürtlerde zengin olacaklar, bahtiyar olacaklar. Vatan ve millet ne demen olduğunu bilecekler, anlayacaklar ki aşiret dedikleri şey vatan milletten başka bir şey değildir. Bütün Osmanlıların yalnız bir aşiret olduğunu, hepsinin birbirine dost ve kardeş olduğunu idrak edecekler.”

İttihat Terakki’nin 1913 yılı programında anadil serbestîsi açık bir şekilde yer alıyordu.

“Madde 41: Kanun-i esaside musarrah (açık) olduğu vechiyle Osmanlı milletinin terbiye-siyasiye ve ehliyetleri siyak-ı vahide ceyran etmek için hususi ve cemaat mektepleri üzerinden hükümetin nezaret ve teftişi bulunmak ve fakat hiçbir unsurun lisanı mederzat-ı (anadili) ile itikiyad ve edebiyatına müdahale etmemek kaziyesi’de umda ittihas olmuştur (esas alınmıştır). Tahsil-i iptidai (ilköğrenim) mecburi ve mekatip-ı umumiyede meccanidir.”

Ziya Gökalp şöyle ifade ediyor

“Bir ülke ki çarşıda dönen bütün sermaye

Sanatına yol gösteren ilim ve fen Türkün’dür.

Hirfetleri birbirini daim eder himaye,

Tersaneler, fabrikalar, vapur, tren Türkündür.

Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın.”

“Devletin tam bağımsızlığı ile bekası, saltanat ve hilafetin yok olmaktan korunması uğrunda katlanmaya hazır olduğunuz fedakârlık derecesine ve bana karşı olan sevgi ve itimadınıza emniyetim tamdır… Kürtlerle Türkler birbirlerinden koparılmayı kabul etmez öz kardeştirler. Bugün için vicdani borcumuz Kürtler, Türkler bütün anasır-ı İslam (Müslüman milletler) tek vücut ve tek yürek olarak bağımsızlığımızı savunmak ve vatanın parçalanmasını önlemektir. Türk ve Kürt milletinin bu yüce maksadı elde etmeye azmetmeleri sayesinde neticeden tamamen emin olabiliriz.  Bende bu kanaat sarsılmazdır.

“Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi vekiller heyetinin El Cizire cephesi kumandanlığına talimatıdır.

1.            Adım adın bütün memlekette ve geniş ölçüde ve doğrudan doğruya halk takalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareleri kurulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetim hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.

2.            Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etme hakkı, bütün dünyada kabul bir prensiptir. Bizde bu prensibi kabul etmişizdir. Tatmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar mahalli idareye ait teşkilatların tamamlanmış reisler ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerin açıldıkları zaman, kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclis idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu amaca dayanan siyasete yönelmesi El Cezire cephesi kumandanlığına aittir.

3.            Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla değiştirilemeyecek bir dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin birlemesine engel olmak, adım adım mahalli idareler kurulması sebeplerini açıklamak ve böylece bize yürekten bağlanmalarını sağlamak, Kürt reislerinin, mülki ve askeri makamlarla görevlendirilerek, bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi genel çizgiler kabul olunmuştur.

4.            Kürdistan iç siyaseti El Cizire cephesi kumandanlığı tarafından birleştirilecek ve idare edilecektir. Cephe kumandanlığı bu konuda Büyük Millet Meclis başkanlığı ile haberleşir. Velayetler tarafından izlenecek hareket çizgisini düzenleyecek ve birleştireceğinden mülki memurların yöneticilerinin bu husustaki mercide cephe kumandanlığıdır.

5.            El Cizire cephe kumandanlığı idari ve adli veya mali değişiklik mülki memurların yöneticilerinin bu husustaki mercide cephe kumandanlığıdır.

6.            El Cizire cephe kumandanlığı idari ve adli veya mali değişiklik ve düzenleme gerek gördükçe, bunun uygulamasını hükümete önerir. Ve düzenleme gerek gördükçe, bunun uygulamasını hükümete önerir. El Cizire cephesi kumandanı Nihat Paşa Hazretlerine.

                                 Kişiye özeldir. Büyük Millet Meclis vekiller heyeti tarafından Zat-ı devletlerine özel olmak üzere Kürdistan hakkında düzenlenen talimat yukarda olduğu gibi bildirilir.

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal

 

1.            Mustafa Kemal Kürtlerin desteğini almak öncelikle din kardeşliğini ileri sürerek, İslami dil, üslup ve kavramları kullanır.

2.            İslam dünyası için çok önemli olan halifelik kurumunu ve İngilizlerin elinde esir olduğu kabul edilen halifenin kurtarılmasını sürekli olarak kurtarılmasını sürekli olarak ön planda tutar.

3.            Kurulacak bir Ermenistan’ın Kürtlerin varlığına bir tehdit ve tehlike olduğunu vurgular

4.            Ekrem Cemil Paşa hatıratında Mustafa Kemal’in özellikle Kürt ileri gelenleriyle kurduğu özel ilişkilerde, 27 Haziran 1920’de hazırladığı talimat örneğinde olduğu gibi, kimlikleriyle ilgili meşru taleplerinin karşılanacağı sözünü verdiği söylemektedir. Bunun böyle olduğunu nakleden o dönemde yaşamış çok sayıda Kürt aydını vardır.

