Bayık: Boykot 'Demokratik Özerklikte' Israr Kararıdır-1
Röportajlar / 09 Eylül 2010 Perşembe Saat 07:45
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, 12 Eylül günü yapılacak Anayasa referandumun anahtarının Kürtlerin elinde olduğunu belirterek,

KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, 12 Eylül günü yapılacak Anayasa referandumun anahtarının Kürtlerin elinde olduğunu belirterek, ''Kürt halkının boykot kararı Demokratik Özerklikte ısrar kararıdır'' dedi.

MGK’da alınan kararla birlikte devletin tüm imkanlarını seferber ederek boykotu kırmak istediğine dikkat çeken Bayık, ‘’Bütün imkanlarıyla boykotu kırmak istiyorlar. Sandıkta da hile yapmak isteyecekleri açıktır. Tedbirlerin alınması gerekmektedir’’ dedi.

‘’Referandumdan ‘evet’ de çıksa ‘hayır’ da çıksa inkâr ve imha politikası sürecektir’’ diyen Cemil Bayık, Kürdistan'daki boykotun güçlü çıkması durumunda Türkiye'de yeni bir anayasa, yeni bir siyasal sistemi zorunlu kılacağını ve Kürt meselesini Demokratik özerklik temelinde çözümüne hizmet edeceğini belirtti.

KCK’nin ilan ettiği eylemsizlik kararına karşı devletin askeri imha operasyonlarını arttırdığını kaydeden Bayık, hükümet ve devletten şu ana kadar herhangi olumlu bir sinyal almadıklarını söyledi.

KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

‘MGK KARAR ALDI, HEDEF BOYKOTU KIRMAK’

- Şimdi dikkat edilirse devlet ve hükümet Kürtlerin referanduma katılıp ya evet ya da hayır oyu kullanmasını istiyor. Başbakan ve içişleri bakanı sandığa gidin de ister evet ister hayır deyin demektedir. Çünkü Milli Güvenlik Kurulu bu kararı aldı. Bu kararı pratikte de uygulamak için İçişleri bakanı görevlendirildi. İçişleri bakanı bunun için toplantılar ve açıklamalar yaptı. Bütün açıklamaları bu Milli Güvenlik Kurulu kararının devlet imkanları ve baskısı kullanılarak uygulanacağını göstermektedir. Tüm çabalar boykotu kırmaya yöneliktir. Tayyip Erdoğan Bingöl’de “Barış ve Demokrasi Partisi demokratik davranmalıdır” dedi. Güya Kürdistan’da Özgürlük Hareketi demokratik davranmıyormuş, ama jandarma ve polisi kontrol eden ve boykotu kırmak için harekete geçiren kendileri demokratik davranıyormuş! Kırk televizyon, kırk gazete, kırk radyoyla boykotu kırmak için her türlü kara propaganda yürüten kendileri demokratik davranıyormuş! İşte sömürgeciliği kamufle etmek de buna denir. Demokrasi ve özgürlük karşıtlığını yapanlar kendileridir. İnkar ve imhayı gerçekleştirenler kendileridir. Kürt Özgürlük Hareketi ise bu saldırılara karşı imkansızlıklar içinde direnmeye, demokrasi ve özgürlük mücadelesini yürütmeye çalışıyor. Bunun büyük bedellerini ödüyor. Bu gerçeklik ortadayken Kürt Özgürlük Hareketini suçlamak, referandum sürecinde ve referandum günü yapacakları baskıları ve hileleri örtmek içindir.

‘SANDIKTA HİLE YAPACAKLAR’

Bu referandum sürecinde Kürt haklının yoksulluğunu bile kullanmaya çalışıyorlar. Bazı yerlerde halka “boykota katılmayın, sandığa gidin ya evet ya da hayır hangisini kullanırsanız kullanın, katılırsanız size şu kadar para vereceğiz” diyorlar. Bir yandan bütün basın imkanlarıyla bu propagandaları yapıyorlar, diğer yandan maddi imkanlar sunarak teşvik etmeye çalışıyorlar. Baskılar, tutuklamalar, katletmelerle zaten toplum üzerinde baskıyı sürekli yapıyorlar. Özellikle metropollerdede şovenizmi şahlandırarak bir tehdit olarak kullanıyorlar. Bütün imkanlarıyla boykotu kırmak istiyorlar. Devletin bütün imkanlarını kullanarak boykotu kırma yanında, sandıkta hile yapmak isteyecekleri de açıktır. İçişleri bakanının Kürdistan'daki gezisi hem baskıları hem de yapılacak hileyi örgütlü hale getirmek içindi. İrade kırmak, teslim almak, sandıklara götürerek evet veya hayır kullandırmak için ne gerekiyorsa onu yapacaklar. Bir kere halkımızın bunu iyi bilmesi ve buna karşı da boykot kararını güçlendirmesi gerekir. Bu konuda en ufak bir gevşekliğin olmaması ve en ufak bir tavizin verilmemesi gerekiyor.

Biz “hayır” yada “evet” diyemeyiz. Biz bu referanduma katılamayız. Bu referandum bizim dışımızdadır. Bu referanduma katılırsak Kürtsüz anayasayı da, buna dayalı sistemi de meşrulaştırmış oluruz. “evet” desek de 12 Eylül rejiminin anayasası ortada duruyor; “hayır” desek de 12 Eylül rejiminin kendisi ve onun anayasası ortada duruyor. Çünkü o anayasanın başlangıç ilkeleri var. Bütün anayasa maddelerine yön ve ruh veren onlardır. Onlar olduğu gibi kalıyor. Hiç biri değişmiyor. Onlar değişmedikçe diğer maddelerin değişmesi demokrasi ve özgürlükler açısından bir şey ifade etmiyor. Bu anayasanın esasında Kürt’ü kabul etmeme ve imha vardır.

‘SANDIKTAN NE ÇIKARSA ÇIKSIN İMHA POLİTİKASI SÜRECEK’

Referandumdan “evet” de çıksa “hayır” da çıksa inkâr ve imha politikası sürecektir. Değişen herhangi bir şey yoktur. Dolayısıyla Kürtler bu referanduma “evet” veya “hayır” diyemezler. “evet” veya “hayır” biçiminde katılmak 12 Eylül rejiminin geliştirdiği anayasayı ve onu sistemini kabul etmek ve normalleştirmektir. Kürt’ün üzerinde uygulanan inkar, imha ve soykırım politikalarını kabul etmek demektir.

Kürtler nasıl kendi imhalarını öngören bu anayasayı ya da değişikliklerini ciddiye alıp sandığa gidebilirler? Bunu kabul etmeleri mümkün mü? Bu kadar yıldır boşa mı mücadele veriyorlar? Kürtler özgürlük ve demokratik yaşamı hak etmediler mi? Ödemedikleri bedel, yaşamadıkları sıkıntı kalmadı. Çok ağır bedeller ödeyerek çözüm aşamasını yakaladılar. Bu aşamada ve bu kadar bedel ödedikten sonra nasıl bunların hiç biri yaşanmamış gibi davranabilirler? Nasıl her şeyi sıfırlayacaklar, tekrar başa dönecekler? Tekrar inkar- imhayı kabul edecekler? Bu mümkün olabilir mi?

‘BOYKOTTA ISRAR ÖZERKLİKTE ISRARDIR’

Kürtler bu referanduma katılamaz, “evet” veya “hayır” diyemez. Onun için sandıklara gitmemeleri ve boykot etmeleri gerekir. Sadece AKP’yi değil, bir bütün sömürgeciliği boykot etmeleri gerekir. Onun bütün siyasal partilerini; AKP’sini, MHP’sini, CHP’sini, onun siyasal sistemini, anayasasını, bu temeldeki örgütlenmelerini, duygularını, ruhunu, düşüncesini hepsini bir tarafa itmeleri gerekir.

Bunları reddetmede ve boykotta ısrar, Demokratik özerklik çözümünde ısrardır. Bunun dışında bir siyasal, sosyal ve kültürel yaşam içinde olmayacaklarını ve kabul etmeyeceklerini ilan etmektir. Kürtlerin kendi çözümlerini ortaya koyup gerçekleştirmeleri gerekir. Bazıları “bazı şartlar yerine getirilirse biz boykottan vazgeçeriz” diyorlardı. Bunun yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü hükümetin ne böyle bir zihniyeti ne de böyle bir yaklaşımı vardır. Referandumu kazanmak için milliyetçiliğe bu kadar sarılan bir hükümetin Kürt sorununun çözümünde adım atacağını beklemek gaflettir. AKP hükümeti bundan sonra milliyetçi oyları alarak iktidarını sürdürme kararını almıştır. Kürtlere yönelik tutumu ise sadece devletin kimi odaklarına, Kürtleri en iyi ben oyalarım, Kürt Özgürlük Hareketini en iyi bastırırım politikası çerçevesinde psikolojik savaş gereği oyalama, aldatma ve boş vaatlerde bulunmaktır. Böyle olduğu geçen yıllar içinde kanıtlanmıştır.

