Karayılan: İkinci Lozan Tertipleniyor
Röportajlar / 12 Eylül 2011 Pazartesi Saat 12:21
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, AKP ve Erdoğan’ın güçlendikçe milliyetçileştiğini belirterek, AKP’nin tasfiye planını şöyle özetledi:

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, AKP ve Erdoğan’ın güçlendikçe milliyetçileştiğini belirterek, AKP’nin tasfiye planını şöyle özetledi: “Önderlik susturulacak, topluma sesi gitmeyecek, yönlendirme rolü olmayacak; yönetim bastırılacak, suikasta tabi tutulacak, böylece komuta kontrol merkezi etkisiz kılınacak ve hareket tasfiye edilecek.” Karayılan amacın yeni düzlemde Kürtlerin yer almasını engellemek olduğunu belirterek, “Aslında ikinci bir Lozan tertipleniyor. İkinci bir Lozan’ın tertiplenmesinden önce Kürtleri bastırma hareketi söz konusudur” dedi.

ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, 12 Eylül darbesini 31. yıldönümünde değerlendirirken, PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmelerin engellenmesi, AKP’nin tasfiye planları ile son günlerde Federal Kürdistan Bölgesi yetkilileri ile yapılan görüşme trafiğine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Karayılan, Öcalan’a uygulanan tecride dikkat çekerek AKP’nin “gerçekten tehlikeli oynadığı” uyarısında bulunurken, AKP’nin savaş kararı aldığını ve bunun hazırlıklarını yaptığını söyledi. Karayılan, İran ve Türkiye saldırılarına karşı Güney Kürdistan'daki halkın bu son haftalarda sergilediği “ulusalcı tutumun da takdire değer” olduğunu kaydetti ve selamladı.

12 EYLÜL DARBESİ NATO GLADYOSU’NUN BİR MÜDAHELESİYDİ

* Bugün, 12 Eylül Darbesi’nin 31. yıldönümü. Gelişen darbe süreci ve onun yaratmış olduğu sistem değişik biçimlerde de olsa Türkiye’de halen etkisini göstermekte. 31. yıldönümü nedeniyle bu darbe üzerine neler söylenebilir?

Evet, bugün 12 Eylül 1980 Faşist-Askeri Darbesi’nin 31. yıldönümüdür. 12 Eylül Faşist-Askeri Darbesi Türkiye’de yükselen demokrasi mücadelesi ile Kürdistan'da adeta kendini küllerinden yaratıp, gelişen özgürleşme mücadelesine karşı NATO Gladyosu’nun bir müdahalesiydi. Cuntanın yönetime el koymasıyla birlikte on binlerce insan tutuklanıp, zindanlara atıldı, büyük bir faşizan baskı ve şiddet ortamı yaşatıldı. Başta Diyarbakır Zindanı olmak üzere Kürdistan ve Türkiye’deki zindanlarda gerçek anlamıyla vahşet yaşatıldı. Sadece zindanlarda öncü güçlere dönük insanlık dışı işkence ve vahşet uygulanmadı. Aynı zamanda Türkiye ve Kürdistan toplumu bir baskı ve şiddet cenderesine alınarak, tüm toplum vahşi bir baskı sistemiyle susturuldu. Kürdistan'da 1925’te başlatılan soykırım sürecini tamamlamak üzere çok kapsamlı bir şiddet uygulaması hayata geçirildi. Öyle ki insanların gece evlerinde Türkçe mi Kürtçe mi konuştuklarını dinlettirecek düzeyde asimilasyon ve soykırımın en ince detayına kadar yaygınlaştırılmasını ve oturtulmasını geliştiren bir süreç başlatıldı. Buna karşı dağlarda ve sokaklarda direnen devrimciler oldu. Özellikle zindanlarda bu vahşete karşı onur mücadelesini yükselten büyük devrimcilerin tarih sahnesine çıkışı gerçekleşti, büyük direnişler oldu. Ben 12 Eylül’ün bu yıldönümünde 12 Eylül faşizmine karşı boyun eğmeyen, onurlu bir direnişi geliştirerek, bu uğurda yaşamını veren, şehit düşen bütün devrimcileri bir kez daha anıyor, onların anılarının özgürlük mücadelesinin zaferle taçlandırılmasında yaşatılacağını vurgulamak istiyorum.

12 Eylül’ün faşist-askeri süreci giderek kendisini bir sisteme kavuşturdu. Hatta cuntanın başı, sivil bir vaziyette kendisini Cumhurbaşkanı yaptırdı, ANAP yoluyla askeri-faşist cunta sivil alanda da kendisini adım adım kurumlaştırma sürecini geliştirmeye başladı. Cezaevinde ve birçok yerde direnişler oldu ama nihayetinde kontrolü altındaki saha olduğu için cunta bunlara karşı kısmi geri bazı adımlar attıysa da esas olarak faşizan sistemini kurumlaştırmayı sürdürdü. Toplumda tekdüzelik yaratılmaya çalışıldı. Onlarca kişi idam edildi ve idamlar devam etmekteydi. Eğer bu 12 Eylül faşist rejiminin kurumlaşma sürecine karşı ciddi ve köklü bir çıkış olmasaydı kendisini sivil yaşamda da kurumlaştıran 12 Eylül’ün aşılması belki de on yıllarca mümkün olamayacaktı. Dolayısıyla bu kurumlaşma sürecine karşı direnişin geliştirilmesi büyük bir gereklilikti. Ancak koşullar çok zordu. Her ne kadar bazı cepheler oluştu, çok tartışıldı, bir takım yoğunlaşmalar yaşandıysa da pratik sahaya fazla geçirilemeyen durumlar oldular. Çünkü sol ve Kürt hareketlerine kendisini dayatan pasifizm ve zorluklardan kaçma Avrupa’ya yönelme eğilimi ağırlıktaydı.

