Bayık: Yaz Boyu Fedailik Direnişi
Röportajlar / 03 Mayıs 2012 Perşembe Saat 07:04
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık'ın Avrupa'da Türkçe Kürtçe yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesine bir röportaj verdi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık'ın Avrupa'da Türkçe Kürtçe yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesi ile yaptığı röportajda önemli ve çarpıcı açıklamalarda bulundu. Şimdi bu röportajın bir bölümünü yayınlıyoruz;

-15 Şubat, 8 Mart, 21 Mart ve 4 Nisan’daki toplumsal eylemlerin ardından gerilla cephesinden de askeri hedeflere yönelik eylem haberleri artmaya başladı. Gerillayı bu direnişe sevk eden nedenleri ortaya koyar mısınız?

Siyasi ve askeri operasyonlar Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme politikasının sonucu süreklileşmiş bulunmaktadır. Türk devletinin Kürt sorununda demokratik bir çözüm politikası olmadığı için siyasal alanda Kürtlerin yüzyıllık birikimini tasfiye etmeyi hedefliyor. Bilinçli, özgürlüğüne ve demokrasisine sahiplenecek, bu konuda sokağında, köyünde, mahallesinde öncülük edebilecek tek bir Kürt bile bırakmak istenmiyor. Binlerce demokratik siyasetçinin tutuklanması tamamen Kürt sorunundaki çözümsüzlüğü ifade ediyor. Kültürel soykırımın siyasi alandaki izdüşümü oluyor. Kürt sorununda hala inkâr ve imha siyaseti uygulanıyor. Her ne kadar zaman zaman “Kürt vardır”, “Kürt kardeşlerim” denilse ve Kürt sorunundan söz edilse de gelinen aşamada bunlar Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmenin kılıfı olmaktadır. Dolayısıyla özel ve psikolojik savaş söylemleri olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu yönüyle zihniyet değişmemiştir; sadece Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi, bölgedeki ve dünyadaki gelişmeler karşısında sıkışan Türk devleti dil ve kültür alanında kimi yumuşamalar yaparak inkâr ve imha siyasetini sürdürmek istiyor. Siyasi soykırım operasyonlarının ve gerillaya yönelik imha harekâtlarının anlamı budur. 

Bu saldırılar karşısında Kürt Özgürlük Hareketi'nin teslim olmayacağı açıktır. Bu kadar siyasi soykırım operasyonları, gerillaya yönelik imha saldırıları bir irade kırma ve teslim alma harekâtıdır. Kürt Özgürlük Hareketi'ni teslim alarak da yeni koşullarda kültürel soykırımı gerçekleştirmek istemektedirler. Hala Kürtlerin varlığı gerçek anlamda kabul edilmiş değildir. Kürtlerin varlığını kabul etmek, her şeyden önce de Kürt halkının yaşadığı vatanı kabul etmektir. Hala Kürdistan kavramından kaçılıyorsa, Kürdistan kavramı kullanılmıyorsa, bunun kullanılmaması için televizyonlara ve radyolara talimatlar veriliyorsa, televizyonlarda bu kelimeyi kullananlar derhal uyarılıyorsa bu, Kürtlerin toplumsal varlık olmasının, yani ulus olduklarının kabul edilmemesinin en somut ifadesidir. 

Kürt sorununun varlığını kabul etmek, onun doğal hakları olan haklarını kabul etmektir. Kimliğini, varlığını anayasal güvenceye kavuşturmaktır; anadilde eğitimini ve demokratik özyönetimini, yani demokratik özerkliğini kabul etmektir. Bunlar kabul edilmeden kimse Kürtlerin varlığını tanıdığını iddia edemez. Türk devleti hala bütün politikalarını kültürel soykırım ve Kürdistan'ı Türk ulusunun yayılma alanı haline getirme üzerine kurmuşsa bunun inkâr, imha ve kültürel soykırımdan başka bir anlama gelmediği açıktır. 

Oslo ve İmralı görüşmelerin tıkanmasının nedeni de budur. Doğrudur, görüşmeler olmuştur, ama görüşmelere Türk devletinin bir çözüm yaklaşımı olmamıştır. Bir çözüm yaklaşımı olmadığı için Kürt Özgürlük Hareketi'nin ve Önder Apo'nun en makul yaklaşımlarına rağmen bir ilerleme sağlanamamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi bu çözümsüz politikaları kabul etmeyeceğini, bir demokratik çözüm projesinin ortaya konulması ve bunun deklere edilmesi gerektiğini söyleyince görüşmeler kesilmiştir. Görüşmelerin son bulmasıyla da Türk devleti siyasi ve askeri operasyonlarını arttırmıştır.
AKP Hükümeti görüşmeleri kendine göre belirli bir oyalama aracı ve iktidarını pekiştirme fırsatı olarak değerlendiriyordu. Kürt Özgürlük Hareketi ise bu görüşmeleri Türk devletini ve toplumu demokratik çözüme hazırlama biçiminde ele alıyordu. Ama AKP hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu yaklaşımını doğru değerlendirme yerine, kendi iktidarını pekiştirme ve bir tasfiye zemini olarak değerlendirmek isteyince görüşmeler tıkanmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi'nin AKP'nin politikalarını kabul etmediği görüldüğünde siyasi ve askeri operasyonlar tamamen bir tasfiye konsepti içinde yürütülmeye çalışılmıştır. 

Türkiye tarihinin hiçbir döneminde bu kadar siyasi tutuklu zindanlara atılmamıştır. Türkiye tarihinin darbeler döneminde bile bu kadar uyduruk gerekçelerle insanlar zindanlara doldurulmamıştır. 12 Eylül’de bile zindana atmanın kendine göre gerekçeleri vardı. Şimdi böyle gerekçeler de aranmıyor. Sen tutumunla, davranışınla, sözlerinle teröre hizmet ediyorsun denilerek içeri atılıyor. Bunları yapabilirsin diye insanlar zindanlara dolduruluyor. Tamamen subjektif bir değerlendirme. Hatta bunun da ötesinde insanları rastgele tutuklayalım da herkesin gözü korksun, bu mücadelenin uzağında bile olsalar sempati duymasınlar yaklaşımı içindeler. Bu anlayıştan dolayı tutuklamaların haksız olduğu herkes tarafından görülmeyince başlanınca birçok hükümet yanlısı bile bu tutuklamaları kabul edemiyor, aşırı oluyor, abartılıyor biçiminde değerlendirmelerde bulunuyor. Çünkü bir toplumun tümünün gözünü korkutmak için yapılan bu tutuklamaların savunulacak hiç bir yanı kalmamıştır. Zaten iddianamelerdeki iddiaları savunmak mümkün değildir. Bu nedenle “KCK terör örgütüdür, tutuklananların önemli bir kısmı teröre bulaşmıştır, ama çok aşırı gidilmiştir” değerlendirmeleri yapılmaktadır. Daha doğrusu gelen kamuoyu tepkisi karşısında böyle bir manevra yapmaktadırlar. Özcesi artık hiç kimsenin kabul etmediği bir biçimde siyasal soykırım operasyonları sürmektedir. 

Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı’nın tutuklanmaları bu KCK operasyonlarının ne anlama geldiğinin açık ifadesidir. Ragıp Zarakolu bırakılmıştır ama Ragıp Zarakolu’yla aynı durumda olan insanlar içeride tutulmuştur. Hatta birçoğunun Ragıp Zarakolu kadar bile Kürt demokratik hareketiyle ilişkisi yoktur. Ama topluma gözdağı vermek için bu siyasi soykırım operasyonları yapılmaktadır. Bir taraftan sindirip irade kırmak, bir taraftan topluma gözdağı vermek isteniyor. BDP'de siyaset yapmak pahalıya ödetilmek isteniyor. İnsanlar, BDP'de siyaset yaparsanız tutuklanırsınız, işinizden gücünüzden olursunuz tehdidiyle BDP’den uzak tutulmaya çalışılıyor. Tabii bir yönüyle de BDP'de siyaset yapma pahalı hale getirilerek başka siyasetlerin önü açılıyor. Hükümetin politikalarına boyun eğecek, karşı çıkmayacak, Kürt siyasi hareketine karşı tutum alacak, kendine göre yeni alternatifler yaratılmak isteniyor. Kendilerine Kürt halkının mücadelesini savunacak bir alternatif değil de Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı tutum alacak bir siyasi güç yaratmak istiyorlar. Böyle bir siyasi saldırı var. 

Diğer yandan gerilla imha edilmek isteniyor. Her türlü yasak silah kullanılıyor. Birkaç gerillanın görüldüğü yerde on binlerce askerle harekete geçiliyor. Gerilla direnişinin kırılamayacağının görüldüğü yerlerde derhal yasak silahlara başvuruluyor. Tam bir ezme harekâtı izliyorlar. Gerilla Türk devletinin tek taraflı dayattığı savaşa, inkâr ve imha siyasetine karşı 30 yıldır bir direniş içindedir. Türk devleti Kürtlere karşı sürekli bir savaş halindedir. Bugün bir milyona yakın ordu ve üç yüz bin polis besleniyor. Bunların hepsi esas olarak da Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bastırmak için silahaltına alınmıştır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi bastırılmak için bu kadar ordu, asker Kürdistan'da konumlandırılacak, tek taraflı bir savaş ilan edilecek, buna karşı da Kürtler sessiz kalacak! Dayatılmak istenen budur. 1984 yılında bu tek taraflı yürütülen savaşa, zorbalığa karşı gerilla direnişe geçmiştir, bu direnişini bugün de sürdürmektedir. Çünkü Türk devleti ordusuna, polisine dayanarak Kürt halkını ezmek, sindirmek, susturmak ve kendi soykırım sistemini, inkâr ve imha sistemini kabul ettirmek istiyor. Bu siyasi soykırım saldırıların da askeri saldırıların da amacı budur. 

Tabii ki eşit olmayan koşullarda savaş yürütülüyor. Türk devleti her türlü savaş yöntemini kullanıyor; uluslararası destek alıyor; en son tekniği kullanıyor. Buna dayanarak da gerillayı tasfiye edeceğini düşünüyor. Gerilla, halkına ve inancına dayanarak fedai ruhla Türk devletinin bu inkâr ve imha operasyonlarına karşı direniyor. Türk devletinin tekniği ve dışarıdan aldığı destek ne kadar güçlü olursa olsun Kürt halkı, Kürt gençleri bu saldırılara karşı direnecektir. Çünkü direnmek dışında başka bir alternatifi yoktur. Direnmemesi demek teslim olması; Kürtler üzerindeki yok etme siyasetini kabul etmesi ve Kürt ve Kürdistan gerçeğini ortadan kaldırmak isteyen politikalara boyun eğmesi anlamına gelecektir. Gerillanın da buna boyun eğmeyeceği açıktır. Zaten 30 yıldır her türlü baskı karşısında gerilla boyun eğmediğini kanıtlamıştır. Gerilla fedai bir güçtür. Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye alıp özgürlüğünü sağlayana kadar bu direnişi sürdürecektir. Hiç kimse gerillanın direnişini, silahını bırakmasını beklememelidir.


-Bu söyleminizden yaz boyu direniş dışında başka bir siyasal durumun yaşanmayacağı anlaşılıyor. Bu direniş ne gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir?

Biz defalarca ateşkes ilan ettik, demokratik siyasal çözümü en fazla biz dillendirdik. Türk devletinin böyle bir yaklaşımı yokken, tamamen inkâr ve imha siyasetini esas almışken, demokratik siyasal çözümü, ateşkesi ilk dillendiren Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Defalarca tek taraflı ateşkes ilan eden Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bu gerçeği herkes bilmektedir. Haksız olan Türk devletidir. Büyük ordusuyla, yüz binlerce polisiyle Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezmek isteyen Türk devletidir. Kürtlerin en temel haklarını yok sayan, kabul etmeyen Türk devletidir. Ama buna rağmen demokratik siyasal çözüm isteyen, tek taraflı ateşkes yapan hep Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur. Bu gerçek ortadadır, ama buna rağmen Türk devleti “ben güçlüyüm, ordum var, polisim var, uluslararası desteğim var, ateşkesini de kabul etmiyorum, demokratik siyasal çözümü de kabul etmiyorum, teslim olacaksın” diyor. İşte içeride ve dışarıda biraz sıkışınca kimi yumuşatmalarla bu sorundan kendini kurtarmayı düşünüyor. Türk devletinin bu politikası karşısında gerillanın direnmekten başka bir şansı yoktur. Çünkü ortada demokratik siyasal çözüm yok; demokratik siyaset anlayışı yok, demokratik siyaset anlayışına şans tanıma yoktur. 


