Ulus Devletin Gölgesinde Kadınlar
Kadın / 09 Ocak 2010 Cumartesi Saat 10:40
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ulus devletlerin doğuş süreci ve feminist bilincin gelişimi arasında ne kadar yakın bir bağ varsa da, aynı ulus devletlerin kadını dışlayan yüzünün de

Ulus devletlerin doğuş süreci ve feminist bilincin gelişimi arasında ne kadar yakın bir bağ varsa da, aynı ulus devletlerin kadını dışlayan yüzünün de görmezden gelinemeyecek bir durum olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu durum her ne kadar kadınları mevcut durumun sert bir eleştirisine götürse de yeni doğmuş tüm ulus devletler günümüze kadar da kadınlara ayrımcılık yapmaya devam etmiştir. Daha 17. yüzyılda Mary Astell, J. Locke'a 'Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse nasıl oluyor da kadınlar köle doğuyor?' diye sorarken doğal ve evrensel haklar teorisinin gelişimindeki tutarsızlığı da dikkat çekmiş oluyordu. Bu ve buna benzer çabalara rağmen eşit haklar, eğitim, hukuksal-toplumsal eşitlik, siyasal oy hakkı talebi gibi önemli talepler ancak 19. yüzyıl ortalarında güçlü bir ifadeye kavuşmuştur. Bu süreçler boyunca bu talepler göz ardı edilerek aile ve ulusun erdemli anneleri olma misyonu bolca milliyetçi öğelerle bezenmiş ve neredeyse tüm ulus-devletlerin ortak özelliği haline getirilmiştir. Partha Chatterjee bu durumu 'Kadın özgürleşmesinin ulusal-tarihsel hedefler içerisinde eritilmesi ve kadının ikincilik konumunun ulusal-tarihsel hedefler içerisinde eritilmesi ve kadının ikincillik konumunun yeni bir şekilde meşrulaştırılması' olarak tanımlarken bu gerçeğe de açık bir vurgu yapmıştır. Artık kadın üzerindeki örtü devlet ve millet örtüsüdür.

 

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de devletin modernleşmesine paralel olan süreç kadınların bazı hukuksal güvencelere kavuşmasını sağlarken diğer yandan onları devletin aile ve milli politikalarının araçları olarak ele alınmalarını güçlendiren, kadının özbilincinin gelişmesini ve sorgulayıcılığını engelleyen bir çerçeve sağlamıştır. Artık kadın, ulusun bütünlüğünün temel harcı konumuna gelirken, gelişen feminist bilinç de onun gölgesinden kurtulamamıştır. Kuşkusuz aynı zeminde yeni doğan devletin ataerkilliği de kadınlık metaforundan milli birlik ve düzenin istikrarının sağlanması açısından faydalanmıştır. Kadın hem devlet hem de cemaat merkezli politikaların nesnesi konumuna getirilmiştir. Bir zamanlar Aristoteles'in sistemlileştirdiği doğa tarafından 'doğurmak' için yaratılmış olan kadınlar, milli bilincin özü olmakta ve vatanı koruyacak, milli vazifeleri yerine getirecek oğullar yetiştirmekle sorumlu kılınmaktadır. Özellikle 1950'lerde kapitalizmin Türkiye'ye girmesiyle oligarşik bir nitelik kazanmaya başlayan cumhuriyetin yaşadığı çalkantıyla demokrasinin zayıflaması kadınlara da yansımıştır. Her ne kadar 1960'lardaki devrimci dalgalanmadan etkilenmiş kadınlar olmuşsa da sistemin, erkeğin doğru ve güçlü tahlilini yapamama bağımlı bir duruşu açamamayı getirmiştir. 12 Eylül Darbesi sonrası gelişen politikalarla da kadın sosyal, siyasal, ekonomik ve manevi temellerden yoksun bırakılarak şoven politikaların basit bir aracı olmaya devam etmiştir. Bunun belki de en somut örneği, İzmir'deki faşist linç saldırısında öne çıkan kadın tiplemesidir.

 

Son yıllarda kadın haklarını savunan dernekler, vakıf ve feminist örgütlülükler oluşmuşsa da bunlar da mevcut sorunlara çözüm üretecek gücü, irade ve inisiyatifi henüz yakalayamamıştır. Diğer taraftan Kürt kadınının görkemli uyanışı, Türk kadın hareketinin önünü açan, tetikleyici bir faktör iken, mevcut şoven politikaların etkisi ve Kürt kadın hareketini salt kimlik sorunu çerçevesinde çalışma yürüten bir hareket olarak gören, oldukça önyargılı, dar ve Kürt kadınlarının cins mücadelesindeki sıçrayışını görmeyen bakış açısı, aslında Kürt ve Türk kadınlarının güçlü bir birliktelik oluşturması önünde engeldir. Kimi ortak etkinlik ve çalışmalara rağmen milliyetçi, ulus-devlet zihniyetinin güçlü bir sorgulaması Türk kadınlarını Kürt kadınlarının daha güçlü bir ittifakı haline de getirebilir kuşkusuz. Bugün eğer bu ülkede güçlü bir barış inşası için daha güçlü bir demokratik kadın cephesi yaratamıyorsak, bunda salt kadına dönük şiddet söz konusu olduğunda kısmi zeminlerde ortak paydalarda buluşmamız, fakat Kürt sorununun çözümü söz konusu olduğunda ise arka planını açtığımız bu zihniyetin henüz aşılamamış olmasındandır. Kuşkusuz bu zihniyetin kırılması için Kürt kadın hareketinin kapsayıcı-ortak zeminleri güçlendirici girişimlerini çoğaltması kadar, Türk kadın örgütlerinin de anti-Kürt atmosferinden sıyrılması; bunun ırkçı-şoven devlet politikalarıyla olan bağını daha güçlü çözümlemesi önemli bir sinerji yaratacaktır.

Sara AKTAŞ* Midyat M Tipi Cezaevi-Günlük

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.