5.            Kürtlerin çok büyük bir kısmı Mustafa Kemal’i hem Türklerin hem de Kürtleri, topyekûn bütün Müslümanları kurtaracak bir lider olarak görmüştür. Hem kurtaracak hem de herkesin hukukuna riayet edecektir. Ancak buna rağmen Bedirhaniler ve Cemal Paşaların gençleri buna inanmaz ve muhalefet ederler. Ekrem Cemil Paşa bu durumu şöyle anlatmaktadır:

“Diyarbakır’da faaliyetlerimizi sıcaklık verdiğimiz 1918-1919 senesinin ilkbaharında, hiç akla ve hayale gelmeyen…… Bir rakip karşımıza çıktı. Bu Kişi Mustafa Kemaldi. Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin’i kafese koymuş, askeri müfettişlik namıyla bir vazife koparmış… Ve gizlice Erzurum’a varmıştı. Erzurum Kürtlerin Şehit Mağfur Cibran aşiret reisi Miralay Halit Beyde dâhil olmak üzere, kolaycacık Mustafa Kemal’in tatlı vaatlerine aldandılar. Mustafa Kemal, Kürtlere siyasi hukuklarını vereceğine, Kürt ve Türklerin kardeş olduğunu her fırsatta söylüyordu. Erzurum ve Sivas kongrelerinde bunları resmi bir şekilde ilan etti. Diyarbakırlıların kısmi azamisi aldanmadı. Mustafa Kemal, din kisvesine bürünerek Kürtleri aldatmak yolunu bulmasına rağmen aldatamadı. Babam Kasım beye biraderine, samimi diller dökerek çok mektup ve telgraflar gönderdi. Oğlun Ekrem’i bana gönder diyordu.

Mustafa Kemal bundan sonraki planı değişti. Ailemizin reisi babamdan 20 sene daha yaşlı ve ömrünün sonlarında sofuluk yolunu tutan (Cemil Paşa'nın en büyük oğlunun en büyüğü)…Mustafa Bey’e yazdığı yazdığı mektuplar ‘hürmetiyle ellerinizden öperim efendim’ cümle tazimiyle hitam buluyordu. Cemil Paşa aile reisinin Mustafa Kemal’e iltifatı, devri-i kadimden beri aileye riayet eden Diyarbakırlılar için mühim bir hadiseydi. Mustafa Bey doğru yola getirmek mümkün değildi. Kendinden küçük olan üç kardeşi Kasım, Ömer, Cevdet Beyler haftalarca, aylarca uğraştılar, akılla nasihatle bu adamı doğru yola getiremediler. Sabahtan akşama kadar namazla D’lail-i hayrat okumakla vakit geçiren bu ihtiyar, bu mutaassıp-ı İslam’a söz anlatmak mümkün olmadı. O öyle iman etmişti ki Mustafa Kemal, Allah tarafından gönderilmiş hakiki Mehdi’dir. İslam’ı, halifeyi, İslam hamisi olan sultan-ı Osmaniye’yi, İstanbul’u kâfirlerden, ecnebilerden halas edecek (kurtaracak) ve Müslüman Kürt kardeşlerine de bütün haklarını iade edecekti. Selanikli Mustafa, Diyarbakırlı (Cemil paşazade) Mustafa’yı kolaylıkla kardırmıştı.

 

“1923 yılının 14 Ocak günün bir yurt gezisinde Mustafa Kemal Paşa İzmit’te bir grup gazeteciyle söyleşirken önemli bazı yorumlar yapar. Atatürk, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın Kürtlük sorunu nedir, bir iç sorun olarak değinseniz, şeklindeki sorusuna şöyle cevap verir: Bizim milli sınırlarımız içinde Kürt unsurları öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde sınırlı yerlerde sınırlı olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarında kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır olmuştur ki Kürtlük adına bir sınır çizmez istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin Erzurum’a giden Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar giden bir sınır çizmez gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri’de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok, anayasamız gerenci bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak yönetecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili meclislerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün yazılarını birleştirmiştir.

 