-2009 seçimlerinden sonra demokratik siyasetin önünü açıp demokratik siyasal çözüme şans tanıma yerine, Kürt Özgürlük Hareketi'nin tek taraflı ateşkes ilan ederek seçim sonuçlarını demokratik çözüme zemin olarak kullanmak istemesine rağmen bir gün sonra demokratik siyasete saldırı yapılmıştır. Şu anda hala onlarca belediye başkanı, yüzlere varan il genel meclisi, belediye meclisi üyeleri, BDP il ve ilçe başkanları tutukludur. Milletvekilleri içerdedir; içerde olmayan milletvekilleri üzerinde de her gün büyük bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Demokratik siyasal çözüme şans verme yerine ezmeyi hedeflemektedir. Amiyane deyimle taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakma gibi bir siyaset izlemektedir. Bu ortamda demokratik siyasal çözümün gelişmesi mümkün müdür? Demokratik siyasete yaşam imkânı verilmeyen yerde hangi iyi niyetten bahsedilebilir? Açıktır, Kürdistan kelimesine bile tahammül edilmeyen bir yerde hangi çözüm gelişecek? Kolektif değil, bireysel haklarla bu işleri çözeriz denilen yerde hangi demokratik siyasal çözüm gelişebilir?


Çözümleri, İlker Başbuğ’un dediği bireysel haklara dayanan “liberal demokratik çözüm”dür. Bunu da İlker Başbuğ teorize etmiştir. Yani Kürtleri bir toplum olarak tanımadan, anadilde eğitimini tanımadan, kendi kendini yönetmesini tanımadan, kültürel soykırımın önünde engel olmayacak, Kürtlerin Türkleştirilmesi önüne geçmeyecek kimi yumuşamalarla bu işten kurtulacaklar. Yani alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete biçiminde bir yaklaşım benimsemişlerdir. Gerilla işte bu nedenle direnmektedir; bundan sonra da direnecektir. Çünkü Türk devletinin ne zihniyeti değişmiştir ne de demokratik çözüm yaklaşımı vardır. Bu yol karşısında tek yol olarak direnmek kalıyor, gerilla da direnecektir. Dağda direnecektir, şehirde direnecektir, her yerde direnişini ortaya koyacaktır. Türk devletine bu sorunu askeri yöntemlerle çözemeyeceği, halkın direnişini kıramayacağı gösterilecektir. 

Kürt Özgürlük Hareketi kırk yıllık mücadele geleneği olan bir harekettir. Kırk yıl içinde ortaya çıkmış direnen bir halk gerçeği vardır. Kuzey Kürdistan'da 20-25 milyon biçiminde ifade edilebilen bir Kürt toplum gerçeği vardır; bunların bu yöntemlerle ezilip tasfiye edilemeyeceğini halk da gerilla da direnişleriyle göstereceklerdir. Zaten gerilla üzerinde bir imha harekâtı vardır. Gerillanın direnmekten başka bir seçeneği de yoktur. Gerilla zaten bir Meşru Savunma Gücüdür. Nasıl ki dün Kürt halkının varlığına yönelik bir tehdit vardı, varlığı yok edilmek isteniyordu; orduya ve polise dayanarak Kürt halkının iradesi kırılıp Kürtler kültürel soykırıma uğratılmak isteniyordu, şimdi de askeri ve siyasi gücüyle bu amacı gerçekleştirmek istiyor. Bu açıdan önümüzdeki yaz boyu Türk devletinin politikalarına karşı büyük fedailik direnişi ortaya konulacaktır. Öyle gerilla iradesinin kırılamayacağı, gerillanın her koşulda mücadele gücünün olduğu bir daha gösterilecektir. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi'ni ve gerillayı çözemez. Sonuçta çözülecek olan, bütün önceki hükümetler gibi AKP Hükümeti olacaktır. AKP Hükümeti bu politikayı bırakmadığı müddetçe gerilla direnişi karşısında çözülmekten başka bir kaderi yaşamayacaktır.


-Türkiye’de gelinen aşamada halen muhataplık tartışmaları yürütülebiliyor. Kürtlerin bir muhataplık sorunu var mıdır?

Kuzey Kürdistan'da bir muhataplık sorunu yoktur. Türkiye'nin ister oyalama, ister başka amaçlarla olsun Kürt Özgürlük Hareketiyle görüşmesi, 30-40 yıldır Kürt sorununda en temel aktör olarak Önder Apo ve PKK'nin varlığı bir muhataplık sorunu olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kuzey Kürdistan'da Kürdistan'ın hiçbir parçasında olmadığı kadar, hatta dünyanın hiçbir yerindeki ulusal hareketlerde olmadığı kadar yediden yetmişe toplum Özgürlük Hareketi etrafında toplanmıştır. Hiçbir hareket bu düzeyde geniş bir toplumsal tabana sahip olmamıştır. Çocuğundan yaşlısına, kadınına kadar bütün toplumu bu kadar mücadele içine çeken başka bir hareket yoktur. Bu gerçek ortadadır. 

Kürdistan'da da Kürt’ün varlığını, özgürlüğünü, kimliğini, anadilde eğitimini önemli gören, Kürtlerin yüzde 90-95’i Kürt Özgürlük Hareketi taraftarıdır. Bu açık bir gerçektir. Belki 90 yıllık kültürel soykırım politikası nedeniyle Kürdistan'ın Türkiye ile sınır şehirlerinde, Fırat’ın Batısında, yine Kuzey Kürdistan'ın kuzey şehirlerinde kültürel soykırım ve asimilasyonun belirli etkisiyle Kürt kimliğine ve özgürlüğüne karşı belli bir duyarsızlık ortaya çıkmıştır. Kültürel soykırımın böyle alanlarda yarattığı sonuçlar vardır. Ama Kürt kimliğinin canlı olduğu, Kürt sorununu, Kürtlerin ulusal varlığını, özgürlüğünü, kimliğini, kendi kendisini yönetmesini önemli gören, yani Kürt sorununu asıl olarak gündemde tutan kitlenin yüzde 90-95 gibi ezici çoğunluğunun Kürt Özgürlük Hareketi etrafında saf tuttuğu açıktır. Bunu hiç kimse reddedemez. Hakkâri’de yüzde 90, Şırnak’ta yüzde 80, Mardin’de yüzde 70, Amed’te yüzde 65,Van’da ve Batman’da yüzde 60 gibi halk ezici bir çoğunlukla Kürt Özgürlük Hareketi etrafındadır. Bitlis, Muş, Ağrı’da da Kürtlerin çoğunluğu hareketimizin etrafındadır. Bu saydığımız illerde bazı yetersizliklerden dolayı Arapların, Türkmenlerin,  Mıhalmilerin oyları blok olarak AKP'ye gidiyor. Yüzde 15 kadar da bunların oyu vardır. Yüzde 10 civarında da dışarıdan gelen asker ve memurların oyu bulunmaktadır. Belki bu nedenle BDP'nin oyları bu illerde yüzde 60’lardan yüzde 80’lere çıkmıyor. 

