Karayılan: Yeni Bir Süreç Başlatıyoruz
Röportajlar / 24 Ocak 2012 Salı Saat 15:35
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, yaptıkları yönetim toplantısında önümüzdeki dönemin mücadelesine ilişkin önemli kararlara ulaştıklarını belirterek,

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, yaptıkları yönetim toplantısında önümüzdeki dönemin mücadelesine ilişkin önemli kararlara ulaştıklarını belirterek, ‘’Birkaç gün içinde kamuoyuna gerekli açıklamayı yapacağız. Yeni bir süreç başlatılacaktır. Bunun startı da Şubat ayında verilecektir’’ dedi.

İşbirlikçilikte sınır tanımayan bazı kişilerin ajan faaliyeti yürüttüğünü ve devleti akladığını söyleyen Karayılan ‘’ Direnen Kürdistan devrimcilerini hedefleyen bu kişileri halkımız tanıyor. Kürdistan ajan faaliyetleri sonuç almaz’’ şeklinde konuştu. Karayılan ANF’nin sorularını yanıtladı.

- Şimdi biz Önderliğimizin 19 Ocak’taki bu görüşmeme tutumundan önce bir yönetim toplantısı gerçekleştirdik. Bu toplantıyla ilgili olarak birkaç gün sonra kamuoyuna ve basına gerekli açıklamayı yapacağız. Toplantının önümüzdeki yılın mücadelesine ilişkin somutlaştırdığı ve karar altına aldığı çok önemli bir çerçeve vardır. Daha sonra kamuoyuna açıklama yapacağımız için ben burada ulaşılan çerçevenin boyutlarını açmayacağım. Ancak şunu belirtebilirim ki, Uluslararası Komplo’ya karşı mücadele ve Önder Apo’nun özgürlüğü için yeni bir süreç başlatılacaktır. Bunun startı da Şubat ayında verilecektir. Yani artık Kürt halkı, Önder Apo’nun bu biçimde İmralı’da tutulmasını kabul etmeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar bütün isyan önderlerini idam etti, katletti. Şimdi de Önder Apo’ya karşı uzun bir süreye yayılmış bir yok etme ve idam sistemini uygulamaktadır. Hem hareket olarak bizler, hem de Kürt halkı bunu anlamayacak durumda değildir. AKP devleti, uluslararası güçlere dayanarak, Uluslararası Komplo halkasına tutunarak 3,5 milyon Kürdün ‘siyasal irademi temsil ediyor’ dediği Kürt Halk Önderliği’ni bu biçimde bir uygulamaya tabii tutamaz.

‘YAYGIN TOPLUMSAL MÜCADELE SÜRECİ’

Kürt halkı artık özgür olmak istiyor, Önderliğiyle birlikte özgür yaşamak istiyor. Böyle bir süreç başlamak durumundadır. Bu konuda cezaevindeki arkadaşların başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi aslında bu süreci başlatmış bulunuyor. 15 Şubat’a doğru giderken, Uluslararası Komplo’ya karşı Kürt halkının direngen duruşu ve eylemsellikleri yaygınlık kazanacak, halkımız çeşitli biçimlerde protesto eylemlerini geliştirecek ve artık Önderliğin özgürlüğünü sağlamaya dönük bir hamlesel çıkışı gerçekleştirme süreci başlamış olacaktır.

Aslında Uluslararası Komplo boşa çıkarılmıştır ve sonuç almış değildir. Komplonun amacı Önderliğin çizgisini güç olmaktan çıkartmak ve tarihe gömmekti. Ama bugün bu çizgi Ortadoğu’da ve Kürdistan’da en etkili ve aktif konumdaysa, bu, komplonun sonuç almadığını gösterir. Tabii Türk devletinin komployu sürekli yenileyerek (aslında Türkiye’yi uluslararası hegemonik güçlere peşkeş çekerek ve onların bir taşeronu rolüne soyunarak) çaba sergileme temelinde bugün komplonun değişik biçimlerde bir konsept halinde mücadelemiz üzerine gelmekte olduğunu biliyoruz. Ancak gelinen aşamada Kürt halkı, bu komplo çemberini yırtmadan, bunu aşmadan özgürlüğe ulaşamayacağını anlamış bulunuyor. Bu nedenle Komplo’ya karşı çok yaygın toplumsal bir mücadelenin verilmesi ihtiyacı vardır.

Bu süreçte kim neyi yapabiliyorsa onu yaparak katılım sağlamalıdır. Mesela yurtdışında ve yurtiçinde, Kürtlerin bulunduğu bütün alanlarda değişik eylemsellikler olabilir. Bu, Kürt halkının demokratik meşru bir hakkı ve görevidir. Kürt halkının, özgürlüğü önüne set kurmuş olan bu komployu ve sömürgeciliği aşma mücadelesini verme hakkı vardır. Çağımızda bu tür klasik, her şeyi zapturapt altına alan sömürgecilik biçimleri tarihe karışmıştır ama buna rağmen bugün Kürdistan’da bu zihniyetin yaşadığı bilinmektedir. Dolayısıyla Kürt halkının bu zihniyete karşı yürüteceği direniş, demokratik ve meşru bir direniştir. Halkımızın, bunun ancak Önder Apo’nun özgürlüğüyle aşılabileceğini bilerek değişik biçimlerde direniş geliştireceği ve Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde bir mücadele sürecini başlatacağı açıktır. Halkımız daha önce 15 Şubat’ta bir günlük oruç tutardı, bir kara gün olarak görüp o günde protesto eylemlerini yükseltirdi ama artık bu yetmez. Belki tüm halk değil ama hemen her yerde oruçları değişik eylemler biçiminde uzun sürelere yayılmış tarzda geliştirmekten tutalım, sivil itaatsizlik anlamına gelen değişik biçimlerde yaygınlaşan toplumsal eylem tarzlarını artık gündeme koymak gerekmektedir.