 Ziya Gökalp in ölmeden önce yazmış olduğu makale     

Türklerle Kürtler

 “Milli misakımız bize Etnografik bir hudut çiziyor. Bu hudut içine alınan yerler nereleridir? İki milletin, yani Türklerle Kürtlerin sakin oldukları yerler. Milli programımız, yeni arazimizin haricinde nasıl hiç bir Türk köyünün kalmasına rıza göstermiyorsa hiçbir Kürt aşiretinin yahut köyünün buradaki Kürt milletinin de ayrı düşmesine razı olmaz. Bundan dolayıdır ki Mısır’da Bağdat’ta Kürtlerle yahut Türklerle meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatani vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bu ana vatandan uzak düşmüş bir ‘Kürt-Iraki’ ile bir ‘Türk-Iraki’ var: bunlar Anadolu içtimai uzviyetinin koparılması mümkün olmayan canlı uzuvlarıdır. Milli misakımızın Kürtlerle Türklerin aynı kıymeti, aynı ehemmiyeti vermesi gösteriyor ki bu iki millet arasındaki vefa bağları, sadakat rabıtaları her türlü tasaffurun fevkinde bir samimilik maliktir. Fil hakikat meşrutiyetinden beri devletimiz Kürtler yüzünden hiçbir rahatsızlığa uğramadı. Zira aşiret kavgalarından zarar yalnız aşiretlerdi. Bu kavgalar zan olduğu gibi ne hükümete karşı isyan, ne de ahaliye karşı şekavet mahiyetinde değildir. Balkan harbi gibi mutarek zamanları gibi en felaketli günlerimizde, bize dostluk elini uzatan, bize samimi dert ortaklığı eden bu vefalı millet değil miydi? Bugünkü istiklâl mücahedesi’ni de bütün heyetiyle iştirak edip Türklerle beraber ‘hep yahut hiç!’ diyen bu sadakatli millet değil midir? Türk nasıl olurda bu kadar samimi bir kardeşin, bu kadar hukukperver bir arkadaşın âmâsız vefakârlıklarını, sayısız fedakârlıklarını unutabilir? Vâkya Kürt, bu sadakat yolunda yürümekle, aynı zamanda kendi varlığını, kendi harsını, kendi istiklalini de muhafaza etmiş oldu. Mübarek yurdu başka ülkeler gibi düşmanları mürdar ayakları altında çiğnetmedi. Burası da doğru olmakla beraber, bu netice Kürt’ün civan merdane sadakatini atfetmeyipte yalnız akilane ihtiyatkârlığına isnat etmek hiçbir vecihle reva değildir. Tarih gösteriyor ki muvaffakiyet daima doğruluğun mükâfatıdır. Kürt zeki olduğu kadar doğru, imanlı, dürüst vicdanlıdır da. Bunun ispatı için yalnız şu on sene değil, on asırlık müşterek mazimizi hatırlamamızı icap eder. Bundan on asır mukaddem bugünkü Yunanlılarla İngilizlerin, Fransızların dedeleri ‘ehli - salıp’ sürüleri şeklinde İslam ülkelerine akın etmeye başladılar. Bunlara İslam yurdundan kovmak için el ele veren hangi milletler, hangi hükümdarlar oldu? Türlerle Kürtlerin o zaman ki müşterek cihadı hiç unutulabilir mi? Kara-boğalar, alp-Arslanlar, kılıç-Arslanlar, Nurettin-şehitler bu cihada ne kadar uğraştılarsa da Selahattin Eyyubilerde o derece çalışmadılar mı?

O asırlarda vatan harici tehlikeye maruz olduğu kadar din de dâhili muhataralarla tehdit ediliyordu. Türkler ‘bâbekiye’, bâtıniye gibi ilhâdıları ortadan kaldırmaya çalıştıkları sırada Selâhattin Eyyubilerde Mısırda ‘ Fatımiye râfızılığına nihayet vermedi mi?

Daha sonraları ‘Safaviye’ Kızılamüşları zuhur edince bit’ate de beraberce mani olmak için bütün Kürt beyleri Bitlisli Molla İdris’i elçi yaparak ihtiyarlarıyla, arzularıyla sultan Selim’e o güne bi’at etmediler mi? İşte bu tarihi misaller gösteriyor ki Türklerle Kürtler, muazzez vatanımızı düşmandan, mukaddes dinimizi fesattan esirgemek için daima birlikte cihada atılmış iki dost millettir. Türkler nasıl daima dini, ahlaki mefkurelyeri için çalışmışlarsa, Kürtlerin de rehberleri her zaman imanıyla vicdan olmuştur. Bu iki millet, bin seneden beri aynı toprakta aynı mefkûreleri için el ele vererek mücadele eylemişlerdir. Bu hakikatı kim inkâr edebilir? Türklerle Kürtlerin içleri birbirine benzediği gibi, dışları da benzer. Türk yahut Kürt milletine mensup bir din adamı gördüğünüz zaman bunun Türk mü yoksa Kürt mü olduğunu simasından tanıyamazsınız. Hâlbuki başka milletlerden bazılarına mensup fertlerini ilk bakışta hangi kavimden olduklarını simalarından pek kolay anlayabilirsiniz. Simalarının birbirine benzemesi, yek değerini karşı kan kaynaması için başlıca sebeptir. Kendimize benzeyen bir çehre kendimize benzeyen bir ruh değimlidir? Karşılıklı bir itimadan doğması için, kalplerdeki mefkûrelerin müşterek olması kâfi değildir. Tabiatı saf evlatları olan geyikler, kuşlar, balıklar da kendi nef’lerinden olanlarla olmayanları yalnız şekillerinden tanımıyorlar mı?

Hülasa, Türklerle Kürtler bin senelik müşterekliğin, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak hem maddi, hem manevi bir süreçte birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanatla diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi hem iki taraf için hem dini, hem siyasi bir farizedir.

Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.

 

 Martin van Buruinnessen göre

Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte, Türk-Kürt kardeşliğin en önemli sembolü ortadan kalkmış oldu. Ankara hükümetini din d işi olarak suçlamak mümkün hale geldi ki bu suçlama hükümetin aldığı diğer kararlarla desteklenir gibi gözüküyordu. Bu argüman İslam’a kuvvetle bağlı olan Kürtler için diğer herhangi bir argümandan daha etkiliydi.

