Kalkan: Devletin İbadeti Gasp Etmesine Fırsat Verilmemeli-3
Röportajlar / 25 Ekim 2010 Pazartesi Saat 11:54
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Devlet tarafından eğitim ve ibadetin gasp edilmemesine fırsat verilmemesi gerektiğini söyleyen KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan‘’Devlet,

Devlet tarafından eğitim ve ibadetin gasp edilmemesine fırsat verilmemesi gerektiğini söyleyen KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan‘’Devlet, dini toplumun elinden alarak kendi dini haline getirmiş durumda. ‘Din benim amacıma hizmet edecek’ diyor. Camileri, imamları örgütlüyor, memur yapıyor. Maaş veriyor ve benim istediğimi söyleyip yapacaksın diyor. Aslında dini devlet ele geçiriyor, kendi hizmetine koşmaya çalışıyor. Din, inanç böyle olamaz. İbadet yerleri bu hale getirilemez. Toplum bunu devlete bırakmamalı. İbadet toplumun işi’ dedi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, mevcut yürürlükteki anayasanın 12 Eylül’de boykot sonucu gayrimeşru duruma düştüğünü belirterek ‘’Kürt toplumu bu Anayasayı reddetti. Anayasa tümüyle meşruiyetini kaybetti. Peki, hangi anayasaya göre Kürtler yönetiliyor? Bu konuda Kürt hukukçular harekete geçmeli’’ diye konuştu. Kalkan sorularımızı yanıtladı.

- İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Diyanet’in PKK’ye karşı hazırlık yaptığını, bölge illerinde imam hatiplerle Kuran kurslarının sayılarını arttıracaklarını açıkladı. Gülen cemaati gibi bazı tarikatlarla Kürt illeri kontrol altına alınmak isteniliyor. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bölgedeki yurtsever ve dindar çevrelere yönelik çağrınız var mı?

Duran KALKAN: Şu gerçeği iyi bilmek lazım: Kürt toplumu üzerinde bütünlüklü bir soykırım hareketi yürütülüyor. Bu saldırı toplum yaşamının bütün alanlarında sürüyor. Yaşamın her alanı bu soykırım hedefine göre devlet tarafından örgütlendirilip yürütülüyor. Ekonomi de, sağlık da, eğitim de, askerlik de böyle. Din, inanç, mezhep neredeyse bu hale getirilmiş durumda. Ulus-devlet toplumun her şeyine el koymuş, kendini toplum olarak ilan etmiş bulunuyor. Dolayısıyla da bir devlet toplumu yaratılıyor. Topluma ait hiçbir şey bırakılmıyor. Toplumun her şeyine el konuluyor. Bu aslında bir toplumkırım durumudur. Kürt toplumuna dönük devlet yaklaşımı soykırımcı olduğu için, ulusal imhacı olduğu için, Kürt toplumu üzerindeki yabancı devlet hakimiyetleri toplumkırımdan da öte, bir soykırım olarak ortaya çıkıyorlar. Toplumsal yaşamın bütün alanları bu soykırımın gereklerine ve ihtiyacına göre düzenleniyor. Devlet her şeye el koyup soykırım amacına göre düzenlemek istiyor. Birçok örgütlenme bu konuda geliştirmeye çalışıyor. Var olanları buna göre programlayıp şekillendirdiği gibi, bu amaç doğrultusunda yeni örgütlenmeler, tarikatlar da yaratmaya çalışıyor.

‘İBADET YERLERİ BU HALE GETİRİLEMEZ’

İşte söz konusu edilen din ve cemaat konuları bu çerçevede ele alınıp değerlendirilmeli. Devlet, dini toplumun elinden alarak kendi dini haline getirmiş durumda. ‘Din benim amacıma hizmet edecek’ diyor. Böylece camileri örgütlüyor, imamları örgütlüyor, memur yapıyor. Maaş veriyor ve benim istediğimi söyleyip yapacaksın diyor. Aslında dini devlet ele geçiriyor, kendi hizmetine koşmaya çalışıyor. Bu tabi çok yanlış bir durum. Din, inanç böyle olamaz. Dolayısıyla ibadet yerleri bu hale getirilemez. Dinle, inançla ilgili olan örgütlenmeler, cemaatler, tarikatlar, mezhepler böyle davranamazlar. Bu konuyu iyi görmemiz, anlamamız gerekli.

