Bayık: AKP Kış Bitmesin Diye Dua Ediyor
Röportajlar / 28 Aralık 2011 Çarşamba Saat 12:57
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Türk devletinin gerilla karşısında başarılı olduğu iddialarının “bir şehir efsanesi” olduğunu belirterek,

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Türk devletinin gerilla karşısında başarılı olduğu iddialarının “bir şehir efsanesi” olduğunu belirterek, “Herhalde şu anda şu kış bitmesin diye dua ediyorlardır. Çünkü önümüzdeki dönemde gerilla karşısında perişan olacaklarını daha şimdiden hissediyorlar” dedi. Bayık, mevcut durumda Türk devleti ile özgürlük hareketi arasında İmralı merkezli bir mücadelenin sürdüğünü kaydetti. Bayık, ANF’nin sorularını yanıtladı.

ÖCALAN’A TECRİT TAMAMEN HUKUKDIŞI

*Kürt Halk Önderine yönelik tecrit 150 günü aştı. Avukatların başvuruları ve Kürtlerin eylemlerine rağmen CPT ve AİHM gibi uluslararası kurumlar halen sessiz. Bu durumu hareketiniz nasıl değerlendiriyor?

Türkiye'de de, dünyada da herkes biliyor ki, Kürt Halk Önderi’ne yönelik tecrit, tecrit temeline yürütülen şantaj ve tehdit politikası tamamen hukuk dışıdır. Türkiye'de anayasa ve yasalar değişmediğine göre, bu tecrit, tehdit ve şantaj politikası neye göre yapılıyor? Kuşkusuz siyasi bir kararla bu tecrit uygulanmaktadır. Bu da evrensel hukuka ve Avrupa hukukuna, hatta Türkiye hukukuna göre işlenmiş bir suçtur. Türkiye Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarına üyedir; bu tür konularda Avrupa Birliği’nin kurallarına bağlıdır. Zaten Türkiye Anayasası ve hukuk sistemi evrensel kararlar ve evrensel hukuk kurallarının anayasa hükmünde olduğunu kabul etmiştir.

Bu çerçeveden bakıldığında tamamen hukuk dışı olan bir uygulamaya Avrupa’nın sessiz kalması nasıl değerlendirilebilir? Türkiye'de cezaevleri CPT’nin denetimi ve kontrolüne tabiidir. CPT isterse bütün cezaevlerini önceden haber vermeden denetleyebilir. İmralı’da tutsak olan Önder Apo konusunda sadece Türkiye değil, Avrupa da sorumludur. Türk devletinin çok keyfi bir biçimde avukat görüşmelerini yasaklaması ve bu kadar hukuk dışı bir durum karşısında Avrupa devletlerinin, CPT başta olmak üzere insan haklarıyla ilgili kurumlarının ciddi bir ses çıkarmaması, bu duruma müdahale etmemesi, bu uygulamalar karşısında Avrupa ve ABD'nin desteği olduğunu kanıtlar. Türk devletinin bu politikası Avrupa ve evrensel hukuka karşı bir meydan okumadır. Hukuki olarak biz bunu böyle değerlendiriyoruz. İmralı’daki durum eğer hukuk ölçülerine göre değerlendirilmeyecekse, başka hangi ölçülere göre değerlendirilecektir?

TECRİT ABD VE AB DESTEĞİ OLDUĞU İÇİN YÜRÜTÜLÜYOR

Kuşkusuz bunun bir siyasal karar olduğunun, bu siyasal kararın da ABD ve Avrupa desteği olduğu için yürütüldüğünün bilincindeyiz. Bu konuda politik bilincimiz de var, olay ve olguların nasıl geliştiğini de biliyoruz. Ancak kendilerine demokratik diyen, kendilerini hukuk devleti sayan, hukuk kurallarına bağlı olduğunu söyleyen Avrupa’nın sıra Kürtlere ve İmralı’ya geldiğinde nasıl sessiz kaldığını görüyoruz. Demokrasisinin de hukukunun da sıra Kürtlere geldiğinde nasıl bittiğini biliyoruz. Avrupa’nın hukuku da siyaseti de tamamen ekonomik ve siyasal çıkarlar üzerine kuruludur, kirlenmiştir. Bu gerçekler ortadayken Avrupa ne kadar samimi olabilir, ne kadar ilkeli olduğunu söyleyebilir, ne kadar evrensel hukuk kurallarına ve demokrasi kurallarına bağlı olduğunu iddia edebilir?

Burada açıkça ilke çiğneniyor, bir hukuk kuralı çiğneniyor. Önder Apo avukatlarıyla bilinçli ve keyfi olarak görüştürülmüyor. Görüşmelerin yaptırılmamasının kosterin bozuk olmasından kaynaklanmadığını herkes biliyor. Şimdi Avrupa, ABD ya da bazı hukuk kurumları kosterin bozuk olduğuna inanıyor da o nedenle mi bu tecridi anlayışla karşılıyor ve tepki göstermiyor? Böyle düşünmek mümkün müdür? Kürt gençleri eylem yapıyor, Kürt halkı eylem yapıyor, Kürt gençleri Kürt Halk Önderi’ne yönelik bu politikalar karşısında kendini yakıyor. Kürt halkının kendi Önderi hakkındaki duyarlılığı ve ortaya koyduğu tepkiler bilinmesine rağmen Avrupa’daki kurumlar ve devletlerin harekete geçmemesi, Türk devletine “bundan vazgeç, bunu durdur” dememesi, bu konuda açık ve net tutum takınmaması bu suç işleme konusundaki işbirliğini göstermektedir. Türk devleti ABD'nin, Avrupa’nın, çeşitli uluslararası kuruluşların desteğini almadan bunu yapabilir mi?

Avrupa Birliği’ne ve uluslararası hukuk sistemine üye olmayan, bunları kendi yasalarının bir parçası olarak görmeyen bir ülke böyle bir uygulama yapsaydı bu sessizliği anlardık. Ancak Avrupa Birliği’nin kapısında duran, onun birçok kurumuna üye olan Türkiye'nin bunu yapması, aslında Avrupa Birliği’nin öyle çok da ilkeler birliği olmadığını, bir hukuk, demokrasi, insan hakları ve moral değerler birliği olmadığını, olsa bile çıkarları söz konusu olduğunda bu ilkeleri uygulamadığını göstermektedir. Bu da böyle bir sistemin ciddiyeti ve tutarlığının bulunmadığını ortaya koyar. Bu kabul edilebilir mi? Ya dünyayı ve insanlığı aldatmayacaklar, yani “Biz demokratik hukuk devletiyiz, bizim kurallarımız vardır, bu kurallarımız herkese uygulanır, kişilere özel kurallar olmaz” demeyecekler, ya da kuralların bazılarına uygulanıp bazılarına uygulanmaz gibi bir yaklaşım olmayacağını tutumlarıyla açıkça gösterecekler. Bunu göstermedikleri taktirde Kürt halkı ve insanlık Avrupa’ya nasıl inanabilir? Yeri geldiğinde Avrupa devletleri ve kurumlarının sorumluları PKK konusunda en ağır şeyleri konuşur, herkese her türlü eleştiriyi yaparlar. İmralı gerçeğinde görüldüğü gibi en temel insani ve hukuki değerler çiğnendiğinde ilkeli ve ölçülü olamayanların eleştirileri ciddiye alınabilir mi? Bu konuda biz hareket olarak ABD'nin de, Avrupa’nın da bu tutumunu çifte standart ve ilkesizlik olarak değerlendiriyoruz. ABD ve Avrupa’nın ilkelere ve insan haklarına göre hareket etmediğini, çıkarlara göre hareket ettiğini söylüyoruz. Kürt halkı da böyle görüyor ve böyle yaklaşıyor.