 

Bir başka Ortadoğu uzamanı da bu durumu şöyle izah etmektedir:

 “Halifenin 1924 yılında kaldırılması Osmanlıların Müslüman ‘ümmet’ kavramını zayıflattı… Kürt dini ve aşiretsel liderleri kendi otoritelerini saltanat ve hilafet kurumlarından aldıkları için, bunların ortadan kaldırılması kendilerinde güncek spritüal meşruiyetlerini ortadan kaldırdı. Bunun sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti Kürt kimliğinin tüm ifadelerini yasakladı… Kürt kimliğine yönelik bu tehdit, Kürtleri birbiriyle çelişen, bazen tamamen zıt noktalarda cumhuriyet Türkiye’sine yönelik ortak bir mücadelede birleştirdi.”

 

 “Osmanlı İmparatorluğu’ndan İslam’a dayalı sosyo - politik düzen, Türkleri ve Kürtleri bir arada tutmuştu. Türkiye’de dinin rolünü zayıflatma çabaları bu dönemde Kürt ayrılıkçılığını teşvik etti.”

 

  “Birçokları gibi Davit MvDowall da, 3 Mart 1924’ün, hilafet kaldırılmasını bir dönüm noktası olduğunun görüşündedir: ‘Bu, (hilafetin kaldırılması) asıl darbe oldu… Bu, Kürtlerin Türklere karşı duyduğu son ideolojik bağı da kopardı. Dini okulların, yani medreselerin ve tekkelerin kapatılması ise, çoğu geriye kalan son eğitim kaynağı da ortadan kaldırılmış oldu. Türkiye’nin 1912-1922 arasında ki savaş yıllarını aşması neden olan Kürtler, bu kez onun düşmanları haline geldiler… Bunlar, dini yönelimli şeyhleri ve eski Hamidiye ağalarıydı ki, halifenin savunulmasına samimi olarak inanıyorlardı. Şimdi şu insanlar arasında onların daha önceden en ufak bir bağlantı kurmayı kabul etmedikleri kişiler, yani Kürt milliyetçileri, bir direniş geliştireceklerdi.

 

 Mustafa İslamoğlu

“O hilafet kurumu ki, dünyanın her yanındaki Müslümanlar onun kuru bir unvana indirgenmiş adı karşısında dahi tazim (hürmet-saygı) göstermeden edemezdi. O hilafet kurumu ki, ölüsü bile dosta umut, düşmana korku veriyordu. O hilafet kurumu ki, 1400 yıldan beri başına gelen her türlü kazadan kurtulmayı başarmış ve bu güne kadar gelebilmiş tek dini kurumdu. Haçlılar ve Moğollar bile onu yok etmeyi başaramamışlardı.

 

 Kazım Karabekir

“Bir gün minberlere kadar çıkıp hilafet makamını kutsiyetinden bahset, herkes boyun eğsin dinlesin, bir gün de ani karar ver, ‘hilafet kaldırılmıştır, halife hudut dışı edilecektir! ’de, yine herkes boyun eğsin dilesin. Bunun gibi bir gün İslam dinini Kur’an’ı göklere çıkar, bir gün de onları kaldırmaya yürü.”

 

Türkiye Cumhuriyet içişleri bakanı 1930’da ‘gayet gizli ve zata mahsustur’ damgalı genelgesinde şöyle diyordu

“Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve cemiyet âdet ve ananelerin milliyet ve ırk hislerine daima uyanık tutan ve cemaatları mazilerini bağlayan rabıtalar olduğu unutulmamalı, binaenaleyh lehçeyle beraber bu gibi aykırı âdetleri de fena ve zararlı görmek bir hassa kötü göstermek ve hiçbir suretle terkip ve teşci edilmeyerek (isteklendirmeyerek ve cesaretlendirilmeyerek) adi ve iptidai (ilkel) mahiyetleri her vesile ile teşhir olunarak takbi ve tayip edilmeli (çirkin gösterilmeli ve ayıplanmalı), o lehçeyi konuşan zümrelere mensup fertlerin ve ailelerin isim ve lakaplarını Türkleştirmek, nüfustaki kayıtlarını ve künyelerini fırsat düştükçe tahsis etmek ve kendilerine hiçbir suretle mesela Boşnak, Çerkez, Laz, Kürt, Abbas, Gürcü, Türkmen, Tatar, Avşar. Pomak lakabı vermemek, köylerin o lehçedeki isimlerini değiştirmek… Yerlileri buna alıştırmak, evlerinde ve aralarında Türkçe konuşturmak ve öz yürekten kendilerine Türküm dedirtmek, hülasa dillerini, âdetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihini ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.

 

Feyzi Çakmak’ın hayret verici raporu

1.            Erzincan ilindeki incelemelerim sırasında ekonomiyi önemli surette zarara sokan ve bu il dâhilindeki asayişsizliğin en önemli ahilerinden olan aşkırık, Gürk, Dağbey, Hayri, köylerinin tedip ve tenkilini zorunluluk olduğunu gördüm… Bu bakımdan vilayet bu köylere; vergi ve asker vermelerini, silahlarını vermelerini tebliğ ederek, olumsuz bir sonuç alındığı takdirde, bu bölgede çok şımarık bir durum almış olan bütün Kürt köylerine bir etki yapmak ve devlet nüfusunu hâkim kılmak için Erzincan’a nakledecek bir hava kıtası ile bu köyleri tahrip etmenin uygun olacağı düşüncesindeyim.