Fakat böyle bazı tarikatlar, cemaat ve örgütlenmeler de var. Örneğin, Gülen cemaati gibi. Bu cemaatin bir tarafında ABD, diğer tarafında Türk devleti var. Dikkat edilirse bunlar iki alana el atıyorlar. Bir, eğitim; iki, ibadet. Yani bir yandan okullar açıyorlar, eğitimle ilgileniyorlar, yurtlar kuruyorlar, gençlerin beyinlerini kendi istedikleri şekillendirmek istiyorlar, buna çalışıyorlar; diğer yandan camiler açıyorlar, imamlar görevlendiriyorlar, toplumun inancını, iradesini kendi istedikleri gibi şekillendirmeye çalışıyorlar.

Tabi toplumlar üzerinde en güçlü hakimiyet kurmanın yol ve yöntemleri bunlardır. Dolayısıyla toplumsal gerçekliği iyi görmüşler. Bunlar devlet eliyle yapıyorlar bunu, dolayısıyla Kürdistan'da yürütülen soykırımın çok tehlikeli bir alanı ve aracı haline geliyorlar. Özellikle inanan, ibadet eden Kürt toplumunun, yine gençlerini, çocuklarını eğitmek isteyen Kürt insanlarının bu gerçeği iyi görmesi lazım. Bu konuda doğru bir anlayışa sahip olmamız gerekli.

‘DEVLET TARAFINDAN İBADETİN GASP EDİLMESİNE FIRSAT VERİLMEMELİ’

Elbette toplumun ihtiyacı olan ve toplum tarafından yürütülen eğitime, ibadete, din ve mezhep inancına karşı çıkılmamalı. Bu gerekli ve doğru olandır. Fakat buna toplumun kendisi sahip çıkmalıdır. Biz bunu söylemek istiyoruz. Toplum bunu devlete bırakmamalı. Devlet tarafından eğitim ve ibadetin gasp edilmesine fırsat vermemek gerekli. Bu anlamda da ibadet, tarikat, cemaat gibi şeylere karşı değil de, bunların devlet ideolojisine göre şekillenmesine, devlet tarafından ele geçirilip Kürt toplumu üzerinde uygulanan soykırımın bir parçası ve aracı haline getirilmesine karşı duyarlı olmak, buna karşı çıkmak lazım. Bu bakımdan ayrım yapmak gerekiyor.

Bir yandan toplumsal gerçeği temsil eden tarikat, cemaat, ibadet hususlarına saygıyla yaklaşılır, ona destek verilirken; diğer yandan devlet tarafından bunların ele geçirilip soykırım amaçlı kullanılmasına da karşı çıkmak gerekir. Birincisi toplumsal demokrasinin bir parçası, ikincisi ise devletçi soykırımın bir aracıdır. Bunlar kesinlikle birbirinden farklıdır. Burada Kürt toplumu üzerindeki soykırımın çok hileli bir tarzda yürütülme durumu var. Bu gerçeği görmek gerekli.

Bunu her şeyden çok da Kürt aydınları, inanan Müslüman Kürt halkı görmeli. Başka dinlerden, mezheplerden olan Kürt insanları iyi görebilmelidir. Devlet tarafından cemaatin, tarikatın, ibadetin, inancın ele geçirilip kendi amacı ve çıkarı doğrultusunda kullanılmasına şiddetle karşı çıkarken, bunları toplumsal yaşamın bir parçası olarak ve toplumun ihtiyacı doğrultusunda geliştirmeyi esas almalıdırlar. Biz bunların devletçe yönetilmesine karşı olmalıyız. Toplum tarafından yerine getirilmesini ise demokrasinin bir parçası ve gereği olarak görüp desteklemeliyiz; onlarla birleşmeliyiz. Doğru olan budur.