HALK EYLEMLERİ GELİŞTİRİLMELİ

Türk hükümet yetkilileri İmralı’da uygulanan tecridin ‘entegre tasfiye planı’nın bir parçası olduğunu, PKK üzerinde baskı kurmak ve tasfiye harekâtı yürütmek için görüşmeleri engellediklerini açıkça belirtiyorlar. Bu açıdan biz elbette Avrupa ve ABD'nin bu politikalarını eleştireceğiz. Zaten uluslararası komployu da esas olarak bu güçler gerçekleştirip Önder Apo’yu Türkiye'ye teslim ettiler. Türkiye İmralı’da bu komplocuların gardiyanlığını yapmaktadır. Uluslararası komployu yapanların Kürt halkına karşı ciddi ve samimi bir politika izlemeyecekleri, Kürt Halk Önderi’ne karşı yaptıkları komplonun gereği olarak Türk devletinin bu baskılarına göz yumacakları artık açığa çıkmıştır.

Kuşkusuz Avrupa’nın, Avrupa’daki kurumların İmralı’daki bu olaya duyarsız kalmasına karşı halk eylemleri geliştirilmeli, tepkiler gösterilmelidir. Zaten halkımız Avrupa’da bu konuda gerekli duyarlılığı göstermektedir. Bu yönlü eylemliliklerini daha da geliştirebilir. Avrupa’nın, CPT’nin, AİHM’in ve çeşitli uluslararası kuruluşların bu duruma tepki gösterip müdahale etmesi istenmelidir.

KÜRTLERE KARŞI TÜM SÖMÜRGECİ GÜÇLER AYNI POLİTİKAYI UYGULUYOR

*Fransız psikolog Maellee Bobinetta tecridin sadece bireyi değil, onun içinde bulunduğu toplumu da hedeflediğini ve tecridi ancak halkın mücadelesinin engelleyebileceğini söylüyor. Bu değerlendirmeden hareketle tecridi kırmak için neler öngörülüyor?

Kuşkusuz Önder Apo'ya yönelik tecrit Kürt halkına yönelik tecrittir. Bunun sadece bir bireyi ilgilendirmediği açıktır. Önder Apo'nun konumu düşünüldüğünde, uygulanan tecridin Kürt toplumuna yönelik olduğu açıktır. Bugüne kadar herhangi bir Kürt Önderi bu düzeyde Kürt toplumunu etkilememiştir. Eğer tarih içinde gerçekten etkili Kürt önderlerinden söz edilecekse, bunların içinde birinci sırada yer alanın Önder Apo olduğu açıktır. Zaten Önder Apo şahsında Kürt halkının iradesi kırılmak istenmektedir. “Sizin Önder dediğinizi, Önder kabul etiğinizi tehdit ederim, tecrit altına alırım, şantaj uygularım, benim için hiçbir değeri yoktur” denilmesi Kürt halkına yönelik bir yaklaşımdır, Kürt halkına meydan okumaktır, Kürt halkının iradesini ve duygularını hiçe saymaktır, Kürt halkının duygularıyla oynamak ve bu halkın duygularını baskı altına almaktır, Kürt halkının psikolojisini bozmaktır. “Sizin gücünüz, sizin sahiplenmeniz benim tecrit uygulamamı, tehdit ve şantaj yapmamı engelleyemez” diyerek, aslında Kürtler üzerinde yüz yıldır sürdürülen baskı ve zulüm politikasını Önder Apo şahsında Kürt halkına uygulamaktadır. Bunu farklı biçimde değerlendirmek zaten mümkün değildir.

Türk devletinin Önder Apo’ya karşı politikası, Kürtlere karşı tüm sömürgeci güçlerin politikasının benzeridir. Kürtleri egemenlik altında tutan Türk devleti de, İran da, Irak da, Suriye de Kürt önderlerine hep böyle yaklaşmıştır. Kürt halkının önderlerini, siyasi liderlerini idam etmek, suikastlarla tasfiye etmek, zindanlara atmak, çürütmek bunların temel politikası olmuştur. Belki küçük parça olmasından dolayı Suriye’deki uygulamalar bu düzeyde sert olmamıştır. Ancak Türkiye de, İran da, Irak da, Suriye de Kürtleri bir toplum görmedikleri için, bu önderlerin bir toplumun temsilcisi olarak ortaya çıkmalarını da kabul etmemişlerdir. “Siz kalkıp bir toplumu temsil edemezsiniz, bir toplumun önderi olamazsınız, toplum adına konuşamazsınız” denilerek bu önderlikler idam edilmekte, yok edilmekte, tasfiye edilmektir. Kürt toplumunun önderlerine yönelik öfke ve saldırıların, en ağır uygulamalar ve idamların gerçekleşmesinin nedeni, bu önderlerin yok edilmek istenen Kürtleri talepli bir toplum olarak karşılarına çıkarmalarıdır.

KÜRT ÖNDERLERİNE YAKLAŞIM

Kürt halkı da zaten önderlerine yaklaşımın kendilerine yaklaşım olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu konuda diğer halklardan çok daha deneyimli ve bilinçlidir. Çünkü Şeyh Sait’te de, Seyit Rıza’da da, İhsan Nuri’de de, Kadı Muhammed’de de, Kasımlo ve Şerefkendi’de de, tarihteki diğer Kürt önderlerine yaklaşım da esas olarak Kürt halkının iradesini kırmaya yönelik bir yaklaşım gösterildiğini çok iyi bilmektedir. Bu açıdan Önder Apo'ya yönelik saldırının esas olarak Kürt toplumuna, Kürt toplumunun iradesini kırmaya, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi özlemini bitirmeye yönelik olduğunu bilmektedir. Sömürgeci ve kültürel soykırımcı devletler önderlikler şahsında bu soykırımcı politikalarını açıkça ortaya koymaktadırlar. Hiç kimse Önder Apo'ya yönelik uygulamanın bireye yönelik olduğunu ileri süremez; bu uygulama Kürt halkına yöneliktir. Bunu böyle görmemek, inkârcı sömürgeci güçler gibi düşünmektir. Hiç kimse “Kürtlerin Önderleri ayrıdır, Kürtler ayrıdır” ve böyle düşüncenin bir parçası olarak “Abdullah Öcalan ayrıdır, Kürtler ayrıdır; Kürtlerin hakları ayrıdır, PKK'nin talepleri ayrıdır” diyemez. Bu tür söylemler tamamen sömürgeci zihniyetin yaklaşımlarıdır. Kim ki önderlerini Kürt halkından, Kürt toplumundan ayrı düşünüyorsa, ayrı düşünmeye çalışıyorsa, inkârcı devletin özel savaş politikalarının parçası haline gelmiş demektir.

TECRİT EDİLEN HALKIN KENDİSİDİR

Dolayısıyla bu gerçekler dikkate alındığında, Önder Apo üzerinde uygulanan tehdit, tecrit ve şantaj politikasına karşı halkın mücadele etmesi, örgütlü bir biçimde bu mücadeleyi geliştirmesi gerekiyor. Çünkü tecrit edilen kendisidir, baskı ve tehdit altında olan kendisidir. Önderliğini sahiplenmeyen topluluklar demokrasi ve özgürlüğü hak edemezler. Ancak önderliğini sahiplenen topluluklar demokrasi ve özgürlüğü hak ederler. Ancak önderliğini sahiplenen, önderliğiyle bütünleşen topluluklar siyasal mücadeleyi başarıya götürüp özgürlüğü ve demokrasiyi kazanabilirler. Kürt gerçeğinde bu zaten açıktır. Önderliklerin yok edilmesi, infaz edilmesi, idam edilmesi, bunların hepsi Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ni bitirmeye yöneliktir. Bu gerçekler gözler önündedir. Dolayısıyla Önder Apo'yu sahiplenmeden, Kürt halkının özgürlüğü ve demokrasisi sahiplenilemez. Zaten şimdi Türk devletiyle Kürt halkı arasındaki mücadele İmralı üzerinden sürmektedir. İmralı üzerindeki politikalar başarılı olursa Türk devleti inkâr ve imha politikasında kendisini başarılı görecektir. Eğer Kürt halkı Önderliğini sahiplenemezse, Önderlik üzerindeki tehdit ve şantaj politikası başarıya ulaştırılırsa, bu durum Kürt Özgürlük Hareketi'nin ve Kürt halkının özgürlüğü ve demokrasiyi hak edecek güçleri yoktur anlamına gelecektir. İnkâr ve tasfiye politikaları dün olduğu gibi bugün de başarıya ulaştırılabilir düşüncesi Türk devletinde sürmeye devam edecektir. Bu durum sömürgeci güçleri Önder Apo üzerindeki baskı ve tecridi devam ettirme, bu konuda başarılı olmaya çalışma, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini tasfiye ederek inkâr ve imha sistemini, siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikalarını yeni koşullarda sürdürme sonucuna götürecektir.