Bunun karşısında Kürdistan'ı adeta bir cehenneme çevirmek isteyen, soykırımı mutlaka sonlandırıp Kürt halkını bitirmek isteyen 12 Eylül faşist hareketine karşı Kürdistan'da hareketimizin geliştirdiği 15 Ağustos tarihi atılımı çok önemli sonuçlar yaratmıştır. 15 Ağustos’un geliştirdiği devrimci müdahale aslında yok olmaya ve faşizme karşı bir insanlık görevinin gereğinin yerine getirilmesiydi. Bu açıdan Kürdistan'da gelişen direniş, 12 Eylül faşist sisteminin kurumlaşma sürecini çatlattı, tökezletti. Dolayısıyla 12 Eylül faşist sistemi idamları durdurmak zorunda kaldı. Zamanla direnişi bastıramayınca artık giderek 1987’den itibaren bir takım iyileştirici, toplumu rahatlatan adımlar atmak zorunda kaldı. Turgut Özal’ın başta bastırmaya dönük yoğun çabalar sergilemesi, daha sonra da durduramayınca iyileştirici tedbirlere başvurmasının süreci aslında böyle gelişmiştir.

12 Eylül faşist rejiminin Türkiye’de oturttuğu askeri vesayet sistemine karşı Kürdistan'da gelişen özgürlük mücadelesi, önemli bir özgürlük ve demokrasi sürecini geliştirmiştir. Bu anlamda Kürdistan'da gelişen gerilla savaşı aslında Türkiye’nin demokratikleşme gündemini oluşturmuş ve Türkiye’yi demokratik adımları atmaya zorlamıştır. Bugün gelinen noktada Kürdistan özgürlük gerillası ve mücadelesi 12 Eylül askeri-faşist cunta sistemini ve onun askeri vesayetini başarısızlığa uğratmıştır. Şimdi bugünlerde askeri vesayeti kaldırdığını söyleyen AKP, aslında burada nankörlük yapmaktadır. Askeri-faşist cuntanın bir devamı olan askeri vesayet sistemini yıpratan, deşifre eden, onu gerileten esas olarak Kürdistan'daki özgürlük mücadelesidir. Kürdistan halkının 12 Eylül’ün soykırımına karşı başlattığı direniş, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini geliştiren, dayatan bir rol oynamıştır. Bu açıdan bugün 12 Eylül askeri-faşist cunta çizgisinin halklar karşısında yenilgiye uğramış olması bir gerçektir. Ama bunun böyle sonuçlanmasında kimin rol oynadığı da açık ortadadır. Başta Kürdistan özgürlük mücadelesi ile Türkiye halkının emekçi kesimlerinin, sol hareketin ve dürüst bir takım dini çevrelerin, yine demokrasiden yana olan kesimlerin geliştirdiği direnişlerin bir sonucu olarak bu sonuç elde edilmiştir. Bugün 12 Eylül rejiminin ürünü olan anayasa dâhil her şeyini bir tarafa vermek, onun geliştirdiği soykırım sürecine bütün boyutlarıyla son vermek, özgür-demokratik bir toplum yaratmak artık kaçınılmaz bir biçimde kendisini dayatmıştır. Ancak bu konuda yaşanan birçok sahtekârlık söz konusudur. Bir taraftan 12 Eylül’e karşı olduğunu söyleyen kimi çevreler, öbür taraftan çıkarları elverdikçe 12 Eylül’ün yasalarına-nimetlerine sarılarak, onları yaşatmak istemektedirler. Bu sahtekârlıklara karşı da Kürdistan özgürlük mücadelesi ve Türkiye demokrasi hareketi mücadelesini yükseltecek ve 12 Eylül’e karşı halkların zaferini kesinleştirecektir.

AKP GERÇEKTEN TEHLİKELİ OYNUYOR

* PKK lideri Abdullah Öcalan’dan 47 gündür haber alınamıyor. Hareketinizden ve çeşitli kesimlerden bu konuya ilişkin uyarıcı açıklamalar gelirken, birçok kesim bu uygulamanın Türkiye’nin kendisini ateşe atması olarak yorumluyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu konuda daha önce de yaptığımız konuşma ve açıklamaları burada tekrarlamak istemiyorum. Bu belirttiklerimiz hala geçerliliğini korumaktadır. Gerçekten AKP tehlikeli oynuyor. Kürt toplumunun hassasiyetlerini hiçbir biçimde dikkate almayan bir uygulama biçimiyle sonuç almak istiyor. Hassasiyetleri çiğneyerek toplumda bir duyarsızlık ve kanıksama yaratmak istiyor. Tehlikeli olan yanı budur. Yani Kürt toplumu için Önder Apo’nun önemini çok iyi biliyor. Bu konuda yaşanan hassasiyeti çok iyi biliyor. Ona rağmen 47 gündür görüşme olmuyor. Kimse Önder Apo’nun durumunun ne olduğunu bilmiyor. İnsanın söylemeye dili varmıyor ama yaşamı hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Bu bir psikolojik savaştır. Rencide etme, böylece geri adım attırarak, sonuç alma tarzı olmaktadır. Hakeza Ortadoğu toplumlarında kadınların, annelerin bir rolü, bir saygınlığı bir yeri vardır. Kürt toplumunda kadınlar beyaz tülbentlerini bir yere attıklarında savaş varsa durur ama AKP’de bu tür toplumun hassasiyetlerini çiğneme bir tarz haline gelmiştir. Annelere, kadınlara, çocuklara karşı, Önderliğe ve herkese karşı çok ölçüsüz, hiçbir ahlaki değer yargısını dikkate almayan bir uygulama durumu söz konusudur. Tehlikeli olan yanı burasıdır.