‘BOYKOT GÜÇLÜ ÇIKARSA YENİ BİR ANAYASAYI ZORUNLU KILAR’

Boykot tutumunun Kürdistan’ın her yerinde çok güçlü bir biçimde ortaya çıkarılması gerekiyor. Sadece BDP taraftarlarının değil, bütün Kürtlerin de bu politikanın arkasında, içinde yer alması gerekir. Çünkü boykotun güçlü çıkması özgürlük ve demokrasi isteyen tüm Kürtlerin tutumu olacaktır. Mevcut anayasal ve siyasal sistem tüm Kürtlerin kabul etmediği bir sistemdir. Her ne kadar bazı çevreler çıkarları gereği ya da yeminli Özgürlük Hareketi düşmanı olmaları sonucu evet deseler de boykot tüm Kürtlerin özlemlerine seslenmektedir.

Çünkü tüm Kürt halkı siyasi sömürgecilik ve kültürel soykırım esaslı bu siyasal sisteme “Êdî Bese” demektedir. Türkiye’de 12 Eylül anayasasına ve rejimine karşı olan, yeni bir anayasanın geliştirilmesinden yana olan bütün demokrasi güçlerinin de boykottan yana yer almaları gerekir. Eğer Kürdistan’da ve Türkiye'de boykot güçlü çıkarsa o referandum boşa çıkar. Evet ya da hayır biçiminde Türkiye genelinde bir sonuç çıksa da onun hiçbir meşruluğu olmaz. Kürdistan'daki boykotun güçlü çıkması, Türkiye'de yeni bir anayasayı ve yeni bir siyasal sistemi zorunlu kılar. Kürt’ün içinde yer aldığı ve demokratik özerkliğin kabul edilmek zorunda kaldığı yeni bir anayasanın geliştirilmesi kendini çok güçlü bir biçimde gündemleştirir.

Türkiye’nin 20 yıldır yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç da başta Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi olmak üzere sol demokratların ve tüm demokrasi güçlerinin mücadelesiyle ortaya çıkarılmıştır. Toplum 12 Eylül anayasasını yamalayıp ömrünün uzatılmasını değil, yepyeni, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa istemektedir. AKP şimdi bazı değişikliklerle 12 Eylül anayasasının kendi gerici karakterine hizmet edecek nimetlerinden yararlanmak istiyor.

‘NE KADAR BOYKOT O KADAR DEMOKRASİ’

Referandum günü yaklaştıkça Kürt halkının boykotu güçlü biçimde desteklediği daha iyi anlaşılmaktadır. Boykot mitingleri kalabalık geçtiği gibi, coşkusu da Kürdistan'da sonucun ne olduğunu göstermektedir. Bu boykot iki ayak üzerinden yürütülmelidir. Birincisi; yeni bir demokratik anayasanın oluşturulmasını, ikincisi ise; bu anayasanın demokratik olmasının gereği Kürt sorununun demokratik özerklik temelinde çözümünü hedeflemelidir. Eğer böyle yürütülürse boykot etkili olur ve amacına ulaşır. Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Kürt sorununun çözümüne vesile olur. Şimdiye yetersizlikleri de olsa böyle yürüyen boykot çalışmaları bu iki temel talebin gerçekleşebilmesi için sandıkları boş gönderebilmelidir. Böyle olduğunda “ne kadar boykot o kadar demokrasi” belirlemesi de gerçekleşmiş olur.

Kürt halkı da artık oyalanmak ve aldatılmak istenmiyor. Kürt sorununun demokratik özerklik projesi çerçevesinde çözülmesini dayatıyor. Bu iki amacın gerçekleşmesi açısından Kürdistan'daki referandumun sonuçları çok belirleyici olacaktır. Türkiye genelinde bunu yaratmak çok önemlidir. Ama anlaşılıyor ki metropollerde Kürtler ve bir kısım demokrasi güçleri dışında boykot istenilen düzeyde olmayacak. Ama Kürdistan'da boykotun güçlü geçeceği anlaşılmaktadır. Ancak boykotun etkili olması için yüksek oranda çıkması da önemlidir. Kürdistan’da bunu mutlaka sağlamak gerekiyor. Eğer Kürdistan’da boykot kararı güçlü çıkarsa bu sonuç Kürt sorununu Demokratik özerklik temelinde çözümüne hizmet edecek. Bu konuda Kürtlere ve Türkiye’deki bütün demokratik çevrelere, demokrasi güçlerine, yeni bir anayasadan yana olan bütün güçlere büyük görev düşüyor.

Dikkat edilirse AKP ve yandaşları, Fetullahçılar, bir bütün olarak siyasi İslamcı çevreler şunu gördü: Toplum bohçalı bir anayasayı yutmuyor. Toplum yeni bir anayasa istiyor. Onun için propagandalarında değişikliğe gittiler. “Biz de biliyoruz bu anayasa yeterli değil, ama bu bir ön adımdır. Bunu geçirirsek arkasından daha iyi bir anayasayı geliştirebiliriz. Bu onun yolunu açar” demek zorunda kaldılar. Bu temelde yetersiz, ama evet propagandasına ağırlık verdiler. Bu bile değişikliklerin 12 Eylül ruhunu taşıdığını ve bu ruhu değiştirmediğini kabul etmek anlamına geliyor. Çünkü değişiklikler 12 Eylül ruhuna ve özüne yönelik olsaydı değişikliklerin ne kadar önemli olduğunun propagandasını yapar, yetersizlikleri öne çıkarmazlardı. Yetersiz demelerinin nedeni, toplumun bu değişikliklerin 12 Eylül anayasasını yamalamadan başka bir anlam ifade etmediğini anlamasından dolayıdır. Toplum artık 12 Eylül anayasasını yamalı dayamasız da kabul etmiyor. Hatta yamalısını AKP'nin 12 Eylül’ü kendi çıkarına kullanmak olarak görüyor. Evet diyenler bile toplumun yamalı anayasa istemediğini itiraf etmiş bulunuyorlar.

TEDBİRLER ALINMALI

Kürt halkı ve demokrasi güçleri bilmeliler ki devlet boykotu az göstermek için her türlü yola ve hileye başvuracaktır. Yürütülen çalışmaların ve verilen emeğin boşa gitmemesi için devletin bu oyunlarını boşa çıkaracak tedbirlerin alınması gerekmektedir. Bu doğrultuda hassasiyetlerin referandum sonucu açıklanana kadar sürdürülmesi önemlidir. Eğer tedbirler alınır, halkın boykot iradesine hile karışmadan sonuçlar doğru bir biçimde yansırsa gündemleşen demokratik özerklik çözümü kendini bir bütün olarak Türkiye’ye dayatacaktır. Türk devleti Kürt halkının bu iradesinden hiçbir gerekçeyle kaçamayacaktır. Demokratik özerklik sadece Türkiye açısından değil, ulusla arası alanda da hiç kimsenin karşı çıkamayacağı güçlü bir meşruiyete kavuşacaktır. Artık kimse bu çözüm seçeneğinden kaçamaz. Türk devleti ve hükümeti bunu çok iyi gördükleri için ısrarla boykotu etkisiz kılmak istiyorlar. Çünkü boykot gerçekleşirse burada Kürt halkının çözüm talebi çok net bir biçimde ortaya çıkar. Çözümsüzlük ve imha politikalarında kimse ısrar edemez.

ANAHTAR KÜRTLERİN ELİNDE

Nasıl ki 29 Mart yerel seçimleri 80-90 yıllık klasik politikaların iflasının ilanı olduysa ve hükümet sözde açılımlarla Kürt sorununun çözümünün kendisini dayatmasını boşa çıkarmaya yönelmek zorunda kaldıysa, güçlü boykot onu da aşan bir sonuç ortaya çıkaracak ve hiçbir oyalamanın işe yaramayacağını herkese göstererek demokratik çözüm için adımlar atılmasını zorunlu kılacaktır. Dolayısıyla da yeni anayasa yapılması acil bir ihtiyaç olarak gündeme girecektir. Bu da Türkiye’yi yeni bir gelişme rotasına sokacaktır. Bu gelişmeyi yaratmanın anahtarı da Kürtlerin elindedir.