KÜRT HALKI VE TÜRK DEVLETİ ARASINDA İMRALI MERKEZLİ MÜCADELE YÜRÜTÜLÜYOR

Şu anda Türk devletiyle Kürt halkı ve Özgürlük Mücadelesi arasında İmralı merkezli bir mücadelenin sürdüğünü herkesin bilmesi gerekmektedir. Yumuşuma da sertlik de İmralı üzerinden gelişecektir. Eğer İmralı üzerinde bu kadar şantaj ve tehdit varsa, bu durum AKP ve Türk devletinin Kürt sorununun çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesi konusunda herhangi bir politikasının olmadığını, başta Kürt halkı olmak üzere demokrasi güçlerini ezerek yeni bir otoriter sistem kurmak istediklerini kanıtlar. Bunu başka türlü anlamak gaflettir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Türkiye'nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü de mevcut durumda İmralı’ya yaklaşımdan geçmektedir. İmralı’ya yaklaşım böyle olacak, ama Kürt sorunu da çözülecekmiş, adım atılacakmış! Bunların hepsi toplumu kandırmaktır, aldatmaktır. Artık buna bir çocuğun bile kanması mümkün değildir.

Türk devletinin İmralı’daki tecrit politikasını kırmak ancak mücadeleyle olur. Uluslararası komplonun boşa çıkarılması nasıl mücadeleyle olduysa, Önder Apo merkezli yeni komplo da ancak mücadeleyle boşa çıkarılabilir. Dolayısıyla Fransız psikoloğun tehdit ve şantajın halkın mücadelesiyle engellenebileceği belirlemesi doğrudur. Zaten halkın mücadelesiyle bu şantaj ve tehdit boşa çıkarılamazsa, bu durum o halkın özgürlüğü hak etmediği anlamına gelir. Biliyoruz ki Kürt halkı özgürlüğü defalarca hak etmiştir. Çünkü hiçbir hiç bir halkta olmadığı kadar Önderliğine kadar sahip çıkmıştır ve sahip çıkmaya da devam edecektir.

KENDİNİ YAKMA DEĞİL DAHA FARKLI EYLEM BİÇİMLERİ GEREKİYOR

*Fırat İzgin isimli genç PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın avukatları ile görüştürülmemesini protesto etmek için kendini yaktı. Hareketiniz kendini yakma eylemlerine son verilmesini istedi. Bugüne kadar görülmemiş bir boyuta varan tecrit durumuna rağmen gösterilen tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önder Apo üzerindeki tecrit, şantaj politikaları karşısında Fırat İzgin’in gerçekleştirdiği yakma eylemi Eylem Demir, Mustafa Malçok ve diğer insanlarımız tarafından da gerçekleştirilmişti. Kuşkusuz biz hareket olarak bu eylemleri doğru bulmuyoruz. Anlıyoruz, değer veriyoruz. Önderlik için yaşamını ortaya koyma yaklaşımının saygı duyulacak çok onurlu bir duruş olduğunu kabul ediyoruz. Bu temelde ailesine, Kürdistan halkına başsağlığı diliyoruz. Böyle evlatlar yetiştirdikleri için onur duymaları gerekmektedir. Ancak her eylemin bir süreci, bir dönemi vardır. Bir dönemde gerekli olan, yapılması gereken eylem başka dönemde doğru olmayabilir. Ya da her dönem yeni eylem biçimlerini gerektirir. Biz sürece böyle bakıyoruz. 1998-99 yıllarında Önderliğe karşı geliştirilen uluslararası komplo sürecinde Önder Apo Avrupa’da ve Rusya’dayken, uluslararası komplocu güçler Önder Apo'ya karşı haince planlar içindeyken, Kürt gençlerinin, kızları ve erkeklerinin, çocukların ve yaşlıların kendini yakarak Önderlik etrafında ateşten barikat kurmaları tarihsel değerde eylemlerdi. O dönemde “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganıyla onlarca Kürt insanı kendini yakmıştı. Daha sonraki süreçte de mücadeleyi çok olumlu etkileyen, uluslararası komployu boşa çıkaran bir eylem tutumuydu bu. Nitekim Önder Apo'nun esaretinden sonra Kürt halkının gösterdiği bu tür tutumlar karşısında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madleine Allbrigt, “bu kadarını da beklemiyorduk” diyerek şaşkınlığını ifade etmişti. Kürt halkının Önder Apo'yu sahiplenmesi ve etrafında ateşten barikat kurması uluslararası komplocuları da korkutmuştu. Bu durum bir yandan halkımızın Önderliği sahiplenmesi açısından bir gelenek, bir emir, bir talimat olmuş, öte yandan da komplocuları ürkütmüş, daha dikkatli olmak zorunda bırakmıştır. Eğer uluslararası komplo boşa çıkarıldıysa, Önder Apo'ya karşı saldırılar belirli düzeyde durdurulduysa ve daha sonra Önder Apo'yu sahiplenme Kürt halkının temel tutumlarından biri olduysa, bunu o dönemdeki fedai tutuma borçluyuz. O dönemde bu tür eylemler gerekliydi, yapıldı ve rolünü oynadı. Ama gelinen aşamada daha örgütlü, daha farklı eylem biçimleriyle Önderliği sahiplenmek gerekmektedir. Gençlik, özellikle de kadınlar Önderliğe çok bağlı olduklarından, Önder Apo'nun yaşadığı bu esareti, bu tecrit, şantaj ve tehdit altında olma konumunu kaldıramıyor, tahammül edemiyorlar. Bu da onları bireysel fedai eylemlerine götürüyor.

MÜCADELE ÇOK BOYUTLU SÜRMEKTE

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kürt halkından binlerce insan aynı anda Önder Apo için kendisini yakabilir, kendisini feda edebilir. Eğer hareket ve Önderlik böyle bir eylem biçiminin önünü açarsa, kimse bu fedai eylemleri durduramaz. Ama Önder Apo sürekli “Kimse benim için kendisini yakmasın, daha farklı eylem ve mücadele biçimleriyle Özgürlük Mücadelesi'ne katkıda bulunsun” demiştir. Şu anda biz de bu çerçevede yaklaşıyor ve bu eylemleri bu çerçevede değerlendiriyoruz. Fırat İzgin’in, Eylem Demir’in ve Mustafa Malçok’un eylemini halkımıza ve Önderliğe daha fazla sahip çıkma, mücadeleyi daha fazla sahiplenme çağrısı olarak görüyoruz. Bunun böyle anlaşılması gerekmektedir.

Önder Apo'ya karşı tecrit ve şantaj karşısında halkımız her zaman büyük tepkiler gösterdi, protestoları oldu. Bunu Türk devleti de, dünya da bilmektedir. Son tecrit süreci sonrasında belki istenilen düzeyde eylemler gerçekleşmemiş olabilir. Bu, halkın ve hareketin Önderliği sahiplenme gücünün olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine sürecin mücadele karakteriyle bağlantılıdır. Gerçekten mücadele çok boyutlu sürmektedir. Bu süreçte düşmanın ağır saldırıları var. Gerillanın direnişi var, halkın direnişi ve tepkileri var. Bu ağır saldırılar ortamında belirli düzeyde önceliklerin yeterince tespit edilemediğinden söz edilebilir. Bunlar belirli yetersizlikler ve eksiklikler ortaya çıkarmıştır. Ama bu hareketin ve halkın Önderliğe az sahiplendiği anlamına gelmemektedir. Kesinlikle bütün mücadelede, gerillanın mücadelesinde, halkın mücadelesinde Önderliği sahiplenme duygusu vardır. Gerillanın yaz boyu gösterdiği kahramanca direnişler bir yönüyle Önderliğe yönelik tecrit ve şantaja karşı gerillanın fedaice tutumu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bütün direnişler ve AKP faşizmine karşı yürütülen mücadele aynı zamanda Önderliği sahiplenme direnişleridir. Eylemlerin karakteri ve içeriğinin böyle anlaşılması gerekmektedir.