Bunlar dikkate alındığında kimin Kürtleri temsil ettiği, kimin muhatap olduğu açıktır. Şimdi kalkıp 90 yıllık asimilasyonun belirli şehirlerde yarattığı etkiyle AKP'nin aldığı bir kısım oya bakılarak Kürt demokratik hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi muhatap değildir demek kafayı kuma gömmektir. Ya da AKP Kürtlerin çoğunluğunun oyunu alıyor demek Kürtleri kandırmaktır. Kürtlerin çoğunluğunun oyunu AKP alıyor diye bir gerçeklik yoktur. Propagandayla böyle bir gerçeklik varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Kürdistan'da oyların çoğunluğunu Kürt demokratik hareketi almaktadır. Bu nettir. Bu gerçekler ortadayken hala muhataplık tartışmaları yapmak Kürtleri hala bir toplum olarak tanımamaktır. Kürtler bir toplum olarak tanınmadığı için bir muhataplık sorunu var deniyor. Bu nedenle şu anda Türk devleti açısından hiçbir Kürt, hiçbir Kürt grubu, hiç kimse muhatap değildir deniliyor. Yani Kürtleri muhatap alma diye bir zihniyeti yoktur. Yoksa ortada bir muhatapsızlık sorunu ya da muhatabın var olmadığı gibi bir sorun da yoktur. Sorun Türk devletinin sorunudur, Türk devletinin Kürtleri bir toplum olarak görmeme yaklaşımıdır. Bu bakımdan Kürtleri kim temsil ediyor, kim muhataptır gibi bir sorun da yoktur. Tartışmayı böyle yapmak yanlıştır. Tartışmayı, Türk devleti Kürtleri bir toplum olarak görüyor mu, görmüyor mu; Kürtleri muhatap alıyor mu, almıyor mu; çerçevesinde yürütmek gerekir. Sorun burada vardır. 

Kimi bazı Kürtleri öne çıkarmaları, televizyonlarda konuşturmaları, gazetelerde yer vermeleri, toplantılarına almaları Kürtleri muhatap aldıklarını göstermiyor. Onlar Kürt Özgürlük Hareketi'ne, Kürt demokratik hareketine karşı olduğu için kullanılıyor. Yoksa ortada onların muhatap alınması diye bir yaklaşım yoktur. Çünkü Türk devletinin böyle bir anlayışı yoktur. Bu Kürtler güçsüz, zayıf olduğu için konuşturuluyor, onları kullanıyor, ama güç olsalardı, Kürtler içinde etkileri olsalardı böyle Kürt’ü de tanımazdı. Gerçek budur. 

Muhatap Önder Apo’dur, muhatap PKK’dir, muhatap BDP’dir, bu açıktır. Önder Apo da, hareketimiz de BDP'nin de çözümde muhatap olduğunu defalarca söyledi. Bunları birbirinden koparmak, birbirlerinin karşısına çıkarmak mümkün değildir. Tabii ki BDP ayrıdır, demokratik bir partidir, ama muhataplığın bir parçasıdır. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’yle Kürt demokratik hareketinin tabanı birbiriyle örtüşmektedir. Bu gerçek ortadayken muhataplığın da kim olduğu bellidir. Bu muhatapların hepsi de belli rol oynayabilecek durumdadır. Önder Apo da muhataplıkta rolünü oynayacaktır, PKK de, BDP de muhataplıkta rol oynayacaklardır. Bunların hepsi muhataptır. Çözümde bir bütünün parçasıdırlar. Böyle görülmediği müddetçe yapılacak bütün tartışmalar hiçbir pratik değeri olmayan, yaşamda değeri olmayan tartışmalardır. Dolayısıyla Kürt sorununda bir muhataplık sorunu yoktur, muhataplar bellidir. Bunu Türkiye toplumu da biliyor, Türkiye siyasetçiler de biliyor, Kürtler de biliyor, dünya da biliyor. İstedikleri kadar siz Kürtleri temsil edemezsiniz, muhatap olamazsınız desinler, gerçek apaçık ortadır.


-Cumhurbaşkanlığı seçimleri de Türkiye’de ciddi bir “çatışma kaynağı” olarak görülüyor. Gülen Cemaati ile Erdoğan cephesi arasında nasıl bir uzlaşı veya çatışmadan söz edilebilir?

AKP'nin Erdoğan öncülüğündeki esas gövdesiyle Gülen cemaati arasında tarihsel düzeyde bir çelişki zemini vardır. Bilindiği gibi Erbakan’la Fetullah Gülen cemaati arasında her zaman sorun yaşanmıştır. Erbakan daha bağımsız politika izleyen, batıya karşı daha mesafeli olmak isteyen bir siyasal İslamcı önderdi. Fetullah Gülen ise başından beri ABD ile ilişkisi olan bir kişidir. CIA’nın içinde etkili olduğu Komünizmle Mücadele Derneklerinde görev almıştır. Bu açıdan Fetullah Gülen kendi tarikatını, cemaatini ABD'nin politikalarına uyumlu hale getiren bir kişiliktir. Bu yönüyle Erbakan geleneğiyle çeşitli konularda farklı düşmüşler ve farklı konumlarda bulunmuşlardır. Ancak 28 Şubat’ta siyasal İslamcılara verilen ayar, yürütülen baskı ve psikolojik savaşla Refah Partisi içinde bu politikayla yürünemeyeceği, dış güçlerle uyumlu hale gelmek, sistemle uyumlu hale gelmek gerektiği gibi bir düşünce ortaya çıkmıştır. İç ve dış baskılar sonucu Refah içinde böyle bir doğum yaratılmıştır. Yenilikçi kanatın ortaya çıkması böyle sağlanmıştır. 
Erbakan çizgisinden uzaklaşan, ABD ve Batı’yla yakınlaşan Erdoğan-Gül kanadı bu yönüyle de Fetullah Gülen ve cemaatine yakınlaşmıştır. Erbakan dönemindeki çatışma belirli düzeyde giderilmiştir, ama yine de olaylara yaklaşım ve söylemde belirli konulara bakışta farklılık devam etmiştir. Ama iki taraf da devleti ele geçirmek için tamamen ortak davranmışlar, bir nevi bir ittifak yapmışlardır. AKP Hükümeti bu ittifakın sonucudur. Zaten AKP Hükümetine ABD onay vermiştir. ABD'nin AKP Hükümetine onay vermesi demek, Gülen’in de bu hükümetle ittifak içine girmesi demektir. Yakın zamana kadar da bu ittifak çok fazla sorun olmadan devam etmiştir. Ancak klasik iktidar blokları önemli oranda aşılınca, Türkiye iç ve dış politikası gereği siyasal İslamcıları sistem içine alınca ve AKP Hükümeti döneminde siyasal İslamcılar devlet içinde etkin olunca Gülen cemaatiyle Erdoğan cephesi arasında sorunlar yaşanmaya başlanmıştır. Çünkü artık bir hükümet olma, hükümeti ele geçirme, hükümet içinde etkin olma konumundan çıkılmış, bizzat devleti şekillendirme sürecine girilmiştir. 