Dikkat edilirse AKP ve çevresi, siyasi İslamcı çevreler her yolu deneyerek kafaları karıştırmaya ve boykotu etkisiz kılmaya çalışıyor. Herkesin bildiği gibi Önder Apo’nun eylemsizlik kararını boykotta yumuşama olarak ele alıp kendi çıkarları için kullanmaya çalıştılar. Kürtler evete yaklaşıyor biçiminde bir yalan propaganda yürüttüler. Hala da yalan makinesini çalıştırıyorlar. Kafaları bulandırarak sandığa gidenleri arttırmaya çalışıyorlar. Bu oyunların, yalanların, sahte vaatlerin maskesinin düşürülerek devlet ve hükümetin Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar etmesine son vermek gerekmektedir.

‘ADIM ATILMAZSA ÖZERKLİK İLAN EDİLİR’

Eğer Önder Apo, çağrı yapıp hareket de bu çağrıya olumlu cevap vererek eylemsizlik kararını uyguladıysa, bu bir yönüyle de Türkiye ve Kürdistan'daki demokratik çevrelerin ve uluslararası alanda Kürt sorununun çözümünü isteyenlerin eğilimlerine bir cevap olarak görülmelidir. Bu güçlerin Kürt sorununun çözümü konusunda teşvik etmek ve demokratik özerkliğin kabul edilip pratikleşmesi açısından onları da bu sürece katmak olarak anlaşılmalıdır. Önder Apo’nun, hareketimizin ve tüm Kürtlerin demokratik siyasal çözüm yönündeki çabalarının bir daha ortaya konulmasıdır. Çürütme, tasfiye politikalarını boşa çıkarmak ve tekrar çözümü gündemleştirmek için bu eylemsizlik gerekli görülmüştür.

Bu eylemsizlik kararıyla birlikte çözüm iradesini ve bu konudaki kararlılığını bir daha ortaya koymuştur. Eylemsizlikle birlikte demokratik özerkliği daha fazla gündeme koyarak çözüm alternatifini de göstermiştir. Eylemsizliği de çözüme hizmet edecek biçimde ela almıştır. Türk devletini çözüme çekme yönünde bir çaba olarak da görülmelidir. Türk devleti gelir mi gelmez mi, bir şey söylenemez. Ancak şu andaki tutumu gelmeyeceği yönündedir. Özellikle başbakanın söylemleri ve milliyetçi yönüne daha da ağırlık vermesi bunu göstermektedir. Ancak biz eylemsizlik tutumuyla gereken sorumluluğumuzu yerine getirdik. Bize çağrı yapan güçlerin de bu yönde çabalarını sürdürmesi gerekir. Buna rağmen de devlet adım atmazsa Kürt halkına mücadeleyi geliştirme ve demokratik özerkliği bizzat ilan etmekten başka bir seçenek kalmayacaktır.

‘BOYKOTLA EYLEMSİZLİK AYRI ŞEYLERDİR’

Boykotla, eylemsizlik ayrı şeylerdir. Biz eylemsizliği evet ya da hayırdan yana bir eğilim ortaya koymak için gerçekleştirmedik. Kuşkusuz hem demokratik çözüm konusundaki niyetimizi ortaya koymak hem de referandum sürecinin yumuşak geçmesini sağlamak için eylemsizlik kararını aldık. Bu kararımız esas olarak da Kürt sorununun demokratik özerklik temelinde çözümüne hizmet etmeye yöneliktir. Bu çözüm için hem Türkiye halkını hazırlamak hem de Kürt halkının demokratik özerklik ilan edildiğinde bu kurumlaşmayı sağlamaya yönelik teorik ve pratik hazırlığını derinleştirmek için Eylemsizlik kararı uygun görülmüştür. Dolayısıyla bu eylemsizlik kararımız demokratik çözümle ilgili ele alınmalıdır.

‘EYLEMSİZLİK KARARI BOYKOTLA İLGİLİ DEĞİLDİR’

Boykot ise demokratik çözüm önündeki engellere karşı Kürt halkının tutumunu ifade etmektedir. Dolayısıyla eylemsizlik kararımız ne boykotla ilgilidir ne de boykotu yumuşatacak bir anlayışla gerçekleşmiştir. Aksine boykotu güçlendirmek ve hedeflediği sonuçları daha etkili kılmak açısından eylemsizlik kararı alınmıştır. Boykotla bağını bu çerçevede ele almak gerekir. Özcesi eylemsizlik devlete ve hükümete bir şans vermek, bu olmadığında ise Kürt halkının demokratik özerklik temelinde kendi sistemini kurmasını hedefleyen bir sürece girileceğini ortaya koyma yaklaşımıyla gerçekleştirilmiştir. Halkımızın bunu böyle anlaması gerekiyor.

Özellikle hükümet, devlet ve onların yandaşlarının yaptığı propaganda çok farklı bir amaca hizmet ediyor. Onlar boykot ile eylemsizliği birleştirmeye çalışılıyor. Eylemsizliği boykot konusunda bir yumuşama işareti olarak ele alıp bazı çevrelerde tereddüt yaratmaya çalışıyorlar. Hatta bazı BDP’lilerin sandığa gitse evet verecekmiş gibi bir kuyruklu yalanı doğruymuş gibi sağda solda dile getiriyorlar. Amaca ulaşmak için her türlü ahlaksız yolu mubah görüyorlar. Kesinlikle halkımız bu tür kara propagandalara aldanmamalıdır. Zaten hem bizim söylemlerimiz, değerlendirmelerimiz hem de BDP’nin çalışmaları boykot cephesinin her gün güçlenmesi, AKP yandaşlarının propagandasını yalanlamaktadır. Referandum gününe kadar da boykot politikasının hangi amaçla geliştirildiğini herkese kavratılması gerekmektedir. Eylemsizlik kararımızın ne anlama geldiğini, buna olumlu cevap verilmediği taktirde hangi siyasal durumun ortaya çıkacağını herkese anlatmak önemli hale gelmiştir.

Eğer boykot güçlü olmazsa hükümetin bırakalım çözüme yanaşması, yeni bir tasfiye hamlesi ve çok yönlü saldırıları arttırarak Türkiye'yi tam bir kaosa sokma politikası izleyecektir. AKP politikasının bütün hesabı, Kürt Özgürlük Hareketini kendisinin bastırabildiğini ortaya koyup devleti ele geçirme amacını gerçekleştirme yönündedir. Tüm Kürtlerin bu gerçeği iyi anlaması gerekmektedir.

‘YENİ STRATEJİK BİR SÜRECE GİRİLDİ’

4. Stratejik dönemi taktik amaçlı başlatmadık. Bu stratejik bir hamledir. Nasıl ki mücadele tarihimizde birinci, ikinci, üçüncü stratejik dönemler yaşanmışsa dördüncü dönem de onlar gibi bir dönemdir. Bu dönemi başlatmamızın nedeni 93’ten beri Önderliğimiz, hareketimiz tarafından tek yanlı gerçekleştirilen demokratik, siyasal, barışçıl çabaların sonuç vermemesidir. Bu çabaların sabote ve provoke edilmesidir. İnkar ve imhada ısrarlı olunmasıdır. Oyalama, aldatma, çürütme politikalarıyla tasfiyenin gerçekleştirilmek istenmesidir. 4. Stratejik dönemin hedefi sömürgeci politikaları zayıflatmak ve etkisiz kılmak, Kürt toplumunu ise örgütlü kılmak ve bütün maddi manevi değerleriyle birlikte kendisini özgürce ifade edecek, kendini yönetebilecek bir duruma getirmektir. Yani demokratik özerklik çözümünü gerçekleştirmektir. Görüldüğü gibi ideolojik duruş, teorik ve programsal bir değişiklikten değil, ideolojik duruşumuzun öngördüğü teorik ve programsal hedeflere ulaşma konusunda yeni bir stratejik sürece girilmiştir. Çünkü bu halkın üzerinde imha politikaları sürmektedir. Siyasi egemenlik ve kültürle soykırım politikasından vazgeçilmemiştir. Bu politika karşısında ulusal varlığını koruma, özgür demokratik geleceğini sağlama ancak çok yönlü ve hamlesel bir mücadeleyle olabilir. 4. Stratejik dönem dediğimiz dönem bunun için gündeme gelmiştir. Bu dönemin hedefi oyalama ve aldatma politikalarına son vererek en kıs sürede demokratik özerkliği gerçekleştirmektir.