‘İBADET DEVLETİN DEĞİL TOPLUMUN İŞİ’

Bu bakımdan ben, Müslüman veya başka din ve mezheplerden olan tüm Kürt inananlarını, tarikat, cemaat sahiplerini, din adamalarını bu konuda duyarlı olmaya çağırıyorum. Neyin devlet tarafından soykırım amacıyla kullanıldığını, neyin ise toplumun, toplumsal yaşamın bir gereğini olduğunu birbirinden iyi ayırabilmek lazım. Özellikle Kürt toplumu kendi mezhebini, tarikatını, inancını, ibadetini kendi gücüyle ve kendi örgütlülüğü temelinde yürütmeli. İbadet yerlerini; camilerini, cem evlerini kendi açmalı, devlet bize yapsın dememeli. Pir’ini, İmam’ını kendisi beslemeli, tutmalı, devlet maaş versin dememeli. İbadet yerini devlet yaparsa, din adamını devlet memuru yaparsa, elbette devlet onlara dediğini de yaptırır. Dolayısıyla öyle ibadet olmaz.

Bunun için bütün dinlerden, mezheplerden, tarikatlardan Kürt inanlarını inanç alanında soykırım uygulamalarını görmeye ve karşı çıkmaya davet ediyorum. Bu doğrultuda ibadetin toplum işi olduğunu görüp toplumsal ibadete yönelmelerini, halkı böyle bilinçlendirmelerinin doğru olduğunu söylüyorum. Toplumu da bu konuda duyarlı olmaya, devletin soykırım amacı doğrultusunda bu alanların kullanmasına izin vermemeye, tersine kendi inanç ve ibadetlerini kendi güçleriyle örgütleyip, kendi kültürleriyle, dilleriyle yaşamaya, kendi güçleriyle örgütleyip, inşa edip, kendi demokratik yaşamlarının bir parçası haline getirmeye çağırıyorum.

Bu soykırım hareketinin din, inanç, ibadet yoluyla Kürt toplumuna yöneltilmesine kesinlikle karşı çıkılmalı. Bunun için de topluma hizmet eden bir din, inanç, ibadet sistemini geliştirebilmeliyiz. Ben bu konuda toplumu, özellikle de din, inanç sahibi olan, aydını olan insanlara çok duyarlı olma, devletin oyunlarına gelmeme, bu alanda da ulus-devletin geliştirmek istediği devletleşmeye karşı çıkarak toplumsallığı korumaya çağırıyorum.

‘PKK’NİN SİYASALLAŞMASINDAN KORKUYORLAR’

* Türkiye’de özellikle referandum ve okul boykotuyla birlikte ‘PKK, Kürt hareketi giderek kitleselleşiyor, siyasallaşıyor. Şehirde siyasallaşan bir PKK, dağdaki PKK’den daha tehlikelidir’ söylemleri gündeme geldi. Bu yorumlar biraz da şiddet yöntemini desteklemiyor mu?

Duran KALKAN: Sözkonusu söylemlerinin hepsinin inkar ve imha zihniyetine ve stratejisine dayandığını görmemiz lazım. Aslında işin özü ve esası budur. Türkiye’deki durumu bu temelde ele alıp değerlendirmezsek hiçbir çözüm bulamayız. Elbette Kürt hareketinin siyasal bir hareket olarak ortaya çıkmasından korkuluyor. Çıkması istenmiyor. Böyle bir siyasal gündeme gelmesi engellenmeye çalışılıyor. Dolayısıyla dağdaki hareket daha kolay siyaset dışına itilebiliyor. Şehre iner, halk içine karışırsa daha fazla siyasallaşıyor. Dolayısıyla da tehlikeli görülüyor. Niye? Çünkü siyasetin çözmesi için dayatıcı bir güç haline geliyor. Toplum çözüm istiyor, dünya çözüm istiyor. Fakat Kürt Özgürlük Hareketi dağda bir gerilla hareketi olarak var olursa, bunu Türk devlet yönetimi kolaylıkla ‘terör hareketi’ diyerek propaganda edip, Türkiye toplumu ile dış kamuoyunu aldatabilir. Bu anlamda da PKK'yi tecrit etmek, Kürt özgürlüğüne karşı soykırım savaşını yürütmek, bunun için destek bulmak Türkiye yönetimi için daha kolay hale gelir. Oysa bu hareket kitleselleşirse, şehre inerse, toplum tarafından yürütülen bir mücadele haline gelirse, o zaman buna ‘terör’ demek kolay değil.