Son süreçte bütün saldırılara rağmen halkımızın her yerde demokratik eylemlilikleri ortaya koyması, meydanları doldurması devletin başta Önder Apo olmak üzere halkın üzerinde yürüttüğü baskılara karşı bir cevap olarak görülmelidir. Kürt gençliği Avrupa’da zaten Önder Apo üzerindeki baskılara karşı tepkisini uzun bir süreden beri yoğunlaştırmaktadır. Bu açıdan bir mücadele sürmektedir.

Türk devleti bir taraftan tutuklamaları, diğer taraftan psikolojik savaş saldırılarını arttırmaktadır. Siyasi soykırım ve askeri operasyonları durdurmadan sürdürmektedir. Bu ortamda tepkiler ve mücadele genelleşmiştir. Bir bütün olarak AKP politikalarına karşı bir duruş ve mücadele vardır. Bu yönüyle halkın ve Özgürlük Hareketi'nin AKP politikalarına karşı bir bütün olarak mücadelesi ve bu genel duruşu ortamında Önderliği sahiplenme durumu öne çıkmamış denilebilir. Bunu şöyle anlamak gerekir: Geçmiş dönemde Önderliğin saçının kazıtıldığı, fiziki saldırıya uğradığı ve hücresinin değiştirildiği dönemde esas gündem Önderliğe karşı gösterilen bu tutumlar olmuştur. O dönemde Türk devleti ve AKP politikaları her alanda çok boyutlu bir saldırganlığa ulaşmadığı için, halkın gündemi Önderliğe yönelik tepkilere odaklanmıştı. Bütün eylemler, mücadelenin önemli duyarlılıkları Önderliği sahiplenme biçiminde yaşanmıştı. Şimdiki sürecin karakteri farklı olunca bir yönüyle genel bir duruş ortaya çıktı. Bu nedenle Önderliğe sahiplenmenin yetersiz olması gibi bir sonuç ortaya çıkmıştır.

Türk devletinin saldırısı karşısında Önderliğe yönelik hassasiyeti ve tepkileri daha özel bir biçimde gündemleştirmek gerekirdi. Bu yönlü bir eksiklik ve yetersizlikten söz edilebilir. Ama şunu söylemek gerekir: Türk devletinin bütün saldırıları karşısında gerilla da, halkımız da bütün imkânlarını ortaya koyarak mücadele etmektedir. Kuşkusuz mücadelede eksiklikler, yetersizlikler vardır. Zaten düşmanın ağır saldırılarının nedeni hareketi ve mücadeleyi örgütsüz ve eylemsiz bırakmaktır. Bu yönüyle Türk devletinin bu ağır saldırılarının yaşandığı ilk dönemlerde saldırılara karşı genel tepki verme pozisyonu öne çıktı. Bu da Önderlik üzerinde tehdit ve şantajın gündeme girdiği günümüzde Önderliği sahiplenme eylemlerinin öne çıkmasını yetersiz bıraktı. Bu eksikliği böyle bir siyasi ortamla ilgili olarak görmek lazım. Yoksa hareketimiz açısından Önder Apo'nun durumu, sağlığı ve güvenliği kesinlikle dün olduğu gibi bugün de savaş ve barış gerekçesidir. Önderlik hareketimizin en temel hassasiyetidir. Kuşkusuz halkımız en zor koşullarda büyük bedeller ödeyerek özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürütmektedir. Ancak Önder Apo’nun halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki yeri ve kişiliği dikkate alındığında, Önder Apo'ya yönelik saldırılar karşısında duyarlılık ve sahiplenme esas olarak da Kürt halkının demokrasisini, özgürlüğünü ve geleceğini sahiplenmedir. Bu açıdan Önderliğe yönelik sahiplenme dün olduğu gibi bugün de, yarın da sürecektir.

Önderliği sahiplenme hareketimizin her zaman en temel duyarlılığı olmuştur. Önderliğimizin sağlığı ve güvenliği konusundaki hassasiyet dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Önder Apo için sadece dağlarda değil, Kürtlerin olduğu her yerde binlerce fedai vardır. Dolayısıyla Önder Apo'yu sahiplenme gücü, Önder Apo'ya yönelik saldırılara karşı hareketimizin ve halkımızın mücadele ve direnme gücü dün olduğu gibi bugün de vardır. Hiç kimse eylemlerdeki bazı yetersizlikler veya eylemlerin bir noktaya hedeflenmemesi ve genel bir duruş içinde kalması gerçeğine bakarak, halkımızın ve hareketimizin Önderliği yetersiz sahiplendiği gibi bir yanılgıya, bir değerlendirmeye düşmemelidir.

Özgür kadın hareketi genel mücadele içinde eylemlerin ve mücadelenin Önderlik üzerindeki uygulamalara karşı yoğunlaşmaması yönündeki zayıflığı görerek yeni bir Önderliği sahiplenme kampanyası başlatmıştır. “Önderliği Özgürleştirelim ve Soykırımı Önleyelim” direniş kampanyası giderek tüm toplumu da içine alarak gelişecektir. Önderliği sahiplenme konusunda halkımızın hassasiyeti dost ve düşman herkese gösterilecektir. Düşman tüm yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini halkımızın eylemlerini önlemeye yönelik geliştirse de başarılı olamayacaktır. Bu saldırı koşullarındaki her eylem ortamın daha yumuşak olduğu dönemlerdeki eylemlerden daha değerli ve siyasal sonuçları da daha fazla olacaktır. Dolayısıyla her eylem biçimini kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekmektedir. Mevcut koşullarda yürütülen eylemler birbirini etkileyip besleyerek siyasal sonucu daha büyük eylemlerin gelişmesini beraberinde getirecektir. Halkımız mutlaka bulunduğu her şehirde ve kasabada Önderliği sahiplenen güçlü eylemler yapacaktır. Dolayısıyla eylemlerde ve tepkilerde yetersizlik olabilir, ama pasif ve sahiplenmede yetersizlik olduğu biçiminde ele alınmamalıdır. Halkımızın Önderliği sahiplenmesi de, Önderliğe karşı uygulananlara tepkisi de eskisinden fazladır. Bunu süreç içinde başta Türk devleti ve kalemşorları olmak üzere herkes görecektir.

AKP, PKK KARŞISINDA BAŞARILI OLMAZSA İKTİDARDAN DÜŞMEKTEN KORKUYOR

*Bu son günlerde gerillalara yönelik eylemlerde sonuç alındığı, sadece öldürmenin hedeflenmediği, iyi bir iletişim sağlandığı ve gerillanın yenilgiye uğratıldığı gibi görüşler dile getiriliyor. Bu yönlü değerlendirme ve haberler ne anlama geliyor?

Her şeyden önce şunu bilmek gerekir: AKP Hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürüttüğü savaşta başarılı olmak zorundadır. Kendisini başarılı olma mecburiyetinde hissetmektedir. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız olursa iktidardan düşebileceğini, dolayısıyla şimdiye kadar kazandığı birçok şeyi kaybedeceğini düşünmektedir. Bu açıdan da AKP Hükümeti tüm imkânlarını Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmeye seferber etmektedir. Demokratik zihniyette olmadığı için demokratik bir ülkede herhangi bir siyasi güç olmayı kabul etmemektedir. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi ve gerilla karşısında çok zorlanmaktadır. İşte bu zorlanmalarını örtmek, zorlandığı ve başarısız olduğu dönemlerde bile kendini başarılı olarak gösterip iktidarını sürdürmek açısından hiçbir dönemde olmadığı kadar psikolojik savaşa başvurmaktadır. AKP Hükümetini bir yönüyle hiçbir dönemde olmadığı kadar bir özel savaş hükümeti olarak değerlendirmek gerekmektedir. Zaten “Biz sadece askeri yöntemleri değil, diğer yöntemleri de kullanacağız” derken kastettiği psikolojik savaş yöntemleridir. Çünkü günümüzde mevcut durumda sadece askeri ve polisiye yöntemlerle böyle bir haklı davayı, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ni tasfiye edemeyeceğini bilmektedir. Her şeyden önce bu davanın haklılığına gölge düşürmek, kendi hükümetinin moral değerlerini güçlü tutmak, bu haklı mücadele karşısındaki moral değer zayıflığını gidermek açısından da psikolojik savaşı zorunlu görmektedir. Bu açıdan basın-yayın araçlarını ve diğer imkânları kullanarak, sürekli hükümetinin Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarılı olduğunu yansıtmaya çalışmaktadır. Nitekim Kürtlerin önemli bir kısmını yanına aldığı, bu yönüyle Kürt Özgürlük Hareketi'ni sadece kendisinin etkisizleştirebileceği ya da bu sorunu çözecek hükümetin AKP olabileceği gibi bir algı yaratmak için psikolojik savaş imkânlarını fazlasıyla kullanmaktadır.