1993’ten beri demokratik özerklik olarak tanımlayacağımız çözümü tek yanlı çabalarla diyalog ve müzakere yolunu açarak gerçekleştirmeyi amaçlıyorduk. Ama bu sonuç vermeyince bu çözümü mücadeleyle Türk devletine ve hükümetine kabul ettirmek durumuyla karşı karşıya kaldık. Çünkü her türlü iyi niyetli yaklaşım ve adımlarımıza inkar ve imha politikalarıyla karşılık verildi. 4. dönem bunun sonucu gündeme geldi.

Demokratik özerklik bizim açımızdan 4. stratejik dönemle birlikte ilan edilmesi gerekiyordu. Çünkü 4. dönem bu hedefe ulaşmak için başlatılmıştı. Hareketimiz hemen ilanına girmekten ziyade belirli hazırlıklar temelinde ileride ilan edeceğini ortaya koydu. Şu anlaşılmıştır ki Türk devleti 4. dönemi başlatacağımıza inanmamıştır. Hareketin, Önderliğin bunu söylediğini ama böyle bir adım atmayacağını düşünmüşlerdir. Ama hareket 4. stratejik dönemi başlatıp ve demokratik özerkliği de kısa sürede ilan edeceğimizi açıklayınca Türk devleti ve hükümeti hiç beklemediği bir durumla karşı karşıya geldi. Alelacele bu sürecin önünü almaya, bunu boşa çıkarmaya çalıştı. Çünkü demokratik özerlik ilan edildiğinde buna karşı çıkma argümanı olmayacak, bu durum karşısında politikasız kalacak, bu da Kürtleri çözüme oldukça yaklaştıracaktı.

Türk devletinin çözüm politikası gibi bir politikası yoktur ve hala imhayı gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle bu çözüm politikalarının ve demokratik özerkliğin ilanının mutlaka önünün alınması gerekiyordu. Nitekim bütün çabalarını demokratik özerkliğin ilanını ve pratikleşmesini engellemek için harcamaya yöneldi.

‘İNİSİYATİF PKK’NİN ELİNE GEÇTİ’

4. dönem hamlemiz kısa sürede etkisini gösterdi. Öyle söylenildiği gibi bırakalım Kürt Özgürlük Hareketinin zayıflatılmasını, eskisinden daha güçlü ve etkili olduğu herkes tarafından iyi görüldü. Kürt sorununun barışçıl, demokratik, siyasal çözümü birçok çevre tarafından da istendiğinden toplumda ve çeşitli kesimlerde çatışmasızlık durumunun gerçekleşmesi talebi öne çıktı. Demokratik özerklik ilanı gecikince ve çatışmalar da yoğunlaşınca çatışmasızlık talebi gündeme oturdu. Öte yandan çatışmaların şiddeti devleti ve hükümeti fazlasıyla sıkıştırdı. Birçok çevre inisiyatifin her bakımdan PKK'nin eline geçtiği değerlendirmesinde bulundu.

Bu durum karşısında sıkışan devlet ve hükümet toplumdaki bu eğilimi görünce hemen bunu kendi lehinde değerlendirmek istedi. Sanki çatışmasızlığı kabul ediyormuş gibi bir havaya girdi ve bunu kendi lehine dönüştürmek istedi. Referandumu kazanıp bunun üzerinden seçimlere giderek yeniden hükümet olmayı ve bu temelde Kürtler üzerinde siyasal egemenlik kurarak tasfiyeyi gerçekleştirme hesabı içinde olduğundan bu süreçte çatışmasızlığın olmasını kendisi açısından gerekli gördü. Bunun için Önder Apo’nun yanına giderek çatışmasızlığın sağlanmasını istediler.

Kuşkusuz çatışmasızlığı isteyen güçlerin büyük çoğunluğu Kürt sorununun siyasal demokratik barışçıl çözümünü arzulayanlardı. Çatışmasızlığı çözüm için bir adım olarak düşünüyorlardı. Yoksa sadece çatışmalar dursun diye bir talebi yoktu. Hükümet ise bırakalım çatışmasızlığı bir çözüm için değerlendirmeyi, aksine pozisyonunu güçlendirip tasfiyeyi gerçekleştirmek için kullanmayı düşünmüştür. Özcesi devletin ve hükümetin HPG’yi eylemsizlik pozisyonuna geçmesini Kürt Özgürlük Hareketini oyalama ve çürütme amacıyla istediği bilinmelidir. Hükümet ve devlet toplumdaki bu çözüm eğilimine bu tarzda sahiplik yaparak toplumu da aldatmak istemiştir. Önderliğe gidip eylemlerin durdurulmasının istenmesi bu nedenledir.

‘ÇÖZÜM PROJESİ ORTAYA KONULDU’

Kuşkusuz Önderlik çatışmasızlığı çözümden ayrı ele almadı. Çatışmasızlık olacaksa bu çözümün ön adımı olmalı, çözüme hizmet etmeli dedi. Zaten öteden beri sorunu siyasal, demokratik, barışçıl yöntemlerle çözmek istiyordu. Türk devletinin tutumuyla yarattığı tıkanmayı aşmak açısından da toplumun çözüm için bir ön adım olur düşüncesiyle istediği çatışmasızlığa olumlu cevap verdi. Türk devletinin bu yönlü talebini demokratik özerlik temelindeki çözüm politikasıyla birlikte hareketimizin önüne koydu. Hatta çözüm için Yol Haritası’nı da açıkladı. Böylelikle hem devletin, hem toplumun, hem hareketin önüne bir çözüm projesi koymuş oldu. Onun için hareketimiz bu çatışmasızlık politikasını kabul etti.

Bununla birlikte Kürt sorununun çözümü için demokratik özerkliğin gerçekleşmesi için belirlenen yol haritasına sahiplik ederek çatışmasızlığı sürdürmenin koşullarını kamuoyuna açıkladı. Kuşkusuz çatışmasızlığın çift hale gelmesi, Türkiye parlamentosunda çözüm için komisyonlar oluşturulması, Adalet ve Hakikati Araştırma Komisyonuyla barışın zeminini güçlendirme çalışmasının yapılması biçimindeki önerilerini sundu. Bu komisyonun hemen çalışmalara başlamasının, bu temelde yeni bir anayasa yapımının gündeme getirilmesini istedi. Adalet ve Hakikatleri Araştırma Komisyonunun on yıllarca süren savaşta kim ne yapmış bunların açığa çıkmasının ve bu temelde sorunun çözümünün ve kalıcı barış ortamının hazırlanması gerektiğini belirtmiştir. Kürt sorununun çözümü konusunda adımlar atıldığında gerillanın Birleşmiş Milletler denetiminde bir yerde toplanabileceğini de kamuoyuna deklere etti. Bununla birlikte var olan gerilimin yumuşaması ve sorununun çözümü için, olumlu bir ortamın sağlanması için siyasi soykırım operasyonlarında tutuklanan tüm siyasetçilerin serbest bırakılmasını, partiler yasasının değiştirilmesini, seçim barajının yüzde 5’e düşürülmesini isteyerek çözüm konusundaki kararını ve yaklaşımlarını kamuoyuna duyurdu.

‘DEVLET CEVAP VERME NİYETİNDE DEĞİL’

Türkiye'de demokratik çevreler ve çeşitli toplumsal kesimlerin temsilcileri, PKK ve devlete çağrılar yapıyorlardı. PKK buna olumlu yönde cevap verdi. Şimdi devletin buna cevap vermesi beklenmektedir. Fakat görünen o ki devlet pek de cevap verme niyetinde değildir. Bu nedenle hareketimiz devletin sorumlu ve ciddi yaklaşması konusunda uyarılarda bulunmuştur. Kürt sorununun demokratik özerklik temelinde siyasal çözümünün gerçekleşmesi açısından Türk devletine yapılan çağrılar da vardır. Tüm bunlar devleti sıkıştırmış bulunmaktadır. Eğer Türk devleti demokratik özerkliği kabul etme temelinde Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmazsa bugüne kadar yürüttüğü tasfiye politikasını devam ettirmesi mümkün değildir. Kürt halkının meşru ve haklı olan demokratik özerklik talebi karşısında direniş gösterse de halkımız bunu örgütlülüğü ve mücadelesiyle aşacaktır.