Geçen gün televizyon programında tartışıyorlardı; diyorlardı ki, “bilmem kaç bin tane dağda insan var, kaç bin tane yurtdışında var, ediyor yüzbin. Yüzbinin ailesini düşünürsek bilmek kaç milyon ediyor. BDP ikibuçuk-üç milyon oy almış. Onlar da birleşti mi ortaya yedi-sekiz milyon insan çıkıyor. Peki biz bu yedi-sekiz milyona nasıl terörist diyelim? Bunların hepsine terörist dersek kim inanır? İnandırıcılığımız kalmıyor…” Bazı ünlü profesörler, şimdiye kadar Kürtlere karşı yürütülen bu karalama saldırılarının böyle dayanaksız olduğunu söyleyerek, bir yumuşak geçişle düzeltme yapmak gereğine vurgu yapıyorlardı.

‘SAVAŞIN SÜRMESİNİ İSTİYORLAR’

Demek ki Kürt Özgürlük Hareketine öyle kolay ‘terörist’ denemez, tecrit edilemez. Bu kadar toplum olmuş, şehirleşmiş bir harekete kolaylıkla ‘terör’ hareketi denip tecrit edilemez. Türkiye toplumu, dış demokratik siyasi kamuoyu bu biçimde aldatılamaz. Korku bu çerçevededir. Onun için istenmiyor. Esas olarak PKK'nin siyasallaşmasına karşı çıkılıyor. Bu ne demektir? Kürt sorununun siyasi çözüm gündemine getirilmemesi demektir. Gerçekten de Türkiye yönetimi, AKP hükümeti de dahil, bunu istiyor. Bu bakımdan savaş hükümetidirler, savaşı dayatıyorlar. Barışçıl görüşmeleri yalandır, gerçek dışıdır. Gerçeği yansıtmıyor. Aslında onlar terör uyguluyorlar ve savaşı dayatıyorlar. Savaşın sürmesi zeminini dayatıyorlar. Bu çok rahat görülebilecek, anlaşılabilecek bir husus.

* Bu nerden kaynaklanıyor? Niye sorunların siyaset gündemine gelmesinden ve siyasal çözüm aramasından korkuluyor?

- İşte burada inkar ve imha zihniyetini ve stratejisini görmek lazım. Böyle yaklaşanlar, tereddütsüz bilelim ki, Kürt’ü yok sayan ve yok etmek isteyenlerdir. Böyleleri gerçeği söylemeyebilirler. Sorsanız, ‘ben de Kürt kökenli kardeşlerimi kabul ediyorum’ diyecektir. Tayyip Erdoğan gibi, ‘benim Kürt vatandaşlarım’ diyebilirler. Kendilerini öyle göstermek isteyebilirler. Fakat özünde inkar ve imha zihniyetine ve stratejisine sahiptirler. Özgürlük mücadelesinin baskısıyla bunu söylemek zorunda kalıyorlar. Özel savaş kapsamında bu ifadeleri kullanıyorlar. Demek ki zihniyetleri, stratejileri değişmemiş. Kürt derken bile aslında Kürtleri kandırıp onları yok etmenin zeminini yaratma çabasındadırlar. Bunu biz iyi görüyoruz, iyi anlıyoruz. Toplum bu konuda oldukça duyarlı hale geldi.

‘BOYKOT ERDOĞAN’IN YÜREĞİNE İŞLEDİ’

Kürt demokratik siyasetine karşı 14 Nisan 2009’dan bu yana hiçbir hukuki temeli olmayan, tamıtamına bir soykırım saldırısı yürütüyorlar. Binlerce sayfa iddianame yazmışlar, ama içi bomboştur. Hiçbir şey yok. Tüm bunlar da yaptıkları hukuk dışı tutuklamalara sözde hukuksal kılıf giydirebilmek, kamuoyunu aldatabilmek, işte yedibinbeşyüz sayfalık iddianame varmış da, bakın suçları ne kadar kalabalık, büyük hukuki suçları var, onun için tutuklamışız biçiminde göstermek için hazırlanmıştır. Yoksa o yazılanların hiçbirisinin hukuksal temeli yoktur. Hepsi bir siyasal mücadele belgesi. Aslında TC’nin inkar ve imha zihniyet ve politikasının bir programı, manifestosu gibi bir şey. Onu herkes biliyor. Anayasaları da öyle, başka kanunları da öyle. Yeniden iddianame hazırlamalarına zaten gerek yoktu. İşin özü, gerçeği budur.