2.            Erzincan Merkez ilçesinde on bin Kürt vardır. Bunlar Alevilikten faydalanarak mevcut Türk köylerini Kürtleştirmeye ve Kürt dilini yaymaya çalışmaktadırlar. Birkaç sene sonra Kürtlüğün bütün Erzincan’ı istila edeceğinden endişe edilebilir. Örfen Türk, fakat Alevi olan birçok Türk köyleri Aleviliğin Kürtlüğü ifade ettiği zihniyeti ile ana lisanlarını terk ederek Kürtçe konuşmaktadırlar. Bu işe ön ayak olan, her şekavete yataklık eden Rus saray, Mitini, Şincığı, Kükrendi, Kelarik köylerinin esaslı bir şekilde kayda tabi tutularak bunlardan gerekenlerin Trakya’ya nakli ve bu bölgedeki bazı reislerin il merkezinde ve polis nezareti altında ikamet edilerek emniyete alınmaları gerekmektedir. Türk olan Alevi Köylerinin Kürtçe konuşma(ma)larına ve Türk dilinin bütün bölgeye yayılması için esaslı tedbirler almaya ihtiyaç vardır.

3.            İl bölgesinde bazı memurların Kürt ırkına mensup olduğu bilinmektedir. Örneğin Erzincan sorgu hâkimi Pülümürlü Şevki Efendi’nin Kürtleri himaye ettiği ve geceleri Kürtleri evinde topladığı gerçekleşmiştir. Bu adamın her ne suretle olursa bölgesi dışına nakline ve bu gibi memurlar hakkında da aynı işlemin uygulanmasına lüzum vardır.

4.            Arz ettiğim bu meselenin en önemlisi, birinci maddede adı geçen köylerin kesin suretle tedribi (uslandırılması, yola getirilmesi) ve ırkken Kürt olduğu kesinlikle bilinen memurların bir an önce yerlerinden alınmasıdır.

Feyzi Çakmak 20.09.1938 tarihli bir raporunda açıkça, Erzurum’dan Erzincan bölgesinde ki ‘Türk ahaliye dağıtılmak üzere bir miktar silah gönderilecektir’ der.

 

Mecburu iskân kanunu

Madde 11-A: “Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhizar ettirmeleri yasaktır.”

Madde 13/3: Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve mahalle küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskânları mecburidir.”

Bu maddeler, duraksamaya yer bırakmayacak şekilde mecburi iskân Kanunu’nun, türdeş bir ulus oluşturmak amacıyla Kürtleri asimile etmek için ortaya koymaktadır.

 

İsmet önünü’ nün Kürtlerin okula gitmesi konusundaki görüşleri

 

“Kürtlerin okutma yapılıp yapılmayacağı şimdiye kadar bir politika olarak mütalaa edilmiştir. Bu politikayı halk biliyor. Biz bundan hiç istifade etmediğimiz halde mahzurunu çekiyoruz. Daha Türk köylerindeki mektepleri yapamamışken ve en nihayetinde yüzde ona varmayan okutmada bir hususi siyasayı halkın diline düşürmekte hiçbir fayda yoktur. Sonra, ilk tahsil için okutmakta faydamız daha yüksek olduğu mütalaasındayım.

Kürtleşmiş kolayca Kürtlüğe dönecek yerleri okutmak, hatta Kürtlere Türkçe okutarak Türklüğe çekmek için ilk tahsil ve onun iyi hocası çok müessir (etkili) vasıtadır. Memur yetiştirecek büyük müesseseler cenupta (güneyde) yoktur. Orta mektebe girecekler içerisinde Kürtlerden de müracaat eden olursa, onları da reddetmemeliyiz… İyice içlerine girmek istediğimiz Kürt merkezlerine seyyar doktorlarla girmek çok müessir (etkili) olacaktır.”

Kazım Karabekir’in 9 Haziran 1923 te Genel Kurmay Başkanlığına söyledikleri

“Kürtlük meselesi gittikçe kurcalanmakta olduğundan yapılması lazım birçok icraattan evvel ahz-ı asker (asker alma) muamelesinin tatbiki her Kürt’ü bizden soğutacaktır. Askere gittiklerini ve iyi terbiye aldıklarını farz edelim. Siyaseten bize aleyhtar oldukça bu talim ve terbiye aleyhimize olacaktır. Çünkü herhangi bir hal karşısında Türk askerinden ve bilhassa top ve makineli. Tayyare tesislerinden korkan Kürtler talim ve terbiye aldıktan sonra bunlardan korkmayacak ve siyasi entrikalar sahaya geçerse meselenin halli kolay olmayacaktır… Yekpare bir Kürtlüğün zayıf zamanımızda teşvikata kapılarak (kışkırtmalara kapılarak) hem kendilerini hem de bizi ızrar etmeleri (zarara uğratmaları) pek muhtemel olduğundan iki mühim Türk kanalı ile Kürdistan üç kısma bölünmelidir… Bunlardan en mühimi, Malazgirt ve Nazmiye mıntıkalarına kuvvetli Türk köylerinin yerleştirilmesidir. Bu işlerin bir elden olması idarenin askeri olmasını akdemce (daha önce de) arz etmiştim. Vali ve kaymakamların8 asker olmadıkça ne Kürdistan’da bir şey yapılır ve ne de Kürtler bir şey yaparlar.”