Eğer hazırlıklarımızı yapıp 4. stratejik dönem başladığında demokratik özerklik de birlikte ilan edilseydi sürecin siyasal olarak daha çok gelişmesi söz konusu olacaktır. Çatışmasızlıktan çok demokratik özerklik tartışılacak, bu da çözüme daha fazla hizmet edecekti. Böylece 4. Stratejik dönemin neden başlatıldığı daha iyi anlaşılacaktı. Biz bir taraftan hazırlıkları yürütmek, diğer taraftan diğer toplumsal kesimlerin bu çözüme sahiplenmesini sağlamaya çalışırken, Türk devleti ve hükümeti, siyasi İslamcı çevreler bu durumdan yararlanarak 4. Stratejik dönemin geliştirilmesi konusunda kafaları bulandırmaya çalıştılar. 4. Stratejik dönemin referandumu engellemeye ve boşa çıkarmaya yönelik gerçekleştirildiği propagandasını yaptılar. Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlama konusunda yürüttüğümüz bu büyük mücadeleyi Türkiye’nin demokratikleşmesine karşı duruyorlar biçiminde yansıtarak toplumu aldatmak istediler.

Oysa demokratik özerklik ilan edilseydi böyle bir propaganda ile toplumun kafasını karıştırma imkanı bulamazlardı. Dolayısıyla da herkes çatışmasızlığı değil çözümü tartışacaktı. 4. dönemin demokratik özerklik temelinde Kürt sorununu çözme hamlesi olduğu daha iyi anlaşılacaktı. Ancak bu yönlü kara propagandaya rağmen halkımızın ve demokrasi güçlerinin demokratik özerlik temelinde Kürt sorununu çözme yaklaşımı önemli bir gündem oluşturmuş, Türk devletinin politikasını daha fazla açığa çıkarmıştır. Demokrasi güçleri önemli oranda devletin çözüme gelmediği, çözümü tıkattığı, çözümsüzlüğü ve çürütmeyi esas aldığı için 4. dönemi başlatıldığını önemli oranda anlamışlardır.

‘İŞBİRLİKÇİ KÜRT ÇEVRELERİ KULLANILDI’

Devlet demokratik özerklik temelinde Kürt sorununun siyasi çözümünden kaçmak için basın başta olmak üzere birçok aracını kullanarak sorunun sadece çatışma yanını topluma yansıtmaya çalıştı. Özellikle de etkili Sivil Toplum Örgütleri eliyle çözümü değil, sadece çatışmasızlığı gündeme getiren bir yönlendirme içine girdi. Bunun için kimi işbirlikçi Kürt çevrelerini de bu doğrultuda kullanmaya çalıştı. Bu süreçte görüldü ki diğer yöntemlerle etkili olamayan devlet, şimdi devlete muhtaç olan bir kısım Sivil Toplum Örgütleri, AKP yandaşları ve yeminli Apo ve PKK düşmanlarını kullanarak toplumun kafasını bulandırmaya, demokratik özerklik çözümü konusunda tereddütler yaratmaya çalışmaktadır. Nitekim bu çevreler “demokratik özerkliğe karşı değiliz, ama zamanı değildi” diyerek Türk devletinin ve hükümetinin yaşadığı siyasi sıkışıklıktan kurtarma faaliyeti içine girmişlerdir. Aslında bu faaliyet siyasi sömürgeciliği bu tür işbirlikçilere dayanarak ayakta tutma stratejisinin uygulanışı olarak görülmelidir.

Dikkat edilirse Sivil Toplumu Örgütü denen bu kuruluşlar çıkarlarını hükümette ve devlette gören kurumlardır. Bunlar halkı temsil etmedikleri halde özellikle AKP yandaşı basın tarafından şişirilerek Özgürlük Hareketi karşıtı bir ortam varmış gibi gösterme çalışması yürütülmektedir. Eskiden bırakalım Sivil Toplum Örgütü olarak görülmeleri, hakim sistemin sözcüleri olarak bilinen iş adamları örgütünün şimdi toplumu temsil eden Sivil Toplum Örgütleri olarak gösterilmeleri herhalde Türkiye'ye özgü bir durumdur. Daha doğrusu bunları özel savaş devleti olan Türkiye'nin psikolojik savaş araçları olarak değerlendirmek daha doğru olur.

‘BU SİVİL TOPLUM KURULUŞLARIN KİTLE DESTEĞİ YOK’

Devlet de aslında bunları etkin kılarak Kürtlerin iradesini temsil eden DTK’dan rol çalar konuma getirmek istemektedir. DTK ve BDP'yi etkisizleştirme operasyonları olarak da değerlendirilebilir. Dikkat edilirse Amed’teki Sivil Toplum Örgütlerinin %80’i bunlara karşı çıkarken, bu %80 değil de %10’luk kesimin tutumu öne çıkarılmaktadır. Anlaşılıyor ki bunlar desteklenip beslenerek ve yeminli Apo ve PKK düşmanlarıyla birleştirilerek işbirlikçilik yeniden canlandırılmak istenmektedir. Halbuki bu Sivil Toplum Kuruluşlarının herhangi bir kitle desteği yoktur. Dolayısıyla sömürgeciliğin bu işbirlikçi Kürtlere dayandırarak yeniden Kürdistan’da egemen kılma çabaları boşunadır. Bundan vazgeçilmesi gerekiyor. Bu oyunlardan, aldatmalardan, hilelerden medet ummak, çözümsüzlükte ısrar etmek, Türkiye'yi daha büyük tehlikelerle karşı karşıya getirmektir. Kürtlerin iradesi ortadadır. Sorunu da demokratik özerklik temelinde çözmek istedikleri çok nettir. Kürtlerin iradesi bu yönde ortaya çıkmıştır. Buna saygılı olunarak Kürt sorununun çözümü yönünde adım atılması gerekiyor.

‘ÇIKARLARINI DÜŞÜNÜYORLAR’

Şimdi dikkat edilirse birçok güç eylemsizlik çağrısında bulundu. Bir kesimi sadece eylemsizlik çağrısında bulunurken büyük kesimi ise eylemsizlik çağrısını Kürt sorununun demokratik siyasal çözümü için dile getirdi. Belki çok belirgin ortaya konulmasa da çağrıların esas amacı budur. Kürdistan'da, Türkiye’de ve Türkiye dışında ki çeşitli güçlerde genel eğilim budur. Bu istek belki ilk etapta kendini çatışmasızlık biçiminde ortaya koysa da, giderek çözüm talebi ağır basmaktadır. Belki devlet ve hükümetle ilişkili bazı kesimler sadece çatışmasızlık olsun da hükümet ve devlet rahat etsin eğilim içindedirler. Belki bu eğilimdeki bir kısım işbirlikçi kesimler bazı sivil toplum kuruluşlarında yuvalanmıştır. Ancak daha çok da devlet ve hükümetle var olan ilişkiler nedeniyle sanayi ve ticaret odaları ve diğer ekonomik birimler bu eğilimi taşımaktadırlar. Bunlar sorunun çözümünden çok, ekonomik ve sosyal yaşamlarını sıkıntıya sokan Kürt halkının direnişini durdurma peşindedirler. Bunları sosyal konumları nedeniyle doğru bulmasak da anlıyoruz. Devletin ve hükümetin sadece çatışmasızlık olsun biçimindeki politikasına sahiplenmeleri çıkarlarıyla ilgilidir.

Hükümet de boykotun boşa çıkması açısından bunlara kimi imkanlar sağlamayı vaat etmiştir. Çünkü AKP hükümeti bu referandum üzerinden yeni bir seçim kazanıp devletin başat gücü olmayı düşünüyor. Halbuki hükümete ekonomik olarak bağlı olmayan, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun çözümünü isteyen birçok kesim çatışmasızlığın çözümle sonuçlanması konusunda taleplerini de tutumlarını da ortaya koymuşlardır. Nitekim çift taraflı silahlar susmalı, KCK operasyonunda tutuklanan herkes serbest bırakılmalı, siyasi partiler kanunu değişmeli, %10 barajı kalkmalı, Adalet ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalı, demokratik bir anayasa yapılmalı, sonuçta da toplumsal bir barış için genel af gerçekleştirilmelidir, dediler.

İMHA OPERSYONLARI SÜRÜYOR

Böyle bir çözüm için de Önder Apo dahil bu sorunun muhataplarıyla diyalog ve müzakere yapılmasını istediler. Bu yönlü birçok toplantılar yapıldığını da biliyoruz. Ancak bu çağrıların ve tutumun gereği olarak çözümün gerçekleşmesi doğrultusunda daha çok çaba sarf etmeleri de gerekmektedir. Önder Apo ve hareketimiz bu çağrılara değer verdi. Üzerimize gelinmedikçe eylem yapmayacağımızı kamuoyuna deklere ettik. Buna da uyuyoruz. Ancak imha operasyonları her yerde sürüyor. Eylemsizlikten bu yana onlarca arkadaşımız şehit düştü. Öyle ki eylemsizlik kararımızı büyük bir sabır ve soğukkanlılıkla sürdürüyoruz. Herkes bunu görüyor. Bu nedenle eylemsizlik ve çözüm isteyen güçlerin Türk devletinin de sorumluluğunu yerine getirmesi konusunda aktif bir tutum ve mücadele içine girmeleri hayati önemdedir. Bunun için yürüyüşler ve birçok eylem yaparak devlet üzerinde baskıyı arttırmaları gerekmektedir. Sonuç alıncaya kadar da bunda ısrar etmeleri sorumlulukları gereğidir.