Siyasal İslam’ın devleti şekillendirme sürecine girdiği süreçte Gülen cemaati açıkça devletin temel kurumlarında kendisini organize etmeye, hizbini etkili kılmaya çalışmıştır. Zaten başından beri bu yönlü çalışmaları vardır. Polis içinde, yargı içinde bu yönlü çalışmalarını yürütmüşlerdir. AKP Hükümetini, bu örgütlenmelerini polis ve yargı içinde geliştirme zemini olarak kullanmışlar, bu konuda da önemli mesafe almışlardır. Bunun sonucu bir çekişme ve çatışma ortaya çıkmıştır. Mevcut iktidar bloklarını saf dışı etmede AKP ile ittifak içinde olan Gülen cemaati sıra devleti şekillendirmeye gelince “devleti benim hizbim şekillendirecek, ben şekillendirmeliyim”  biçiminde bir yaklaşım içine girmiştir. Bu tabii Erdoğan cephesiyle Gülen cemaati arasında belirli sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bu durumu devletin oluşacak yeni kodlarının, yeni genlerinin nasıl şekilleneceği konusundaki bir çatışma, bir sürtüşme olarak değerlendirmek gerekir. 

Buna bir yönüyle de Fetullah Gülen üzerinden ABD'nin devlette daha etkin olma müdahalesi de denilebilir. Gülen cemaati de, AKP de ABD işbirlikçisidir, ancak ABD Gülen cemaati içine daha fazla sızmış, Gülen cemaatini kendi politikalarına uyumlu hale getirmiş olarak düşündüğünden bunun Gülen cemaati üzerinden Türkiye'yi kontrol etme biçiminde bir çalışma olduğu söylenebilir.

Öte yandan Erdoğan’ın bazı söylemleri, ABD ve Batı’da rahatsızlık yaratmaktadır. İsrail’le çekişme sorunu var, Filistin’e giden Mavi Marmara gemisinin yaratığı gerilim var. Dikkat edilirse bu tür krizlerde Gülen daha fazla yumuşak yaklaşmış, bir nevi ABD ile İsrail’le karşı karşıya gelmeme, ABD ve İsrail’in hassasiyetlerini gözeten bir yaklaşım içinde olmuştur. Erdoğan ise bu tür durumlarda biraz daha dikkatsiz, hatta patavatsızdır. Popülist yaklaşımlarıyla, Arap sokağını etkileme amacıyla zaman zaman ABD'yi ve İsrail’i rahatsız eden tutumlar göstermiştir. Belli düzeyde bu dış etkenler de çekişmenin bir boyutu olarak değerlendirilebilir. 

Gülen cemaatinin devleti kontrol etme konusunda aktif ve pervasız olması da gerilimler yaratmaktadır. MİT olayında olduğu gibi Erdoğan’la karşı karşıya gelmişlerdir. Yargıyı ve polisi ele geçirmiş, ama MİT’i de ele geçirmeden devlette kazandığı mevzilerin çok fazla güvencede olmayacağını düşünmüş, böylece MİT’i de ele geçirerek devlet içindeki etkinliğini arttırmak istemiştir. Bu bakımdan Oslo görüşmeleri üzerinden MİT’e yüklenmiştir. Oslo görüşmeleri devam etseydi Gülen cemaati böyle bir şeye girişmezdi. Ama Oslo görüşmeleri tıkanmış, artık görüşmelerin eski düzeyde yürümeyeceği, AKP Hükümetinin Kürt sorununda demokratik çözüm projesi olursa Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu görüşmeler içinde yer alacağı anlaşılınca Gülen cemaati Oslo görüşmeleri üzerinden MİT’i yıpratma ve teslim alarak oraya da kendi adamlarını yerleştirmek istemiştir.
Gülen cemaatinin zaten ayrı bir istihbarat örgütü vardır. Diğer alanlarda olduğu gibi istihbarat alanında da alternatif bir devlet gibi çalışmaktadır. Bunun belgeleri Kürt Özgürlük Hareketi'nin elindedir. Devletin valisinden, görevlilerinden ayrı, her yerde, özellikle Kürdistan'da bir özel savaş, psikolojik savaş merkezi kurulmuştur. Bütün bilgiler burada toplanıyor, bu çerçeveden de Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı, muhalif güçlere karşı bir saldırı yürütülüyor. Buradaki kararlar daha sonra valiye, savcılığa ve polislere bir talimat haline getiriliyor. Her ne kadar talimatın hükümet tarafından verildiği söylense de hükümetin bu yönlü politikaları esas olarak Fetullah’ın bu gizli ve paralel devlet örgütlenmelerinde şekillenip resmi kurumların önüne konulmaktadır. Gül’en MİT’i de ele geçirerek bu organizasyonunu resmileştirmek istiyor. 

Fetullah Gülen böyle bir hamle yaptı, ama Erdoğan kendisinin yakın adamı olan, daha sonra sır küpüm dediği Hakan Fidan’la MİT’i yeniden şekillendirmek ve kendi kontrolünde tutmak istediği için cemaatin bu hamlesine karşı bir tepki göstermiştir. Bu tutumuyla “İttifakız, belirli yerlerde güç olabilirsiniz, ama buraya sizi sokmam, burada sadece benim kontrolüm olur” demiştir. İktidarın dizginlerini kendi ellerine geçirmek olarak gördüğü için MİT üzerindeki Gülen hamlesine karşı açık tutum almıştır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusuna da bu çerçevede bakmak lazım. Fetullah Gülen bu konuda sorun yaratarak Erdoğan’a kendi dediklerini yaptırmak istiyor. Öyle Erdoğan’a tümden karşı çıkacak bir durum yok. Bu konuda sorunlar yaratarak, bir çekişme ve çatışma kaynağı olarak gösterilerek, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması karşısında daha fazla taviz koparıp mevzi elde etme peşindeler. Fetullah Gülen’in böyle bir politika izlediği görülüyor. ABD'nin, Avrupa’nın Türk devletine daha fazla kendi politikalarını kabul ettirme açısından Gülen cemaatini böyle kullandığı da söylenebilir. ABD ve Avrupa, özellikle de ABD, Türkiye'yi daha fazla kendine bağlamak, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş Erdoğan’ı ABD'nin bölge politikalarına tam uyumlu hale getirecek bir çizgiye çekmek için bu cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi çekişmeleri değerlendirdiğini düşünmek de gerekmektedir.