AKP son zamanlarda psikolojik savaşı daha da arttırmıştır. Özellikle birkaç yıldır Kürt Özgürlük Hareketi karşısında bu parti hem askeri, hem siyasi, hem de psikolojik olarak büyük bir çöküntü yaşıyordu. Her alanda yaşadığı başarısızlıklar AKP Hükümetini önemli düzeyde zor duruma düşürmüştü. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kaldığından daha da zor duruma düşmemek için oyalama yöntemlerini esas alıyordu. Ancak Kürt sorununu çözme politikası olmadığından ve hareketimizin bu oyalama politikasını kabul etmeyeceğini gördüğünden, 12 Haziran sonrasında kendine göre bir tasfiye planı düşünmüştü. Kuşkusuz esas olarak oyalamayı ve bu oyalama sonucunda kendi pozisyonunu daha da güçlendirip düşündüğü yeni bir anayasayla siyasal egemenliği ve kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürecek bir siyasal sistemi Kürt halkına dayatmayı hedefliyordu. Bunun hareketimiz tarafından kabul görmeyeceğini bildiğinden, seçim öncesinden başlayarak saldırılarını arttırmış, seçim sonrasında da hareketimiz oyalama politikalarına karşı tavır koyunca bugün her yönüyle açığa çıkan topyekûn bir savaş içine girmiştir. Zaten Kürt Özgürlük Hareketi'nin de AKP'nin ya sorunu çözeceği ya da tasfiye saldırılarını daha da yaygınlaştıracağı biçiminde bir değerlendirmesi vardı. Bu yönüyle AKP'nin politikalarını anlamaz, bilmez durumda değildik.

GERİLLALAR REHAVETTEN DOLAYI YAŞAMLARINI YİTİRDİ

AKP 12 Haziran seçimleri sonrasında hareketimizin çözüm yaklaşımlarına cevap vermeyince ve tasfiye politikalarında ısrarı sürdürünce, buna karşı büyük bir direniş gelişti. Bu direniş karşısında hükümet zor duruma düştü. Özellikle Çukurca-Hakkâri hattında 18 noktaya aynı anda yapılan ve yüze yakın askerin öldüğü, bir o kadarın da yaralandığı eylemle birlikte AKP Hükümeti sarsıldı. Ordunun ve polisin Kürt Özgürlük Hareketi karşısındaki başarısızlığı daha fazla dillendirilerek bir an önce özel orduya geçilmesi gerektiğine yönelik değerlendirmeler arttı. İşte böyle bir yenilgili ruh hali ortamında eylem grupları, esas olarak da savunmada olan grupların bulunduğu birimler dikkatsizlikleri ve zamanında kendi güvenliğini sağlayacak bir mevzilenme almamaları yüzünden keşif uçaklarıyla fark edilip uçaklarla her türlü silahın kullanılması sonucunda 36 kayıp verdiler. Yine aynı günlerde Rüstem Cudi, Çiçek Botan ve Alîşêr Koçgiri arkadaşların bulunduğu yer bombalanmış, yedi arkadaş şehit düşmüştü. Bu arkadaşların şehit düştüğü yer herhangi bir savaş alanı değildi. Yine keşif olmasına rağmen, rehavetle tedbir almadıklarından yaşamlarını yitirdiler.

GERİLLANIN DARBE YEDİĞİ YALANLARI

Bu kayıplardan ve Hatay’da 7 gerillanın yanlış hareket tarzı sonucu yakalanmasından sonra, AKP psikolojik savaş propagandasını hiçbir zaman görülmediği kadar arttırdı. Sanki üç dört aydır asker ve polis büyük darbe yememiş, yüzlerce kayıp vermemiş, sanki karakollarından çıkamayan polis ve asker değilmiş gibi, bu başarısızlıklarını ve yenilgili ruh hallerini örtmek için bu kayıplar üzerinden psikolojik savaşı arttırdılar. Psikolojik savaşı arttırdıkları bu dönem bir yönüyle de gerillanın hareket imkânlarının yaza göre azaldığı, eylem yapma kapasitesinin ister istemez düştüğü bir dönemdir. Eylem yapma kapasitesinin ister istemez düştüğü dönemdir. İşte böyle bir dönemde psikolojik savaşı arttırarak, gerillanın verdiği bazı kayıpları abartarak, yine olmamış kayıp haberlerini olmuş gibi günlerce basında vererek kendilerine göre bir moral üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Nitekim bazıları da gerillanın büyük darbeler yediği biçimindeki yalanlara inanmaktadırlar. Bu da AKP Hükümetinin bir ay bir aydır, iki ay iki aydır yaklaşımıyla birkaç ayı kazanarak kendi iktidarını ayakta tutma stratejisinin bir parçasıdır. AKP Hükümeti bir yönüyle 9 yıldır iktidarını ayı ve günleri kurtararak bugünlere kadar getirmiştir. Bu süreci de böyle bir psikolojik savaşla sanki başarılı olduğu imajını yaratarak zaman kazanmaya çalışmaktadır.

1990’LI YILLARDA GERİLLA YÜZLERCE KAYIP VERİYORDU, ŞİMDİ ÖYLE DEĞİL

AKP, gerillanın eylem kapasitesinin yaz aylarına göre azaldığı süreçte gerilla karşısındaki askerin ve polisin perişanlığını böylece örtmeye, Türkiye halkına ve Kürt toplumuna gerilla ve PKK karşısında başarılı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Kuşkusuz buna Kürt halkı inanmıyor. Propagandanın esas yönü Türkiye toplumuna yöneliktir. Yoksa savaş ortamında kayıplar verileceğini herkes bilir. Ateşkesin sürdüğü, savaşın olmadığı zamandaki durumla savaşın tırmandığı durum arasında kuşkusuz kayıpların artması biçiminde bir fark olacaktır. Kaldı ki gerilla 1990’lı yıllarda yüzlerce, bazı yıllar bini aşkın kayıp vermiştir. Şimdi böyle kayıplar da yoktur

Özgürlük Mücadelesi'nin, savaşın öyle kolay olduğu düşünülemez. Zaten PKK'nin ve gerillanın büyüklüğü, Türk devletinin bütün dünyayı arkasına almasına ve her türlü tekniği kullanmasına rağmen, her türlü zorluğa karşı yaşamını ortaya koyup fedaice direnerek Türk devletinin politikalarını boşa çıkarmış olmasındadır. PKK ve gerilla Türk devletinin askeri yöntemlerle imha politikasını boşa çıkararak Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünü gündeme koymuştur. Bugün Kürt sorunu çözümünü dayatmaktadır. Bu direniş olmasaydı, Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi bedel ödemeyi göze almasaydı, zaten halkın Özgürlük Mücadelesi'nin gelişmesi, Kürt sorununun gündemleşmesi, Kürt sorununun çözümünün gündeme girmesi ve yakınlaşması gerçekleşmezdi.