İşte bu konuda cezaevlerindeki PKK’li ve PAJK’lı tutsak arkadaşların başlatmış olduğu süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin çok büyük anlamı var ve sanırım cezaevinde de giderek artık herkesi kapsayacak, yani bütün tutukluları da kapsayacak bir sürece doğru gidecektir. Yine değişik demokratik kurumların da bu sürece bir biçimde dâhil olması gerekmektedir. Kısaca artık bizim bir halk olarak Uluslararası Komplo uygulamalarını, dolayısıyla İmralı’daki sistemi kabul etmediğimizi ortaya koymamız, bunu ulusal ve uluslararası düzeyde değişik hamle ve kampanyalar biçiminde geliştirmemiz gerekmektedir.

‘EUTELSAT’IN KARARI ULUSLARARASI BASKILAR SONUCU VERİLDİ’

Eutelsat şirketinin bu kararı kelimenin tam anlamıyla bir skandaldır. Çünkü Kopenhag Şehir Mahkemesi’nin kararında böyle bir şey yoktur. Tersine mahkeme, iddia makamının bu yönlü bütün taleplerini reddetti; Roj TV’nin yayın hakkını karar altına almış oldu. Ama kendince uygun görmediği bazı propagandaları da yaptığını varsayarak para cezası verdi. Kaldı ki, basından bildiğimiz kadarıyla Roj TV yönetimi de mahkemenin bu kararına itiraz etti ve bir üst mahkemeye başvurdu. Yani henüz söz konusu dava sonuçlanmış değil. Bu şirket gerçekten hukuka bağlı olmuş olsaydı, en azında mahkemenin sonuç kararını beklemesi gerekirdi. Bu bir. İkincisi mahkemenin mevcut kararında yayın hakkını durdurma yoktur. Buradan da açıkça anlaşılıyor ki, bir hukuk ihlali vardır. Daha doğrusu Roj TV’ye karşı hukuk yoluyla yapılamayanlar, işin içine kirli çıkarlar bulaştırılarak siyaset yoluyla yapılmak istenmektedir. İskandinavya hukuku, uluslararası güçlerin ve Türkiye’nin tüm baskılarına rağmen ortalama bir karar verdi ve onların istemlerini tam olarak yerine getirmedi. Ancak aynı güçler ekonomik, siyasi ve diplomatik güçlerini kullanarak, hukuku da bu biçimde by-pass ederek Roj TV’nin yayınını durdurmaya yönelmişlerdir. Açık ki burada hukuk değil, siyasetin kirli yüzü vardır. Söz konusu Eutelsat şirketi dürüst davranmamaktadır ve hukuku çiğnemektedir.

Her şeyden önce, bir kere bu TV kanalının bizimle öyle direk irtibatlandırılması yanlıştır. Bunun için somut verilere dayanma durumu söz konusu değildir. Gelişen uluslararası baskılar sonucu öyle ortalama bir karar verilmiştir.

EUTELSAT 6 BİN 200 KÜRT SİYASETÇİSİNİN İÇERİDE OLDUĞUNU BİLİYOR MU?

Diğer yandan ise şu anda tüm dünyanın bilmekte olduğu bir gerçeklik vardır. Nedir bu gerçeklik? İşte Türk devleti Kürt halkına karşı bir topyekûn savaş sürecini başlatmıştır. Kürdistan’da devlet terörü uygulanmaktadır. Şu an her gün Kürdistan’daki karakolların bahçelerinde mezarlar ortaya çıkarılmaktadır. Burada insanlar diri diri gömülmüştür. Burada Kürt halkını teslim almak, sindirmek için sistematik bir biçimde sömürgeci-faşist uygulamalar vardır. Bu anlamda yürütülen topyekûn bir savaş vardır. Bu savaş yürütülürken, Türk devleti herkesi PKK’li ve KCK’li olarak gösterip Kürt toplumunu etkisizleştirmek istiyor. Yani şu anda Kürt siyasetçileri içeridedir, Kürt hukukçuları içeridedir, Kürt basın-yayın çevreleri içeridedir, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri içeridedir, Kürt siyasi temsilcilerinin, seçilmiş belediye başkanlarının, belediye meclis üyelerinin, il genel meclis üyelerinin önemli bir kesimi içeri atılmıştır. Kürt çocukları, Kürt gençleri, Kürt kadınları ve kimlikli bir duruşa sahip olan Kürtlerin önemli bir kesimi içeri atılmıştır. Kürt halkı, en son Roboskî’de ve Hakkâri’de görüldüğü gibi katledilmektedir.

Türk devleti herkesi mücadele örgütü olan PKK üyesi olmakla suçlayarak sömürgeci yasalarla tutuklamak istemektedir. Bu sudan gerekçelerle 6 bin 200 Kürt siyasetçisi, insan hakları savunucuları, STK yöneticileri ve toplumun çeşitli temsilcileri toplama kamplarına toplanıp içeri atılmıştır. Bunu Eutelsat şirketinin yetkilileri bilmiyor mu, Fransa bilmiyor mu, ABD bilmiyor mu? Tabii ki biliyorlar. Hepsi biliyorlar. AKP hükümeti şimdi Kürtleri sindirmek istiyor ve herkesi mücadele örgütü olan PKK üyesi olmakla suçlayarak tüm Kürt halkını hedef kapsamına koymuş bulunuyor.