TAHRİK EDİCİ BİR UYGULAMA SÖZKONUSU

1991 yılında Demirel bazı rutin dışı uygulamaların olabileceğini ifade etmişti. Ama Demirel’in bu bazı rutin dışı uygulamaları sonradan anlaşıldı ki 17 bin 528 faili meçhul olaydır. Kendi yasa ve hukukunun dışına çıkma bir devlet için çok tehlikeli bir girişimdir. Burada AKP resmen hukuk dışılığını bir tarz haline getirmiştir. Peki, ne hakla Önderliğimizle, oradaki diğer dört arkadaşın avukat görüşme hakkı, ailesiyle ve telefonla görüşme hakkı vb. hakları yerine getirilmiyor? Sizin yasalarınızda var, yasalarınızı neden uygulamıyorsunuz? Hukuk diyorsanız işte size hukuk, hukukunuzu uygulayın. Ahlaki yargılara değer verme yok, hukuka değer verme yok. İmralı’da AKP’nin yeniden gündeme koyduğu İmralı işkencesi ve tecridi onun savaşı nasıl yürüteceğini de açığa vurmaktadır. Rutin dışı, hukuk dışı uygulamalar olabilir hesabıyla, sonuç almak için her şey mubahtır anlayışının hâkim olduğu açık ortadadır. Önder Apo’ya uyguladığı bu hukuksuz, ahlak dışı uygulama biçimi onların savaş zihniyetini ortaya koymaktadır. Daha düne kadar görüşüyordunuz. Ne oldu da birden bire en ağır tecrit ve işkence uygulamasını devreye koydunuz? Beğenmeyebilirsiniz, karşı tavır alabilirsiniz ama kendi hukukunuza uyacağınızı siz defalarca söylediniz. Bu konuda şimdi yalan söylemiş olduğunuz açığa çıkmıyor mu? Birer yalancı olduğunuz böylece ortaya çıkmıyor mu? Hani hukuk? Bu konuda açık ki çok zorlayıcı, tahrik edici, provokatif bir uygulama durumu söz konusudur.

BİZ DEVLETTEN DAHA FAZLA SOĞUKKANLIYIZ

Ben açıkça söylüyorum, biz yine de devletten daha fazla soğukkanlıyız. AKP’den daha soğukkanlıyız. Yoksa şimdi her şeyin önünü açarsak neler olmaz ki? Ama bunların bu uygulama biçimi gerçekten beraberinde ağır sonuçları doğuracak bir uygulama biçimidir. Sorun bir konseptin varlığıdır. Bu konuyu biraz açımlamada yarar var.

AKP GÜÇLENDİKÇE DAHA MİLLİYETÇİLEŞİYOR

Belli oluyor ki AKP ve Erdoğan güçlendikçe daha fazla milliyetçileşmekte, daha fazla şiddet eğilimini, iktidarcı-baskıcı özünü açığa vurmaktadır. Mesela Başbakan İstanbul Belediye Başkanı iken Kürt sorununa yaklaşımı daha farklıydı. 2005 yılında Amed’de yaptığı konuşma bilinmektedir. Hatta ve hatta 2007 seçim öncesi bir bakış açısı var, seçim sonrası bir bakış açısı vardır. Hakeza 2009 yerel seçimler öncesi bir, yerel seçimler sonrası daha farklılaşan bir duruş biçimi vardır. Yani gittikçe şiddet eğilimini öne çıkaran, gittikçe Kürt halkının bastırılmasını esas alan bir eğilim söz konusudur. En son seçimle birlikte devleti tümüyle hâkimiyetine almış oldu. AKP devletleşti; devlet AKP’leşti. Normalde yüzde elli oy almış bir parti olarak Türkiye’nin temel sorunlarına daha ölçülü ve daha çözümleyici yaklaşması gerekmez miydi? Ama görüyoruz ki devleti ele geçiren AKP daha fazla devletçi-ulusalcı-iktidarcı ve devletin elindeki şiddetle her şeyi yapabileceğine inanan bir noktaya gelmiş bulunuyor. “Öncekiler şiddeti yanlış uyguladı, ben şimdi şiddeti doğru uygulayacağım ve sonuç alacağım” demektedir. Konsept budur. Bize dayatılan bir teslimiyettir. “Herkesi dize getirdim, sizi de dize getiririm” demektedir. “Kimse bir şey söylemeyecek, ben kimseyi muhatap almayacağım, ben kendim yapacağım, siz onaylayacaksınız” demeye getirdi. Ne zaman ki Önderlik protokol sundu, “bu olmazsa olmaz” dedi, ne zaman ki Kürt siyaseti Demokratik Özerkliği ortaya koydu ve “bu olmazsa olmaz” dedi, o zaman AKP, gerçeğini tümüyle açığa vurdu. Sen sistem içinde herkesi dize getirmiş olabilirsin ama Kürt sorunu iki yüz yıllık bir sorundur. Bir toplumsal sorundur. Sen şiddetle, öldürmekle, tutuklamakla dize getiremezsin. Çünkü bir toplumsal sorundur ve bu sorun bastırmayla çözülemez. Bir düşünse, Çiller’de ya bitecek ya bitecek dedi, tüm gücünü devletin iç-dış bütün olanaklarını harekete geçirdi. Ama PKK bitmedi fakat Çiller’in kendisi ve partisi bitti. Şimdi öyle gösteriliyor ki sanki Silvan olayı bir kırılma noktası olmuş, Silvan olayından sonra AKP zorunlu bir biçimde savaş kararı aldı, PKK’yi tasfiye etmek için şiddete yöneldi. Bu doğru değildir.