Tayyip Erdoğan niye BDP’nin aldığı oylara saldırıyor? Son günlerde niye referandumdaki ortaya çıkan sonuca saldırıyor? Demek ki boykot yüreğine işlemiş, ona siyasi tarihinin en büyük darbesini vurmuş. Ondan korktuğu için son zamanlarda referandum sonuçlarına, BDP’nin aldığı oylara bu kadar saldırıyor. Silah zoruyla alınmış, gayrimeşrudur diyor. Ne alakası var? Halbuki kendisi gayrimeşru duruma düştü. 12 Eylül referandumundan sonra artık mevcut anayasayla Kürt toplumu yönetilemez, Türkiye toplumu da yönetilemez.

‘HANGİ ANAYASAYA GÖRE KÜRTLER YARGILANIYOR?’

Ben Kürt aydınlarını, hukukçularını Avrupa birliği ve birleşmiş milletlere başvuruya davet ediyorum. Bir anayasa yapılmış, referanduma sunulmuş ve Kürtler yüzde altmış çoğunlukla reddetmişler. O zaman bu anayasa yürürlüğe girememiş demektir. Peki, hangi anayasaya göre Türkiye toplumu yönetiliyor, Kürtler yönetiliyor? Diyarbakır’da KCK davası, mahkemesi hangi anayasaya göre yapılıyor?

Ortada bir anayasa yok. Kürtlerin onaylamış olduğu bir anayasa yok ki, şu veya bu yasayla Kürtleri yargılayasın! Belediye başkanını, parti yöneticisini sanık kürsüsüne oturtup mahkeme yapabilesin! Önce hele bir kere anayasa hazırla, ona göre yasalar olsun ki, hukuk oluşsuz, suç ve ceza belirgin hale gelsin ki, ondan sonra insanlar o yasaları ihlal ederlerse yargılansınlar. 12 Eylül referandumundan sonra bu durum da kalmamıştır. Mevcut yürürlükte olduğu söylenen anayasa 12 Eylül’de boykot sonucunda gayrimeşru duruma düşen anayasadır. Bu anayasanın 12 Eylül referandumundan sonra hiçbir meşruiyeti kalmamıştır. Zaten gayrimeşru bir anayasaydı. 12 Eylül cuntasının, askeri rejiminin yaptığı bir anayasaydı. Baskıyla topluma kabul ettirilmişti. Tayyip Erdoğan ise bu yasayı 12 Eylül referandumunda, sözde demokratik bir oylamayla topluma kabul ettirmek istedi; ama Kürt toplumu bunu reddetti. O halde bu anayasa yürürlükten kalktı, tümüyle meşruiyetini kaybetti.

Hiç kimse bu anayasayı dinlememeli. Bu anayasayla, onun hükmettiği yasalarla yönetilmeyi kabul etmemelidir. Bu konuda uluslararası hukuk kesinlikle böyle söylüyor ve bu hukuka başvurabilirler. Muhtemeldir ki, Kürt hukukçuları, Türkiye'nin demokratik hukukçuları bunları düşünecek, hukuk mücadelesine başvuracaklar. Tayyip Erdoğan bu tehlikeyi görüyor ve bundan dolayıdır ki bunun önünü kapatmak için BDP’nin oylarının gayrimeşru olduğunu söylemeye çalışıyor. Bu söylemlerin altında o yatıyor. Aslında kendisi ve dayandığı anayasa, yasalar gayrimeşru duruma düştü. Uluslararası hukuk kendisini kabul etmeyecek. Bundan duyduğu korkuyla, telaşla BDP’nin oylarını gayrimeşru göstererek bunun önünü kapatmak istiyor. İşin gerçeği bu. Bunu herkes iyi görmeli, anlamalı. Özellikle bu işten görevli olan güçler, hukukçular sorumluluk duyarak, ortaya çıkan sonuçları hukuk alanında temsil edecek girişimleri ilgili yerlere dönük mutlaka yapmalıdırlar.