‘TÜRK DEVLET ROJ TV’DEN RAHATSIZ’

Şimdi Roj TV’ye de PKK’nin yayın organı diyor. Hayır. Roj TV çevresi bir yurtsever Kürt basın-yayın çevresidir ama sömürgeciliğin etkisinde olan bir basın-yayın çevresi değildir. Sömürgeciliğin Kürdistan’daki uygulamalarını deşifre eden bir basın-yayın faaliyetini yürütüyor. Birçok olayı, örneğin en son Kandil’deki uçak saldırısıyla sivil insanlara dönük yapılan katliamı, yine Roboskî’deki katliamı ve daha yüzlerce olayı ilk açığa çıkaran Roj TV olmuştur. Dolayısıyla Türk devleti ve ordusu bundan çok rahatsızdır.

Roj TV’nin Kürdistan’da sağladığı şey, şiddettin artması değildir. Aksine Roj TV, yayın çizgisiyle, barışın gelişmesi için, insan hakları için Kürdistan’da bir nevi gözetleyici rolü oynamaktadır. Bu nedenle Türk devleti Roj TV’yi tümden kapatmayı amaçlamakta ve böylece Kürt halkını, Kürt Halk Önderliği’ni, Kürt siyasetçilerini, Kürt basın-yayın çevrelerini susturmak ve Kürdistan’da dilediği gibi at oynatmak, devlet terörünü uygulayıp sonuç almak istemektedir. Bu anlamda Eutelsat şirketinin bu kararı da bu kirli amaca ortak olma manasını taşımaktadır. Bu şirket Kürt halkının katledilmesine ortak olmuştur. Çünkü ortada Kürt halkını katleden bir egemen devlet var. Bu egemen devlet, Kürt halkının sesini soluğunu kesmek istemektedir. Bunun için geliştirdiği siyaset ve diplomasi temelinde Danimarka’da dava açılmıştır ama yine de Danimarka hukuku bunu tam olarak kabul etmemiştir. Çünkü onlar da gerçeği bilmektedir ve bu suça ortak olmak istememişlerdir. Bu nedenle Danimarka hukukunu lekelememişlerdir ama Eutelsat şirketi lekeli hale gelmiştir. Çünkü Kürdistan’da kan dökmeye ve devlet terörünün uygulanmasına ortak olma konumuna düşmüştür.

İyi biliyoruz ki, bu kararın altında derin hesaplar vardır: Son dönemde Türk devletiyle Fransa’nın yaşadığı değişik çelişki ve ilişkiler vardır. Yeniden bunların buluşma ve ortaklaşma çabaları vardır. Yapılan kirli hesaplar vardır. Libya’daki petrol kuyularının paylaşılmasından tutalım, daha değişik rol paylaşımlarına ilişkin karşılıklı çekişmeler vardır. Yine muhtemelen ABD’nin bu konuda oynamış olduğu bir rol söz konusudur. İşte bu kirli uluslararası çıkarlar temelinde bir hukuksuzluk işlenmiştir. Böylece Kürt halkının katledilmesi sürecine ortak olunmuştur. En azından Kürt halkının katledilme sürecine karşı mücadele yürüten bir basın-yayın organı susturulmuş ve böylece ortak olunmuştur. Esas gerçeklik budur.

‘DERSİM KATLİAMINDA NE YAPILDIYSA AYNISI ŞİMDİ DE YAPILIYOR’

Bakınız bir şey söyleyeyim: Şimdi gündemde olan ve TC Başbakanı’nın da bizzat tartışma konusu yaptığı Dêrsim katliamı vardır. 74 yıl önce Dêrsim’de gerçekleşen bu soykırım o zaman Türk devleti tarafından nasıl dünyaya yansıtıldı? İşte “ben Dêrsim’deki insanları dağdan şehre indiriyorum, yerleşik alana getiriyorum, onları medenileştirerek okullara gönderiyorum, insani bir hizmet yapıyorum” diye yansıtmıştır dünya kamuoyuna. Bunun için Kızılhaç bile yardım olarak Türk ordusuna çadır göndermiştir. Yani Kürdistan’daki gerçekliği bu kadar çarpıtan sömürgeci bir devlet var karşımızda. Dêrsim’de bugün herkesin, devletin başındaki adamında kabul ettiği gibi orada katliam ve soykırım yaşanmıştı ama o zaman dünyaya “biz oraya insanlığı götürüyoruz” diye yansıtmışlardı. Şimdi de aynı şey söz konusu. Şimdi de Türk devleti Kürdistan’da kimyasal silah kullanmakta, insanları diri diri yere gömmekte, her türlü insan haklarını ayaklar altına almaktadır ama bunun dünyaca bilinmesini istememektedir. Bunun için dev bir basın-yayın ve medya gücü vardır; bunlarla psikolojik savaş yürütülmektedir ve Kürdistan’daki her bir olay çarpıtılarak dünya kamuoyuna yansıtılmaktadır. İşte Roj TV bunun karşısında mücadele veren bir organdır. Şimdi onu da susturdular ki daha rahat bu uygulamalarını yapabilsinler, yine dünya kamuoyunu yanlış bilgilendirsinler.

‘FARKLI SEÇENEKLER VAR’

Ama bu nafile bir çabadır. Çünkü çağımız enformasyon çağıdır, telekomünikasyon çağıdır. Bu çağda Türk devleti Kürt halkını susturamaz. Bu hukuk dışı kirli yöntemlerle Roj TV de kapatılamaz. Kürt halkının sesini dünyaya duyurma imkânları artık vardır. Hiçbir güç bunun önüne geçemez. Çünkü Kürt halkı da artık bir güçtür; siyaseti vardır, Özgürlük Hareketi vardır, olanakları söz konusudur. Yani yürütülen bu engelleme çabası, nafile bir çabadır, herhangi bir biçimde sonuç alması mümkün değildir. Kaldı ki Roj TV kapatılsa bile farklı seçenekler de vardır ama ortada bir hukuksuzluk durumu var. Ortada uluslararası bir şirketin Türk devletinin Kürdistan’da uyguladığı devlet terörüne bu biçimde ortak olma durumu var. Bunu kirli çıkarları uğruna yapmış bulunuyor. Bu ahlak dışı bir davranıştır. Biz bu şirketin, Kürdistan’daki faşist uygulamaları yansıtmayı önleyen zihniyetini protesto ediyoruz ve bu kirli pazarlığa ortak olmuş olan bütün güçleri de uyarıyoruz: Siz bu biçimde sonuca ulaşamazsınız, Kürt halkı da halk olmaktan kaynaklı doğal haklarına kavuşacaktır, hiçbir kimse ve hiçbir güç bunun önüne geçemeyecektir.