-Bir yandan 12 Eylül ve 28 Şubat’ın yargılandığı söylenirken, diğer yandan Türkiye’de hak ihlallerinin zirve yaptığı, toplumu sindirmek için rastgele tutuklamaların gerçekleştiği, benzeri görülmemiş bir baskı kampanyası yürütüldüğü koşullarda darbecilerle hesaplaşmak mümkün mü? Yaşananlar ne anlama geliyor?

Bu konuları değerlendirirken her şeyden önce Türkiye'nin en hassas olduğu konu olan Kürt sorunu ekseninden ayrı ele almamak gerekiyor. 12 Eylül ve 28 Şubat dava konusu yapılabiliyorsa, AKP hükümeti bu davalar üzerinden kendisini demokrat gösterip iktidarda tutmak istiyorsa bun sağlatan, Kürt Özgürlük Hareketi'nin 12 Eylül’ü de, 28 Şubat darbesini yapanları da başarısız kılmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı ordu 1980’den 2000’li yıllara kadar büyük bir savaş vermiş, ama başarısız kalmıştır. Önder Apo'nun yakalanmasından sonra Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye olsaydı, gerilla Türk devleti karşısında direnemez duruma düşseydi bugün ne 12 Eylül, ne 28 Şubat’ı yapanlar yargılanabilirdi ne de 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı savaş içinde olan asker, polis ve o günün görevlileri mahkemeye çıkarılabilirdi. Onlar ülkelerini terörizmden kurtarmış, terörü tasfiye etmiş kahraman güçler olarak etkinliklerini sürdürürlerdi. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi'nin yenilmediği, ezilmediği, aksine giderek daha da toplumsallaştığı, mücadele gücünün var arttığı görülünce ordunun başarısızlığı da netleşmiştir. 

AKP Hükümeti bu durum karşısında “siz başarısız oldunuz, sizin yöntemleriniz başarısız kaldı, hatta sizin yöntemleriniz terörü azdırdı, teröre karşı en iyi ben mücadele edebilirim, Kürtleri siyasal egemenlik altında en iyi ben tutarım, bu nedenle iktidar benim hakkımdır” diyerek bugüne kadar kendisini iktidarda tutmuştur. AKP “Kürtleri en iyi ben ezerim, en iyi ben kontrol ederim” iddiasıyla iktidarda durmaktadır. Eğer bu kapasitesi görülmeseydi bugüne kadar iktidarını sürdürme imkânı bulamazdı. Özcesi AKP “Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme konusunda ABD’den desteği ben alırım, Güneyli Kürtleri PKK'nin üzerine en iyi ben sürerim, içeride ve dışarıda Kürt Özgürlük Hareketi'ni en iyi ben kuşatırım, etkisizleştiririm” iddiasıyla bugüne kadar iktidarını sürdürmüştür. Türkiye'de en temel sorun Kürt sorunudur. Şimdiye kadar Kürtleri egemenlik altına alma, etkisizleştirme konusunda kimin kapasitesi varsa onun iktidar olmasına onay verilirdi. Türkiye'de iktidar olmanın kanunu hala budur.

PKK'nin orduyu etkisizleştirmesi, ordunun klasik bütün politikalarını boşa çıkarması sonucu ordunun yıpranması gerçekleşmiş, onun yöntemleriyle Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı sonuç alınmayacağı açığa çıkmış, bu ortamda AKP benim politikam ve yöntemlerim Kürtleri egemenlik altında tutar diyerek iktidarını sürdürmüştür. 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın yargılanmasını da bu siyasi atmosfer altında düşünmek gerekir.

Tabii ki bunları sorgulatmak, bunları etkisiz kılmak önemlidir. 12 Eylül’ün ele ayağa düşmesini, 28 Şubatçıların yargılanması konusunu Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesinin bir başarısı olarak görmek gerekir. AKP mücadele etti ve bunları etkisizleştirdi demek doğru değildir. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi'nin ortaya çıkardığı sonuçları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Ancak bu sonuçları Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü için değerlendirmiyor. Onlar başarısız oldu, gitmeliler, Kürtler üzerinde egemenlik kurma konusunda bundan sonra ben başarılı olurum gibi bir yaklaşımla ortaya çıkan demokratikleşme imkânlarını kendi çıkarı doğrultusunda tüketiyor. 

AKP, yargılamaları da kendi iktidarını güçlendirmek ve onların yerine kendisini geçirmek için değerlendiriyor. Yoksa o yargılamalar çerçevesinde eski politikaların mahkûm edilmesi ve bir tarafa itilmesi temelinde Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü esas almıyor. Bu yönüyle gerçekten de halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesini tehlikeli bir biçimde kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp Türkiye'nin yeni güç sahibi, yeni iktidar sahibi olmak istiyor. Darbecilerin yargılandığı biçimindeki değerlendirmeleri bu eksende ele almak gerekir. 

12 Eylül, 28 Şubat yargılanarak devletin otoriter zihniyeti aşılıp yeni bir zihniyet temelinde Türkiye demokratikleştirilmek mi isteniyor; yoksa onların mahkûm edilmesi temelinde eski otoriter iktidar bloklarının yerine yeni otoriter iktidar bloklarının geçirilmesi politikası mı izleniyor? Şu anda AKP'nin izlediği politika ikincisidir. Türkiye'nin en temel sorunu olan Kürt politikası ve diğer konulardaki klasik devlet politikalarını esasta devralıyor, onları yeni koşullarda sürdürüyor. 