GERİLLA KARŞISINDA BAŞARI BİR ŞEHİR EFSANESİ

Türk devletinin gerilla karşısında başarılı olduğu bir şehir hikâyesidir. Hatta bir şehir hikâyesi bile değildir. Kendi söyleyip kendileri inanmaktadır. Hatta buna kendileri bile inanmıyorlar. Bunlar sadece halkı kandırmaya yönelik uydurmalardır. İşte gerillayla karşılaşıyorlarmış da ikna ediyorlarmış, böylelikle gerillayı teslim alıyorlarmış! Bu da tabii bir psikolojik savaş yöntemidir. Bununla aslında ‘teslim olurlarsa ölmezler’ gibi kendine göre bir psikolojik savaş yürütüyorlar. Bu söylemlerle güya gerçekleşen ölümlerde kendi politikalarının sorumlu olmadığı gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Akıllarına göre bu ölümlerin sorumluluğunu Kürt Özgürlük Hareketi'ne yükleyeceklerini sanıyorlar. Bu, 30 yıldır süren psikolojik savaşın yeni bir biçimidir. Bu savaşın sorumlusu Türk devletidir. Sorunu yaratan, çözümsüz bırakan, demokratik ve adil bir barışın olmasını kabul etmeyen Türk devletidir. Bu devlet yüz yıldır Kürt halkına karşı tek taraflı savaş yürütmektedir. Kürt halkının her türlü direnişi de, özgürlük talebi de zorla bastırılmaktadır. Öldürdüğünü öldürmekte, öldüremediğini hapishanelere atmakta, işkencelerden geçirmekte ve yıldırmaya çalışmaktadır.

AÇ TAVUĞUN KENDİSİNİ DARI AMBARINDA GÖREMESİ GİBİ

Türk devletinin halkın Özgürlük Mücadelesi'ne karşı böyle bir zulüm düzeni kurduğu açıktır. Kuşkusuz halk direnmez ve teslim olursa bir köle yaşam ortaya çıkabilir. Roma barışı, yani güçlünün barışı ortaya çıkabilir. Tabii gerilla direnmez ve teslim olursa onlar için bu iyidir. Alır zindana atarlar. Ancak kırk yıldır kahramanca direnen gerillanın onların bu teslimiyet çağrılarına cevap verip teslim olduğu iddiası koca bir yalandır; aç tavuğun rüyasında kendini darı ambarında görmesi gibi bir şeydir. Bu bir psikolojik savaş yöntemidir. Geçmişte Anadolu’dan Görünüm programı vardı. Teslim olan ve itiraf yapanları ekranlara çıkarıp konuştururlardı. Şimdi Türk basının psikolojik savaşı da bir bütün olarak Anadolu’dan Görünüm programına dönüşmüştür. Aslında bazı yöntem değişiklikleri olsa da, psikolojik savaş aynı tarz ve mantıkla sürdürülmektedir. Hedef Kürt Özgürlük Hareketi'ni zayıf düşürmek ve itibarsızlaştırmaktır.

Kaldı ki savaş sürdüğü müddetçe bazı zayıf unsurlar her zaman çıkacaktır. Çünkü zorlu, şiddetli bir mücadele sürdürülüyor. Türk devletinin zulmü, psikolojik savaşı, bütün dünyayı arkasına alarak yürüttüğü imha siyaseti karşısında zayıflıklar her zaman çıkabilir. Bunu devletin başarısı olarak değil, mücadelenin keskinliği ortamında ortaya çıkan zayıflıklar olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerillanın Türk ordusuna, Türk devletine karşı nasıl bir direniş içinde olduğu, en zor koşullarda nasıl fedaice direndiği açıktır. Gerillanın direnme gerçeği her yıl daha da gelişmektedir. Geçmişte daha fazla teslim olmalar vardı, ama son yıllarda bu çok azalmıştır. Gerillalar tek kişi de kalsalar, üzerlerine ne kadar güç gelse de sonuna kadar direnmektedir.

KIŞ BİTMESİN DİYE DUA EDİYORLAR

Gerillanın zayıf düştüğü söylemleri karanlıkta ıslık çalma gibi bir şeydir. Aksine bu birkaç ay içinde gerillanın nasıl bir yenilmez güç olduğu ortaya konulmuştur. Hâlâ bunun korkusunu yaşamaktadırlar. Bu korkularını gidermek için bu tür şeyler söylemektedirler. Herhalde şu anda şu kış bitmesin diye dua ediyorlardır. Çünkü önümüzdeki dönemde gerilla karşısında perişan olacaklarını daha şimdiden hissediyorlar. Bunu gerillanın 2011 yılındaki vuruş gücüne bakarak bugünden hissetmektedirler. 2011 yılında başarılı olan gerilladır. Gerilla, mücadele tarihindeki en başarılı yıllarından birini geçirmiştir. Gerillaya katılım da son on yıldaki en yüksek düzeyine çıkmıştır. Bu gerçekler psikolojik savaşla örtülemez.

Türk devletinin, sömürgeciliğin karşısında bir fedai gücü vardır. Bu fedai güç bundan sonra da direnmeye devam edecektir. Birkaç tane teslim olmuş insanı göstererek Kürt toplumunun, Kürt halkının moralini bozmak mümkün değildir. Çünkü Kürt halkının moral alacağı binlerce fedaisi, özgürlük direnişçisi vardır. Haki’lerden, zindan direnişçilerinden ve Agit’ten başlayarak fedaice direnen on binlerce gerillası vardır. Kürt halkı bir tane teslim olmuş ya da hatalı tarzından dolayı yakalanmışlara bakarak moralini bozacak değildir. Kürt halkı hiçbir baskının moralini bozamayacağı kadar moral değerlere sahiptir. Bu bakımdan özel savaşçılar bu yönlü boşa çaba göstermektedirler.

KÜRDİSTAN’IN TAMİLLER GİBİ OLMAYACAĞI GÖSTERİLDİ

*Uluslararası askeri ve siyasi desteği de göz önünde bulundurarak Türk devleti geçen bir yıl içinde yaptığı hava saldırıları ve askeri operasyonlarla istediği sonucu aldı mı?

Türk devleti özellikle ABD'nin Ortadoğu'daki taşeronu olma ve ajanlığını yapma temelinde ABD'nin desteğini aldıktan sonra, özellikle Atlantik ötesinde oturan Fetullah Gülen’in de isteğiyle Kürt Özgürlük Hareketi'ni Tamiller gibi kuşatıp ortadan kaldırma planı yapmaya başlamıştır. Dikkat edilirse, seçimden önce başlamak üzere Kürt Özgürlük Hareketi'nin Tamiller gibi nasıl kuşatılacağı, nasıl tasfiye edileceği başta Fetullahçı basın olmak üzere AKP yandaşı basında işlenmiştir. Bu tabii esas olarak da kendi güçlerine dayanarak değil, ABD'nin bölgedeki ajanlığını yaparak, diğer taraftan Kürt düşmanlığında birleştiği İran'ı da kullanarak, kendilerine göre sandviç harekâtı dedikleri bir harekâtla Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmeyi önlerine koymuşlardır. Ancak bu planları yapanlar, böyle bir hedef peşinde koşanlar bu yaz boyu ve sonbaharda gerillanın direnişi karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Kürdistan'ın bir Tamil olmadığı anlaşılmıştır. İlk güç denemesini İran yapmıştır. İran ordusu bütün gücünü kullandığı halde bir tepeyi bile ele geçirememiştir. Bir tepe üzerine bir ay içinde defalarca saldırmış, her defasında kırılıp dönmüştür. Sonuçta Güneyli güçler aracı olarak bir ateşkes olmasını istediler. Zaten saldıran taraf İran’dı, ateşkes isteyen taraf da İran olmuş ve mevcut koşullarda İran’ın ateşkes istemi uygun görülmüştür.

Bu büyük direniş Kürdistan'ın Tamiller gibi olamayacağını, Kürt gerillasının koşullar ne olursa direneceğini herkese göstermiştir. Eğer İran ısrar etseydi, savaş bütün İran içlerine kadar yayılacaktı. Bunu İran da gördü. Ya çok şiddetli bir savaşı göze alacak ya da yaptığı saldırıdan vazgeçecekti. İran da biliyor ki, Kürt Özgürlük Hareketi isteseydi ateşkes yapmazdı. Ama hem aracıların isteği hem de siyasi koşullar gerektirdiği için bu istek uygun görüldü. Sorunların zorla çözülmeyeceğinin İran tarafından anlaşılması önemliydi. Tamil planının bir ayağı böylece boşa çıktı. Yaz boyu ordunun ve polisin gerilla karşısındaki başarısız kalışı ve perişanlığı görüldü. Dolayısıyla uluslararası güçlerden aldığı askeri ve siyasi destek Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarılı olmasına yetmedi ve istedikleri sonucu alamadılar.