‘ERDOĞAN’IN ÖZEL PLANI’

Son günlerde Meclis’te Kürdistan üzerine, “böyle bir yer var mı yok mu, varsa neresidir” kabilinde kimi tartışmalar yürütülmekte. Ancak en ilginç tepkiyi Kürdistan ve Kürt demeyi insanlık suçu olarak değerlendiren Meclis Başkanvekili Sadık Yakut verdi. Meclis Başkanvekili olan o zat, Kürt coğrafyası ya da Kürdistan sözü karşılığında insanlık suçu işleniyor diyor. Kürt halkı bin yıllardan beri bu topraklarda oturmaktadır. Kürdistan, Mezopotamya’da önemli bir coğrafya parçasına verilen bir isimdir. Selçuklu Sultanı Sencer döneminden beri Türk devlet geleneğinin kayıtlarına geçmiş bir isimdir. Selçuklularda ve Osmanlılarda Kürdistan kelimesi kullanılmıştır. Bu bir tarihsel gerçekliktir, bir coğrafik toplumsal olgudur, bir hakikattir. Bugün bu arazi parçasının Irak’taki bölümüne Kürdistan denilmektedir. İran, kendi sınırlarında kalanın bir kısmına Kürdistan Eyaleti ismini vermiştir. Bu coğrafyanın yarısı Türkiye sınırları içerisindedir; burası da Kuzey Kürdistan’dır. Şimdi bunu inkâr etmek ve yok saymak mı insanlık suçu, yoksa bu tarihsel gerçekliği olduğu gibi ifade etmek mi insanlık suçudur? Açık ki gerçeklikten uzak, dar kafalı, siyasi ve tarihi bilinçten uzak bir siyasi anlayış durumu söz konusudur.

Daha önce TC devletinde bu konuda retçi bir tutum, yok sayma ve yasaklayıcı bir tutum vardı. Hatta Kürt kavramını bile kullanmak yasaktı. Ama şimdi AKP hükümeti Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni geriletmek, ona karşı bir işbirlikçi tabakayı oluşturmak için yeri geldiğinde bu kavramları da kullanan kişilere yer vermekte, zemin açmakta, işte gidip Federe Kürdistan Bölgesi’yle resmi ilişki kurma gibi çabalar sergilemektedir. Esasen bütün bu çabaların amacı da sonuçta Kürdistan gerçeğini tarihten silecek bir mücadelenin geliştirilmesini başarıya taşımaktır. Böyle olduğu için AKP’nin siyasi temsilcilerinin zihniyeti böyle olabilmektedir. Yani onların esasında öyle Kürtleri ve Kürdistan’ı tanıma gibi bir durumları yoktur. Onlar, Kürdistan’dan bahsettin mi insanlık suçu da diyebilmektedirler. Yani bu kadar gerçek dışı, bu kadar ırkçı bir zihniyet.

BDP’liler bazen Kürdistan diyor, bazen Kürt coğrafyası diyor, ona karşı o kadar saldırılar geliştiriliyor ama öbür yandan Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı kullanmak için 40 yıldan beri Kürdistan kavramını ağzından düşürmeyen insanları da Türkiye’ye getirmekte ve Meclis’e davet etmekten çekinmemektedirler. Yani böylesine çifte standartlı ama temelsiz bir tutum da vardır. Salt PKK’ye karşı, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşıdır diye bu tür kavramları da işin içine katan bir yapılanmayı yaratmak istemektedir. Tabii bu, basit, Kürdü Kürde kırdırtma politikasıdır. Bunu iki boyutta yapmaktadırlar. Bunlardan bir tanesi dinin etkisini kullanarak -ki bu artık demode olmuş bir yöntemdir- sonuç alma çabasıyken diğeri ise öteden beri Kürt milliyetçisi, Kürtçülük yapmış, yaşamı boyunca 40-50 yıl Kürdistan’dan bahsetmiş, devlete karşı duruş sahibi olduğunu iddia etmiş bazı çevreleri Türkiye’ye getirip, bunları konuşturarak, değişik biçimlerde onlardan yararlanarak Özgürlük Hareketi’ni zayıflatmaya dönük çaba göstermesidir. Esasında tüm Kürdistan halkı neyin ne olduğunu biliyor ve dürüst hiçbir Kürdistanlı bu oyuna gelmeyecektir, gelmemelidir. Bu, Erdoğan’ın özel olarak geliştirdiği bir yöntemdir ama öteden beri ruhu kirlenmiş, işbirlikçilikte sınır tanımayan bazı tipler buna alet olmaktadır.

Son dönemde İnsan Hakları Alt Komisyonu adı altında Meclis’e bazı insanlar çağrılmakta ve burada konuşturulmaktadırlar. Buradaki temel amaç, ‘Nasıl PKK’yi karalarız, nasıl Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne karşı propaganda zeminini oluştururuz’ amacıdır. 12 Eylül askeri-faşist darbesi ve ‘90’lı süreçlerde mağdur olan Kürt halkıdır, PKK tabanıdır. O zaman PKK yapısına karşı her türlü insanlık dışı vahşeti uyguladılar. Şimdi de sözüm ona İnsan Hakları Komisyonu araştırıyor adı altında aynı şey yapılmaktadır. Bu kez de direnen Kürt gerçekliğine karşıtlığıyla bilinen insanlar getirtilerek, onların ağzından küfürler edilmekte, böylece tarihi gerçeklikler çarpıtılmakta ve yine mağdur edilmiş olan yapı hedef haline getirilmektedir.