İRAN İLE ORTAK HAREKÂT PLANI TEHLİKEYE GİRDİ

AKP kıştan beri şiddet kullanma kararını vermiş ve bunun hazırlıklarını yapmıştır. Mesela İran ile yaptığı görüşmeler, ortak harekât planı -şimdi biraz tehlikeye girmiş bulunuyor- kış aylarında tartışılmış ve kararlaştırılmıştır. Seçimleri kazanmasıyla birlikte bu konudaki keskinliğini net bir biçimde ortaya koydu. Şimdi seçimlerden önceki o sert konuşmaları daha iyi anlıyoruz. Aslında bunların hepsinin dayandığı bir konsept var. Konseptin özü şudur: PKK’yi çökertmek!

Ortaya bir Sri Lanka’daki katliam örneğini attılar, biz de Sri Lanka gibi katledip sonuç alabiliriz dediler. Ondan sonra kendi çözüm biçimimizi kendimiz koyacağız, biçimindeki bir konsepttir. Bu sürecin başlatılmasının Silvan ile bir alakası yoktur. İradeyi tanımama, bastırma, marjinalleştirme ve böylece Kürt sorununu tanımama zihniyeti vardır. Zaten Kürt sorunu diye bir sorun yok, PKK sorunu var, denildi. PKK’yi tasfiye edersek, zaten sorun bitmiş oluyor denilmektedir. Yani mantık budur. Bu açık ki 1925’ten bu yana Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geliştirdiği zihniyetin farklı biçimde bir devamıdır. Yalnızca farklı bazı cümlelerle süslenmiştir, yoksa öz olarak aynısıdır. Yani bir bastırma ve şiddetle sonuç alma istemidir. Herkes iyi biliyor ki, bundan önceki hükümetler de bu yöntemi çok denedi ama hiçbir sonuç alamadılar. Fakat kendileri sonuç alacaklarına inanıyorlar. Yani bir yerde asker beceriksizdir, başaramadılar; şimdi biz başaracağız demektedirler.

Özellikle bazı aklı başında gibi görünen yazar-çizer çevreleri de PKK’nin yanlış yaptığını, şiddete başvurduğunu, kendi kendini bitireceğini söylemektedirler. Bunlar doğru şeyler değildir. Şiddette tercih kılan PKK değildir. Bu birinci nokta… İkincisi, PKK’nin şiddet yöntemiyle geriletilmesi de asla mümkün olmayacaktır. Bu açıdan bu kulvarda yapılan bütün değerlendirmeler gerçekleri ifade etmeyen değerlendirmelerdir.

AKP’NİN HESABI

Hesap şudur: Önderlik susturulacak, topluma sesi gitmeyecek, yönlendirme rolü olmayacak; yönetim bastırılacak, suikasta tabi tutulacak, böylece komuta kontrol merkezi etkisiz kılınacak ve hareket tasfiye edilecek. AKP’nin bütün planı buna dönüktür. Yandaş basın denilen bütün o Fethullahçı basın, AKP basını aylardan beri bunun zeminini yaratmıyor mu? Şiddeti doğallaştıran, operasyonları vazgeçilmez gösteren, adeta kan dökmeyi reva gören yazıları, değerlendirmeleri, psikolojik savaş yöntemlerini çeşitli gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlamaları hep buna dayanıyor.

Şimdi evvela tüm Kürt halkı bilmelidir ki ortada çok ciddi bir konsept var. Bu konseptle AKP, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni bastırmak ve Kürt halkını da bir tebaa halinde köle yapmak ve statüsüz bırakmak istemektedir. Mesele statü meselesidir. “Sen nasıl statüden, Önderliğin özgürlüğünden bahsedersin” deniliyor.

Sorun kararlı bir biçimde Önderliğin özgürlüğü ve Özerklik statüsünden bahsedilmeyle birlikte baş göstermiştir. Biz bir halkız, soykırım kıskacına alınan bir halkız. Soykırıma karşı çıkışı gerçekleştirdik. İsyan hareketini geliştirdik. Bu isyan hareketi bugün toplumsallaşmıştır. Bunun çözüm biçimi çok açıktır. İsyanın önderliği özgürleşmeden topluma bir statü tanınmadan çözülmesi de mümkün değildir. Biz bunlarda ısrar ettiğimiz için, Önderlik bunda ısrar ettiği için saldırıyla karşı karşıya kalmıştır. Şimdi Önderliğimiz üzerinde bir saldırı vardır. Bu saldırı Önderlik şahsında tüm halkımıza karşı yapılmış bir saldırıdır. Kesinlikle bastırma ve tasfiye konseptinin sonuç alması için çalışacak ve her biçimde şiddeti kullanacaklardır.

ŞİDDETİ AKP GÜNDEMLEŞTİRDİ

Tekraren belirtiyorum ki, biz özel olarak şiddeti gündemleştirmedik. Şiddeti AKP gündemleştirdi. AKP operasyon yaptı. Operasyonlarda çatışmalar sonucu kayıplar yaşandı ve sonradan bize karşı savaş kararı alındı. Erdoğan kendisi “farklı strateji ve taktiklerle üzerlerine gideceğiz ve sonuç alacağız” dedi. Sorunu şiddetle çözmek isteyen bir devlet zihniyeti var ortada. Gerçekleri görmek isteyen barıştan yana demokrasiden yana olan bütün kesimler bilmeli ki, gerçeklik kesinlikle böyledir. AKP’nin bize teslimiyeti ve şiddeti dayatması açıkça ortadadır.