AKP’NİN TEK BAŞARISI…

Kuşkusuz AKP'nin bir başarısından söz edilecekse, o da Kürt Özgürlük Hareketi'nin demokratik siyasal çözüm yollarını kullanarak savaşa başvurmadan sonuç alma çabalarını boşa çıkarmış olmasıdır. ABD'den aldığı destekle AKP Ortadoğu'daki durumu, bu siyasi konjonktürü kendisi için bir avantaj olarak düşünüp tamamen savaşa yönelmeyi, savaş yoluyla sonuç almayı tercih etmiştir. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi direnmese ve boyun eğseydi, oyalamayı tercih ederdi. Ama Kürt Özgürlük Hareketi'nin boyun eğmeyeceğini bildiğinden, ABD'nin bölge politikalarının parçası haline gelerek, savaşla Kürt Özgürlük Hareketi'nin iradesini kırmaya yönelmiştir. En ileri teknoloji donanımlı uçakları, helikopterleri ve tankları kullanarak, savaşta yasaklanmış silahları kullanarak gerillaya darbe vurup direnişi kırmayı hedeflemiştir. Ancak gerillanın direniş gücü her zamankinden daha fazla ortaya çıktığı gibi, Türk ordusunun ve polisinin teknik güç dışında savaşma kapasitesinin çok zayıfladığı görülmüştür. Dolayısıyla bir savaşta belirleyici unsur olan insan ve moral değerler konusunda hareketimizin çok bariz bir üstünlüğü ortaya çıkmıştır. Ancak AKP'nin bir çözüm politikası olmadığı için, ileri teknolojiyle sonuç alabileceğini düşünüp savaşta ısrarını sürdürmektedir.

AKP’NİN BİR ÇÖZÜM POLİTİKASI YOKTU

Çeşitli çevreler “AKP niye savaşa yöneldi, niye bu kadar çatışmalar şiddetlendi?” diye soruyorlar. Gerçek belirttiğimiz gibidir. AKP'nin Kürt sorununda bir çözüm politikası yoktu ve bu nedenle oyalamaya dayalı bir tasfiye politikası izliyordu. Bunun da sonuna geldiğini gördü. Kürt Özgürlük Hareketi kendisine belirli bir zaman tanıdı. Ama AKP'nin bu zaman içinde çözecek bir yaklaşımı olmadığı için, Ortadoğu'da ABD'nin politikalarına ajanlık yaparsa alacağı destekle Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edeceği hesabı içine girdi. Ama bu yıl planladıkları hiçbir sonuca ulaşamamıştır. Şiddetle ezme politikası izlemiş, ama sonuç alamadığı gibi hiçbir dönemde olmadığı kadar teşhir olmuş ve yüzündeki cilalar dökülmüştür. AKP'nin çözüm politikası olmadığının açığa çıkarılmasını da Kürt Özgürlük Hareketi açısından, Kürt Özgürlük Hareketi'nin gelecekte yürüteceği mücadele açısından önemli bir başarı olarak değerlendirmek gerekmektedir.

2011’DE GERİLLANIN DURUMU

*Gerillanın geçen bir yıl içindeki durumunu nasıl ele alıyorsunuz?

2011 yılı gerillanın aslında her türlü eylem yapma kapasitesi olduğunun anlaşıldığı yıl olmuştur. Demokratik Özerklik ilanına tesadüfen denk gelen Silvan eylemi bunun çarpıcı örneklerindendir. Silvan’da gerillayı imhaya çıkan askerler gerilla güçleri tarafından kuşatılmış, tasfiye edilmiştir. Şemdinli basılmış, saatlerce elde kalmıştır. Türk devleti orada da önemli kayıplar vermiştir. Bunun intikamını sivilleri öldürerek almaya çalışmıştır. Yine Şemdinli’deki askeri konvoya kurulan pusuda askerlerin nasıl çaresiz kaldıkları, gerillanın her türlü konvoyu iyi planlanmış bir biçimde nasıl pusuya düşürebileceği görülmüştür. Yine 18 noktaya birden yapılan Çukurca-Hakkâri hattındaki eylemler gerillanın her türlü askeri üssü basacak kapasitede olduğunu göstermiştir. Siirt’teki karakol baskını da gerillanın eylem kapasitesini gösteren diğer bir örnektir. Bunlar gibi onlarca eylem gerillanın eylem kapasitesinin yüksekliğini ortaya koymuştur. Sadece gerillanın eylem kapasitesinin yüksekliği görülmemiş, aynı zamanda hiçbir dönemde olmadığı kadar az kayıpla büyük eylemleri yapabilme yeteneğine kavuştuğu da görülmüştür.

Aslında Türk devleti gerillanın bu kadar eylem kapasitesine sahip olduğunu düşünmüyordu. Bu yüzden Kürt Özgürlük Hareketi'nin uyarılarını bir şantaj, blöf ve tehdit gibi ele alıyordu. Çatışmalar şiddetlendiğinde gerillanın fedai gücü ve eylem yapısının, ister şehirde ister dağda olsun, devletin askeri kuvvetlerine ve polis güçlerine eylem yapabileceğini gördü. Eğer 2011’in en temel karakteristik özelliği nedir diye sorulursa, gerillanın eylem kapasitesinin yüksekliğinin ortaya konulmasıdır diyebiliriz.

GERİLLANIN EYLEM KAPASİTESİNİN YÜZDE 10’U BİLE DEVREYE SOKULMADI

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Gerillanın eylem kapasitesinin yüzde onu bile devreye sokulmamıştır. Eğer gerilla iyi örgütlenip iyi hazırlanmış planlamalar yaparak bütün gücünü harekete geçirseydi, devleti daha fazla şoka sokar ve şaşkına çevirirdi. Bu açıdan yüzde on bile olmayan kapasitenin ortaya çıkardığı eylem gücü dikkate alındığında, zorluklar ve koşullar ne olursa olsun, düşmanın tekniği ne kadar sofistike olursa olsun, gerilla otuz yıllık tecrübesiyle her türlü eylemi yapabileceğini kanıtlamıştır.

Aslında bu süreçte sürekli bir kara operasyonu gündemde tutulmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi buna karşı tedbirler almış ve hazırlığını böyle bir savaş göre yapmıştır. Ancak zaman içinde görülmüştür ki, Türk devletinin öyle operasyon yapabilecek gücü yoktur. Kara harekâtını gündemde tutarak bizim harekete geçebilecek kimi güçlerimizi kara operasyonunu beklemek, kara operasyonu saldırıları karşısında tedbirini almak, kara operasyonunu bekleyerek orduya darbe vurma hazırlığı ve beklentisi içinde tutmak istediği anlaşılmıştır. Ama sınır ötesi herhangi bir harekât yapma gücü olmadığı ortaya çıkmıştır. Türk devletinin, AKP'nin, ordunun sınır ötesi operasyon yaparlarsa sanki sonuç alırlarmış gibi sürekli propagandaları olmuştur. Bu yönüyle böyle bir sınır ötesi operasyon hareketimiz tarafından Kürt sorununun çözümüne vesile olacak bir şiddetli çatışma, bir final çatışması olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Türk devleti ezerim, tasfiye ederim, sınır ötesine giderim, yok ederim yaklaşımları ve umutları içinde olduğundan, bir türlü Kürt sorununun çözümünde adım atmamakta, askeri seçeneği hep gündemde tutmaktadır. Askeri seçeneğin çözüm olmayacağını göstermek açısından bir sınır ötesi harekât sürecinin bir fırsat olduğu düşünülmüştü. Gerillanın böyle bir savaşta göstereceği performansın yeni yaklaşımları ortaya çıkaracağını ve demokratik çözümden başka yolun kalmadığını Türkiye toplumuna göstereceğini düşünerek kara harekâtına hazırlık yapılmıştı.