Bütün çabalara rağmen devlet çözüme gelmezse bu güçlerin devlete ve hükümete “siz bu sorunu çözmek istemiyorsunuz; imhada ısrar ediyorsunuz, bu nedenle PKK’nin yürüttüğü mücadele haklı bir mücadeledir, destek veriyoruz” demelidirler. Eğer bu güçler bu tarzda kararlılıklarını ortaya korlarsa Türk devleti ve hükümeti zorlanabilir. Böylece çift taraflı çatışmasızlık durumu ortaya çıkarak çözüm yoluna girebilirler. Kürt Halk Önderinin ve PKK’nin, çözüm isteyen bütün güçlerin yol haritasını tartışıp bu yönde adım atabilirler. Bu güçlerin sorununun demokratik özerklik temelinde çözümü için bu yönlü sorumluluklarını yerine getirmelerini bekliyoruz.

‘SADECE PKK’YE ÇAĞRIDA BULUNMAKLA SONUÇ ELDE EDİLMEZ’

Sadece PKK’ye çağrıda bulunmakla hiçbir sonuç elde edilemez. PKK zaten görevlerini yerine getirmiştir. Yerine getirmeyen devlet ve hükümettir. O zaman buna karşı bir tutum ortaya koymaları çözümün gelişmesi açısından önemlidir. Buna rağmen eğer devlet ve hükümet sorumlu davranmazsa, çözüm politikasına girmezse o zaman bütün bu güçlerin çağrılarına sahip çıkma sorumlulukları vardır. PKK’nin yanında yer alarak devletin tutumuna karşı mücadele içinde olmaları ve tavır almaları gerekir. Devlet çözüm yönünde adım atmadığı halde devlete karşı tutum içinde olmazlarsa o zaman bunların çağrıları da devletin aldatma politikasının bir parçası olarak değerlendirilir. Bu da, PKK mücadele etmemeli ve imhayı kabul etmelidir, anlamına gelir. PKK ve Kürt halkı bunu böyle değerlendirir. Gerçek demokratlar böyle değerlendirir.

Eğer PKK’nin teslim olmasını istemiyorlar ve Kürt sorununun gerçekten siyasal demokratik çözümünden yanaysalar bu çözümün tek taraflı tutumlarla olunmayacağını da bilmelidirler. Bu işin tarafları var. Bir taraf tek yanlı her şeye uyacak ama diğer taraf imha politikasını sürdürecek! Bu olmaz. Ya her iki taraf çağrılara cevap verir, uygular, adım atar. Böylece çözüm gelişir. Ya da bir taraf uygular bir taraf uygulamazsa sorunun çözümünden yana olanlar, dürüst olanlar o zaman çözümden yana olan gücün yanında çözümsüzlükte ısrar eden güce karşı açık tavır alırlar. Bu da çözüme hizmet eder. Bu nedenle çözümün gerçekleşmesi için Kürtlere sorumluluk düştüğü kadar Türkiye halkına ve onun demokrasi güçlerine de sorumluluk düşmektedir.

‘SORUMLULUKLARI YERİNE GETİRMEYEN TÜRK DEVLETİDİR’

Kuşkusuz diğer parçadaki halkımıza, onun siyasal güçlerine, en çok da Kürdistan’daki yerel hükümete sorumluluk düşmektedir. Amerika, Avrupa gibi güçlere büyük görev düşüyor. Herkes Türkiye’de çatışmaların son bulmasını, istikrarın olmasını ve sorunun çözümünü istiyor. Herkesin çıkarlarının bunu gerektirdiğini söylüyorlar. Eğer bu doğruysa o zaman Kürt Halk Önderi ve PKK'nin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdiğini görmelidirler. Dolayısıyla gelinen aşamada görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi gereken Türk devleti ve hükümetidir. O zaman bütün bu güçlerin Türk devleti ve hükümetinden çözüm yönünde adım atmalarını istemeleri beklenir. “Bakın PKK eylemsizlik içinde, siz de sorumluluklarınızı yerine getirin” demelidirler. PKK çözüm için yol haritasını ortaya koydu, sizin de çözüm politikasını ortaya koymanız; bu temelde müzakerelere girmeniz ve çözüm yönünde adım atmanız gerekir” demelidirler. “Siz çözüme gelmiyorsunuz, çözümü baltalıyorsunuz, ortamı provoke ediyorsunuz, bundan vazgeçin” demelidirler.

Eğer bunu yaparlarsa Türk devleti ve hükümeti çözüm yönünde adım atmak durumunda kalacaktır. Bütün bu güçlere karşı direnecek gücü olduğunu düşünmüyoruz. Kaldı ki oldukça zor durumdadır. Eğer Türk devleti çözüm yönünde adım atmıyorsa bu güçlerin çözüm yönünde çaba göstermedikleri içindir. Hatta bazı uygulamalarıyla, bazı açıklamalarıyla Türk devletinin inkar politikalarına cesaret verdikleri ve destek oldukları içindir. Çözümsüzlük politikasında bu nedenle ısrar ediliyor. Artık çözüm isteyen güçler bunu da görmelidir. Dolayısıyla Türk devletine cesaret ve destekte bulunan bu güçlere de sorumluluklarını yetirmeleri konusunda çağrıda bulunmalıdırlar. “Bizimle birlikte çözüm politikaları yanında yer alın. Çözüm yönünde çaba gösterin” demelidirler. Kim ki çözüm yönünde çaba göstermezse onlara da tavır almaları gerekir. Çözüm böyle gerçekleşir.

‘BUNDAN SONRA PKK BU ÇAĞRILARI CİDDİYE ALMAYACAK’

Çözüm yönünde çağrılar yapacaksın, hatta bir yol haritaları belirleyeceksin; PKK buna uyacak, ama Türk devleti ve hükümeti buna hiç cevap vermeyecek! İmha politikalarını olduğu gibi sürdürecek. Ama bunun karşısında durulmayacak. Çözüm doğrultusunda Türk devleti üzerinde bir baskı kurulmayacak. O zaman bu çağrıların da fazla bir anlamı yoktur. Bir daha vurgulamalıyız ki, eğer bize çağrı yapan güçler çözüm yönünde gerçekten çaba göstermezlerse, PKK’nin çabalarıyla birleşerek Türkiye’de çözümü kabul ettirme yönünde mücadele yürütmezlerse PKK’nin tek yönlü çabaları sonuç vermeyecektir. Bundan sonra da PKK bunların çağrılarını ciddiye almayacaktır. Bunu da böyle bilmeleri gerekir. Herkes bilmelidir ki PKK hiçbir zaman inkar ve imha politikasına teslim olmayacak ve boynunu uzatmayacaktır. PKK ve Kürt halkı şu kararı vermiştir: Ya özgür yaşayacak ya da yaşamayacaktır. Kendini özgürlüğe mahkum etmiştir.

‘HERHANGİ BİR İŞARET ALMADIK’

Bu güne kadar Türk devleti ve hükümeti cephesinden herhangi bir olumlu adım atılmış değil. Bunu görmüş değiliz. Bu yönlü adımların atılabileceğine dair de bir işaret almış değiliz. Çünkü uygulamalar ve açıklamalar ortada. Tayyip Erdoğan her gün alanlarda bas bas bağırıyor. “Biz teröristlerle oturmayız; oturmadık; bundan sonra da oturmayacağız” diyor. Yani bizim çözüm doğrultusunda bir politikamız yoktur diyor. Önder Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketine bu kadar saldıran bir siyasi parti ve siyasi irade bu sorunu çözebilir mi? Kürt Halk Önderiyle müzakere yapmayacağını söyleyen ve bunu şehit kanlarına ihanet olarak değerlendiren bir siyasetçi bu sorunu çözebilir mi?