“Kendilerine (Kürtlere) yabancı bir unsur oldukları resmi ağızlardan da ifade edildiği takdirde bizim için elde edilecek netice bir aksülamelden (tepkiden) ibarettir… Bugün Kürt diye, bir kısım vatandaşlar okutulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniyor”…

 

“Kürtlerin durumunu gelince, kültürel düzeyleri o kadar düşük, zihniyetleri o kadar geridir ki, Türk ulusal yapısı içinde barınamazlar… Ekonomik yönden uygun olmadıkları için, daha ileri ve kültürlü olan Türklerle giriştikleri yaşam mücadelesini kaybedeceklerdir… Çoğu İran ve Irak’a göçebilir kalan ise, yaşam mücadelesinde zayıfların yok olması sürecine tabi olacaklardır. “

 

“Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunluğunu yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Yatana hizmet etmek isteyenlerin her şeyden önce Türk ve Türkçü olmalarını istiyoruz.”

 

Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, dost da düşmanda bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır o da Türklere hizmetçi olmaktır köle olmaktır. Dost ve düşman herkes bunu böyle bilsin.

 

Can Dündar ve Rıdvan Akar’ın aktardığı rapordaki önerilerden bazıları şunlardır.

Hicret Esasları: Kürtleri, “Türk çocuğu bulunan yerlere hicret ettirmek…

Asimilasyon: Hâlihazır iskân Kanunu ve tatbikatının, tespit edilen politika ihtiyaçlarının karşılayacak ve asimilasyon temin edecek şekilde incelemek ve tadil etmek.

Hicret: Bölgenin kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü, Türk lehine çevirmek için, bölgelerindeki iktisadi şartların zorluğu karşısında başka taraflara hicrete mecbur kılan Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla memleket dışında gelen Türkleri bu bölgeye yerleştirmek bölgedeki kendilerini Kürt sananları bölge dışına hicrete teşfik bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocuğu bulunan yerlerine iskân etmek.

 Irak Kürtlerinde Ayırmak: Türkiye’de kendilerini Kürt sananlarla İran Irakta ki Kürtlerin irtibatını kesme bakımından bölgeyi, kendilerini Kürt sananların çoğunu dağıtmak üzere, sistemli bir şekilde bölecek iskân sahalarına ayırmak.

Kontenjan Kadro: Bölgeden batıya ve batıdan bölgeye nüfus akışının temin maksadıyla doğu ve batıda resmi ve özel sektöre ait sanayi zirai, ticari tesislerin personel kadrosun muayyen bir nispetini, diğer bölge halkından olan işçiler için kontenjan olarak tefrik etmek.

Misyoner yetiştirmek: Planlanan bölge okulları, köy okulları ve meslek okullarının faaliyete geçirilmesi... Kız ve Erkek misyoner yetiştirilmesi ve bunun için hususi müessese kurulması. Bölge halkından kabiliyetli ve küçükten asimile edilen gençlere yüksek tahsil imkânları sağlanması.

Kürt Memurlar: Doğuya kendilerini Kürt sananlardan Vali, Kaymakam, Hâkim, Jandarma Subayı, Ordu Subayı, Astsubay, Öğretmen, memur gönderilmesi.

Radyoda Propaganda: Radyo vasıtasıyla Türkçe güfteleriyle mahalli havaların çalınması ve mahalli radyoların bölge için, propaganda uzmanlarından müteşekkil guruplar tarafından hazırlanacak programları yayması.

İnandırma Faaliyet: Irk bakımından, Türk siyasi düzenin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, en emin ve en çok imkân sağlayan düzen olduğunu telkin eden bir inandırma faaliyetine girişilmesi.

Tiyatrocular, Aşıklar: Uzmanlar tarafından hazırlanmış skeçler oynayacak küçük tiyatro ekiplerine, bölgenin lisanına vakıf saz şairlerine yukarıdaki fikirlerin aşılanması.

Kürt meselesi yoktur: Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesinin olmadığının anlatılması.

Doğunun Türk Tarihi: Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji enstitüsü kurularak kendini Kürt sananların menşeilerinin Türk olduğun ispat olunarak yayınlanması… doğunun Türk tarihinin yazılarak neşredilmesi.

Dağlı Türkler: İslam ansiklopedisi, Rus âlim ve politikacısı Minorski’nin tarafgir hane bir surette, kendini Kürt sananların menşeinin İrani olduğunu iddia eden yazısını alarak, kendilerini Kürt sananlar kısmından neşretmekle Lozan’da delegelerle kabul ettirilen, Kendilerin Kürt sananların dağlı Türkler olup, menşeilerinin, Turani olduğu tezi ille de tezada düşülmüştür. Doğulu münevverler arasında münakaşa mucip olan ve ayrılık taraftarlarının tutamak veren bu hatanın, derhal tashih edilmesi…

Menşeileri Turan: Kendilerini Kürt sananlar, Menşeilerinin Turani kavimlere dayandığı hakkında, çeşitli yönlerden arayışlar yapılması ve neticelerinin türlü neşir vasıtalarıyla yayılması.