‘BU İHANET VE ŞEREFSİZLİKTİR’

Şimdi oraya gelip de konuşan bilinen bazı tiplere ilişkin ben burada bir şey söylemiyorum. 40 yıldır Kürt siyasetçiliği iddiasında bulunan ama şimdi AKP’nin çağrısı temelinde boy gösteren, sömürgeci AKP devletini aklayan ve hiç utanmadan, direnen Kürdistan devrimcilerini de hedefleyen bu insanları ben halkımızın tanıdığını ve daha da tanıyacağını düşünüyorum. Kendimi onların seviyesine düşürmem, onlara cevap verme gereğini de duymuyorum. Çünkü o kadar kalitesizleşmiş, o kadar çukurlaşmış bir durum var ki, ahlak, terbiye, vicdan diye bir şey bırakılmamıştır. Siyasi etik diye bir şey kalmamıştır. Bugün Önderlik nefes nefese yaşıyor, 13 yıldır tek hücreli bir cezaevinde ve sürekli bir psikolojik işkence altındadır. Dünyada ender rastlanan bir baskı ve saldırı sistemiyle karşı karşıyadır. Onun arkadaşları, militanları, PKK olarak biz 30 yıldır bu dağlardayız. Başta Amed zindan direnişi olmak üzere Türkiye’deki tüm zindanlarda bu devlete karşı yüreği ve inancıyla direnen militanlar topluluğu var. Bu saflarda bulunan herkes fedaidir. Hiç kimsenin bireysel bir varlığı, menfaati ve yaşamı yoktur. Her şey ülkeye ve halka feda edilmiştir. Salt bu yıl Merkez Yönetimimizden 6 arkadaşımız şehit düşmüştür; hedef halindeyiz. Düşman bizi yok etmek için her şeyini ortaya koymaktadır; salt PKK’yi yok etmek için Türkiye’yi peşkeş çekmektedir. Bunu herkes biliyor.

8 bin tutuklu var, binlerce insan dağlarda, yüz binlercesi sokaklara dökülüyor. Bir sömürgeci devlet var, bu devletin arkasında uluslararası güçler var ve bir de bu devlete karşı kendi öz gücüne dayanan, büyük zorluklar içinde yaşayan, direnen yoksul bir halk var. Birileri hem de 40 yıldır Kürt siyaseti yaptığını iddia ediyor, geçmişte kendisi cezaevlerinde direnmemiş, sonra dağa çıkmak istemiş, gitmiş Lübnan’a, gelmiş Güney Kürdistan’a, askeri güç oluşturmak istemiş, savaşmak istemiş fakat savaşamamış; o iradeyi gösterememiş ve etrafına topladığı gücü dağıtmıştır. Arkasından gelen Kürt gençlerini hayal kırıklığına uğratmış; Beyrut’un, Şam’ın ve Avrupa’nın varoşlarında çürütmeye terk etmiş. Marjinalleşmiş, şimdi de AKP’nin çağrısı temelinde Türkiye’ye gelmiş ve ‘Apo ile PKK, Kemalizm’in örgütlediği ve yönettiği bir güçtür’ diyebilmektedir. Olur da, bu kadar ahlaksızlık, alçaklık, bu kadar şerefsizlik ve palavra olmaz ki. Bunun tek bir tanımı vardır: Bu ihanet ve şerefsizliktir. Kendisi ajanlık pozisyonundadır ama direnen insanları ajanlıkla suçlamaktadır. Akla karayı birbiriyle karıştırıp kendine yaşam olanağı bulmayı amaçlamaktadır. Mümkün mü? Kürt halkı artık biliyor, Kürt insanları artık anlıyor.

‘AJAN FAALİYETLERİ KÜRDİSTAN’DA SONUÇ ALMAZ’

Ben bu konuyu Kürt siyasetçilerinin, Kürt aydınlarının ve yurtsever Kürt halkının takdirine bırakıyorum. Kim ajandır, ben mi onlar mı ajan? Halkın takdirine bırakıyorum. Fedaice direnen Kürdistan halkına karşı zerre kadar saygı duymadığı gibi gelmiş bir de AKP’nin kucağına oturmuş. Yeminli Başkan Apo ve PKK düşmanlığını eksen almış, bundan hareketle düşmanla aynılaşmış ve aynı mevziiye girmişlerdir. Bu halkın on binlerce evladı bu topraklarda şehit düşmüş, her gün karakol bahçelerinden kemikleri çıkmakta, buna saygı duymuyor. Bu tipteki kişilerin ağzından hiç şehitlere bir saygı kelimesi duydunuz mu? Hayır. Çünkü şerefsizdir. Çünkü ahlaksızdır, saygısızdır. Yüreği kara bir kişinin tabii ki kutlu değerlerle bir alakası olamaz.

Türk özel savaşı Meclis’e götürüyor, sonra TV’ye çıkarıyor, böylece sözüm ona sonuç alacak. Bana göre gerçekliğin açığa çıkması açısından aslında bu tür şeyler belki bir yönüyle de iyidir. Hiç olmazsa halkımız da her şeyi görüyor. Kimin ne mal olduğunu, ne olduğunu böylece anlamış oluyor. Yani bu tür özel savaş yöntemleri ve bu tür ajan faaliyetler Kürdistan’da artık sonuç alamaz.