Bizim buna karşı asla teslim olma gibi bir durumumuz olamaz. Önderliğimizin buna karşı geri adım atması söz konusu olamaz, hareketimizin geri adım atması söz konusu olamaz. Biz buna karşı direneceğiz. Direnmek boynumuzun borucudur, insanlığımızın bir gereğidir. Halkımıza, insanlığa verdiğimiz sözün bir gereğidir. Biz mert insanlarız, sözümüze sahip çıkacağız; ne pahasına olursa olsun sahip çıkacağız. Bizim yaptığımız budur. Biz elimizi-kolumuzu bağlayarak, bu konseptin adım adım hayata geçmesini ve halk olarak ölümü bekleyemeyiz. Sözüm ona Önderliğimiz üzerinde tecrit uygulayarak, hareketimizi perspektifsiz bırakacaklar. Hareketimizin bu kadar tecrübesi var, bizim kırk yıllık tecrübemiz var. Hareketin kendini yönlendirme, yönetme sorunu yoktur ki. Ama Önderliğimizi özel olarak tecrit altına alıp, aslında en tehlikeli bir savaş biçimiyle savaşacaklarını anlamış oluyoruz. Savaşırsan kendi yasalarına, kanunlarına göre savaş. Savaşın da yasaları vardır. Gelip, Kandil’de çocuk öldürüyorsun, daha sonra da “biz öldürmedik” diyorsun. Bu savaş kanununa, savaş yasalarına uymak değildir. Ne kadar düşmanlık da olsa bunun altında etik yaklaşım da olmalıdır. İnsanlığı bir tarafa veren, bütün insani duyguları rencide etmeye yönelen bir güç sonuç alamaz. Önderliğe karşı AKP’nin öngördüğü bu işkence sistemi asla ve asla sonuç alamaz. Aynı zamanda hareketimize karşı geliştirdiği bu yeni konseptin de herhangi bir biçimde sonuç alması söz konusu değildir.

SAVAŞ PLANINA KARŞI MÜCDELE ÇAĞRISI

* Devletin bu tutumuna karşı Kürt halkına ve demokratik kesimlere mesajınız nedir?

Bizim burada Kürt halkına söyleyeceğimiz husus şudur: Evet, belli ki devletin Önderliğimiz üzerinde tecrit, hareketimiz üzerinde de tasfiye politikası kapsamlı bir biçimde hayata geçmiş bulunuyor. Özellikle Önderliğe karşı bu uygulama biçimi tüm halkımızı hiçe saymadır ve bir de şuanda Önderliğimizden kökten habersiz olma durumu söz konusudur. Bu nedenle Kürdistanlı halk kitleleri, gençliği, kadını AKP hükümetinin gözü dönmüşçesine faşizan işkence sistemine ve savaş çığırtkanlığına karşı durmalı, toplumsal tepkisini her alanda ortaya koymalıdır. Gün, eylem günüdür! Gün, sessiz kalma günü değil, iradeyi ortaya koyma günüdür. Tüm halkımız bu konuda AKP hükümetinin bu biçimde toplumun iradesine saygısız yaklaşımlarına, etik dışı saldırı biçimlerine karşı demokratik özgür sesini yükselterek, Önderliğine sahip çıkmalıdır.

Biz, demokrasi güçleri, barıştan yana olan tüm demokrat, liberal kesimleri AKP hükümetinin etik dışı yöntemlerle savaş yürütmesine karşı durmaya çağırıyoruz. Savaşabilirler ama savaşın da kuralları vardır. Fakat belli ki AKP hükümeti almış olduğu kararı uygulayacak, onların amacının hareketimizi tasfiye etmek üzere savaşı yaygınlaştırma ve bu temelde sonuca gitmek olduğu açık ortadadır. Biz kendimizi savunmak durumundayız. Biz, bize dayatılan tasfiyeyi boşa çıkarmak ve başarmak için elimizden gelen tüm çabaları sergilemek durumunda olacağız. Özel olarak sorunun şiddet yöntemiyle çözümünü hiçbir zaman söylemedik. Ama şiddet yöntemini uygulayanlara karşı kendimizi şiddetle savunmak durumundayız. Eğer zaten biz kendimizi savunmasaydık şimdiye kadar bizi 24 saat bile yaşatmazlardı. Doğrudur, bizim askeri gücümüz, toplumsal gücümüz vardır. Biz bu gücümüzü tümden devreye sokarak, sorunu çözme yönteminden ziyade, barışçıl-demokratik yöntemlerle çözmeyi esas aldık. Ama belli ki bizi bir irade ve güç olarak kabul etmeme var, statüsüz bırakmak üzere Kürt toplumunu ezme, özgürlük hareketini yok etme konsepti gündeme konulmuştur. Biz herkesi topluma çok ağır sonuçlara mal olacak olan AKP hükümetinin bu savaş planına karşı çıkmaya ve sorunu barışçıl-demokratik yöntemlerle çözmek üzere mücadele etmeye çağırıyoruz.

İKİNCİ BİR LOZAN TERTİPLENİYOR

* Böylesi bir dönemde Türk hükümeti tarafından başta Güney Kürdistan Bölgesel Hükümeti olmak üzere çeşitli kesimlerle “sınır ötesi operasyon hazırlığı” olarak nitelenen bir dizi görüşme gerçekleştirirken, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından da bölgede askeri merkezler denetlendi. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekir?