Sonuç:  Söz konusu rapor, Kürt sonunun yok saymıyor, Kürtleri de yok sayıyor ve asimilasyon istiyor. Yani Kürtlerin bulundukları yerden göç etmelerini sağlayarak köklerinden koparılmasını, kimliklerinin, dillerinin inkâr edilmesini öngörüyor.

 

“Kader bana Türkçeyi az vermiş, hatta hiç vermemiş. Dilim kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki, iyi tercümanlık etsin. Hem de derin yerde manayı; bazı hakikat parçalanır. Sizin fehim ve dikkatiniz bana yardım etsin.”

“ Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvalimi Kürdistan kapanıyla tartmalı, hassas olan medeni İstanbul mizanıyla tartmalısınız. Öyle yaparsanız, medeni saadetimiz olan dersa adetten (yani İstanbul’dan) önümüze set çekmiş olursunuz. Hem de ekser (çoğul) Kürtleri tımarhane sevk etmek lazım gelir.

Zira Kürdistan da en revaçlı (makbul geçerli) olan ahlak: Cesaret, izzeti nefs (onur haysiyet), selabatidiniye (dine bağlılıktaki sağlamlık), muvaffakı kalp (özü ile sözü bir olma) ve lisandır. Medeniyette nezaket denilen emir onlarca müdahanedir (dalkavukluktur).

“Belirmemiz gerekir ki tüm bunlara rağmen Said-i Nursi, Kürtlüğünü ve Kürt ulusunun varlığını inkâr etmemiştir. Türkçe ezanın zorla okutulduğu günlerde diğer Müslümanlardan pek ses çıkmazken, o buna karşı çıkabilmiş, bu arada Kürt ulusunun asimilasyonuna da değinmiştir.

…Frenklik manasında Türkçülük namıyla tahrifdarane ve bidat’karane bir fetva ile ‘Türkçe kamet et!’ diye, diye benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usullerdir? Evet, hakiki Türklere pek hakiki dostane uhuvvetkarane (kardeşçe) münasebetdar olduğum halde, böyle sizin gibi Frenk meşreplerin (Batı yanlısı) Türkçülüğü ile hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile? Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihadın arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp, onların dilini onlara unutturduktan sonra; bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyane olur.”

 

“Ey şu kelamıma nazar eden zevat! Eğer kelamımda dokunacak veya sizin zayıf midenizde hazmolunmayacak sözler bulunursa mazur tutunuz. Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Muhitim o zaman tımarhanenin duvarlarıydı. Muhitin teseri müselemedir. Zira ‘divane için kalem gerekmez’ (şiirin aslı farsçadır’. Ümmi (okuma yazma bilmeyen) ve vahşi, yani har, Türkçe iyi bilmez bir Kürt bu kadar ifade-i meram edebilir. Vesselam…”

 

“Bak Acem ağ! Ben bu keyfimi, bu kıyafetimi Van valisi Tahir paşa’nın Bin altı ile hususi konak ve kızını teklif etmesi karşısında bile değiştirmedim.”

 

Kürtçe makalenin orijinal Tercümesi

Kürt teavün ve terakki gazetesi

Sayı:2, sayfa: 13

23 Teşrin-i Sani 1324/12 Aralık 1908

(Bedüzzaman molla Said-i Kürdi’nin gazeteminiz 1 numaralı nüshasında münderiç Kürtçe makalesinin Türkçesi)

Ya ma’şere’l-Ekrad

İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, uhuvvette saadet, hükümete selamet var. İttihattın habl-ı metinin, muhabbetin dayanıklı halatını sıkı tutun ki, sizi belalardan kurtarsın. Güzelce kulak veriniz, dinleyiniz; size bir şey söyleyeyim: biliniz ki üç, evet üç cevherimiz vardır ki, muhafazasını bizden istiyorlar:

Birincisi: İslamiyet ki milyonlarla şu hedamızın kanını ona baha vermişiz.

İkincisi: Cevher-i insaniyet ki bizi heyet-i ictimaiyi nazarında insan gösterecek o dur.

Üçüncüsü: Milliyet ki pişivalarımızın, seleflerimizin ruhlarını mezarda şad ettirecek bir tufemiz ve onlarla rabıt-i ezeliye ve ebedimeyiz olacaktır. Şu üç cevhere mukabil birde üç düşmanımız vardır ki bizi mahvediyor:

Birincisi: Fakr ki İstanbul’daki kırk bin hamalın vücudu o düşmanımızın numune-i tasallutudur.

Üçüncüsü: itilaf ve muadat-ı cahilanemizdir ki biz bir birimizle boğuştukça bir terbiyeye bi hakkın kesp-i istihak ediyorduk. Hükümet dahi terbiye-i vifakıya yerine tezyit-i nifaka çalışıyor, hakkımızda her nevi zulüm ve itisaf icrasında bize layık görerek insafsızlı

İkincisi: Cel ki birinci düşmanımızın istilasına büyük bir yardımcıdır. Zebun-u fakr olan o kırk bin hamalın içinde bin de biri bir gazeteyi okuyamıyor ki bir Tarık-i Nejat bulsun.

 

 Ediyordu.