AKP’NİN BOTAN HALKINA YÖNELİK POLİTİKASI

Hakkâri merkezde meydana gelen patlama olayı halkımıza ve Özgürlük Hareketine karşı geliştirilen saldırının bir parçası olarak gerçekleşmiş bir olaydır. Bilindiği gibi, bundan bir süre önce Başbakan’ın Hakkâri’ye gelerek sarf ettiği sözler olmuştu. Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek dil diye. Ve daha sonra yurtsever Hakkâri halkımızın buna karşı gelişen tepkisi ve yurtsever demokratik tutumu olmuştu. Halkımız bu tutumunu referandumda ve seçimlerde de ortaya koymuştur. Bundan iki yıl önce o zaman İçişleri Bakanı olan Beşir Atalay ile bazı başka AKP’li bakanlar bölgeye gelerek Hakkâri ve Şırnak illerini dolaşıp ‘bölgede terör vardır, biz bölgeye dönük yeni bir takım projeler uygulayacağız’ demişlerdi. Ve o tarihten bu yana hem Hakkâri’de hem de Şırnak’ta devletin kesilmeyen KCK adı altındaki operasyonları oldu; yine değişik boyutlarda katliamları gelişti. İşte en son Roboskî’deki katliam gözler önündedir. Amacı yöre halkını, Botan-Şemzînan halkını sindirmek ve cezalandırmaktır. Devletin böyle bir politikasının olduğu kesindir, kimse de bunu inkâr edemez. Özellikle 3 yıldan bu yana devletin bu alana özel yaklaştığı, AKP’nin çok özel bir politikaya sahip olduğu bilinmektedir.

‘HAKKÂRİ PATLAMASI ROBOSKİ KATLİAMININ DEVAMIDIR’

Şimdi bu kış ortasında, karın 2-3 metre olduğu bir yerde Hakkâri merkezinde yapılan bu olayla HPG’nin yapmış olması mümkün değildir. Bir kere bu mevsimde hareket olanağı söz konusu değildir. Açık ki tıpkı Roboskî olayında olduğu gibi halkı sindirmeye dönük yapılmış bir saldırıdır. Orada polis aracının geçiyor olması işin süsüdür. Zaten belirtildiğine göre iki aracın arasına patlayıcı yerleştirilmiş. Yani yoldan geçecek aracı etkilemeyecek biçimde yerleştirilmiş. Diğer yandan herkes biliyor ki yurtsever Hakkâri halkımızın ezici çoğunluğu Özgürlük Hareketi’ne yakınlık hisseden bir özelliğe sahiptir. Hareketimizin herhangi bir kurumunun kalkıp da hem de şehrin en merkezi caddesine patlayıcı koyması mümkün müdür? Asla mümkün değildir. Bu bir düşman saldırısıdır.

Bu Türk devlet terörünün değişik bir uygulaması olarak gelişen bir olaydır. Kimse demesin devlet yapmaz. Susurluk olayları gözler önündedir. İyi çocukların Şemdinli’de neler yaptığını iyi biliyoruz. Bunlar kanıtlananlardır, kanıtlanmayan bir sürü katliam vardır. Daha 2009’da kendi 6 askerini öldürmüş olan bir devlet, amacına ulaşmak için Hakkâri ortasında böyle bir olay yapmaz mı? Yapar. Zaten Hakkâri halkımızı sevmiyor, ötekileştirmiş. Halkın bütün kurumlarına baskı var. Siyaseti üzerinde ciddi bir tazyik söz konusu. Açık ki bu saldırı bir devlet terörü saldırısıdır. Roboskî katliamının devamı olarak gelişen bir konsept temelinde yapılmış bir saldırı olduğu anlaşılmaktadır. Ben özellikle bu olayda yaşamını yitiren değerli gencimiz Zeki Yeşil’in ailesine ve tüm Hakkâri halkına başsağlığı diliyorum, kendilerine saygılarımı sunuyorum ve bu olayda yaralanan insanlarımıza acil şifalar diliyorum.

Bu olayı gerçekleştiren sömürgeci devlet zihniyetine karşı mücadele görevimizin olduğunu vurgulayarak insanlarımıza sahip çıkacağımızı özellikle belirtmek istiyorum. Türk devleti bu tür uygulamalarla hiçbir sonuç almayacaktır. Çünkü başta Hakkâri halkımız olmak üzere tüm Kürdistan halkı artık bu devlet gerçeğini iyi tanımış; neyin ne olduğunu iyi bilmektedir. Bu nedenle bu tür saldırılar kesinlikle sonuç alamayacak ve sahiplerine karşı halkımızın öfkesi daha da artacak, örgütlü mücadelesi daha da gelişecektir.

‘HRANT DİNK’İ DEVLET KATLETTİ’

Değerli yazar, demokrat, halkların dostu Hrant Dink’i bir kez daha saygıyla anarken, Hrant Dink cinayetini işleyen bu egemen-sömürgeci devlet zihniyetini tekrardan kınıyorum. Hrant Dink, Ermeni asıllı bir demokrattı. Halkların bir arada yaşamasını arzulayan ve bunun için yürekli bir mücadele ve üsluba sahip olan bir kişiydi ama Türk devleti o tek kişi olmasına rağmen sanki bir devlet gücüymüş gibi hedefledi. Askeriyesi, polisi, hukuku, her biçimde Hrant Dink kurban gitmeden önce devlet tarafından hedeflendi. Önce Türklüğü tahkir ve tazyif etmekten mahkûm edildi. Genelkurmay Başkanlığı, hakkında bildiri çıkardı. ‘Sabiha Gökçen Ermeni asıllıdır’ dediği için hedef haline getirildi. MİT mensupları resmen valiliğe çağırdılar ve tehdit ettiler. Bilinen yazar-çizer çevreleri onu Türk düşmanı ilan ettiler. Yani bir kişi hukuk, istihbarat, askeriye, basın tarafından hedef haline getirildi. Ve sonuçta katledildi.