TOPLUM BÜTÜN RENKLERİYLE AÇIĞA ÇIKIYOR

* Özellikle devlet merkezli liberal çevreler ‘Artık bölgede PKK dışında, BDP dışında da başka sesler, başka güçler var. Çok seslilik var’ diyorlar... Bölgede devlet ve AKP işbirlikçisi çevrelerin bu kadar öne çıkarılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz

- Evet, Kürt toplumu ve Kürt Özgürlük Hareketi çok sesli, çok renkli, demokratik bir harekettir. Bunu özellikle Hareketimizin kendisi geliştiriyor. Toplum bütün renkleriyle, sesleriyle açığa çıkıyor. Bütün toplumsal kesimler toplumsal yaşama kendi örgütlülükleriyle özgürce katılıyorlar. Gençler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, emekçiler, herkes katılıyor. Aleviler, Ezidiler, her din ve mezhepten olan insanlar katılıyorlar. Kürtler kadar, Kürdistan'da yaşayan Türkmenler, Ermeniler, Asuriler, Araplar, herkes katılıyor. Herkes kendisini özgürce ifade ediyor. Hareketimizin de Demokratik Konfederalizm sistemi ya da Demokratik Toplum Sisteminden kastı zaten bu oluyor. Aslında Kürdistan'daki devrim, tek tipleştirilen ve yok sayılıp, bastırılarak yok edilmeye çalışılan bütün dinlerin, dillerin, kültürlerin, kesimlerin kendi özgünlüklerinde açığa çıkarak demokratik bir birlik içerisinde kendilerini yaşar hale gelmesini sağlatıyor. Kesinlikle Kürt devrimi bu anlamda bir çoğulcu devrimdir; bir kültür devrimidir. Sadece Kürtlerin devrimi değil, Kürdistan'da yaşayan herkesin, her şeyin devrimidir. Bir doğa devrimidir de diyebiliriz. Doğa soykırımına karşı, doğanın ve tarihin korunmasını ifade ediyor.

Bu noktada çok iyi biliniyor ki, tekçi olan Türkiye cumhuriyeti devletinin kendisi, Kürdistan'da egemenlik sürdüren devletlerin, soykırımcı güçlerin ve bir de AKP ve onun hükümeti ve de başbakanı, yani Tayyip Erdoğan’dır. Ağzını açtı mı “tek dil, tek bayrak, tek devlet, tek vatan” diyor, başka hiç kimseyi bırakmıyor. Tuhaf, Tayyip Erdoğan’ın tekçiliği bu kadar açıkken, onun borazancısı olan bazıları Tayyip Erdoğan’ın Kürdistan'a demokrasi getirdiği yalanını yüzleri kızarmadan söylemeye çalışıyorlar. Oysa Tayyip Erdoğan hiç öyle söylemiyor. Çok açık bir biçimde tekçilikten söz ediyor. Bayrak kabul etmeyiz, Kürtçe anadili rüyalarında bile göremezler dedi. Her şey tek olacakmış, her şey Türk olacakmış. Her şey Türk bayrağıdır, Türk dilidir, Türk eğitimidir. Bundan başkası olmazmış. İşte bu faşizmin dili, hatta kendisidir. Bu bir soykırım gerçeğidir. Ulus-devlet tekçiliği en tehlikeli faşist harekettir, soykırım hareketidir. Bugün AKP’nin oluşturduğu ve temsil ettiği çizginin de böyle bir ulus-devlet çizgisi olduğu, dolayısıyla Kürtler için bir faşizm ve soykırım anlamına geldiği tartışma götürmezdir. Bunu bir kere herkes böyle görmeli.

Dolayısıyla AKP’nin demokratik olduğu, çoğulcu olduğu görüşünü kimse bırakalım savunmayı, ağzından bile çıkartamamalı. Gerçekler ortada. AKP sözcüleri, Tayyip Erdoğan her gün tekçilikten söz ediyor. Kim onun çoğulculuğundan söz edebilir? Evet, Kürdistan'da elbette ki çoğulculuk var, ama bu çoğulculuğu PKK devrimi yarattı. Önder Apo’nun geliştirdiği düşünceler yarattı. Otuz beş yıldır yürütülen özgürlük mücadelesi sağladı. Bugün Kürdistan'daki bütün örgütlülükler, Kürt özgürlüğü ve demokrasi adına yaratılmış bütün gelişmeler bu mücadelenin bir sonucudur. Kim bunu inkar edebilir? Böyle büyük bir mücadele yokken, hiç kimsenin ağzından bir kelime çıkabiliyor muydu? Hayır. Eğer çıksa cezaevine girmekten ve imha olmaktan kurtulamıyordu.