Şimdi bilmeli ve anlamalıyız ki, şu üç düşmanımızı kahretmek ve o üç cevherimizi onların ellerinden kurtarmak içinde elmastan masnu üç Seyfi-i sat-ı celâdet bize lâzımdır.

Birinci kılıcımız maarif; ikinci ittifak ve muhabbeti milli; üçüncüde teşebbüs-ü şahsi ve sa’y-i nefsidir. Herkes nefsine itimat etmelidir ki, haricin muavenet itminanından, tezellülden, iftikardan istina hâsıl etsin, mezellet yükler altında ezilmekten, herdes-i kahr-i itisafa boyun eğmekten azade kalsın. Son vaziyetim şu dur: Okumak, yine okumak, yine okumak! Sonra, birbirinizin elini sıkı tutmak, ittihat etmek, ittifak âleminde yaşamak!

 

Kürdistan ulema ve Meşayih ve Rüesa ve Efradına Meşrutiyete dair Telkinattır

Ey verese-i enbiya, ulema meşayip-i ekrad! (ey peygamberlerin varisleri, Kürtlerin âlim ve şeyhleri!) Merkezde olduğum için size tembih ediyorum ki: bu zaman-ı ahırda fikr-i istibdadın zehab-ı muzlimi, şems-i İslamiyet’in uluviyet ve hüsn-ü hakikisini enzardan setretmiş idi. Hatta adeta İslamiyet, ecnebilerin nazarından mâni-i terakki ve adalet ve hürriyet gibi imiş. Hâşa süme hâşa! Zira sadr-ı evvelin, bahosuz o zamanda hürriyet ve müsavat ve adaletleri burhan-ı bahir dir ki, şeriyat-ı garra-ibadetteki müsavat bunu teyit ediyor-hürriyet-i hakkı ve adaleti ve müsavat-ı hukuku cemi ‘revabit ve levazımatiyla camidir. Zira şeriat kelâm-ı ezelden geldiğinde ebede gidecektir. Nasıl embiyalar vahy ile kava idi tesis ve mücetehittîn içtihat ile ahkâmi istinbat, sizde ilcaat-ı zamana o ahkâm-ı adliye tefik ve takbik ediniz. 

Ey şecaat-nihat rüesa-yı Ekrad!

(Ey yiğitlik ve cesaret örneği Kürt reisleri!)

Şimdiye kadar Padişaha iktida ettiniz ki, milletin vahşetinde dolayı tedenni ve inkarazın mahkûmu olan kuvvet ve cebri, millete istimale lüzum gördünüz. Şimdi de Padişah yine size imamdır. İktida ettiniz ki, o, ömr-ü ebediye mazhar olan marifet ve adaleti ile milletini idare edecek. Siz de öyle yapınız. Ta ki necat bulasınız. Kuvvet ve cebr yerine akıl ve adalete istimal ediniz ve tahvif yerinde muhabbeti ikame ediniz, ta riyasetiniz ber-devam olsun.

Mahasıl, efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve kehlelenmiş ağalık abasını bir hüle-i adalete tebdil ediniz.

Ey bağlı Arslanlar gibi efrad-ı ekrad!

(Ey bağlı arslanlar gibi Kürt fertleri!)

Şimdiye kadar iki cihetli eser idiniz. Biri, hükümüt-i müstebidin tekâlif-i zalimanesiyle, diğeri, bazı zalimlerin gasp ve garet-i tecavusatıyla. Şimdi bu inkılap-ı azimden sonra azadesiniz. Her biriniz âleminizde hükümet-i meşruta-i meşruanın tekâlif-i adilanesin itaat ve hukuk-u gayr men-i tecavüz şartıyla birer Padişah gibisiniz. Bu saltanat-ı şahsiye muhafaza, teşebbüs-ü şahsi ile ellerinizde geldiği kadar bu itihad-ı millete ve meşrutiyete her cihetle hizmet ediniz. Zira bizim, belki umum millet-i İslam’ın mutlak Osmanlıların necat ve hayatı, itihad-ı milletle kaimdir. 

 

Ey umum Ekrad!

(ey Bütün Kürtler!)

Gözünüzü açınız sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz. Sizi itilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifade etmesin. Bu şanlı olan itihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslamiyet size davacı olacaktır. Zaman size sile vurmakla o ihtilâf ve keşmekeşi atacaktır. Namusunuzu isterseniz, tokat yemeden atınız. Bunu da muhakkak bilin: her tarafa hücum edin medeniyete karşı vahşetinizi muhafaza edemezsiniz.

Bu vahşet lavzın’da daralmayınız. Zira evvel nefsime söylüyorum. Hem de kabahat hükümettir. İstediğim, Kürtlük namus ve haysiyetini muhafaza ve yiğit, kahraman Arnavutlara, meşrutiyet ve adalete hizmet ile iktida ediniz. Bu hâl-i hazır saadetimize herkesten ziyade hizmet edecektir. Çükü her kesten ziyade istibdattan biz zarar görmüşüz. Güya bizden daralmıştılar, mazi tarafına bizi sevk ediyorlardı. Beşaret ediyorum ki: Yakın zamanda umum Kürdistan da medaris-i münderisiyi ihya ve olmayan yerlerde de medaris tesis edilecektir.

Vesselam Bediüzzaman 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.