Kürt sorununu ortaya çıkaran Önder Apo’dur, PKK’dir. Bunun mücadelesini yürüten, bu sorunun demokratik özerklik temelinde çözümünü isteyen Önder Apo’dur, PKK’dir, Kürt halkıdır. Mitolojide olduğu gibi zalim bir tanrı dışında bu gerçekliği kim inkar edebilir? Bu mücadele o kadar zorlu yürütülmüştür ki, neredeyse her günü bir destan niteliğindedir. Hangi demagoji, çarpıtma ya da psikolojik savaş yöntemi bu mücadele gerçekliğini tersyüz edebilir? Hala yalanla, psikolojik savaşla bu gerçekliği tersyüz edeceğini sananlar çözümsüzlükte ısrar edenlerdir. Kim ne derse desin, sorunun çözümünü bu noktaya getirmede Önderlik ve bu hareket dışında başka bir güç olmamıştır. Kuşkusuz kimi gruplar ve bireyler de bir şeyler yapmak istemişse de bunların olumlu sayılabilecek katkıları çok sınırlıdır. Kürt halkı yok oluşun eşiğinden döndürüldü. Herkes de biliyor ki Kürt halkı için verilen bir ölüm fermanı vardı. Artık bu halkın yaşamaya hakkı ve gücünün kalmadığı konusunda bir yargı vardı ve bunun gereği yerine getiriliyordu.

‘MUHATAP ÖNDER APO VE PKK’DİR’

İşte Önder Apo ve PKK bu kararın doğru olup olmadığını, meşru olup olmadığını ortaya çıkarmak istedi. Bu konuda esas gerçekliğin açığa çıkmasının mücadelesini yürüttü. Mücadelesiyle bu kararın haksız ve yanlış bir karar olduğunu gösterdi. Kürtlerin ölmediğini ve ölmek istemediğini, kendi vatanlarında özgürce yaşamak istediklerini, değerleriyle yaşamak istediklerini, halkın örgütlülüğünü ve mücadelesini geliştirerek açığa çıkardı. Kürt sorununu bütün yönleriyle gözler önüne serdi. Sadece sorunu ortaya çıkarmak ve herkesin önüne koymakla yetinmedi, bir de sorunun çözümü konusunda dünyada görülmemiş bir irade ve çaba içinde oldu. Büyük bedeller ödeyerek, karanlık yıllardan ve günlerden varlığını ve gücünü koruyup daha da güçlenmiş biçimde çıkarak sorunu çözüm aşamasına getirdi. Bu işin muhatabı onun için Önder Apo ve PKK’dir. Başka bir muhatabı yoktur. Önder Apo ve PKK'yi muhatap almamak Kürt halkının iradesini tanımamak ve sorunun çözümünden kaçmaktır.

Önder Apo ve PKK dışında kim Kürtleri temsil edebilir? Bu soruya hiç kimse bir cevap bulamaz. İleri sürecekleri hiçbir kişi ve grup da toplumun desteğini alamaz. Olsa olsa sömürgeci güçlerin Kürt halkının özgürlük mücadelesini saptırmak ve kendi çıkarları doğrultusunda bu sorunu ortadan kaldırmada kullanılan unsurlar olabilir. Bunların meşruiyeti olmayacağı gibi, dayandıkları güç olmadığından siyasi sömürgeci ve kültürel soykırımcı güçlerin kuklası olmaktan başka bir anlam ifade etmezler. Dolayısıyla bu sorun çözülecekse Önder Apo, PKK ve Kürt halkının siyasal güçleriyle çözülecektir.

Tayyip Erdoğan bunları tanımadığını, tanımayacağını söylüyor. “Biz teröristlerle oturmadık, oturmayacağız” diyor. Bunun anlamı, kırk yıldır Türkiye'nin en temel gündemi olan sorunun varlığını inkar etmekten başka bir şey değildir. Referandum mitinglerinde başta AKP olmak üzere milliyetçilik yarışıyla topluma seslenmektedirler. Bütün partiler Önder Apo’nun idamı üzerinde, PKK’nin imhası üzerinde, şovenizmin alabildiğine geliştirilmesi üzerinde politika yapıyorlar. Kürt sorununu temel sorun olarak görenler ve çözüm politikası olanlar hiç böyle yaklaşabilir mi? Bu yaklaşım bile başlı başına Türkiye'deki siyasetin ne kadar sorumsuz olduğunu göstermektedir. Nitekim Önder Apo Türkiye'deki partilerin tümünü “politik parti oligarşisi” olarak tanımlamış, bunların devletin içini boşalttığını, sorunlara çözüm yerleri değil de çözümleri ağırlaştıran karargahlar olduğunu belirtmiştir. Kim daha çok Önder Apo, PKK karşıtı, Kürt karşıtı olursa Türkiye'de siyaset yapacağını ve hükümet olacağını düşünmekte ve buna göre hareket etmektedir. Hiçbirisi varlığını Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesi üzerine kurma ve geliştirme politikasına sahip değildir.

‘GÖRÜŞMELER MÜZAKERE NİTELİĞİNDE DEĞİL’

Murat Karayılan arkadaş Önderliğe çağrıların ve Önderlikle görüşmelerin olduğunu, hareketin de buna dayanarak bu adımları attığını söyledi. Kuşkusuz bu görüşmeler müzakere niteliğinde olmasa da hareketimiz açısından sorumluluk gereği her zaman ciddiye alınmıştır. Önder Apo ve hareketimiz geçmişte olduğu gibi bugün de bu tür şeylere anlam vermekte ve sorumlu davranmaktadır. Ne var ki şimdi başta hükümet olmak üzere bunu yalanlama savaşına girmişler, bunun üzerinden politika yapıyorlar. Hükümet, milliyetçi tabana dayanarak varlığını sürdürmek istediğinden dün olduğu gibi bugün de bir çözüm iradesi ortaya koymak yerine, herkesi oyalayıp aldatarak, herkese umut vererek herkesi idare etme yolunu seçmiştir. Nitekim bugüne kadar devleti de Kürtleri de idare etmeye çalışmış, ancak iki tarafı da idare edemeyecek duruma gelince Kürt halkının özgürlük mücadelesini bastırma temelinde hükümette kalmayı temel politika haline getirmiştir. Dolayısıyla devletin de hükümetin de hala imha politikasından vazgeçmediği ortaya çıkmıştır.

Bütün iyi niyetli yaklaşımlarımıza rağmen hala PKK’yi içerde nasıl kuşatıp daraltacaklar, dışarıda nasıl kuşatıp daraltacaklar ve iradesini kırıp teslim alacaklar; bunun peşindedirler. Eğer teslim olmasa da nasıl fiziki olarak imha edecekler; bunun hesaplarını, planlarını yapıp bu yönlü uygulama geliştiriyorlar. Askeri operasyonlar durmuş değil. Şimdiye kadar Van, Tendürek, Şemdinli, Zagros alanlarında arkadaşlarımız şehit düştü. Her yerde pusular atılıyor ve arkadaşlarımız katlediliyor. Operasyonların biri bitiyor biri başlıyor. Dağ taş bombalanıyor, yakılıp yıkılıyor. Birçok yerde ormanlar yanıyor. Ormanlarımız yakıldığı gibi, söndürülmesine de izin verilmiyor. Askeri amaçlı ve kültürel soykırım için başlatılan barajlar sürdürülüyor. Siyasi operasyonlar sürüyor. Her yerde sürekli yakalanmalar var. Cezaevleri dolduruluyor. Kim ağzını açıyorsa içeri atılıyor. Kürtlere karşı şovenizm alabildiğine gelişiyor. Yurtdışında PKK daraltılmaya çalışılıyor. Herkese tavizler verilerek, ekonomik siyasi çıkarlar sunularak devletler Türkiye’nin yanına alınmaya ve bu devletler PKK’nin üzerine sürülmeye çalışılıyor. Türkiye'nin Ortadoğu’da NATO görevleri üstlenmesi karşılığında ROJ TV kapatılmak isteniyor. Bölgedeki sömürgeci güçlerle PKK’yi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için ortak çalışmalar yürütülüyor. Yani imha politikalarında en ufak bir geri adım atma yoktur.