12 Eylül faşist-askeri darbesinin nasıl bir ortam yarattığını ne çabuk unuttuk? Peki, kim kırdı bu darbenin etkisini? Bu zulme karşı kim zindanda direndi? Kim dağda 15 Ağustos atılımı temelinde bu zulmü kırarak Kürt ruhunu, bilincini, duygusunu, kimliğini, kültürünü, örgütlülüğünü, direnişini yarattı? Gerçekçi olmak lazım. Ciddi olmamız gerekli. Bu bakımdan da bugün elbette çok renklilik, çok seslilik var. Kürt özgürlük hareketi demokratik ve çoğulcu bir harekettir. İçerisinde çok farklı görüşler, mezhepler, dinler, kesimler var; ama özgürlük ve demokrasi çizgisinde birlik halindeler. Kendi özgün örgütlülüklerini geliştiriyorlar ve demokratik birlik içerisinde bir arada yaşıyorlar. En büyük demokrasi örneğini Kürt Özgürlük Hareketi veriyor. Kürt toplumu, Kürt halkı bu hareketle birlikte yaşıyor. Bunu hiç kimse ne görmezlikten gelebilir, ne de inkar edebilir. Böyle yapanlara sadece kör denebilir. Bunlara gerçeklerin en kötü inkarcısı oldukları söylenebilir.

‘İHANET OLUR DA BU KADAR OLMAZ…’

Fakat tüm bu gerçekler ortadayken, bazıları böyle olduğunu söylemiyorlar. Özellikle son dönemlerde başbakan Tayyip Erdoğan’a yeni bir şeyler öğretmişler. Deki “tekçilik var, baskı var, BDP oylarını askeri baskıyla kazanıyor” ve Tayyip Erdoğan da bunları dillendiriyor. Bu çerçevede onun yağdanlığı ve yardakçısı olanlar da böyle yüzleri de kızarmadan onun papağan gibi sözcülüğünü yapıyorlar. Hükümet ne yapmışsa doğru yapmış diye böyle bir refleksle sağa-sola saldırıyorlar. Doğadaki canlılar içinde de böyle kendi gerçeğine ters düşen ve sonu yok olmaya giden varlıklar görülüyor. İncelendiğinde hayvanlar aleminde de, bitkiler aleminde de var. Özellikle artık kendi yaşam gücünü kaybedenler oraya yöneliyorlar ve sonunda da yok olmaya gidiyorlar. Kürt demokratik birliği çok renkli ve sesli bir biçimde geliştikçe, PKK öncülüğünde gerçek bir Kürt toplumsal demokrasisi oluştukça bu güçler feryat ediyorlar, deli oluyorlar. Kraldan daha kralcılar. Gerçektende bunlara ajan bile demek zor oluyor. Yani ihanet olur da bu kadarı olmaz. Böyle bazı kişilikler var. Şimdi ortamda arz-ı endam ediyorlar. Ağızlarından her türlü küfür, hakaret çıkıyor. Yani kan damlıyor ağızlarından, köpük saçılıyor, küfür çıkıyor. Biz onları çok ciddiye almıyoruz, çok itibar da etmiyoruz. Bunların sözlerinin bizim üzerimizde bir etkisi yoktur. Sanıyorlar ki, biz gece-gündüz onları izliyor ve çok etkileniyoruz’! Hayır, kesinlikle bu sözler bizi ilgi ve etki alanına çekmiyor. Ama toplumu zorluyor olabilir. Çeşitli toplumsal kesimleri olumsuz etkiliyor olabilir. Derler ya, sinek küçük ama mide bulandırır. Bunlar da benzer rol oynuyorlar.