Tabii ki 12 Eylül de, 28 Şubatçılar da yargılanmalıdır. Ancak bu yapılırken bunların temel politikalarının mahkûm edilmesi gerekir. 12 Eylül esas olarak demokrasi güçlerini ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezmek için iktidara gelmişti. 12 Eylül toplumsallığı dağıtarak halkın örgütlü güç olmasını engelleyip kapitalist modernitenin sömürü ve baskı sistemini etkin bir biçimde kurmasını sağlamıştı. Siyasal İslamcı güçlerin önü de böyle açılmıştı. 28 Şubat sürecinde devlet yine de en fazla Kürt Özgürlük Hareketi'ni hedeflemişti. Kuşkusuz siyasal İslamcıları da sınırlama ve tamamen sistemiçileştirme hedeflenmişti. Yargılama bu gerçekler temelinde yapılıp demokratikleşmenin zemini haline getirilirse anlamlıdır. Ne var ki AKP, 12 Eylül’ü yargılıyorum, 28 Şubat’ı yargılıyorum demokratım, demokrasi istiyorum diyerek, böyle bir imaj yaratarak halkların demokrasi ve özgürlük özlemini boşa çıkarıyor. Demokrasi güçleri üzerindeki baskı politikalarını, Kürtlerin iradesini ve hak taleplerini kırmak için yürüttüğü baskı politikalarını bu tür yargılamalarla örtmeye çalışıyor. Geçmişi yargılamak; klasik politikalardan vazgeçmek, o zihniyeti bırakmak, yeni ve demokratik bir Türkiye yaratma zihniyet ve tutumunun ortaya koymakla olur. AKP ise kendisi sistemin içine alındığı için Türkiye ileri demokrasiye ulaşmıştır diyor.
Türkiye cumhuriyeti demokrasi güçleri ve sosyalistler üzerinde baskı kurarak, Kürtler üzerinde soykırım politikası izleyerek, siyasal İslamcıları dışlayarak antidemokratik bir düzen kurmuştu. Devletle arasındaki sorunlar giderilip siyasal İslam sistem içine alınınca AKP için demokrasi sorunu da, özgürlük sorunu da bitmiştir. AKP'ye göre Türkiye'nin demokrasi sorunu kalmamış, ileri demokrasiye ulaşılmıştır. Sadece bazı rötuşlar yapılmasını sağlayacak yeni bir anayasayla bu ileri demokrasinin yeni bir hukuka kavuşturulması gerekmektedir. Zaten Erdoğan’a göre Kürt sorunu kalmamıştır, Kürt vatandaşların sorunu bulunmaktadır. Bu, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi taleplerinin karşılanmayacağı, yapılması gerekenlerin yapıldığı, artık bundan sonra herkesin AKP'nin oluşturduğu düzene boyun eğmesi gerektiği anlamına gelmektedir. AKP'nin şu anda izlediği politika budur.
12 Eylül’den en fazla faydalananlar siyasal İslamcılar olmuştur. Her ne kadar Kenan Evren “biz adil davrandık, bir sağdan bir soldan astık” mantığıyla tarafsız olduğunu ortaya koymak istemişse de, en az zararı siyasal İslamcıların gördüğünü herkes bilmektedir. 12 Eylül kendisini tarafsız gösterip iktidarına meşruiyet kazandırmak için MHP’ye ve kısmen de siyasal İslamcılara da yönelmiş olsa da esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi'ne, sosyalistlere ve Türkiye demokrasi güçlerine saldırmıştır. İşte bu ortamda siyasal İslamcıların önü açılmıştır. 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürütülen kirli savaş ortamında Kürtler Kürt demokratik hareketine kaymasın yaklaşımıyla siyasal İslam’ın gelişmesine göz yumulmuştur. 28 Şubat’a kadar siyasal İslamcılar palazlana palazlana güç kazandılar; sistemi rahatsız eden radikalleşmeler görüldü. 28 Şubat’ta bu kesimleri törpüleyip sistem içine çekmek için bir ayar müdahalesi yapıldı. Zaten bunun sonucu da AKP iktidarı ortaya çıkmıştır. AKP 12 Eylül ve 28 Şubat’ın ürünüdür denilirken kimseye iftira yapılmıyor. Tarihi, siyasal gerçekler bunu gösteriyor.

Demokrasi mücadelesi vererek değil de sistem tarafından önü açılarak iktidara gelen AKP bugün 12 Eylül’de görülmeyen siyasal soykırım operasyonları yapıyor. Halka gözdağı vermek için hiçbir gerekçeye dayanmadan rastgele tutuklamalar yapıyor. Avukatları tutukluyor, gazetecileri tutukluyor. 12 Eylül’de ne bu kadar avukat, ne bu kadar gazeteci, ne de bu kadar siyasetçi tutuklanmıştı. 12 Eylül esas olarak illegal dedikleri örgütlere yönelmişti. Tabii ki bu saldırılardan demokratlar da, aydınlar da zarar görüştür. Ancak bu kadar yoğun ve toplu saldırı hiç gerçekleşmemiştir. Kuşkusuz AKP hükümeti Türkiye cephesinde daha dikkatli oluyor, ama Türk devletinin karakterinin ne olduğunu anlamak için Kürdistan'daki uygulamalara bakmak gerekiyor. Kürdistan'daki uygulamalar tam faşizmdir. Binlerce siyasi tutuklu var; demokratik siyaset yapmak suç haline getirilmiştir, demokratik gösterilere izin verilmiyor, her türlü gösteriye şiddetle saldırılıyor, polis terör estiriyor, gerilla üzerinde imha harekâtları yürütülüyor. Bu uygulamalar ancak darbe dönemlerinde görülen uygulamalardır. 

28 Şubat’ta andıçtan, psikolojik savaştan, İslamcılar üzerinde kara propaganda yapıldığından söz ediliyor. Peki, bugün Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürütülen kara propaganda ondan aşağı mıdır? Aksine 28 Şubatçıların bile aklına gelmeyecek düzeyde bir kara propaganda Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde yürütülüyor. Kürt demokratik hareketi üzerinde yürütülen saldırılar 28 Şubat’tan az değil, fazladır. Yalana dayalı gazete manşetleri şimdi atılmıyor mu? Buna dayalı olarak siyasetçiler, gazeteciler tutuklanmıyor mu? Bütün gazeteler Kürt Özgürlük Hareketi düşmanlığında, Kürt demokratik hareketi düşmanlığında yarışmıyorlar mı? Bu konuda Başbakan hepsiyle toplanıp nasıl yayın yapacaklarını söylemiyor mu? Erol Özkasnak medyayı dizayn ediyormuş; şimdi de bizzat Başbakan yapıyor, bizzat basınla ilgili bakan yayınlara ayar veriyor. Bu yetmiyor bütün gazetecileri tutukluyor. Bu ortamda darbecilerle hesaplaştığını söylemek tamamen bir demagojidir, yalandır. Zaten Kürtlerle, demokratlarla ilgili konularda bu darbecilerin zihniyeti ve amacı ortaya konulmuyor. Çünkü Kürtlerle ilgili politikada özde değişiklik yoktur.