Az önceki sorunun cevabında da ifade ettiğim gibi AKP devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni iradesizleştirme, tasfiye etme kararı ve politikası vardır. Bu sadece AKP’nin bir kararı değildir. Belli ki bölgedeki sömürgeci güçlerin bir kararıdır. İran’ın da aynı dönemde Kandil’e dönük saldırıları da dikkate alındığında ve yine uluslararası güçlerin de bu saldırılara karşı sessiz kalışı gözetildiğinde aslında daha geniş bir konseptin bulunduğu Ortadoğu bölgesi yeniden düzenlenirken, Kürtlerin bir güç olarak ortaya çıkması ve bir statü kazanmasını önlemeye dönük derin sömürgeciliğin bir müdahalesi söz konusudur. Bu, ortak bir politikadır. Kürtleri güçsüzleştirme, Kürdistan stratejisini zayıflatmaya dönük bir yönelimdir. Bu temelde bir konsept hazırlanmıştır ve biz anlıyoruz ki bu konsept kış aylarından beri tartışılıyor, konuşuluyor ve kararlaştırılıyor. İçeride bize ve Önderliğe bazı dayatmalarda bulundular. Biz bu dayatmaları kabul etmeyince bu konsept 12 Haziran seçimlerinden sonra hayata geçirildi. Başta parlamenter kriziyle ortam gerginleştirildi. Daha sonra devam eden askeri operasyonlarla birlikte yaşanan çatışmalarda asker ölümleri de yaşanınca istedikleri ortamı oluşturarak, savaş kararlarını açıklamış oldular. Aynı dönemde İran da Kandil’e saldırıp PJAK’la savaşarak pratikleştirdi. Açık ki kapsamlı bir konsept var. Hatta bu konsepte Güney Kürdistan Federe Bölge Hükümetini de dahil etme planı var. Bunun için de çok uğraştıkları anlaşılıyor. Dâhil olmasa bile Kürtler arası gerginlik yaratma ya da çatışma yaratma politikaları temelinde bir takım yaklaşımlar da vardır. Bugüne kadar bu konuda her ne kadar sonuç almamış olsalar da bunların daha kapsamlı bir politikaları var. Amaç, başta PKK ve PJAK’ı güçsüzleştirme, ardından da bütün Kürtlere gözdağı verip, herkesi hizaya çekmedir. Böylece yeni düzenlemede Kürtlere yer vermemedir. Aslında ikinci bir Lozan tertipleniyor. İkinci bir Lozan’ın tertiplenmesinden önce Kürtleri bastırma hareketi söz konusudur. Bu yönelimin amacı budur. AKP’nin bu konudaki politikasının altında yatan gerçek böylesine derin sömürgecilik anlayışına dayanan köklü bir kararın varlığıdır. Bunu herkesin görmesi gerekmektedir.

BİZ KENDİMİZE GÜVENİYORUZ, AKP’NİN ŞİDDETİ SONUÇSUZ KALACAK

Bölgeye komutanların gelişi, Milli Güvenlik Kurulu’nun karar alması, Sinirlioğlu’nun bugün Irak’a ve Güney Kürdistan'a gelmesi bu amaçladır. “Biz ezme hareketinde kararlıyız. Sizin de bize dâhil olmanız lazım; dâhil olmazsanız, siz de zarar görürsünüz” mealinde şeyler söyleyecektir. Daha değişik biçimde işbirliği teklif edecektir, deniliyor. Kısaca sömürgeciliğin bu konudaki bakış açısı ve konsepti bizim açımızdan netleşmiş bulunuyor.

Belli ki AKP şiddeti yaygınlaştırarak Medya Savunma Alanlarına ve Güney Kürdistan içlerine kadar yaymak istiyor. Saldırı yapabilirler. Ama sonuç alamayacakları kesindir. Bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Biz kendimize güveniyor ve şiddet içerikli her türlü saldırının sonuçsuz kalacağını söylüyoruz. Buna inanmayan varsa İran’ın Kandil’e saldırısına bakabilirler. İran askeri güçlerinin daha fedai bir karakteri olmasına rağmen, günlerce top yağdırdı, defalarca saldırılar yaptı ama sonuç alamadı. Bazı yazarlar bilinçli ya da bilmeden İran’ın sonuç aldığından hareketle değerlendirmeler yapmaktadır. Böyle bir şey yoktur. Kürdistan özgürlük gerillasının Kandil’de sergilediği direniş derslerle dolu olan çok başarılı bir direniş olmuştur. Türk basınının değerlendirmesinin tersine, PJAK, sergilediği direnişte başarılı olduğu için ateşkes ilan etti.

11 EYLÜL AYNI ZAMANDA MELE MUSTAFA BARZANİ AYAKLANMASINI YILDÖNÜMÜ

* Bu konuda Federe Kürt Hükümetinin tutumu nasıl gelişebilir?

Bu konuya girmeden önce şunu belirteyim: Dün 11 Eylül’dü. Doğrudur, 11 Eylül, Amerika’da ikiz kulelere saldırının yıldönümüdür. Bu, çeşitli açılardan şimdi değerlendiriliyor. Ama 11 Eylül, Kürtler için daha önemli bir gündür. 11 Eylül, Güney Kürdistan'da Mele Mustafa Barzani önderliğinde 1961 ayaklanmasıyla mücadeleyi başlatmanın ellinci yıldönümüdür. “Eylül ayaklanması” diye anılan bu ayaklanma hareketinin Kürt halkının sömürgecilik karşısında boyun eğmeyeceğini, Kürt halkının ölmediğini ve ölmeyeceğini ortaya koyan büyük bir çıkıştır. Bu temelde Güney Kürdistan'da mücadelenin gelişmesi ve giderek diğer parçalarda da çeşitli düzeylerde etki bırakması bilinmektedir. Ben özellikle bu anlamlı günü tüm Güney Kürdistan halkımıza kutluyor ve Eylül ayaklanmasıyla birlikte gelişen direniş mücadelesinde şehit düşen bütün Kürdistan şehitlerini bir kez daha anıyorum.