Şimdi toplum içinde bunlara karşı etkilenenler varsa, bu yanlış düşüncelere ve bunların sahiplerine karşı herkes olduğu yerde mücadele edebilir. İdeolojik mücadeleyi geliştirebilir. Doğruları ortaya koyabilir. Mücadele tarihimiz, yakın geçmiş bu konuda çok öğreticidir, aydınlıktır. Herkes onların ağzının payını verebilir. Toplum yüzlerine tükürerek gerçek yüzlerinin ne olduğunu ortaya koyabilir. Her şeyden önce, bu tür kişilere 12 Eylül faşist-askeri darbesi karşısında nerde oldukları sorulabilir. Nerdeydiler, ne yaptılar? Amed zindanında PKK kadro ve sempatizanları kahramanca direnirlerken, ölüm oruçlarında kendini yakma eylemlerinde Diyarbakır karanlığını, zindan karanlığını aydınlığa çevirirken onlar nerdeydiler? Esat Oktay Yıldıran’ın neciliğini yapıyorlardı? Neresinde geziyorlardı? diye sorulabilir. Herkes yüzünü açık etmeli.

‘ÖLÇÜ ZİNDAN VE DAĞDAKİ DİRENİŞTİR’

Amed halkı, Tayyip Erdoğan oraya gelip zindandan ve direnişten söz ederken, aslında yüzüne tükürebilmeliydi. Yeni bir zindan yapacağız, size daha fazla baskı yapacağız dedi, bazıları da utanmadan Erdoğan’a alkış çaldılar. Onun alkışlanacak neyi vardı? Bellek karartmaya çalışıyorlar. Yine yurtdışına çıkanlar neyle uğraştılar, nasıl yaşadılar? Almanya’ya, İsveç’e, Fransa’ya, ABD’ye, vb. yerlere nasıl ajanlık yaptılar? Nasıl onların verdiği paralarla yemlendiler? Sorulabilir bazı çevrelere. Zor değildir bunlar. 15 Ağustos 1984 atılımı olur, 12 Eylül faşizmine karşı dağda en büyük darbe vurulurken, binlerce savaşçı dağda-taşta en zor koşullarda kahramanca savaşır şehit düşerken, Kürt’ün ruhunu, kimliğini, özgürlüğünü yaşamı pahasına yaratırken bu insanlar neredeydiler? Ne yapıyorlardı? Ne işle uğraşıyorlardı? Nasıl yaşıyorlardı? Bunları sormak lazım.

Unutmamak gerekir ki, ölçü zindandaki ve dağdaki direniştir. Bu herkes için geçerlidir. Sadece dışta kalan bazıları için değil, hareketimiz etrafından toplanan, ben Kürt özgürlüğünden ve demokrasisinden yanayım diyen herkes için geçerlidir. Eğer öyleysen, o zaman zindanda kahramanlıklar olurken, dağda kahramanlıklar olur, binlerce insan kahramanca direniş içinde şehit düşerken sen ne yapıyordun? Ne kadar katkı sundun buna?

‘PKK ADALET HAREKETİDİR, HERKES BU TERAZİDE TARTILACAK’

Herkesin konuşma hakkı da, yaşama hakkı da buna göredir. Kimse ölçüyü şaşırmamalı, kaybetmemeli. Özgürlük Hareketimiz yaşıyor, yok olmamıştır. Kendi ölçüsünü ortaya koyuyor, yargılama hakkını kullanıyor. PKK büyük bir tarihsel yargılama hareketidir, adalet hareketidir. Herkes bu adalet terazisinde tartılacak. Kürtlük adına, Kürdistan adına, özgürlük adına PKK terazisinde tartılmadan doğrular ortaya çıkmaz, adalet yerini bulmaz. Bunu herkes bilmeli. Onun için de bu tür çevreler nasıl sefil bir yaşam içindeydiler, kime hizmet ettiler, ne tür davrandılar, ne tür ajanlıklar yaptılar ortaya konabilir. Gerçekler ortaya konularak bu tür kişiler teşhir edilmeli, ağızlarının payı verilmelidir. Fakat bunları öyle çok abartmamak da lazım. Onlar zaten Kürt özgürlüğüne ve demokrasisine, onu yaratan güçlere küfür ederek o pis yaşamlarını sürdürme imkanı buluyorlar. Öyle itibar kazanıyorlar. İstiyorlar ki hep böyle kavgalar edelim. Bence onların eline öyle bir şey vermemek gerekli. Esas olarak biz kendi inanç ve düşüncelerimiz doğrultusunda yaşamayı ve kendi işlerimizi başarıyla yapmayı bilmeliyiz. Doğru olan bu, bizim yaptığımız da budur.-ANF

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.