‘PKK’NİN HİÇBİR ADIMINA CEVAP VERİLMİYOR’

Sorunun çözümü için çaba göstereceklerine dair herhangi bir açıklamaları yoktur. Bugüne kadar Kürtlere yönelik uyguladıkları politikalarının yanlış olduğu, onun için Kürtlerden özür dileneceği, bu sorunun adalet, eşitlik temelinde çözüleceği yönünde en ufak bir çaba görülmüyor. Geçmişte ne tür uygulamalar yapılıyorduysa yine aynı uygulamalar yapılıyor. Çözümsüzlükte ısrar ediliyor. Bu temelde çürütme ve imha etme politikası yürütülüyor. Bu nedenle toplumun çeşitli kesimlerinin çözüm yönündeki politikalarına kulaklarını tıkıyorlar. Çatışmasızlık sağlanması ve demokratik çözümün gerçekleşmesi yönündeki çağrıları ciddiye almıyorlar. Onun için PKK’nin hiçbir adımına cevap vermiyorlar. İstedikleri, tek taraflı eylemsizliktir. Referandum sürecinde kendilerinin rahat etmesini, bu temelde de boykot kırma çabalarını arttırmayı düşünmekten başka hesapları yoktur. Sadece PKK aleyhine gördükleri açıklamaları ve gelişmeleri öne çıkararak PKK'yi sıkıştırmaya, kendi pozisyonlarını güçlendirmeye çalışıyorlar. Şimdiye kadar yaptıkları budur.

‘OYUNA GELMEDİK’

Askeri ve siyasi operasyonları sürdürecekleri anlaşılıyor. Çünkü Önder Apo, PKK onların oyununa gelmedi. Onlar sadece eylem yapılmasın istiyordu. Böyle olsaydı belki referanduma kadar hiç operasyon yapmayabilirlerdi. Bu durum onların işine gelirdi. Ancak Önder Apo ve hareketimiz eylemsizlikle birlikte demokratik özerklik çözümünü dayatınca askeri ve siyasi operasyonları durdurmayarak imha politikalarını sürdürdüler. Çünkü onlar çözüm istemiyor. Oyun bozulduğu için öfkeyle imhayı gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Nitekim içişleri bakanı “Amanoslar’ı temizleyin” dedi. İşte arkasından İnegöl, Dörtyol olayları gerçekleşti. Kürdistan’a geldi her yerde toplantılar yaptı. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketine karşı yürütülen psikolojik savaşın koordinatörü odur. Baskılarla, tutuklamalarla, operasyonlarla, şovenizmi geliştirerek Kürt halkının iradesi kırılmak isteniyor. Bunun herkesçe görülmesi gerekir. Özellikle sorunun çözümünden yana olduğunu söyleyen, bu temelde çağrılar yapan güçlerin bunları görmesi gerekir. PKK’nin sorunun çözümünde ne kadar samimi davrandığı, hatta tek taraflı ne kadar fedakârlıklar yaptığını görmeleri ve onun için bu operasyonlara karşı durmaları gerekiyor. Demokratik çözüm taleplerini ısrarla vurgulamaları gerekiyor. Bunun için yürüyüşlerden her türlü demokratik çözüm eylemlerine kadar tutumlarını ortaya koyup Türk devletinin mevcut politikayı bırakmasını sağlamaları gerekiyor.

‘ERDOĞAN KÜRT HALKININ HAFIZASINA SALDIRDI’

Başbakan Erdoğan aylarca hazırlanarak Amed’te gövde gösterisi yapmak, bu temelde içişleri bakanı koordinatörlüğünde yürütülen boykotu kırma çabalarını sonuçlandırmak istiyordu. Ancak çevre illerden bindirilmiş kıtalar getirilmesine rağmen Amed’te tam bir miting fiyaskosu yaşandı. Daha önceki Amed seçim mitinglerindeki topluluğun yarısına bile ulaşmıştı. Artık taban olarak daha fazla milliyetçi kesime dayanmak istediğinden konuşması eklektik ve ruhsuzdu. Çok bilinen klişe şeyler söyleyerek zamanı doldurmaya çalışıyordu. Kürt sorununun çözümüyle ilgili hiçbir mesaj vermediği gibi, bu konudaki en geri konuşmasını yaptı. Amedlileri etkilemek için söylediği şey ise tam bir skandaldı. Bu yönüyle Amed mitingi tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bir vaat olarak koyduğu 5 nolu zindanın yıkılması konusu ise Amed halkını ve 5 nolu zindan konusunda duyarlı olanları öfkelendiren nitelikteydi. Herkes buranın müze yapılmasını beklerken, yıkacağız demesi tam anlamıyla Kürt halkının hafızasına bir saldırıydı. Sanki bu hafızaya ilk kazmayı vurur gibiydi. Halbuki orası Kürtler üzerindeki sömürgeci politikaların ve uygulamaların sembolü olduğu gibi, bu vahşete karşı direnişin de abidesi gibidir. Bu nedenle insan hakları ve vahşete karşı direniş müzesi olması Amed halkının temel isteğidir. Yıkmak ise sömürgeci uygulamaların üstünü örtmek, bu konudaki bilinci ve hafızayı yok etmekle eş anlamlıdır. En fazla da 5 nolu cezaevindeki direniş Türk devletini rahatsız etmiştir. Bu direniş Kürt toplumu açısından direniş ruhu kazandıran ve bu yönüyle Amed halkının kişiliğini şekillendiren özelliğe sahiptir. Bu nedenle yıkılması, bu bilince ve bu hafızaya saldırı niteliğindedir. Kürtleri bilinçsiz ve hafızasız bırakma politikasının uygulaması olmaktadır. bu nedenle başbakanın Amed konuşması fiyasko olduğu gibi, maskesini düşmesini sağlamıştır. Herhalde boykotu kırmada son darbeyi vurmak isterken kendilerinin referandum kampanyası en büyük darbeyi yemiştir.

‘REFERANDUM SONRASI SERTELEŞECEKLER’

3 Eylül mitingi AKP hükümetinin Kürt sorununu çözme politikası olmadığı, esas olarak da milliyetçileri memnun ederek bir yıl sonraki seçimleri kazanmak istediği anlaşılmaktadır. Kürt sorunu konusunda ise 2009’da kararlaştırılan tasfiye politikası dışında hiçbir yeni yaklaşımın olmadığı anlaşılmıştır. Bu tasfiye politikasının tüm psikolojik savaş argümanları da boşa çıkarıldığından Erdoğan’ın Kürt sorunun konusunda söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Bu açıdan referandum sonrası bırakalım yumuşamayı, daha da sertleşeceği anlaşılmaktadır. Nitekim uçakta “demokratik özerklik ilan ederlerse sonucuna katlanırlar” biçimindeki konuşması referandum sonrası nasıl bir politika izleyeceğini de göstermiştir. Kürtleri en iyi ben oyalarım, Kürt Özgürlük Hareketini en iyi ben tasfiye ederim politikası dışında Kürt sorununun çözümünü ilgilendirecek hiçbir yaklaşım yoktur. Kürt sorunu konusundaki maskesinin düşmesi nedeniyle 2007 yılında aldığı oyları bir daha alamayacağını çok iyi bilmektedir. Milliyetçi söyleme bu kadar sarılması bu oyalama ve aldatma politikasının açığa çıkması sonucudur. AKP içinde en makul olarak görülen Bülent Arınç’ın her yerde bir MHP’li yönetici gibi konuşması, AKP'nin esas çizgisinin ne olduğunu ortaya koyması açısından da önemlidir.

‘TÜRK DEVLETİ EYLEMSİZLİK KARARINA UYGUN DAVRANSIN’

AKP'nin son bir buçuk yılda yaptıkları ve referandum sürecindeki siyasi çizgi dikkate alındığında, askeri ve siyasi operasyonların durdurulmayacağı anlaşılmaktadır. Ramazan ayı içindeki pratikleri her bakımdan ortadadır. Hareketimiz tüm bu olumsuzluklara ve bedeller ödemesine rağmen 20 Eylül’e kadar eylemsizlik kararını sürdürme iradesine sahiptir. Kuşkusuz kendisini savunma ve misilleme yapma hakkı da vardır. Bu hakkı hemen de kullanabilir, sonra da kullanabilir. Bu operasyonlara rağmen hala Türk devletinden eylemsizlik kararımıza uygun davranmasını bekliyoruz. Kürt sorununun demokratik özerklik temelinde çözümü için PKK’nin önüne koyduğu yol haritasını hemen kabul etmesi gerekiyor. Artık adımlarımız karşılıksız kalmamalıdır. Eğer bu sorun çözülecekse hiç gecikmeden somut ve kalıcı çözüm için zemin olacak adımlar atılması gerekmektedir. Kürt halkının da bu çözümsüzlük ortamında yaşamaya tahammülü kalmamıştır. Bu açıdan demokratik özerklik çözümü konusunda herkesin üzerine düşeni yapması konusunda çağrımızı yeniliyoruz. Bir daha belirtmeliyiz ki demokratik çözüm önerisini reddetmenin hiçbir haklı gerekçesi ve meşruiyeti yoktur.-ANF

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.