Katleden devlettir, bu nedenle üstünü örtmeye çalışan da devlettir. Devlet AKP’dir. Şimdi farklı konuşmaktalar ama zamanında azmettirenlerin açığa çıkmaması için gereken şeyleri yaptılar. Bu çok açık. Devlet önce yargıladı ve teşhir ettiler; ardından vurdular. Azmettirenlerin açığa çıkmaması için var güçleriyle çalıştılar.

Hrant Dink cinayetinin işlenmesi sürecinde sorumluluk sahibi olan bütün kişilerin akıbetine bakılırsa, AKP’nin bu olaya nasıl yaklaştığı da görülür. Zamanın İstanbul Emniyet Müdürü’nü valiliğe atayarak, valiyi de Mardin’de milletvekili yaparak ödüllendirmişlerdir. Yani birisini vali birisini parlamenter yaptılar, diğerlerinin de kariyerlerini arttırdılar. Olayla ilgili gerçeklerin açığa çıkmaması için kayıtları sildiler. Bütün bunlar sorgusuz kaldı, hesap sorulmadı.

Bunun karşısında birçok Türkiyeli vicdan sahibi insanın öncülüğünde olayın üzerine gidiş süreci de var. Kamuoyu oluştu. Dolayısıyla kimse artık bu mahkemenin kararına sahip çıkamıyor. Ama onlar geçiştirmek ve üstünü örtmek istediler. Bu Türk devletinin, hukuk anlayışını ve ayırımcı zihniyetini en iyi bir biçimde açığa vuran bir sonuçtur. Türk devlet zihniyeti o kadar egoist, o kadar bencil ve o kadar ırkçı ve ayırımcı ki, tek bir insanı o kadar hedefliyor, sonuçta kendi elemanları eliyle katlediyor ve hukuku da bunu yapan insanları koruyor. Burada adil bir zihniyet olsa, burada vicdan diye bir şey olsa derler ki, “sonuçta bir insandır, her şeye rağmen bir vatandaş olarak yaşamak isteyen bir kimsedir, niye ayırımcılık yapalım.” Ama Türk devleti ve onun şekillendirdiği zihniyete sahip kadrolar bunu yapıyor işte, reva gördüğü şey budur. Eğer kamuoyunda bu kadar tepki gösterilmemiş olsaydı zaten üzerine bir bardak su içeceklerdi.

‘DİNK’İ ÖLDÜRENLER İLE ROBOSKİ KATLİAMINI Y APANLAR AYNI ZİHNİYET’

Türkiye’de Ermenilere karşı bir ayırımcılıktan çok bir düşmanlık vardır. Asuri-Süryanilere karşı ayrımcılık vardır. Rumlara, Kürtlere, Alevilere karşı ayırımcılık vardır. İşte Siyasi Soykırım davasında görüyoruz: BDP’liler ve diğer Kürt siyasetçileri anadillerinde savunma yapmak istiyorlar. Devlet, bu siyasetçilerin anadilleri Kürtçe olduğu için ‘yok’ diyor ama aynı siyasetçilerden Mazhar Akman’ın anadili Arapça olduğu için, onun talebi kabul ediliyor. Bu, ayırımcılığa çok çarpıcı bir örnektir. İşte Türk devletinin bu ayırımcı zihniyeti, bu bencil egemenlik anlayışı adalet ve vicdana yer vermiyor. Hrant Dink katliamı ve Roboskî Katliamı aynı zihniyetin ve konseptin birer ürünleri olarak gerçekleşmiş olaylardır. Bu zihniyet nedeniyle adil hukuk değil, sömürgeci egemenlik çıkarları ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle bu davaların adil yürütülme koşullarının zemini yoktur. Roboskî’de çoğu çocuk 34 Kürt insanını alçakça planlı bir biçimde katlettiler. Buna insanım diyen, vicdan sahibi hiç kimse sessiz kalmamalı, mücadele etmeli ancak Türk hukuku, bu katliamın sorumlularını yargılayacağına mağdur olanları yargılıyor, bu katliamı protesto eden insanları ülkenin çeşitli yerlerinde tutuklayarak yargılıyor. Katliamı yapanları değil, katliamı kınayanları yargılama işiyle uğraşıyor. Türkiye’de adil bir yargılamanın ayırımsız, eşit ve demokratik bir sistemin gelişmesi için öncelikle bu zihniyetin ve egemen anlayışının değişmesi gerekmektedir.

‘KÜRT HALKI HRANT DİNK’LERE SAHİP ÇIKACAK’

Hrant Dink böyle bir zihniyetin sonucu olarak katledilmiştir ama Hrant Dink davasından Türkiye Cumhuriyeti öyle kolay kolay yakasını kurtaramayacaktır. Önemli bir olaydır; bir devletin kendi denetiminde ve kendi vatandaşı sıfatı olan bir kişiye ne kadar adil yaklaştığı konusu bakımından önemli bir örnektir. Bu açıdan Türkiye’de demokrasiden ve adil adaletten yana olan insanların Hrant Dink’e sahip çıkması çok anlamlıdır. Kürt halkı da bu anlamda Hrant Dink’lere sahip çıkarak Türkiye’deki adil olmayan bu düzene karşı mücadelesini daha da yükseltecektir. Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin mücadelesi bu tür durumlar karşısında daha fazla mücadele etmekle yükümlüdür. Yoksa Türk devleti katlederek, susturarak, bastırarak, korkutarak, böylece tek tip bir insan yaratmaya çalışıyor. Tekçi mantığın vardığı sonuç budur. Yani Hrant Dink’in katli, aslında tek tip anlayışının bir uygulamasıdır ve bu faşizmdir. Faşizme karşı olan herkes Hrant Dink olayının gerçeğinin açığa çıkması için mücadele etme göreviyle karşı karşıyadır.