1990’lı yıllardaki kirli savaş sonucu binlerce faili meçhul cinayet oldu Ergenekonculardan hiçbiri bu konuda yargılandı mı? İşte bir Albay Temel bulmuşlar, bakın yargılıyoruz diyorlar. 1990’lı yılları yargılamak böyle mi olur? 1990’lı yılları yargılamak o dönemdeki bütün politikaları açığa vurmakla sağlanır. Bütün uygulamalar Kürt Özgürlük Hareketi'ni ve Kürtlerin demokratik hak taleplerini ezmek içindi. Bunun için hukuk dışı her yol denendi. Bütün bunlar devlet kararıyla oldu. Cumhurbaşkanı da, Başbakanı da destekledi, bakanları da, MİT’i de işin içindeydi. Bunlar anlayış ve uygulamalarıyla birlikte yargı konusu yapılıyor mu? En önemlisi de 12 Eylül’ün ve 1990’lı yılların demokrasi güçleri ve Kürtler üzerindeki politikası bırakılmış mıdır yoksa devam mı ediyor? Şu anda Kürtleri ezmek için 12 Eylül’den daha büyük zulüm yapılıyor. Tek farkı, Hüseyin Çelik’in dediği gibi: “biz öldürmüyoruz, içeri atıyoruz”. Kaldı ki öldürmeler de oluyor. Mitingde, gösterilerde insanlar öldürülmüyor mu? Kürtler biraz tepkisini ortaya koyunca, Amed’te halk şehitlerine sahiplenmek için ayağa kalkınca “kadın da olsa, çocuk da olsa öldürürüz” deyip hedef göstererek çocukları öldürülmesine neden olan bu hükümet değil midir? 

Siyasal İslamcılar; 12 Eylül kafasında olan, 1990’lı yıllardaki kirli savaşın içinde olan, katillere iyi çocuklar diyen, 28 Şubat’ın parçası olan Yaşar Büyükanıt’la yapılan anlaşma sonucu siyasal sistem içine alınmıştır. Böylece siyasal İslamcılarla 12 Eylülcülerin, 28 Şubatçıların arasındaki sorun bitmiştir. Artık onlara yönelik bir baskı kalmamıştır. Zaten klasik iktidar bloklarının zihniyetini de politikasını da bir müktesebat olarak devralmıştır. Siyasal İslamcılar sistem içine alınınca AKP açısından ileri demokrasi dönemi başlamıştır. 

AKP sistem içine yerleştikten sonra kurnazlıkla bunları yargılıyorum diyerek aslında şu anda Kürtlere karşı yürüttüğü baskıyı örtmeye çalışıyor. Bunları bir psikolojik savaş aracı olarak kullanıyor. Şu anda 12 Eylül yargılamaları da, 28 Şubat yargılamaları da, İlker Başbuğ’un içeri atılması da tamamen AKP'nin kendine demokrasi maskesi takarak demokrasi güçlerine ve Kürt Özgürlük Hareketi'ne yaptığı saldırıları gizlemek içindir. Bir zamanlar psikolojik savaşın uzmanı olan İlker Başbuğ şimdi psikolojik savaşın kurbanı olmuştur. 

Darbecilerle hesaplaşmak demokratik zihniyete sahip olmayı ve Türkiye'nin demokratikleşmesi için adımlar atmayı gerektirir. Bu açıdan da en başta da Kürt sorununun çözümü için demokratik siyasal bir proje ortaya koyup Kürt sorununu çözmeyi gerektirir. Anadilde eğitim olmaz, demokratik özerklik olmaz, Kürt kimliği anayasaya güvenceye alınmaz, Kürtler bir toplum olarak tanınamaz, toplumsal hakları verilemez denilerek; eski politika yeni koşullarda sürdürülerek darbeyle hesaplaşıyoruz denilebilir mi? Bunlar gayriciddi şeylerdir. Nitekim halk ve demokrasi güçleri bunu görüyor. Bu kadar darbecilerle hesaplaşıyorum deniliyor, ama Kürtlere darbecilerin yapmadığı kadar zulüm yapılıyor. 

Bu darbecileri esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri yargılamıştır. 12 Eylül rejimini de anayasasını da boşa çıkaran, 1990’lı yıllardaki politikaların da yerle bir olmasını, 28 Şubatçıların da ele ayağa düşmesini sağlayan ve toplum içinde yargılanmasını gerçekleştiren esas olarak da Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bu darbecilerle en büyük savaşı Kürt Özgürlük Hareketi yürütmüştür. Bu bakımdan onların mahkemeye düşmesi de iyidir, rezil olması da iyidir, kepaze olması da iyidir. Onlar bu duruma düşmeyi hak etmişlerdir. Ama bunu sağlatan Kürt Özgürlük Hareketi’dir, AKP değildir. AKP eline geçen devlet imkânlarını da kullanarak şimdi bu duruma düşenleri, bitmiş olanları yargılarsam kendimi demokrat gösteririm, özgürlükçü gösteririm, muhaliflerimi ezerim, iktidarımı on yıl daha sürdürürüm politikası yürütüyor. 

Ergenekon davası bile AKP'nin bu yargılamaları Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü doğrultusunda ele almadığını gösteriyor. 1990’larda işlenen suçlar iddianamelerde bile yer almıyor. KCK iddianamesine her şeyi sokuşturanlar, Ergenekon iddianamesine kendilerine yönelik darbe teşebbüsü ve Türkiye'deki birkaç olay dışında hiçbir olaya yer vermemişlerdir. 28 Şubat’ı da sadece İslamcılara yönelmiş bir müdahale gibi gösteriyorlar. 8 yıllık eğitimin de sadece İmam Hatip’le ilgili olduğunu söylüyorlar. Hâlbuki 28 Şubat İslamcılara ayar biçiminde bir müdahaleyken Kürt Özgürlük Hareketi'ni ise tamamen ezmeye yönelik bir politika ve saldırının somutlaşmasıydı. 8 yıllık eğitim esas olarak Kürtleri asimile etmek için uygulanmaya konuldu. Sanki tüm darbeler kendilerine yapılmış gibi bir hava vermeye çalışıyorlar. Ancak kendileri sistem içine alınınca da her şey bitmiş, ileri demokrasi gelmiş oluyor. Mevcut durumu böyle değerlendirenler zaten bu darbeleri demokrasi ve özgürlük doğrultusunda yargılayamazlar. Zaten bu yargılamaları kendi iktidarlarını pekiştirmek için kullandıkları bir araca dönüştürmüşlerdir.-Behdinan

Devam Edecek…

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.