2011 TÜRK DEVLETİNİN SINIRÖTESİ OPERASYONA CESARET EDEMEDİĞİ YIL OLDU

Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi savaşın gelişmesini istemiyor. Sınır ötesi operasyondan da yana değildir. Çünkü böyle bir sınır ötesi operasyon çeşitli uluslararası güçlerin de devreye girmesini beraberinde getirecektir. Kürt Özgürlük Hare-keti sorunun uluslararası güçler devreye girmeden, Türkiye ile Kürt halkı arasında bir çözümü tercih ettiği için böyle bir kapsamlı savaş yerine demokratik siyasal çözüm tercihini her zaman ortaya koymuştur. Ama savaş ve terörle Kürt sorununu ortadan kaldırmada ısrar edildiği taktirde gerillanın buna karşı direniş göstereceği açıktır. Bu yönüyle 2011 yılı Türk devletinin sürekli “Bugün sınır ötesi operasyon yapacağım, yarın yapacağım” diyerek herkesi beklenti içine soktuğu, ama böyle bir sınır ötesi operasyona cesaret edemediği bir yıl olarak geçmiştir. Bunun da açıkça görülmesi gerekmektedir.

SANAL ZAFERLER

*Türk devletinin son zamanlarda askeri operasyonları arttırdığı, bu kış gerillaya darbe vurmak istediği dikkate alınırsa, önümüzdeki dönemde askeri saldırıların düzeye nereye ulaşır? Bu sürecin sonucunda bir sınır ötesi harekât bekliyor musunuz?

Türk devletinin şu anda gerillaya elinden geldiği kadar darbe vurmak istediği açıktır. Bu nedenle her yerde operasyon gerçekleştirmekte, ancak esas olarak psikolojik savaş sürdürülmektedir. “Şimdi Genelkurmay, Emniyet ve MİT arasında iyi bir işbirliği var, bu nedenle PKK'ye ve gerillaya eskisinden daha fazla darbe vurulacaktır” gibi söylemlerle bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Öyle ki, toplumu buna inandırmak için sanal zaferler ortaya çıkarmaktalar. Eskiden de Genelkurmay, MİT ve Emniyet arasında işbirliği vardı. Böyle büyük bir sorunda Genelkurmay, polis ve MİT’in işbirliği yapmadığı düşünülebilir mi? “Şimdiye kadar yapılmadı, şimdi yapıldı” söylemi, toplumu sanki şimdi bir tasfiye yapılabilirmiş yalanına inandırmaya yöneliktir. Yoksa geçmişte de benzer biçimde işbirliği yapılıyordu. Bu işbirliği, bu koordinasyon hiçbir zaman eksik olmamıştır. Aslında bu tür şeyleri dillendirmek ve valiye yetki verildiğinden hemen operasyon yapılabilirmiş, eskiden yapılamıyormuş gibi söylemler kesinlikle psikolojik savaş söylemleridir, demagojidir.

HALK BİTİRME HİKÂYELERİNE KARŞI BAĞIŞIKLIK KAZANDI

Bu söylemlerde hiçbir yenilik yoktur. Sadece Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı üzerinde bir baskı yürütmek istiyorlar. Yoksa ne sonuç aldıkları ve darbe vurdukları doğrudur ne de vuracaklarına öyle çok fazla inanmaktadırlar. Psikolojik savaşı arttırarak, fırsat bulunca da bazı darbeler vurarak acaba Kürt Özgürlük Hareketi ve halkın üzerinde baskı kurabilir miyiz, halkı ürkütebilir ve umutlarını kırabilir miyiz gibi bir yaklaşım içinde oldukları görülmektedir. Kırk yıllık bir mücadele içinde olan, büyük bir tecrübe sahibi olan PKK ve gerilla hareketi karşısında bu tür psikolojik savaş yöntemlerinin etkili olması beklenemez. Halkımız o kadar bitirme hikâyeleri dinlemiştir ki, bunlara karşı bir nevi bağışıklık kazanmıştır.

GERİLLA KIŞIN DA FIRSAT BULDUĞUNDA EYLEMİNİ YAPACAK

Kuşkusuz gerillanın zayıf bir anını yakaladıklarında ve fırsat bulduklarında belirli darbeler vurmak isteyeceklerdir. Ama bu da yeni değildir. Biz nice kış harekâtları gördük. Amed’de Murat operasyonları gördük, Botan’da ve Dersim’de yapılan kış harekâtlarını gördük. Söylendiği gibi bu tür saldırılar yeni de değildir. Savaş eğer şiddetleniyorsa, Türk ordusu ve polisi bütün imkânlarını kullanacaktır. Kürt Özgürlük Hareketi de bu saldırılar karşısında direnmeye devam edecektir. Belki kış nedeniyle gerillanın hareket etmesi, eylem yapması sınırlı olabilir. Ama yine de kışın da fırsat bulduğunda gerilla eylemini yapacak, operasyonla karşılaştığında gereken direnişi gösterecektir. Nitekim Bismil’de polislere, Hakkari’de özel harekâtçılara eylemler yapılmıştır.

DİCLE VE GÖRESE YALANLARI

En son bizim hayali İnönü zaferine benzettiğimiz Kavaklı kampı zaferi gibi bir Piran ve Gorsê hikâyesi ortaya çıkardılar. Kuşkusuz o alanda gerilla güçlerine darbe vurmak istemişler, ama gerilla güçleri direnerek bu saldırıyı boşa çıkarmışlardır. Uçağı, helikopteri, tankı, her türlü özel harekâtçısı ve MİT’i, ne kadar gücü varsa harekâta geçirmişler, ama darbe yiyen yine kendileri olmuştur. Günlerce propaganda yapmışlardır. Ancak sonuçta Diyarbakır Valisi “21 terörist öldürülmüş, ama teröristler ölülerini kaçırmışlar” diyerek başarısızlığını ve kendi kayıplarını örtmek isteyen bir açıklamada bulunmuştur. Burada helikopterin düştüğünü, yine birçok asker ve özel harekât polisinin öldüğünü yerel kaynaklar söylemektedir. Tabii Türk devleti psikolojik savaşa çok fazla ağırlık verdiği için kayıplarını gizlemektedir.

BAHARDA BELKİ SINIRÖTESİ OPERASYON OLUR

Önümüzdeki dönemde bir sınır ötesi harekât olur mu? Olabilir. Baharda belki böyle bir harekâta girişebilirler. Çünkü geçmişte Çelik operasyonu ve 1997 saldırısında olduğu gibi bu tür harekâtlara giriştikleri görülmüştür. Hatta bir kısmında Güneyli güçleri de yanlarına alarak bu saldırıları yapmışlardır. Zaten yirmiden fazla sınır ötesi harekât yapmışlardır. Yine böyle bir harekâta girişebilirler. Ama gerilla bu olasılığa karşı hazırlıklıdır. Baharla birlikte Türk devletinin böyle bir operasyon yapabileceğini her zaman dikkate alarak hazırlığını yapar. Türk devleti 2011 yılında yapamadı. Ama 2012 yılında ABD desteğini de aldığından, öte yandan Kürt Özgürlük Hareketi karşısında çok sıkışık durumda olduğu için, bu sıkışıklık-tan kurtulmak için böyle bir harekâta girişebilir. Gerçekten de AKP Hükümeti geleceğini Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmeye bağladığından, AKP her zaman böyle bir yola girebilir. Bunun Kürt Özgürlük Hareketi açısından bir yeniliği yoktur.

Özcesi Kürt Özgürlük Hareketi tampon bölge kurma çabalarına da, Güney Kürdistan'ın bir bütün olarak işgal edilmesine de hazırlıklıdır. Siyasal durum böyle giderse, Türk devletinin bu siyasal soykırım operasyonları, bu tasfiye dili ve konsepti devam ederse, PKK'nin güya kolunun kanadının kırılacağı, umudunun söneceği, böylelikle kendi projelerini dayatacakları hayali peşinde koşarlarsa, bunun çok şiddetli savaşların gelişeceği anlamına geleceği açıktır. Gerilla da, halkımız da böyle bir olasılığa hazırdır, hazır olmalıdır.-ANF/Behdinan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.