‘XEBAT DERİK’E SALDIRI İSTİHBARAT ÇEVRELERİNDEN GELDİ’

Batı Kürdistan’da bir komplo sonucu şehit düşen Xebat Dêrîk arkadaşımızın şahadeti son dönemlerde yaşanan en önemli kayıplardan birisidir. Xebat Dêrîk arkadaşın kaybı sadece Batı Kürdistan’ın bir kaybı değil, bir bütünen Kürdistan Özgürlük Hareketi açısından bir kayıptır. Çünkü Xebat arkadaş bir parçaya ait olmaktan ziyade, verdiği mücadeleyle ulusal kişilik kazanmış bir militan ve komutandır. Kuzey’de, Güney’de, Batı’da, değişik mücadele alanlarında değişik düzeylerde rol üstlenmiş, önemli komutanlık görevlerini yürütmüş, kendini ulusal-demokratik duruşuyla, cesaretiyle fedakârlığıyla kabul ettirmiş bir insan ve bir devrimci militandır. Bu açıdan bu arkadaşımızın anısına bugün tüm halkımız tarafından özellikle de Batı Kürdistan’da günlerce sahiplenen eylemselliklerin, anma toplantılarının ve mitinglerin geliştirilmiş olması çok yerindedir.

Xebat yoldaş, kendisini halkına adayan, halkını ve ülkesini seven, bunun için her türlü fedakârlığı yapan, en zor koşullarda büyük cesaret ve fedakârlığıyla cevap olmayı başarabilen bir kişilikti. Son yılda gerilla saflarından siyasal alana geçiş yapan Xebat arkadaş siyasi mücadelede de önemli başarıları sağlayabilecek özelliklere sahip bir arkadaştı. Bu açıdan eminim ki, Batı Kürdistan için önemli katkıları olacak olan bu arkadaşın hedeflenmiş olması tesadüfi değildir. Nitekim kendisini komployla şehit eden aile çevresi 20 yıldan beri halkımızın özgürlük mücadelesi karşısında ihanete düşmüş, bu konuda her türlü düşkünlüğü yaşamış, çeşitli devlet istihbaratlarıyla içli dışlı bir aile çevresidir. Özellikle de Türk istihbaratıyla bu anlamda yoğun ilişkileri olan bir çevredir. Biz saldırının bu istihbarat kaynaklarından geldiğini düşünmekteyiz. Ancak bu tür saldırı ve suikast biçimleri Kürdistan özgürlük mücadelesini geriletmeyecektir. Tersine her düşen değerli militanın ardından on binlerce insan ayağa kalkmış, yüz binlerce insan davaya katılım göstermiş ve bu davanın milyonlaşmasını sağlamıştır. Eminim ki Xebat arkadaşın Batı Kürdistan’da mücadele halindeyken şehit düşmüş olması Batı Kürdistan halkında da benzer bir etkilenmeyi yaratacaktır.

Ben Xebat arkadaşı yakından tanıyan birisiyim. Tek kelimeyle zor koşulların adamıdır. Zor koşullarda sahiplenmeyi, yoldaşlığı bilen, sorumluluk üstlenmeyi başaran bir kişidir. Kesintisiz bir biçimde 24 yıl boyunca gerilla mücadelesinde kalmış bu değerli komutan arkadaşın hem Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde bıraktığı iz ve hem de uzun yıllar birlikte mücadele ortamında bulunmamız, yaşadığımız paylaşım süreçleri bizler için hep güç kaynağı olacaktır.

Bu temelde başta Xebat Dêrîk arkadaş olmak üzere son dönemdeki tüm değerli şehitlerimizin anısını mücadelenin yükseltilmesinde yaşatacağımızın sözünü bir kez daha veriyoruz. Bu değerli, temiz, halkı için mücadele etmekten başka hiçbir amacı olmayan, bu değerli insanları her zaman anacak, onların anısını yaşatacak ve onların çizgisiyle bu ülkeyi özgürlüğe taşıyacak güce erişeceğimize kesinlikle inanıyoruz. Eylemiyle, yaşamıyla, insan ilişkileri ve yoldaşlık ilişkileriyle dürüstlüğünü, sadeliğini, candan yoldaşlığını kanıtlamış olan insanların temizliği kesinlikle bu hareketi başarıya götürecek temel güç kaynağıdır. Bu kahraman şehitlerin çeyrek asrı aşan mücadele süreçleri bizler için her zaman perspektiftir. Önemli dersler çıkarılacak özelliklerle dopdoludur. Bir Xebat Dêrîk arkadaşın, bir Rüstem Cudi arkadaşın, bir Alîşêr arkadaşın, bir Çîçek arkadaşın, bir Sîmko’nun, Baz’ın, Brusk’un ve Ruken’in sergiledikleri kahramanlık, her zaman Kürdistan gençliği, kadını ve yurtsever Kürdistan halkı için yol gösteren bir meşale durumundadır. Onların yolu, Önder Apo’yu ve Kürdistan halkını özgürlüğe taşıyacak olan yoldur. Çünkü onların yolu, öncelikle dürüstlük, fedakârlık ve fedai bir ruhla mücadeleye atılmaktır. Bütün öncü kadroda böyle bir sadelik ve böyle bir mücadele ruhunun egemen olmasının, bunun topluma yansımasının, beraberinde dev bir gücü açığa çıkaracağı açıktır. Ben bu temelde bir kez daha değerli yoldaş, büyük emek sahibi militan Xebat Dêrîk’i saygıyla anıyor, onu mücadelede yaşatacağımız sözünü bir kez daha veriyorum.-ANF

Deniz Kendal/Behdinan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.