Açık ki sömürgeciliğin yani Kürdistan'ı egemenliğinde tutan devletlerin Kürt halkına dönük yeni bir politikası vardır. Türkiye’de AKP hükümeti bundan birkaç yıl önce Kürt sorununa sıcak yaklaştığını, Kürt sorununu çözeceğini söyledi ama onun da esasen Kürtleri bir komployla oyalayarak, yanıltarak, Osmanlı dönemindeki gibi egemenliği altına alma politikasından başka bir şey olmadığı anlaşılmıştır. Bu anlamda biz Kürtlere dönük bir politikanın olduğu açık bir gerçektir. Amaç, bizi zayıflatma ve geriletmedir; Kürtleri statüsüz bırakmadır. Biz statüden bahsettiğimizde bize yönelik saldırılar arttı. Açık ki Kürtlere artık bir statü gerekiyor. Bölgenin yeniden dizaynında Kürtler de mutlaka bir statü kazanarak çıkmalıdır. Ama onlar bunu istememektedirler. Onun için yeni karar ve saldırı planlarıyla sürece müdahale etmiş olmaktadırlar. Artık bu gerçeğin bütün Kürt siyasetçileri tarafından ve özellikle Güney Kürdistan liderlikleri tarafından okunduğunu düşünüyorum. Bu açıdan kimsenin ciddi hatalara gireceğini düşünmüyorum. Fakat herkesin dikkatli olması gereken bir dönemde bulunuyoruz.

MESUT BARZANİ’NİN SÖYLEDİKLERİNE ANLAM VERİYORUM

Bu anlamda ben Federe Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Mesut Barzani’nin söylediklerini anlıyorum ve bir yere kadar anlam da veriyorum. Özellikle “biz sorunun barışçıl yöntemlerle çözümü için rol oynamaya hazırız. Barışçıl yöntemlerle sorunun çözülmesi için her iki tarafa da çağrı yapıyoruz” türündeki sözlerine tümüyle katılıyorum. Biz, Kürt sorununu diyalog ve barışçıl yöntemlerle çözmek istiyoruz; savaşla, şiddetle değil. Ama şöyle bir gerçek var: Savaşı biz değil, sömürgecilik bize dayatıyor. Bu anlamda sanki biz salt silahlı mücadeleyle sonuç almak istiyoruz, gibi bir söylem pek doğru değil. Böyle bir söylemi daha çok Türk devletinin basın-yayın organları birer psikolojik savaş argümanı olarak çok fazla işlemektedirler ama gerçek öyle değildir. Aynı şey İran için de geçerlidir. Örneğin PJAK bir yıldan beri zaten ateşkes halindeydi. Herhangi bir eylem yapma durumunda değildi. Ama İran devleti yine de top atışlarını yaptı, sonra da Kandil’e dönük operasyon başlattı. Aslında İran devleti de bize tek amacın biz olmadığını söyledi. Amaç, biraz da Kürdistan bölge hükümetine mesaj vermek ve onu etkilemekti. Hatta onun için Kandil’i vurmadan önce Haci Ümran ve Çoman’ı vurdular. Sonra da Kandil’e yöneldiler, Kandil’de de bir sınır sorunu ortaya çıktı. Öyle ki yeni dedikleri sınır Kandil’in önemli bazı yerlerini içine alıyor. Burada biz İran ile karşı karşıya geldik. Evet, PJAK durumu böyle ortaya çıktı. Burada “PJAK gidip eylem yapıyor, ondan sonra da Kürdistan bölgesine dönüyor, bunun için İran saldırıyor” demek ne kadar doğrudur? Bence burada süreci daha iyi okumak gerekiyor. Bir baskı kurma sistemi var. PJAK’ı bahane yapma vardır. Bir de ortaya bir sınır meselesi çıktı. Kısaca bu gerçeklikleri görerek, sürece yaklaşmanın daha doğru olacağına inanıyorum.

HÜKÜMET SAVAŞA KARAR VERMİŞ

Ayrıca Türkiye’de AKP hükümeti savaş kararı almış; bize teslimiyeti dayatıyor. Biz ona karşı teslim olamayız. Biz AKP’nin dediği gibi davranırsak Kürt halkının iradesi diye bir şey ortada kalmaz. Tüm Kürtlerin zararına olur. Kürt halkının kimlik ve statü sorunu var. Türkiye’de kimlik ve statü hakkı tanınmadan her zaman Kürt kazanımları Güney’de de, Kuzey’de de tehdit altında olur. AKP’nin de bize dayattığı budur. Bu konuda “eğri oturup, doğru konuşmak gerekiyor” diye bir söz var. AKP savaşa karar vermiştir. Burada PKK değil, AKP şiddeti yöntem olarak gündeme koymuştur. AKP hükümeti, bir yandan diğer sömürgeci çevrelerle Kürt halkına dönük yeni bir konsept gündeme koyup, diğer yandan da AKP’nin psikolojik savaş organları, basın-yayın organları “PKK’nin şiddeti geliştirdiği, PKK’nin savaşı dayattığı ve dolayısıyla AKP hükümetinin Tamil örneğine benzer bir uygulamayla sonuç almak zorunda kaldığı” biçiminde bir tablo çiziyor. Bu yönlü gelişen büyük dezenformasyonu, tüm Kürt siyasetçileri, tarafsız-bağımsız demokrat kesimler görmelidirler.

KÜRT SİYASETİ BÜYÜK BİR SINAVLA KARŞI KARŞIYA

Biz, AKP’nin gelişen saldırıları karşısında kendimizi savunmak zorundayız. Savunmazsak bana göre bütün Kürt hakları tehlike altına girer. Burada açık ki sömürgeciliğin tüm Kürdistan halkını hedefleyen bir konsepti vardır. Amaçları bizi zayıflatmaktır. Buna karşı bizim dayanışma içinde olmamız, Kürt halkının çıkarlarını her parçada savunmamız, mevzilerini korumamız ama sömürgecilik karşısında taviz vermememiz, boyun eğmememiz çok önemlidir. Ben bu temelde bütün Kürt siyasetçilerini bir kez daha Türk devletinin öncülüğünde gelişen bu sömürgeci saldırıya karşı ortak tavır almaya, birlikte davranmaya ve dayanışmaya çağırıyorum. Kürt halkının yüzyıllardır hayal ettiği ulusal birlik ve özgürlüğü gerçeğe dönüştürmek için tüm Kürt siyasetinin daha fazla sorumlu davranması gerektiğine vurgu yapmak istiyorum.

Elbette ki, Federe Kürdistan Bölge Hükümeti’nin komşu devletlerle çeşitli düzeylerde ilişkileri olabilir. Burada önemli olan sömürgeciliğin oyunlarına dikkat etmek ve gereken ulusal tavrı alabilmektir. Bu husus önemlidir. Açık ki Kürdistan'da çok tarihi bir süreç yaşanıyor. Bu tarihi süreçte başta Güney Kürdistan siyaseti olmak üzere tüm Kürt siyaseti büyük bir sınama ve sınavla karşı karşıyadır. Ben şuna inanıyorum: Eğer biz ulusal birlikçi tutumu ve ulusal çıkarları esas alan politikada ısrarlı ve kararlı bir duruşu sergilersek hiç kimsenin gücü bize yetmeyecektir. Biz başarılı olmanın koşullarına sahibiz. Özellikle bu konuda ben Kürt siyasetinin sorumlu yaklaşacağına inanıyorum. Çeşitli devletlerin baskıları vardır, bu doğrudur. Halkımız üzerinde şiddet vardır, bu kadar yoğun top atışı yapıldı. Özellikle Güney Kürdistan halkımızın şehit vermesi, büyük maddi ve manevi zararlar görmesi durumu söz konusudur. Gerçekten bu kadar zarar görülmüş olmasına rağmen Güney Kürdistan'daki halkımızın bu son haftalarda sergilediği ulusalcı tutum takdire değerdir.

GÜNEY KÜRDİSTAN HALKIMIZI SELAMLIYORUM

Ben tüm Güney Kürdistan'daki halkımızı ve demokratik kurumlarını saygıyla selamlıyorum. Özellikle bu sömürgeci devletlerin saldırısı sonucu yaşamını yitiren değerli insanlarımızın, çocuklarımızın ailelerine bir kez daha başsağlığı diliyorum. Zarar gören bütün insanlarımızın merak etmemelerini, dayanışmayla bütün zorlukları aşabileceğimizi, bunun örneğinin bizzat Güney Kürdistan'ın direniş mücadelesinde yattığını belirtmek istiyorum. Bu halk elli yıldır direniyor ve bu direnişi temelinde bugün bir düzey kazanmış bulunuyor. Bundan sonra da Güney Kürdistan halkı tüm sömürgeci saldırılara karşı onurluca direnecektir. Bu konuda inancım tamdır. Bir kez daha Güney Kürdistan’da büyük bir fedakârlık yapan ve sokaklarda protesto eylemlerinde bulunan ulusal birlik çağrılarını yapan değerli halkımıza ve demokratik kurumlarına saygımı ifade etmek istiyorum.

Ayrıca tüm Kürdistan halkı şunu bilmelidir: Üzerimizde bir imha konsepti vardır. Bizim bu imha konseptini boşa çıkarabilecek, onu yenilgiye uğratabilecek güçte olduğumuzu bilmelerini istiyorum. Hem tüm Kürtler olarak dört parçada dayandığımız olanaklar temelinde, birlik ve dayanışmanın olması halinde başarılı olma koşullarımız vardır. Hem de bugün saldırıların hedefi durumunda olan Kürdistan Özgürlük gerillasının her türlü saldırı biçimine karşı direnebilecek ve bütün saldırıları boşa çıkarabilecek güç, imkân ve tecrübeye sahiptir. Ben burada şunu bir kez daha net bir biçimde söylemek istiyorum: Biz savaş istemiyoruz ama savaşla sonuç almak isteyenlere karşı da sonuna kadar kendimizi savunacağız, savaşacağız ve bir kez daha Kürt halkının, Kürdistan özgürlük gerillasının yenilmez olduğunu ortaya koyacağız. Var olabilmek ve halkımıza bir özgür bir gelecek yaratmak için bu kesin gereklidir.

BARIŞÇIL ÇÖZÜMLERE AÇIĞIZ

Biz Kürt halkının haklarının tanınması temelinde de barışçıl çözümlere açığız. Bu konuda Önderliğimiz Başbakan’a çağrı yaptı. “Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözme teminatı versin, önümü açsın, bir hafta içinde sorunu çözeriz” dedi ama Başbakan buna cevap vermedi, savaş kararını açıkladı. İşin gerçeği budur, herkesin bunu görmesi gerekiyor. Bu anlamda Kürt halkının ulusal değerlerini koruma yüce bir görevdir. Biz Kürt halkının ulusal değerlerini ve mevzilerini savunmada, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni başarıya taşırmada tarihin bu önemli döneminde üzerimize ne düşüyorsa onu yapmaya kararlıyız. Türk devletinin çeşitli biçimlerdeki psikolojik ve özel savaş yöntemleri daha değişik saldırı biçimleri bu konuda sonuç almayacaktır. Çünkü halkımızın dayandığı derin yurtseverlik, güçlü ulusal birlik ruhu ve güçlerimizin dayandığı büyük tecrübe ve kararlılık vardır, güven vardır, inanç vardır. Bunun için biz bu tarihi süreçte saldırıların dozajı ne olursa olsun başaracağımıza tüm gücümüzle inanıyoruz. Halkımız da bunu bilmelidir.-ANF

Gülistan Tara/Deniz Kendal

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.